12 Şubat 2026

ŞARKILAR EŞLİĞİNDE

.“Ağladım günlerce arkandan…”
diye başlıyor gece,
daha ilk kadehte
sesin düşüyor masaya.
Kimse yüksek konuşmuyor artık,
çünkü Hüzzâm çalınca
insan kendi içine doğru yürür;
adımlar yavaştır,
gölgesi uzun.

“Ağla çeşmim, eski lezzet kalmamış peymânede…”
diyor bir başka ses,
kadehi dudaklarına götüren
ama aslında geçmişi içen bir adamın ağzından.

Lezzet mi?
O çoktan gitmiş.
Geriye tortusu kalmış hatıraların,
bir de cam kenarında unutulmuş
sonbahar rüzgârı.
“Ağlamakla âh ile geçti hayatım ser-te-ser…”
diyen eski bir İstanbul beyefendisi
rakıyı değil,
ömrünü süzüyor bardağından.

Bir ud giriyor araya,
tanbur ince bir sitemle cevap veriyor;
ney ise
kimsenin adını söylemeden ağlıyor.
“Acısıyla tatlısıyla hayat güzeldir sevgili…”
diyor Yavaşça,
sanki masadaki herkesi teselli eder gibi.
Ama biliriz,
bu cümle biraz da kendine söylenmiştir.

Çünkü Hüzzâm
ne tam isyandır
ne tam kabulleniş.
Bir yanın “gel” der,
öbür yanın “git”.
Bir yanın hâlâ sever,
öbür yanın susar.
Gece ilerler.
Sohbet azalır.
Kadehler çoğalır.
Ve bir noktada
herkes kendi şarkısının içine düşer.

Bir adam eski bir aşkı düşünür,
bir kadın hiç gelmeyen bir mektubu,
bir dost çocukluğunu,
bir başkası kaybettiği babasının sesini.
Hüzzâm ağır ağır döner masanın etrafında,
herkesin omzuna dokunur.
Kimseyi incitmez,
ama kimseyi de affetmez.

Sabaha karşı
ses biraz daha kısılır,
udun teli son bir defa titrer.
Ve biz anlarız ki
bazı şarkılar bitmez;
sadece içimize yerleşir.
O günden sonra
bir yerde “Ağladım günlerce…” çalarsa
başımızı eğmemizin sebebi müzik değildir.
Hüzzâm,
bize kendimizi hatırlatır.
Ve insan,
en çok
kendi hatırasına yenilir. 
🍷🎶

Macit CÜNÜNOĞLU

Hiç yorum yok:

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde, sokaklar yorgun, kelimeler küskün. Gelecek denilen şey takvim yapraklarına sıkışmış gibi. Sandık kurulur, umut k...