Bir pazar sabahıydı,
siyasetin sesi kısılmış,
öfkenin düğmesi gevşetilmişti.
İnsan bazen susar
memleket konuşsun diye.
Feshane’de bir kapı açıldı zamana,
taş duvarlardan buharlaştı yıllar.
Fes kokusu sinmiş tuğlalar
bir kentin hafızasını taşıyordu sırtında.
Haliç usul usul dinliyordu
Anadolu’nun kalp atışını.
Bir fasıl başladı,
Rast’tan yürüdü hatıralar,
Hüzzam’da diz çöktü hüzün.
Semaverden çıkan buhar
elli yıl öncesine göçtü,
Amasya çöreğiyle elma
çocukluğumun tadı oldu.
Yeşilırmak aktı gözbebeklerimden,
dağların arasından değil
kalbimin orta yerinden.
Kimler yoktu ki o akışta?
Ermeni Araksi Abla,
Rum bir şarkının yarım nakaratı,
Kürt Tahir’in yorgun sesi,
Alevi bir deyişin iç çekişi,
emekçinin nasırlı duası…
Araksi Abla yanımda,
gözleri sele kapılan evler kadar ıslak.
Bedeni İstanbul’da kalmış,
ruhu Savadiye’de bir avlu.
Hasret dediğin
coğrafya bilmezmiş meğer,
sınır tanımazmış,
zamanı da affetmezmiş.
Bir kitap düştü elime,
sayfalarından insanlar taştı.
Rakamlar konuştu utana sıkıla,
tarih mırıldandı gerçeği:
Bu şehir tek renkten değil,
bu toprak tek dilden doğmadı.
Bin yıllık bir çoğulluk
üstü örtülmüş bir aynaydı.
Sonra bir anons,
adı var, kendi yok bir ses…
Ben kalktım,
çünkü bazı konuşmalar
insanı eksiltir.
Vedalar sarılarak yapıldı,
bazı kucaklaşmalar
bir daha hiç bitmesin diye uzar.
Vapurda martılar
yüzüme baka baka söyledi şarkıyı:
“Aldırma gönül, aldırma…”
Amasya…
Sen bir şehir değilsin yalnızca,
bir hatırlama biçimisin.
Unutulmuş isimlerin,
yarım kalmış hikâyelerin,
gizlenmiş gerçeklerin yurdu.
Kazıdıkça çıkan bir memleket,
sustukça büyüyen bir sızı.
Ve ben her dönüşümde
biraz daha sen oluyorum,
biraz daha eksik,
biraz daha dolu…
Macit CÜNÜNOĞLU
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder