Gurbet dedikleri
bir tren garında başlar bazen,
bazen bir telefonun ucunda titreyen
“iyiyim” yalanında.
İnsan uzak düşünce anlar
yakının aslında ne kadar derin olduğunu.
Amasya mesela…
İçindeyken sıradan sanılan,
uzaktayken geceleri uykudan uyandıran
bir iç sızısıdır.
Pirler Parkı’nı düşünürüm,
kaç kişinin gözünde tütüyor şimdi?
İki adım ötede dururken
uzay boşluğu kadar erişilmez
olan o banklar,
çınar gölgeleri,
susarak konuşan taş yollar…
Yaşanmışlık varsa,
anı ağırsa,
insan her gün biraz daha
orada yaşar aslında.
Amasya durduk yere
şehzadeler yetiştirmedi.
Taşının sabrı,
suyunun terbiyesi vardı.
Kimi tahta çıktı,
kimi tarihe gömüldü
ama hepsi bu kentin
rüzgârından payını aldı.
Burası tek katmanlı bir şehir değil;
her sokağı bir çağ,
her kapısı bir hikâye.
Hamamlarında buhar değil
yüzyıllar yükselir,
mabetlerinde dua değil
hafıza yankılanır.
Ve Yeşilırmak…
Adını söyleyince bile
insanın içi serinler.
Dost olursan içine akar,
düşman olursan susar.
Zoraki şair yapar adamı;
kelime bilmesen
iç çekiş öğretir.
Beş bin yıl öncesinden başlar anlatmaya,
Etilerle açar sözü,
Pontus’la devam eder,
Selçuklu’da durur,
Osmanlı’da derin bir nefes alır.
Bir ara aşkı anlatır,
Ferhat’ı anar.
Dağı nasıl deldiğini değil,
sevdayı nasıl taşıdığını söyler.
Başın ağrıyorsa
Lokman Hekim’i gösterir,
yolunu kaybettiysen
Strabon çıkar karşına,
“korkma” der,
“burası haritadan ibaret değil.”
Salkım söğütler eğilir kulağına,
“özledik” derler.
Ama Yeşilırmak dertlidir.
Yüksek duvarlarla çevrilmiş,
kendine yabancılaştırılmıştır.
Sorup durur Amasyalılara:
“Ben ırmak mıyım,
kanal mıyım?”
Cevap veren olmaz.
Herkes kendi yıkıntısının
enkazında meşguldür.
Mahalleler silinirken,
konaklar bir bir düşerken
sessizlik galip gelmiştir.
Bir tek Hatuniye kurtulmuştur;
o da her gün
kameralara gülümseyerek
yalnızlığını saklar.
İris nehri akmaya devam eder,
Karadeniz’e doğru
sessiz bir vedayla.
Ama aşk…
Bu topraklarda aşk
hiç eksilmez.
Bağlar hâlâ inatçıdır.
Elma, üzüm, kiraz
direnir zamana.
Taşova’nın bamyası
bereket diye çıkar sofraya.
Bağ bozumu bir törendir burada,
müzik eşlik eder toprağa.
Merzifon’un karası,
Ziyere’nin yapıncağı,
Yenice’nin çavuşu
Garbis ustanın evinde
sıraya girer.
Şarap olurlar,
biraz sarhoş,
biraz umut.
Ah Amasya…
Gel desem gelmezsin,
git desem gitmezsin.
Yerleşmişsin yüreğimin tam ortasına,
ne sökebiliyorum
ne de vazgeçebiliyorum.
Hasretin tırmalar her gün,
acıtır ama
garip bir şekilde hoşuma gider.
Çünkü sen
benim alın yazımsın.
Kaderim,
ve bitmeyen aşkımsın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder