İnsanlık,
yorgun bir kelime artık,
ağzımızda yuvarlanıp duran
ama içi giderek boşalan bir kavram.
Bir yüzyılı kanla çizdik takvimlere,
iki büyük savaş,
bir küçük vicdan arası bile vermeden.
Toprak, her seferinde
aynı itirazı etti:
“Beni doyurmuyorsunuz,
beni kirletiyorsunuz.”
Nükleer ateşi
bilimin alnına sürdük,
sonra da
“ilerleme” diye fotoğraf çektirdik.
O günden beri
güneş biraz daha temkinli doğar
bazı coğrafyalarda.
Duvarlar yıkıldı denildi,
betonlar çöktü belki
ama zihinler dimdik ayakta.
Bir ideoloji gitti,
yerine daha açgözlü bir piyasa geldi.
Bayraklar çoğaldı,
insan azaldı.
Yugoslavya parçalanırken
aynalar da kırıldı,
insanlar kendine bakamaz oldu.
Aynı ekmeği bölüşenler
aynı mezarlıkta bile
yan yana yatamadı.
Milliyetçilik,
yaraya sürülen tuz gibi
acıttıkça güç verdi.
Şimdi yeni bir savaş,
eski kelimelerle anlatılıyor:
Güvenlik, çıkar, denge…
Oysa denge
bir çocuğun sırtındaki çantadır,
bir annenin geri dönmeyen oğludur,
bir evin anahtarıdır
artık kapısı olmayan.
Göç yolları uzadıkça
insan kısalıyor.
Kimlikler pasaporttan ibaret,
hayatlar bir haber bülteni süresi.
Ölümler “kabul edilebilir kayıp”,
acı “yan etki” oldu.
Ve etik…
En çok konuşulup
en az davet edilen misafir.
Masalara çağrılmıyor,
çünkü tok konuşmuyor,
çünkü sessizliği yüksek seslerden
daha rahatsız edici.
Barış ise
sloganlarda yaşıyor artık.
Gerçek barış,
çıkar hesaplarına uymuyor.
Silah satmıyor,
borsayı coşturmuyor,
liderleri büyütmüyor.
O yüzden hep erteleniyor.
Oysa barış,
bir anlaşma değil sadece;
etik bir cesaret meselesi.
Güçlü olanın
bir adım geri çekilme erdemi,
haklı olanın
bağırmadan konuşabilmesi.
İnsanlık,
ne zaman ki zaferi değil
onuru ölçü almaya başlar,
ne zaman ki sınırları değil
yaraları korur,
işte o gün
tarih ilk kez
kanla değil,
utanarak yazılır.
Belki o gün gelmez hemen,
ama şiirler bu yüzden var:
Hatırlatmak için.
Unuttuğumuz şeyi
yüzümüze usulca çarpmak için.
Çünkü etik,
kanunlardan önce gelir;
barış,
haritalardan önce.
Ve insanlık,
ancak bunları hatırladığı gün
yeniden
insan olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder