Bir kentin kalbi
her zaman meydanlarda atmaz,
bazı şehirler
insanın çocukluğunda başlar.
İstanbul’un Taksim’i varsa
bizim de Selağzı'mız vardı;
ne tramvay sesi
ne acele,
sadece tanıdık adımların yankısı.
Beyoğlu’na karşılık
Kocacık Çarşısı,
vitrinleri hafızayla dolu,
her dükkân bir isim,
her isim yarım bir hikâye.
Çağlayan Kahvesi’nde
demli bir çay
daha yudumlanmadan soğurdu belki,
ama muhabbet
akşama kadar tütmeye devam ederdi.
Ayakkabıcılar Çarşısı’nda
selâmlar ağır ağır yürürdü,
bir boyacı önlüğünde
günün bütün renkleri,
bir ustanın suskunluğunda
yarım kalmış türküler vardı.
Sinema afişleri
rüzgârla konuşurdu:
birinde Ayşecik ağlar,
birinde Avare yollara düşer,
birinde Ayhan Işık
sokağa adalet dağıtırdı.
Bir eczanenin dar tezgâhında
gençliğin ilk mesaisi,
şişelerin arasında
gelecek sessizce beklerdi.
Kimse zenginliği konuşmazdı,
sadece çalışmayı bilirdik.
Yeşilırmak akardı,
biz fark etmeden
yılları da alıp götürürdü.
Oysa biz sanırdık ki
her şey yerli yerinde kalacak.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum:
Amasya bir şehir değildi,
bir muhabbetti;
insanı insana bağlayan,
isimleri kalpten düşmeyen.
Ve bazı kentler vardır,
içinden hiç çıkmasan da
ömür boyu
seninle gelir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder