Bugün yine adını andım,
bir mahalle değil de
yarım kalmış bir şarkı gibi düştün içime.
Taşların hâlâ sıcak,
duvarların hâlâ konuşkan,
suskunluğun bile kalabalık senin.
Amasya’nın kalbinde atardın,
renk dediğin boyayla değil
insanla karılırdı.
Ermeni evlerinin pencerelerinde
akşamüstü bir hüzün asılı dururdu,
Selanik’ten gelen muhacirlerin
sandıklarında umut,
ceplerinde yorgunluk vardı.
Yerlisiyle, göçeniyle
aynı gökyüzünü paylaşmayı
erkenden öğrenmiş bir mahalleydin sen.
Yoksulluk vardı, evet,
ama kimse tek başına değildi.
Ekmek bölünürdü,
dert sıraya konur,
sevinç yüksek sesle yaşanırdı.
Komşuluk bir kelime değil,
bir yaşam biçimiydi.
Kapılar kilitlenmezdi geceleri,
çünkü kalpler açıktı.
Dayımın evi düşer aklıma,
benim çocukluğumun merkezi.
O evin duvarlarında
koşarken sürttüğüm dizlerim,
annemin sesinde yankılanan uyarılar,
akşam ezanıyla eve dönüş telaşım durur.
Onlarca anı
birbirine tutunmuş
sokak lambaları gibi yanar içimde.
Köprü başındaki çeşme…
Ah o çeşme başı!
Bir mahalle meclisiydi orası.
Çoluk çocuk, genç yaşlı
hayatın en koyu muhabbeti
orada demlenirdi.
Kadınlar elleri dolu,
yürekleri daha dolu beklerdi.
Emekçi eşlerin yolu gözlenirdi,
bir ayak sesi, bir gölge
umut olurdu akşama.
Bir de yıkılan kilisenin
duvarları arasında kalmış arsası…
Bizim cennetimizdi orası.
Gökyüzü tepemizde,
zaman avucumuzdaydı.
Aşık attık, top oynadık,
toz toprak içinde
mutluluğun zirvesine çıktık.
Akşamları pestilimiz çıkardı,
ama kalbimiz dinçti.
Şimdi soruyorum kendime:
O kadar arkadaşlığı
hangi apartman katında bulacaksın?
Beraber gülmeyi,
beraber düşüp kalkmayı
hangi ekranda öğreneceksin?
Sonra sel…
1948’in karanlık hatırası.
Dağlardan kopup gelen su,
sadece evleri değil
sessizliği de yıktı.
Can gitti, mal gitti,
geriye ağır bir suskunluk kaldı.
Sürüklenen o dev taş kütlesi
yıllarca durdu yerinde,
unutmayın diye,
unutursanız taş olursunuz diye.
Kimse parçalamadı onu,
çünkü acıya dokunmak
saygısızlık sayılırdı.
Bentler yapıldı sonra,
dere dizginlendi,
küçük barajlar oluştu.
Biz çocuklar için
yeni sevinçler demekti bu.
Ziyere’nin, Yenice’nin havuzlarında
sudan çıkmazdık.
Güneş batana kadar
hayatla yarışırdık kulaç kulaç.
Dağın etekleri…
Ah o etekler!
Başka bir âlemdi.
Ulu Mama yatırının ayazması
bizi beklerdi sabırla.
Buz gibi suyu
sıcak yaz günlerinde
içimize serinlik,
ruhumuza sükûnet verirdi.
Ağaçların gölgesi
annelerimizin duası gibiydi.
Surpik teyzenin sesi
hâlâ kulağımda,
“gel” der gibi,
“gitme” der gibi.
Karabit’in gülümseyişi
zamana meydan okur.
Ester’in ayak izleri
her sokakta saklı,
Amasya’nın Dikenleri’nde değil sadece,
bizim hafızamızda da.
Emiş aba…
Bir devrin yürüyen hafızası.
Asırlık hayatında
kaç yangın, kaç göç, kaç yas gördü.
Annemden “dünkü çocuk” diye söz ederdi,
zamanla alay eder gibi.
Elini öptüğümde
tarihe dokunurdum sanki.
Anlattıkları içime işler,
gözlerim çoğu kez
sessizce ıslanırdı.
Ah Savadiye,
sen beni yine aldın,
yıllar öncesine bıraktın.
Bir çocuğun dizine,
bir annenin bekleyişine,
bir mahallenin kalbine…
Bugünlük hoşça kal,
taşların, seslerin,
anıların yerli yerinde dursun.
Bil ki ben
seni anlatırken bile
sana dönüyorum.
Yarın yine buluşuruz,
bir sokak başında,
bir hatıranın tam ortasında.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder