Sevinçli bir telaşla açarım gözlerimi,
ne bir istasyon var önümde
ne de bekleyen bir kalabalık.
Yine de içimde
perdeleri aralayan görünmez bir maestro
çubuğunu havaya kaldırır.
Gün daha karanlığın içindeyken
ben ışığa doğru yürürüm,
çünkü bilirim
müzik en çok sabahın utangaç saatlerinde
kendini ele verir.
Kahvenin dumanı yükselirken
ilk notalar düşer fincanın kenarına;
bir yaylı, ince bir sızı gibi
kalbimin paslı kilidini yoklar.
Bir piyano,
sabahın alnına konmuş berrak bir öpücük olur.
Klasiklerin arasında gezinmek
sıradan bir dinleyiş değildir;
o, bir mabede adım atmaktır.
Duvarlarında yüzyılların yankısı,
tavanında sonsuzluğun kubbesi.
Her besteci
kendi okyanusunu bırakmıştır önümüze
içinde minik adacıklar,
her biri ayrı bir hatıra,
ayrı bir itiraf.
Bach’ta bir sabır saklıdır,
damla damla işleyen bir dua.
Mozart, çocuk yüzlü bir sevinci
kanat gibi omzuma iliştirir.
Beethoven ise
karanlığı yararak yürür;
fırtınalı bir gökyüzünde
insanın kaderine meydan okur.
Bu dünyaya dahil olmak
biraz cesaret ister.
Çünkü yüzeyde kalan
sadece ses duyar;
derine inen
kendi kalbini bulur.
Eğilip kulağını zamana dayarsan
bir sonatın içinde
yılların kırılganlığını işitirsin.
Bir senfoninin geniş omuzlarında
insanlığın yükünü hissedersin.
Müzik, yalnızca duyulan değil,
ruhun aynasında büyüyen bir ışıktır.
Ve ben her sabah
hiçbir yere yetişmeyecek
olsam da
o ışığın peşinden giderim.
Çünkü sanat
insanı zamandan kurtaran tek gemidir.
Tökezleyen olur,
erken dönen olur kıyıya
ama biraz sabır,
biraz çalışılmış bir gönül
o dalgaların üzerinde yürümeyi öğrenir.
İşte o zaman
gün doğarken
dünya yalnız bir gezegen değildir artık;
içinden müzik geçen
kutsal bir boşluk olur.
Ve ben,
sevinçli bir telaş içinde,
her sabah yeniden
kendimi o sonsuzluğa bırakırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder