Bu kent
bir harita değildir yalnızca,
katlanınca cebine sığan;
açtığında
çocukluğun dökülür içinden,
ırmak kıvrılır,
kaya mezarları susarak bakar yüzüne.
Amasya
bir sabah ezanıyla
akşam rakısı arasında
ince bir sızıdır.
Dağları omuz omuza durmuş
eski bir aile gibidir,
her biri küskün
ama kimse terk etmez yerini.
Yeşilırmak
acele etmez burada,
bilir ki bu kentte
zaman hızlı akana kızar.
Suyunda yüzler vardır:
balıkçı Rıfkı’nın nasırlı elleri,
kasap tezgâhının sabah serinliği,
Vakıf Han’ın taşlarına sinmiş
bin adımın yankısı.
Selağzı’nda
ayak sesleri birbirini tanır.
Fotoğrafçı vitrini gibi
hafıza doludur sokaklar;
kim geçti, kim kaldı
hepsi asılıdır görünmeyen bir duvarda.
Bir çay buharında
bir ömür çözülür.
Bu kentte
esnaf tabeladan önce insandır.
Ziyereli Adil abi
yalnız yeşillik satmaz,
hal hatır da tartar terazide.
Saatçi zamanı değil
sabrı onarır.
Matbaacı mürekkep değil
hatıra basar.
Amasya
yüksek sesle konuşmaz.
Vakur durur,
içine doğru yaşar.
Sevinci bile
biraz mahcuptur burada.
Birinin başarısı
başka birinin suskunluğunu büyütür,
kıskançlık
gölge gibi uzar ikindi vakti.
Ama bilmezler ki
bu kent
kendi kendini affetmeyi de bilir.
Kırılır, küser
sonra bir türküde barışır.
Hüzzam bir akşamda
Nihavend’e göz kırpar,
dağlar dinler
kimse itiraz etmez.
Amasya
taşla konuşur,
insanla susar bazen.
Evlerin duvarları
anlatır olanı biteni.
Bir pencere aralığından
geçmiş sızar,
perdeler tanıktır.
Burada doğmak
bir şehre değil
bir hikâyeye göz açmaktır.
Gitmek mümkün,
unutmak zor.
Çünkü bu kent
arkandan konuşmaz,
içinden konuşur.
Ve sen
ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş,
bir fotoğraf karesinde
bir isimde
bir koku da
ansızın yakalar seni.
Amasya
tam da budur işte:
yakalamayı sever.
Ey kadim kent,
sana methiye düzmek kolay,
sana sitem etmek zor.
Çünkü sen
ne tamamen masum
ne bütünüyle suçlusun.
İnsan gibisin,
insan kadar karmaşık.
Ve yine de
şunu kim inkâr edebilir:
Bu topraklar
sevmeden anlatılmaz.
Amasya
bir aşk değildir belki,
ama onsuz yaşamak
eksik kalmaktır.
Ne dersiniz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder