"İstanbul’u sevmeyen aşkı ne anlar", demiş Yahya Kemal,
haklıdır;
çünkü bazı şehirler vardır
insanın kalbine ev kurar,
kirasını da hatıralarla ödetir.
Yarım yüzyıldır aynı rüzgârı solurum burada,
taşı bilirim, gölgesini bilirim,
adını bilmediğim sokakların bile
sesini tanırım.
Namaz kılmam belki,
ama kubbeler beni tanır,
mihraplar göz ucuyla selam verir.
Bir tarih geçer içimden
Osmanlı’dan kalma bir sabırla,
taş taş, kemer kemer.
Sonra Amasya düşer aklıma,
biraz Yeşilırmak,
biraz çocukluk,
biraz da içimde hiç yaşlanmayan sevdâ.
Aşk demem belki ona
ama sevda işte,
toprakla insanın birbirini ezbere bilmesi gibi.
Doğduğun yer seni terk etmez,
sen ne kadar uzaklaşsan da.
Yazmak…
Ben yazmadan duramam.
Fotoğraflar da öyledir,
binlercesi birikir arşivimde,
hepsi gözümden geçmiş,
hepsi kalbime değmiştir.
Sohbet eder gibi anlatırım dünyayı,
çünkü hayat
resmî bir tutanak değil,
iki dost arasında uzayan bir masadır.
Gönül işlerine gelince…
Orada sınır tanımam,
çünkü kalp haritalarla ölçülmez.
Ruh sağlığı için şarttır bu,
doktoru vicdan olan bir delilik.
Politika mı?
O benim kavgamdır,
ömür verdiğim kutsal bir inat.
Doğru bildiğini söylemekten
sesin kısılana kadar vazgeçmemek.
Ve sanat…
Udumu elime aldım mı,
hüzzamdan girerim geceye,
nihaventten çıkarım sabaha.
Son fasıl bellidir zaten:
“Bu son fasıl,
nasıl geçersen geç…”
İnsan kendini en iyi
şarkının bittiği yerde tanır.
Hayat mı?
Fena değildi doğrusu.
Üç buçuk evlilik,
dört nikâh masası,
bir sürü yarım kalmış cümle…
Daha ne olsun?
Şimdi evlâtlar,
genç bir eş,
torunların gülüşü…
Mihrap yıkıldı belki
ama gönül minberi sapasağlam.
Beyin hâlâ çalışıyor,
kalp hâlâ meraklı.
“Z” kuşağına yetişmeye çalışıyorum,
çünkü koparsam
birden ihtiyarlayacağımı biliyorum.
Neme lâzım,
daha görülecek çok güzel günler var.
Nazım kadar iyimser olmasam da,
hani olur ya…
rüzgâr bir gün tam arkamdan eser,
yelken kendiliğinden dolar…
Yeni bir aşka açılmak,
neden olmasın?
Aşk dediğin,
bazen bir şehir,
bazen bir nehir,
bazen de insanın
kendi hayatına yeniden inanmasıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder