İki cami, bir isim:
Fethiye Camii
ve
Fethiye Camii.
Biri Yeşilırmak’a yaslanır,
biri Çarşamba’nın yokuşlarına.
İkisi de fetihten gelir,
ama fetih bazen kılıç değil
hafızadır.
İstanbul’daki bir zamanlar
Pammakaristos Church diye çağrılırdı;
Patrikhane olmuşluğu var,
mozaiklerinde İsa’nın bakışı
hâlâ taşın sabrını sınar.
Amasya’daki daha sessizdir
temelinde kilise nefesi,
üstünde ezan yankısı.
Taş, kimliğini değiştirmez;
yalnızca dili değişir.
Kapadokya’da yeraltına saklanan dualar
Roma’nın yasağından kaçarken
bugün turist rehberlerinde
özgürce dolaşır.
Demek ki tarih,
sabredenlerin yanında durur.
Bizim topraklarda ise
çoğu caminin gölgesinde
eski bir apsisin izi vardır;
hatta İstanbul’daki
Fatih Camii
bile köklerini başka bir zamandan taşır.
Ama kök bilmek cesaret ister;
çünkü kök, gerçeği söyler.
Gezip gördüğüm Nürnberg’de
Ortaçağ şatoları
II. Dünya Savaşı’nın küllerinden
aslına sadık kalkarken
anladım:
Uygarlık, geçmişle kavga etmez,
onu ayağa kaldırır.
Keşke Amasya mabetler cenneti olsaydı
kiliselerle camiler
kardeşçe dursaydı yan yana;
inanç turizmi dedikleri şey
yalnız döviz değil
vicdan da getirirdi şehre.
Çünkü fetih
yalnız toprağı almak değildir;
hatırayı korumaktır.
Aksi halde
mabet sanıp koşarsınız AVM’lere,
market arabalarında
sadece cebinizi değil
hafızanızı da boşaltırsınız.
Ve bir gün
taşlar susar,
mozaikler solar,
isimler kalır geriye
ama hikâye kaybolur.
İki cami, bir isim:
Fethiye.
Biri daha meşhur, biri daha mahcup,
ama ikisi de aynı soruyu sorar:
“Geçmişi korumayan
geleceği nasıl fetheder?”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder