12 Şubat 2026

GEÇMİŞE AĞIT

Adnan ağabeyim “çık artık 
o mahalleden” dedi,
Savadiye’den gir şehre,
başka sokaklarada uğra…

Oysa insan
doğduğu sokağı terk edemez ağabey,
terk etse de
içindeki çocuk
aynı kapının önünde oturmaya devam eder.

Benim Amasya’m
bir şehrin adından çok
uzun bir vedadır şimdi.
İçinden ırmak geçen o mahzun kent,
beş köprüsüyle
bir zamanlar göğe tutunurdu.

İstasyon’dan Tahta’ya,
Alçak’tan Hükümet’e,
Kuş Köprü’nün taşlarına kadar
her adımım bir tanıdıktı.

Irmak iki yakaya mahalleleri dizerdi,
sanki bir annenin saçlarını örer gibi.
Boğazköy yolunda Tatarlar,
Taşova tarafında Afırönü,
Gök Medrese’nin gölgesi,
İstasyon’un ağır akşamları…
Kaynarların evi suya bakardı,
Uzuneller dalların altında serinlerdi.

Henüz 55 Evler yoktu,
Kurşunlu uykudaydı.
Şehir kendine benzerdi o vakit,
yüzünde tarih denen ağır bir vakar vardı.

Sonra bir gün
takvim sustu.
Gökyüzü karardı.
Ve şehirlerin de kaderi değişti.
Yıkım önce bir fikir olarak geldi,
sonra bir kepçe dişi gibi
evlerin kalbine saplandı.

Avlular parçalandı.
Cumbalar söküldü.
Ahşabın o sabırlı kokusu
toza karıştı.
Beton dediler adına,
medeniyet dediler.

Oysa medeniyet
bir çocuğun akşamüstü top koşturduğu toprakta gizliydi.
Bahçeler gitti ağabey.
Bağlar gitti.
Elma ağaçları çiçek açarken utanır oldu,
kiraz dalları kimseye seslenemedi.

Yeşilırmak
yüksek duvarların arasında
boğazı sıkılmış bir mahkûm gibi aktı.
Salkım söğütler
suya değemeden kurudu.
Bülbüller susmayı öğrendi.

Kimse fark etmedi.
Evet, arabalar çoğaldı.
Ama yollar daraldı.
On dakikalık mesafe
insanın ömründen bir saat çalar oldu.
Direksiyon başında sıkışmış hayatlar,
radyoda bir şarkı:
“Artık solan bu bahçede bülbüllere yer yok…”

O bahçe bizdik ağabey.
Biz solduk.
Mahalleler şantiye çukuruna dönüştü,
çocukların misketleri betonun altında kaldı.
Saklambaç oynanan gölgeler
yerini asansör boşluklarına bıraktı.

Şimdi çocuklar
ekran ışığında büyüyor.
Irmağın serinliğini bilmeden,
taş köprüden koşarak geçmenin heyecanını tatmadan…
Dört duvar arasında,
parmak uçlarında kaydırılan bir hayat.

Ben hâlâ eski Amasya’da geziyorum.
Yıkılmış bir evin yerinde durup
gözlerimi kapatıyorum.
Bir kapı gıcırdıyor hayalimde,
bir anne sesleniyor içerden.
Sonra gözlerimi açıyorum:
karşımda ruhsuz bir apartman.

Adnan ağabey…
Savadiye’den de girerim elbet.
Yazarım bütün mahalleleri.
Ama bil ki
ben her satırda biraz daha eksileceğim.
Bekle beni İskender dayım…
Faytonun çıngırağını bir kez daha çal.
Aç bir 70’lik,
kadehi ırmağa doğru kaldıralım.

Belki gecenin bir yerinde
utanarak geri döner bir bülbül.
Belki bir söğüt,
rüyasında suya kavuşur.
Ve biz,
kaybettiğimiz şehrin yasını tutarken
anlarız ki
geçmişe özlem değil bu...
Bu,
bir şehrin yavaş yavaş ölüşüne
şahit olmanın ağırlığıdır.
Saygılarımla.

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde, sokaklar yorgun, kelimeler küskün. Gelecek denilen şey takvim yapraklarına sıkışmış gibi. Sandık kurulur, umut k...