Anadolu,
adı söylenirken sesi kalınlaşan toprak,
diz çöken çağların alnında
bir çizik gibi duran ülke.
Doğduk biz burada
kilin hafızasında,
ateşin ilk titremesinde,
bir çocuğun eline yapışan tarih kadar eskiyiz.
Çatalhöyük’te bir duvarın gölgesiyiz,
Çayönü’nde suskun bir kemik,
Göbekli’de göğe kaldırılmış taş
henüz tanrılar çoğalırken
insanlar henüz masumken.
Bu toprak
bin tanrıyı taşıdı sırtında
ve hepsine birden ana oldu.
Ana dili oldu medeniyetin,
ana rahmi oldu insanlığın.
Sümer geçti,
yazıyı bıraktı avucumuza.
Hitit geçti,
yasayı.
Helen güzelliği,
Roma düzeni bıraktı.
Selçuklu rüzgârı,
Osmanlı gölgesi geçti üstümüzden.
Hepsi kiracıydı zamanın,
biz ev sahibi acının.
Yüzlerce dil konuşuldu burada,
ama acı hep aynı dille söylendi.
Türküsü değişti yalnız,
ağıdı hiç.
Bir kilise doğdu bu toprakta,
bir başka kilise kubbeye dönüştü.
Ayasofya
bin beş yüz yıllık bir dua gibi
hâlâ ayakta
biz değiliz.
“Güneşin doğduğu ülke” dediler adına.
Doğdu güneş,
ama biz
üstüne üstüne gölge diktik.
1912’den beri
takvim kanla yırtık.
Savaşlar geçti,
mezhepler çarpıştı,
sınırlar değişti
ölüler hiç değişmedi.
Kardeş dedik,
sonra hedef aldık.
Aynı ekmeği böldük,
aynı toprağa kurşun sıktık.
Bir ad verdik kavgaya,
vicdanımızı unuttuk.
Anadolu,
nasıl sustun bunca rezilliğe?
Nasıl razı oldun
çocukların toprağa erken girmesine?
Dayanamıyorum artık
taze kanın sıcaklığına.
Bu toprak
yalnız bizim değil
insanlığın mezarı değil,
beşiği olmalıydı.
Lânet etmekten yoruldum.
Çünkü adres çok,
suç çok,
eller fazla.
Devlet devlete benzemez,
düşman düşmana.
Dost yüzlü hançerler
dört yanımı tutmuş.
Dönerim,
dönerim
çıkmaz sokak.
Ay karanlık Anadolu…
Ama hâlâ
senin toprağında
ışık var.
Bunu öldürmeye
kimsenin hakkı yok.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder