Yalnızlık
bir ev meselesi değildir,
aynı sofraya oturup
kimseye dokunamamak hâlidir.
Batı’da kapılar erken kapanır,
insan, kendi gölgesine komşudur.
Bizdeyse
bir çay bardağı hâlâ kalp taşır,
bir telefon
insanı çocukluğuna geri çağırır.
Bir ses yeter bazen,
“Orada mısın?” demesi yeter.
Torun girdi mi eve
duvarlar gevşer,
zaman diz çöker,
bayram gelir fark ettirmeden.
Ama herkes bu kadar şanslı değil,
bazıları
ekranlardan sever sevdiklerini,
parmak uçlarıyla okşar hasreti.
Dokunamayan sevinçtir
en ağır yalnızlık.
Dün güldüm,
fotoğraflara sığmayan bir kahkaha attım.
Sonra bir cümle düştü aklıma:
“Yaşa takılma.”
İnsan neye takılmaz ki?
Takılmak, yaşamanın
küçük bir itirazıdır zaten.
Her yaşın güzelliği var derler,
doğru.
Ama bazı yaşlar
daha çok susar.
“Yaşlı kim?” diye sordum kendime,
cevap:
hayalini erteleyip
bedenini ikna edemeyen insan.
Koşmak isterdim,
topun peşinden nefes nefese gitmek,
ağrısız sabahlara uyanmak…
Ama tren geçip gitti,
geriye
rayların sesi kaldı içimde.
Aşk mı?
O şimdi rüyaların emanetinde.
Uyanınca geri veriyorum,
çünkü gerçek
daha temkinli artık.
Bedenimi hor kullandım,
itiraf ediyorum.
Şimdi beynim düşünür,
kulağım dinler,
ikisi birlikte
hayata tutunur.
Şikâyet etmiyorum.
Çünkü hâlâ hissediyorum.
Ve insan
hissettiği sürece
yalnız değildir.
Ben
sonsuzluğa doğru
ağır ama gülerek yürüyorum.
Yarın
yine bir kelimede buluşuruz dostlar,
yalnızlığı
biraz daha insanlaştırmak için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder