27 Şubat 2026

ORTADOĞU’NUN ORTASINDAN

Bazen Avrupa’ya bakar yüzümüz,
ayna tutar gibi kendimize,
biraz düzen, biraz serinlik ararız.
Bazen bir haritanın kıvrımında
Ortadoğu çıkar karşımıza
yorgun, kanlı, uykusuz.
Ve anlarız:
Biz tam ortasındayız bu hikâyenin.

Üç kıtanın kavşağında
bir iç sıkıntısı durur bekler,
ne gümrükten geçer
ne pasaport ister.
Dinlerin gölgesi düşer omzumuza,
siyaset ağır bir taş gibi
dilimizin altına konur.
Konuşuruz, anlatırız,
ama hep bir cümle yarım kalır.

Ortadoğu bir labirenttir:
bir köşesinde kutsal taşlar parlar,
diğerinde mezhep ateşi yanar.
Petrol, altın gibi akar yerin altından ama yoksulluk
çocukların yüzünde kurur.

Zenginlik saraylarda yankı yapar,
çaresizlik sokaklarda fısıldar.
Bombaların gölgesinde
oynamayı öğrenemeyen çocuklar vardır,
sessizliği erken ezberlemiş.
Büyümeye fırsat bulamadan
hayattan eksilen isimler…
Mezar taşına sığmayan yaşlar.

Biz anlatırken Ortadoğu’nu,
aslında kendimizi anlatırız biraz.
Kendi iç savaşımızı,
kendi bölünmüş kalbimizi.
Ne tam Batı oluruz
ne Doğu’dan kopabiliriz.
Bir yanımız dua,
bir yanımız isyan.

Ve belki de bu yüzden
en çok biz anlarız
bu coğrafyanın mutsuzluğunu:
Çünkü Ortadoğu
yalnızca bir yer değildir
insanın içine kurulmuş
uzun, bitmeyen bir akşamdır.


Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA’YA UZANAN GÖNLÜM

Amasya…
Adın bile yetiyor içimin kapılarını aralamaya.
Bir şehir değil yalnız,
tarihin alnına düşülmüş bereketli bir not gibi.

Amasya
Onlarca uygarlığın gölgesinde büyümüş,
taşı konuşsa destan anlatacak
bir müze kent.

Yeşilırmak
yine nazlı nazlı akıyor,
sanki çocukluğumu sırtına almış da usulca 
uzaklara götürüyor.
Bağlar beton canavarından kaçabildiği kadar
meyveye durmuş;
misket elmasının kokusu
İstanbul’a kadar varır diyorlar,
inanırım.

Kirazlar sabırsız,
12 Haziran’ın görücüsüne çıkacak kızlar gibi.
Ziyere ile Yenice hâlâ 
atışır mı bilmem,
ama şeftaliler, zerdaliler
çoktan sıraya dizilmiştir;
“Bizi de yaz,” der gibi.

Üzümler…
Siyahı, çavuşu, kınalısı
her biri ayrı bir ağıt,
ayrı bir sevinç.
Keşke…
Aynı sofrada kalabilseydik,
aynı gölgede,
aynı bağbozumunda.
Belki o zaman
şarapların en kralı
dostluk olurdu kadehlerimizde.

Annemin elime sıkıştırdığı elli kuruş
bir ömrün en kıymetli sermayesiydi.
Garbis'lerin kapısını çalardım
sirke kokan mutfaklarda
insanlığın en sade hâli vardı.

Hamit Efendi’nin dükkânı
köylerin kalbini taşırdı şehre;
küp küp yoğurt,
çökelek,
katkısız zamanlar…
Tereyağı sapsarı,
manda sütü bembeyaz;
hayat henüz hile öğrenmemişti.
Ramazanlarda
İsmet abinin fırınında
pide kuyruğu benim vazifemdi.
Yumurtalı, bol susamlı pideler zengin sofralarına giderken,
sade olanlar
bizim payımıza düşerdi.

İlk o zaman anladım
sınıf denen görünmez çizgiyi.
Yoksulluk
çocuk kalbime kazınmış bir mühür gibi.
“Emek en yüce değerdir”
dedim kendi kendime,
avuç içimde hâlâ sızlayan
o bekçi sopasının hatırına.

Savadiye’nin yaslandığı tepelerde
karga papucu, çiğdem topladım.
Yeşilırmak’ta yüzdüm,
Tersakan’a uzandım,
Ziyere Köprüsü’nden atladım
hayatın ortasına.
Korkusuzdum,
çünkü gençtim;
yoksuldum,
çünkü adildi dünya sandım.

Şimdi aradan yıllar geçti.
Nüfus arttı, evler çoğaldı,
ama benim Amasya’m
hâlâ on beş bin kişilik bir rüya.
İstasyonla Tatarlar Mahallesi arası
iki kilometrelik bir ömür.
Ne zaman gözlerimi kapasam
dünyanın en güzel vadisine uzanır gönlüm.

Dağlara selâm yollarım
yankı geri döner:
“Hoş geldin
Amasya sevdalısı…”
Bilirim,
beni unutmamışlardır.
Çünkü insan
doğduğu toprağı terk 
etse de toprak
insanı hiç terk etmez.

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Şubat 2026

FETHİYE'LER

İki cami, bir isim:
Fethiye Camii
ve
Fethiye Camii.
Biri Yeşilırmak’a yaslanır,
biri Çarşamba’nın yokuşlarına.
İkisi de fetihten gelir,
ama fetih bazen kılıç değil
hafızadır.

İstanbul’daki bir zamanlar
Pammakaristos Church diye çağrılırdı;
Patrikhane olmuşluğu var,
mozaiklerinde İsa’nın bakışı
hâlâ taşın sabrını sınar.

Amasya’daki daha sessizdir
temelinde kilise nefesi,
üstünde ezan yankısı.
Taş, kimliğini değiştirmez;
yalnızca dili değişir.
Kapadokya’da yeraltına saklanan dualar
Roma’nın yasağından kaçarken
bugün turist rehberlerinde
özgürce dolaşır.

Demek ki tarih,
sabredenlerin yanında durur.
Bizim topraklarda ise
çoğu caminin gölgesinde
eski bir apsisin izi vardır;
hatta İstanbul’daki
Fatih Camii
bile köklerini başka bir zamandan taşır.
Ama kök bilmek cesaret ister;
çünkü kök, gerçeği söyler.

Gezip gördüğüm Nürnberg’de
Ortaçağ şatoları
II. Dünya Savaşı’nın küllerinden
aslına sadık kalkarken
anladım:
Uygarlık, geçmişle kavga etmez,
onu ayağa kaldırır.

Keşke Amasya mabetler cenneti olsaydı
kiliselerle camiler
kardeşçe dursaydı yan yana;
inanç turizmi dedikleri şey
yalnız döviz değil
vicdan da getirirdi şehre.

Çünkü fetih
yalnız toprağı almak değildir;
hatırayı korumaktır.
Aksi halde
mabet sanıp koşarsınız AVM’lere,
market arabalarında
sadece cebinizi değil
hafızanızı da boşaltırsınız.

Ve bir gün
taşlar susar,
mozaikler solar,
isimler kalır geriye
ama hikâye kaybolur.
İki cami, bir isim:
Fethiye.
Biri daha meşhur, biri daha mahcup,
ama ikisi de aynı soruyu sorar:
“Geçmişi korumayan
geleceği nasıl fetheder?”

Macit CÜNÜNOĞLU

AKŞAMIN İÇİNDEN

Akşamın moru inerken Yeşilırmak’a,
dağların omzunda ağır bir sükût…
Ferhat’ın sabrı kadar eski,
Şirin’in bakışı kadar ince bir ışık
dolanır Amasya’nın sokaklarında.

Köprüler birer birer yanar,
suya düşer sarı lambaların titrek duası.
Kırmızı kiremitler gündüzün telaşını bırakır,
minareler göğe ince bir çizgi çeker;
ezanla birlikte şehir derin bir nefes alır.

Kayalar kararır,
ama içlerindeki efsane aydınlıktır hâlâ.
Bir yanda sarp yamaçlar,
bir yanda suya yaslanmış ahşap evler
akşam, hepsini aynı hüzünle örter.

Yeşilırmak ağır ağır akar,
sanki geçmişi taşır kıyıdan kıyıya.
Bir çay buharı yükselir pencerelerden,
bir sohbet başlar dar sokaklarda;
Amasya, geceye usulca hazırlanır.

Ve ben bilirim,
bu şehirde akşam
yalnız bir vakit değildir
bir masaldır,
bir sevda hatırası,
bir efsanenin kalbidir.
İyi akşamlar,
Ferhat ile Şirin’in şehrine.

Macit CÜNÜNOĞLU

MERHABA BAHAR

Baharın ilk güneşi
penceremden süzülüp
odama yayılıyor usulca.
Tozlu bir saatin camını siler gibi
aydınlatıyor içimi.
Demek ki uyanış zamanı…
Demek ki kalp hâlâ görev başında.

Ne güzel,
bugünleri de gördüm.
Bazı sabahlar vardır,
insan aynaya bakar da
“henüz bitmedi” der kendine.
İlkbahar başka bir şeydir.
Ne yazın pervasız coşkusuna benzer
ne kışın içine kapanan suskunluğuna.
Bir arada tutar umutla temkini,
gençlikle yorgunluğu.

Sonbahar mı?
Adı bile ağırdır.
Hazan derler,
yaprak düşer,
ses düşer,
insan biraz daha kendine düşer.
Hüzündür,
aşktır,
şarkıdır,
yarım kalmış vedadır.
Hayatı seven için romantiktir belki,
ama ben dirilişten yanayım.
Ben yeniden doğuştan,
yeniden heves etmekten yanayım.

Aydınlık gibisi var mı?
Gölgeyi bile güzel gösteriyor.
Bak,
erikler çiçek açmış.
Sokakların nabzı hızlanmış.
Kan dolaşımı değil sadece,
hayata bakışlar da pembe.
Sevdalara yelkenler fora,
limanlar küçük geliyor artık.

Of ulan, offf…
Niye ben bu duyguları taşıyorum?
Hakikaten bu yaşta
bu kadarı da fazla değil mi?
Hani derler ya,
“kırkından sonra azanı
teneşir paklar.”
Merak etme,
dört kolluya sarılmak gibi
bir niyetim yok.
Ama gönüle söz geçmiyor.
Düşüyor.
Ansızın.
Moda deyişle “spontane”.
Öyleyse hayatı
bırakalım akışına.
Zurnada peşrev olmazmış,
ne çıkarsa bahtına.

Bazen susmak gerekir,
bazen de içinden geldiği gibi yaşamak.
Geriye dönüp baktığımda
biriktirdiğim şeyin
para olmadığını görüyorum.
Anılar,
yüzümde iz bırakan gülüşler,
yarım kalan ama eksik olmayan sevdalar…
Az şey mi bunlar?

Bugün paylaştığım bir fotoğraf
belki bunun somut belgesi.
Ama asıl servet,
kimsenin görmediği yerde duruyor.
İçimde.
Zevkten dört köşeyim, evet.

Peki ya yarınlar?
Kimin umurunda…
Farkında olmadan öyle bir servet biriktirmişim ki,
cennete de cehenneme de referans olur.
Yeter ki
yargılayan adil olsun.
Gerisi
bahar kadar geçici,
hayat kadar güzel.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Şubat 2026

SAVADİYE ANILARI

Amasya’nın dört mahallesi vardı,
yoksulluğu ortak, rengi bol,
dar sokaklarında çocuk sesleri yankılanan.
Gök Medrese, Dere Mahalle, İhsaniye, Savadiye…

Ama Savadiye,
benim içimde ayrı bir defterdir,
sayfaları sararmış, kenarları su lekeli.
Dayımın evi oradaydı:
faytoncu dayım:
“Zenginlerde bir iki, bende altı çocuk,” derdi,
gülerek taşırdı hayatı.

Üç katlı bir bahçe büyürdü evinin arkasında,
toprak cömertti,
dağdan inen su bedava,
önce gölete,
sonra eve,
sonra Yazıcılar’a akardı.

Biz çocuklar
suyun yolunu ezberlerdik
kader gibi.
Komşular vardı;
İsmail amca, Fehmiye yenge,
şefkati yüzüne sinmiş insanlar.

Tek çocukları Ayten okudu,
öğretmen oldu;
bir mahallenin duası arkasındaydı.
Boyacılar ailesi biraz aşağıda,
resim yapan çocuklar,
renge tutunan hayatlar…
Biri Paris’e savrulmuş,
bir tuvalin kenarında kalmış olmalı Savadiye.

Köprü başındaki çeşme…
Ah o çeşme!
Güğüm güğüm bekleyen kadınlar,
testilerde iyi su,
sabırda iyi insanlık.
Saatler geçerdi,
kimse acele etmezdi;
çünkü mahalle beklemeyi bilirdi.

Surpik teyze bir masaldı,
Karabit’le yan yana.
Kumru teyze bizim mahalleden,
Gümüşlü’nün rüzgârını taşırdı.
Diller yaralardı bazen,
“Bak şu Ermeni’nin yaptığına!”

Oysa acı,
hepimizin evinde aynı sobada yanardı.
Buralar bir zamanlar ormanlıkmış,
Amasyalıların mesiresi…
Sonra ev olmuş,
sonra göç,
sonra tehcir,
sonra Balkan rüzgârı.

Dağın eteğinde Ulu Mama,
sessiz bir tanık
yüzyılların yüküne.
Hayat bir manzumedir derler,
haklılar.
Her dizeden yüz hikâye dökülür.

Feshane’de bir gün
Savadiye gözlü Madam Araski’ye rastladım,
1950’de kopmuş topraklarından,
ama kalbi hâlâ
bir çeşme kuyruğunda.

Savadiye deyince
gözleri yağmur.
Ben de sustum,
çünkü bazı anılar
ancak susarak söylenir.
Hakikat ağırdır,
geç gelir;
ama su gibi
bir gün mutlaka
yüzeye çıkar.
Savadiye,
sen hâlâ içimde
dar bir sokaksın,
çocukluğumdan geçilmiyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Şubat 2026

İÇİMDEKİ SIZI

Akşam olur,
Boğaz’ın rengi koyulaşır,
mavi susar, siyah konuşur.
Vapur düdüğü
bir yetim gibi çarpar kıyıya,
kimse sahiplenmez.

Ceplerimde eski pazarlar var,
annemin “üşütme” tembihi,
babamın yarım kalmış cümlesi.
Bir de kitap arası kurumuş yapraklar
hangi mevsimden kaldı
hatırlamıyorum.

Şehir yürür üstüme,
adımlarım geride kalır.
Her köşe başında
satılık bir hatıra,
kiralık bir vicdan.

Bir ev düşünürüm,
bir zamanlar bir şairin nefesiyle ısınmış;
duvarlarında kahkaha değil
ince bir hüzün dolaşmış.

Orhan Veli’nin doğduğu ev derler,
ama aslında
doğduğu şey şiirdir
ev sadece tanıktır.

Biz tanıkları sustururuz,
sonra gerçeği ararız.
Bir sokağı yıkar,
adını tabelada yaşatırız.
İçimizi yıkarız ki
kir görünmesin.

Pazar biter,
hafta başlar.
Herkes bir yerlere yetişir,
kimse bir şeye varmaz.
Ben kalırım,
Boğaz’la baş başa.
Martılar bile
benden erken vazgeçer ekmekten.

İstanbul hâlâ güzel, evet,
ama güzellik de yorulur bazen.
Vefa ister,
hatırlanmak ister.
Ve ben anlarım:
Bu şehirde yaşamak; 
şiir okumak için değil,
dayanmak içindir.

Macit CÜNÜNOĞLU

SELANİK'TEN AMASYA’YA

Tarih kitapları eksik yazar:
Haritalar daralır, sınırlar çekilir,
bir hat çizilir Saros'tan Karadeniz'e.
Oysa bir çizgi değildir o,
bir annenin kucağında kırk günlük bebekle
geceye yürüyüşüdür.
Toprak elden giderken
insan toprağını sırtında taşırmış,
bunu öğrendik.

Annemin doğduğu yer
şimdi başka bir ülkenin sabahında.
Ama onun ninnisi
Amasya’nın kenar mahallesinde büyüdü.
Osmanlı çöküyormuş,
dünya savaşa gebeymiş, 
kim bilir?

Bizim evde savaş,
açlık demekti.
Meslek yok.
Toprak yok.
Devlet kapısı uzak,
umut daha da uzak.
Yine de geldiler.
Yıkık bir imparatorluğun
dimdik muhacirleri.

Kimi lokantada kepçe salladı,
kimi zahire çuvalladı omzuna,
kimi atların nal sesine tutundu.
Dayım İskender
sabaha karşı fayton sürerken
soğuğu değil, kaderi kamçılardı.
Opel Mustafa 
adı otomobilden yadigâr 
tozlu yolların ilk şoförü.
Direksiyon başında
bir çağın değiştiğini sezerek.

Amasya küçüktü o zaman.
Şehzadeler masalı anlatılırdı,
ama kimse geçim masalı yazmazdı.
Camiler vardı,
medreseler vardı,
dua çoktu 
ekmek azdı.

Biz yazmadık.
Kulaktan kulağa büyüttük hikâyeleri.
Biraz efsane kattık,
biraz hamaset.
Bir su kemerine
aşk masalı giydirdik,
gerçeği taşın altında bıraktık.

Yüzyıl geçti.
Şimdi kahramanlık müzeleri var,
yüksek nutuklar,
bol alkışlı meydanlar.
Yoksul hâlâ yoksul.
Zengin daha zengin.
Demokrasi sandıkla ölçülür diyorlar,
oy pusulası ekmekten değerli sanki.

Saraylar yükselirken
mahalle araları susuyor.
Ve ben,
yüz yıl öncesinden kalan 
bir göçün
evlâdı olarak
aynı soruyu soruyorum:
Toprak kaybı mı daha ağırdır
hafıza kaybı mı?

Annem kırk günlükken
bir imparatorluk çökerken ağlamış.
Ben yüz yıl sonra
aynı göçün yankısıyla susuyorum.

Ey zaman,
bizim sonumuzu
yine bir annenin duasına mı bırakacaksın?
Çünkü çıldırmak
en çok yoksulun lüksüdür 
bu memlekette.
Bu hakikat de böyle biline.

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Şubat 2026

İYİ AKŞAMLAR AMASYA

Fotoğraftaki bu bando, yalnızca bir müzik topluluğu değil;
akşamın omzuna konmuş eski bir hatıradır sanki.
Fener ışığında ağır ağır yürüyen notalar,
Yeşilırmak kıyısından geçip
kaldırım taşlarına, eski konaklara,
hatta suskun pencerelere kadar ulaşır.

Bu akşam,
borazanlarda biraz hüzün,
davulda biraz vakur bir sevinç var.
Geçmişten bugüne uzanan
sessiz bir selam gibi…

Amasya’ya,
Amasya’yı sevenlere,
akşamın kıyısında duran herkese
bando düzeninde,
usulca ve saygıyla
iyi akşamlar…

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Şubat 2026

MECNUN’DAN NAĞMELER

Sabahı bir şarkıyla açarım,
geceyi yarım kalan bir makamla kapatırım.
Zaman, kulaklarımda ağır ağır çözülür,
saatler değil notalar eskir üzerimde.

Bir ses dokunur içime,
adı bilinmez, tonu tanıdıktır.
Kimi zaman bir nihâvend sızlar,
kimi zaman hüzzamdan düşer 
bir akşam.
Her beste,
kalbimin gizli yerine denk gelir
hiç şaşmadan.

Gözlerim,
bir güftenin kıyısında durup durup nemlenir.
Kimse görmez,
çünkü bu ağlayış gürültüsüzdür.
İçimde bir mecnun dolaşır,
çölde değil
hatıralarımın dar sokaklarında.

Azı karar derler,
ama gönül bilmez ölçüyü.
Bir şarkı yetmez,
bir kadeh yetmez,
bir sevda hiç yetmez bana.
Hep biraz daha,
ta ki dibi görünene kadar.
Aşkı da böyle yaşadım,
yalnızlığı da.
Siyaseti, dostluğu,
hatta susmayı bile
abartarak.

Bana “kendine gel” diyenler oldu,
duymadım.
Çünkü o sırada
bir keman çekiyordu içimi
en ince yerinden.
Şimdi anlıyorum,
kurtuluşum yokmuş zaten.
Ruhum en başından
bu nağmelere ayarlıymış.
Adım değilse bile kaderim
mecnunmuş.

Kalan ömrümü
bir uzun şarkı gibi yaşayacağım:
nakaratında hüzün,
arasız bir sızı,
sonunda
yavaşça susan bir kalp.

Macit CÜNÜNOĞLU

RAMAZANLIK

Ramazan geldi,
kapılar daraldı,
sofralar küçüldü,
umut tencerenin dibine yapıştı.
Çarşı yangın yeri,
pazar duman,
etiketler küfür gibi
gözümüze çarpıyor.

Yoksul, açlık sınırının
altında değil artık,
altında eziliyor.
Birileri ekranlarda 
manda yoğurdu anlatıyor,
kestane balı döküyor cümlelerin üstüne,
biz çöplükte
otlayan sabrı kemiriyoruz.
Suyundan da koy usta,
nasıl olsa boğazımızdan
bir şey geçmiyor.

Oysa Ramazan
bir zamanlar başka kokardı.
Odun ateşi,
meşe dumanı,
Amasya’da bir fırın önü…
Çocukluk kadar temiz,
pide kadar sıcak.
Sade olan ucuzdu,
susamlısı hayaldi.
Biz sade alırdık,
ama eve varmadan
yarısı biterdi.
Yokluk,
lezzeti büyütürdü o zaman.

Teravihler vardı bir de,
hızlıydı ama samimiydi.
Secde kısaydı belki,
niyet uzundu.
Şimdi secdeler uzun,
vicdanlar jet hızında
kaçıyor.
Camiler yıkıldı,
hatıralar enkaz altında.

“Meydan bozuluyor” dediler,
insan bozulurken kimse bakmadı.
Minare eğriydi,
ama adalet
çok daha eğriydi.

Ramazan susmayı öğretir derler.
Biz sustuk.
Sustukça
sofralar eksildi,
umutlar zayıfladı,
çocuklar büyüdü
ama doymadı.
Bu Ramazan
oruç yalnız mideye değil,
akla, vicdana, merhamete farz.

Eğer hâlâ
bir parça utanma varsa,
bir kırıntı adalet,
bir damla insaf…
Yoksa
hilal gökte değil,
boş tencerede görünür artık.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Şubat 2026

İSTASYON TARAFI 

Bugün istasyon tarafındayım,
zaman paslı bir düdük gibi
içimden geçiyor.
Adımlarım yavaş,
yüreğim hâlâ aceleci.
Mahalle aralarında
çocukluğumun ayak izleri var,
bir taş yerinden oynamış,
bir pencere susmuş.

Anılar bahane,
ben eksiklerimi gezdiriyorum sokak sokak.
Hayat dediğin
kısa bir parantez:
açıldığı anı hatırlamaz insan,
kapanırken çok gürültü çıkarır.

Acıyla sevinci
aynı cümlede taşımanın
ustası olduk biz.
Kör topal yürüyorum evet,
ama inadım sağlam.
Sol göğsümün altında
küçük bir cevher saklı,
karartmamaya ant içtim.
Şikâyet yaşlıların kamburu,
taşıyana yazık.

En güzeli,
ayaktayken el sallamak hayata,
arkaya bakmadan.
Nasıl olsa
bir masam var ötede,
Kevser kıyısında,
biraz muhabbet,
biraz şaka.
Cennet dediğin
belki de böyle bir şey.

Dayımın oğlu Hasan
faytonu sürer yine,
ben kısa pantolonlu muavin,
posta vagonundan
hayat indiririz.
Çuvallar ağır,
umutlar hafif.
İstasyon yolu taşlı,

Akdağ’dan rüzgâr eser,
karadut ağacının tadı
hala damağımda.
O lezzet
hiçbir zaman büyümedi.
Sonra beton geldi,
acele büyüdük.
Masallar yarım kaldı,
kahramanlar isimsiz.

Ama biz biliyoruz:
o hikâyelerde
en çok biz vardık.
Şimdi hatırlamıyorum sadece,
ruhum hâlâ orada.
Yazıyorum,
çünkü kalmak istiyorum.
Üç beş okur yeter bana,
gerisi zaten mutluluk fazlalığı.

Macit CÜNÜNOĞLU

AYIPLA GÜNAH ARASINDA

Bu sabah 
felsefe yapıyorum kendimce,
kitapsız,
dipnotsuz,
ama vicdanlı.

Antik çağlara uzanmıyor aklım,
mermer heykeller kadar soğuk değil sorularım.

Ben bugünü soruyorum,
aynaya bakarak.
Bir toplum düşün,
günahı göğe havale etmiş,
ayıbı yere çakmış.
Günah ertelenmiş,
ayıp hemen infaz.

Yalan söylenir,
hırsızlık yapılır,
ama sessizce.
Yakalanmazsan sorun yoktur,
çünkü ayıp görülmedikçe yok sayılır.

İnanç ceplerde taşınır,
vicdan ise çoğu zaman evde unutulur.
Akşam duaları eksik olmaz,
sabah haklar eksilir.

En çok da uykuya yatarken belli olur insan,
başını yastığa koyduğunda
kiminle kaldığı.
Huzur mu,
yoksa susturulmuş bir 
iç ses mi?

Yıllar geçer,
suskunluk tecrübe diye satılır.
Tek ses çoğalır,
çok ses yalnızlaşır.
Duvarlar konuşur artık,
insanlar fısıldar.
Özgürlük bir hatıraya dönüşür,
anayasa bir mendile.

Demir kapılar ardında
düşünceler çürütülür,
dışarıda nutuklar parlar.
Buna da büyük denir,
ışıklı tabelalarla.

Ama bilirim,
tarih sabırlıdır.
Ortaçağ bir gün yorulur,
karanlık kendi kendine çöker.

Ve yine bilirim,
umut fakirin ekmeğidir.
Bölüşürüz az da olsa,
kırıntısıyla ayakta kalırız.
Ye Memed ye,
belki yarın
ayıp ile günah yer değiştirir,
vicdan yeniden
en yüksek makama oturur.


Macit CÜNÜNOĞLU

İSTASYON

Bugün istasyon tarafındayım.
Zaman zaman mahalle  geziyorum,
yorgun yüreğime
en çok bu iyi geliyor.

Doğduğum topraklar
bir süredir beni bekliyormuş meğer,
anılar bahane,
eksikleri gedikleriyle dolaşıyorum.

Bu yaşta,
daha ne olsun.
Hayat dediğin
bir parantez işte,
bir gün açılır,
kapanana kadar
acıyla sevinci
aynı cümlede yaşar.

Ben de öyleyim:
kör topal ama inadına yürürüm,
sol mememin altındaki cevahiri
karartmamaya yeminliyim.

Şikâyet eden yaşlı olmak
en ağır yüktür,
tanrı korusun.
En güzeli,
yeryüzüne ayaktayken
veda etmektir.

Gerisi kolay,
nasıl olsa Kevser kıyısında
bir masa ayrılmış bana,
tatlı hayat,
biraz da şaka!

Dayımın oğlu Hasan
faytonla bekler şimdi beni.
Posta çekeriz,
trenle gelen mektuplar,
koliler,
hayatlar…
İskender dayım
iki bardak şarap içti mi
kamçıyı bize bırakırdı.

Sert adamdı,
imzası kamçıydı.
İki çocuktuk:
Hasan sürerdi faytonu,
ben kısa pantolonlu muavin.

Posta vagonundan çuvallar,
biraz da kocabaş çalardık
fırında pişerdi,
yanık yerleri
akide şekeri gibi tatlı.

İstasyon yolu
kaldırım taşlı,
Akdağ rüzgârı eserdi sanki.
Bağ evleri,
yemyeşil bir dünya.
Demiryoluna yakın
bir karadut ağacı vardı
o tadı
bir daha hiçbir yerde bulamadım.

Kurşunlu henüz yok,
Hızır Paşa ileride.
Sümbül Hamamı’nda
sazlı sözlü günler.
Sonra stadyum,
sonra beton,
sonra acele bir büyüme.

Mahir amcanın bağı
ırmağa kadar uzanırdı.
Piknikler,
meyve ağaçları,
kadrosu kalabalık mutluluklar.

Biz çocuklar mı?
Henüz tanrı katına
alınmamış
değersiz varlıklar!
Şimdi bakıyorum da,
hepsi masal gibi.
Biz de
isimsiz kahramanlarıyız o masalın.

Keşke bitmeseymiş
diye iç geçiriyorum,
belki yaşlılık diyorlar buna
ama ben
sadece hatırlamıyorum,
ruhumla orada yaşıyorum.
Ve yazıyorum.
Üç beş okur bile yeter...
Öyleyse
ne büyük mutluluk bana.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Şubat 2026

ARINMA ZAMANI

Bir sabah
gardırobun karşısına geçtim,
niyetim basitti:
bir gömlek.

Kapak açıldı,
üstüme yürüdü eşyalar.
Ceketler omuz silkti,
pantolonlar hesap sordu,
paltolar susarak yargıladı beni.

En dipte
ayakkabılar
en az on çift tanık.
Tişörtler renkli bir kalabalık,
şapkalar başıma geçmiş yıllar gibi:
fötr, panama, heves…

Marka dedikleri
etiketli bir görgüsüzlük.
Utandım.
“Zorun neydi be adam?” 
dedim kendime.

İnsan,
stok yapmayı öğrenmiş 
tek canlı galiba.
Buna ister cehalet de,
ister dangalaklık de
son durak aynı.

Bir emir verdim evrene,
hanıma da.
Toplayın dedim,
fazlalık ne varsa.
En yakına bırakın,
adını iyilikle anan bir derneğe.
Elektronikler de gitsin,
müzik seti, DVD
hatırası var,
kendisi yük.
Üç beş saat,
bir ömür hafifledi.
Nokta.
Bir nokta daha.
Bir de iç çekiş.

Gençtim.
Para kazandım,
dünyayı dolaştım,
aşklar biriktirdim
kullan-at zamanlarında.
Yedim, içtim,
arkama bakmadan yaşadım.

Şimdi?
Ay sonu,
emekli maaşıyla
ince bir ip.
Ama bak,
kimyager oldum mecburiyetten,
rakımı kendim damıtıyorum
beş yıldır.
Devlet kazık atar,
hayat öğretir.

Çaresizlik
insanı ayakta tutmayı da biliyor.
Şükür var içimde.
Şikâyet yok
o defteri kapattım.

Geriye ne mi kaldı?
Bir fanila,
İki don,
iki gömlek.
Ve bilirim:
Adam olana
ölünceye kadar yeter.

Macit CÜNÜNOĞLU

GÜZEL YÜREKLERE YOLCULUK

Bir kent düşünün,
yirmi bin kalp atar içinde,
bir tiyatro gelince
sokaklar büyür,
sesler çoğalır,
hayat bir akşamlığına sahne olur.

Yeni Sinema’da
bir ses yükselir atmışlardan:
“Bu ne sevgi, bu ne ızdırap…”
Bir evde ud susmaz,
bir ağabey tutkuyla çalar,
bir çocuk istemeden dinler
ve bilmez
ileride bu sesin
hatıra olacağını.

Sessiz kentler sarsıntısız sanılır,
oysa fısıltılar
en yüksek çığlıktır.
Bir öğretmen,
bir taksi durağı,
bir evlilik…

Ağızdan ağıza dolaşan
adı konmamış bir manşet.
Kent konuşur,
susmayı bilmez.
Kız Sanat’ın pencerelerinde
gençlik asılıdır,
bakışlar gizli,
hayaller açıktır.
Bir isim dolaşır dillerde,
efsane olur,
hiç yaşanmamış aşklar
en çok yaşanmış gibi anlatılır.

Ve bir defile…
Bir bahçe,
bir podyum,
bir Yeşilırmak akşamı.
Mini etekle sınanan cesaret,
gelinlikle sınanan kader.

Genç erkeklerin uykusu kaçar,
köklü ailelerin umutları uyanır.
Belki bir bakış
yazgıya dönüşür.

O yıllar geçer,
ama kolay geçmez.
Aşklar yüksek sesle yaşanmaz,
mektuplara sıkışır,
çiçek kenarlarına saklanır.

Namuslu bir sevdanın
en ağır bedeli
sessizce ödenir.
Acı damla damla sızar,
mutluluk emek ister.
Duygular
nota olur,
hece olur,
komşu kızına bakarken
gözde titreyen ışık olur.

Hatıralar
inci gibi dizilir zamana.
Bir gözyaşı düşer
kimse görmeden.
Ve yıllar sonra
satırlara karışır,
okurun yüreğine değdiğinde
geride sadece
hoş bir seda kalır.
Dağ eteklerinden
dalga dalga yayılan…
Unutulmamış bir hayat gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Şubat 2026

BİR TUTAM MUTLULUK

Siyaset
öyle sinsice girdi ki hayatımıza,
artık güzellikler fısıltıyla konuşuyor.
İnsan sevincini yüksek sesle söylemeye utanıyor,
sanki ayıp bir şeymiş gibi
mutlu olmak.

Oysa bir şehir vardı,
bir şehrin adıyla kalbimiz çarpardı.
İstanbul…
Bir kelime değil,
uzun bir cümleydi.
Yavaş yürünürdü sokaklarında,
acele edenler ayıplanırdı.

Bir bankta oturup
bir ömrü seyredebilirdin
hiç sıkılmadan.
Onunla nefes alırdık,
taşına dokunurduk
ve tarih elimizi kirletmezdi,
aksine arındırırdı.

Duvarlar anlatırdı
biz susmayı bilirdik.
Bir martı sesi
bütün gündemi susturmaya yeterdi bazen.

Hayat,
küçük mutlulukları büyük gösterirdi o zamanlar.
Bir vapur düdüğü,
bir çay bardağının buğusu,
bir şarkının yarım kalmış nakaratı…
Bunlar devrimdi bize göre,
ama kimseye anlatamazdık.

Sonra bir şey oldu.
İçimizde bir yer
çatlamaya başladı.
Yavaş yavaş,
sessizce.
Bir sabah uyandık
ve kanayan bir ülkeye baktık aynada.

Gençliğimiz
aceleyle harcandı.
Edebiyat bilen eller
boş kaldı.
Şiir yazan diller
suskunluğa mahkûm edildi.
Sahne kuranlar
perdeyi kendi elleriyle kapattı
onurlu ama yorgun.

Mektuplar vardı bir zamanlar,
beklemek vardı.
Bir bakışa yazılan sayfalar,
bir cümleyle ayakta duran aşklar…

Belki her şey o kadar da güzel değildi,
ama gerçekti.
Şimdi her şey hızlı,
her şey parlak
ve her şey eksik.
Yirmi birinci yüzyıla
geç kaldım ben.

Gürültüsüne alışamadım,
öfkesine tahammül edemedim.
Bazı sabahlar
ölüm bile daha sade geliyor insana
bu kadar hoyratlıktan sonra.

Yine de…
hayat inatçı.
Düşe kalka yürütüyor insanı.
Bir şarkı çalıyor uzaktan,
bir resim tutunuyor duvara,
bir şiir direniyor
kimsenin okumadığı bir defterde.

Umudu da
tamamen bırakmıyoruz.
Az koyuyoruz,
idarelik.
Geleceğe temkinli bir gülümseme,
torunların düğünlerine saklanan
küçük bir sevinç gibi.

İşte bütün mesele bu:
Dünya yanarken
bir tutam mutluluğu
avuçta saklayabilmek.
Paylaşmadan,
bağırmadan,
kirletmeden.
Yeter mi?
Yeter.
Hatta artar bile.
Ama…
ancak
derviş olana.

Macit CÜNÜNOĞLU

ÇOĞALAN GÖZYAŞLARI

Plânsız bir sabahın omzuna astım kendimi,
serseri bir yürüyüş bu,
aylak sanılır.
Oysa ciddi bir kalp yoklamasıdır.

Cûlüs tepedeyim,
sağa düşer yolum,
Ziyere Köprüsü’ne selam veririm önce.
Bahçelerin içine dalar adımlarım,
Mezbaha’dan çıkarım,
yeryüzünün gizli cennetlerinden birinde.

Altımdan salına salına akar Yeşilırmak,
söğüt dalları
bir gelin tacı gibi dizilmiş suyuna.
Irmağın aynasında
zaman saçlarını tarar.
Az ötede Tersakan kavuşur O'na,
iki kader birleşir,
ver elini Karadeniz.

Ama yürürken
ezgiler takılır aklıma
Meram’dan, Gesi’den, Ankara’dan…
Topraklar türküyle konuşur,
bağını, bahçesini ballandıra ballandıra anlatır.
Kıskanırım.

Sanki başka memleketin toprağıymış gibi.
Sorular düşer aklıma:
Neden Amasya’nın
bağlık, bahçelik bir türküsü yok?
Sitemim ustalara,
türkü hasadı neden
bizim topraklara uğramadı diye.
Söğüt dalına manda yuvası konduruldu da,
Yeşilırmak boyunca dizilen
gelin tacı dallar neden unutulur?

Derken gerçeğin taşına çarpar adımım:
Bağlar yok artık.
Yerlerinde apartmanlar,
betonun sessiz istilası.
Babil’in Asma Bahçeleri gibi,
bir dünya harikasıydı belki,
şimdi yalnızca
kitapların hafızasında yaşıyor.

Olsun.
Biz yazmaya devam ederiz Amasya’nın bağlarını,
türküleşmese bile.
Ziyaret ederiz sık sık,
dallarına çıkar,
meyvenin en güzeline uzanırız.

Fotoğraf çekmesek de
yazıyla bırakırız izimizi
gelecek zamanlara.
Dün bir dost dedi ki:
“Bir bir eksildik abi,
kalan beş kişiyle bağlara gidiyoruz.”
Mangal başı, semaver,
dostlar sofrası
hayatın en kıymetli dergâhı bu.

İçime bir türkü aktı o an,
bağlar gibi göçen dostların ardından:
“Bir of çeksem
karşıki dağlar yıkılır…”

Anladım:
Kalan ömrümüz
arayışlarla, hasretlerle geçecek.
Çoğumuz eski dostları,
bağları, bahçeleri arayacak.
Hele Amasya ile yoğrulmuşsak,
özlenen ne çok güzellik var
tek tek yok olan,
dalından koparılan.
Bize kalan
iki damla gözyaşı…
Yaşanmış,
yaşlanmış hatıralar için
yüreğimize çoğalarak akan.

Macit CÜNÜNOĞLU

17 Şubat 2026

BİZ İNSANIZ

Güneş,
bulutların arkasına saklanarak
akşamın eşiğine inerken
içimde uzun bir cümle başlar.
Adı yoktur,
ama bilirim:
romantizmin tam saatidir.

Bu vakitte
keskin sözler söylenmez,
siyah ile beyaz
ruhu daraltır.
İnsan
griyi öğrenmelidir;
çünkü hayat
en çok orada nefes alır.

Müzik
yüksek sesle değil,
derinden konuşmalıdır.
Ruh,
bir an geçmişin tozlu peronunda,
bir an henüz gelmemiş yarınların
kıyısında gezinir.

Ama şimdi…
şimdi de azizdir;
durulur,
bir yudum alınır zamandan.
Derin bir nefes.
Sonra
bir çift göz düşer akla:
kimi yeşil
bahar gibi,
kimi mavi
uzak denizler,
kimi ela
akşamüstü hüznü.
Hepsi
yorgun ruhu onarır.

Masallar başlar.
Hafıza
en sadık yoldaşın olur;
sessiz,
ama her şeyi hatırlayan.
Sanmayın şiir yazdığımı,
haddim değil.
Onca usta dururken
ben kimim ki?
Sadece
hissine tutunan,
kelimeyle kendini oyalayan
bir insanım.
Üç beş kişi okusa yeter.

Çünkü ben
bir kudretin değil;
güzelliğin,
doğruluğun,
sevginin,
ahlâkın,
hakikatin,
eşitliğin
ve özgürlüğün tarafındayım.

Ömrüm
bu tarafı tutmakla geçti.
Bedeller ağırdı,
yüküm fazlaydı;
ama dönüp baktığımda
hiçbir pişmanlık
yakışmıyor bu hayata.

Şimdi
romantik bir ezgi
odanın duvarlarına yaslanıyor.
Bir kitap açık masada;
kelimeler
yoksul gönlümü doyuruyor.
Hayat,
nereden baktığına bağlı elbet.

Ama şunu bilirim:
duygusallık
zayıflık değil,
bir meziyettir.
Gözyaşı bile
yalnız ruhu değil,
yüreği de temizler.
Çünkü biz
kırılan,
yanılan,
seven
ve yine de yürüyen varlıklarız.
Çünkü biz
İNSANIZ.

Macit CÜNÜNOĞLU

BORABOY

Bugün yeşile doğru uzanalım,
suyun sustuğu yerde konuşan
ağaçların yanına.

Bir göl var 
adını fısıldayınca bile serinlik
iner insanın yüzüne:
Boraboy Gölü.
Deniz bana hep gürültü verdi,
oysa yeşil sabırlıdır;
bekler, dinler, iyileştirir.
Suya yaslanmış çamların
gölgesinde
zaman ağır aksak yürür,
taşlar bile yorulmaz burada.

Seyretmek bir iştir Boraboy’da,
seyrettikçe
içimdeki paslı kapılar açılır.
Göl, aynasını tutar yüzüme,
gençliğim geçer içinden 
dokuz, on yaş;
bir piknik örtüsü,
bir krater sırrı,
şaşkın bir çocukluk.
Kulaklarımda
Pastoral Senfoni,
ağaçlar tempo tutar,
rüzgâr yaylılar gibidir.
Oksijen sarhoşluğu dedikleri
meğer
dünyaya yeniden inanmakmış.

Sonra düşünce düşer suya:
Doğa bizden ne çekti?
Nerede bir gölge varsa
üzerine beton döktük,
nerede bir sessizlik
oraya tabela diktik.
Koyları fethettik,
ormanları yorduk,
gökyüzünü bile
kiraya verdik.

Oysa Boraboy hâlâ direniyor,
tabiatın alnında
küçük ama inatçı bir mühür gibi.
Her gelişimde
“Uygar insanın evi burası olmalıydı”
diye iç geçiriyorum,
sonra biliyorum 
nafile.

Keşke arada bir
göl kenarına otursak,
derin bir nefes alsak,
kuş sesleriyle
dünkü Amasya’ya yolculuk yapsak.
Nereden geldik,
nereye gidiyoruz
diye sorsak kendimize.
Belki dünya değişmez,
ama insan
bir ağacın gölgesinde
biraz düzelebilir.
Yazmam da bu nedenle:
Yorgun ruhuma
serin bir kıyı bulmak için.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Şubat 2026

AMASYALI ESTER’E AĞIT

Yeşilırmak bir sabah
uyandı kırmızı,
su değil hatıra taşıyordu
taşlarına çarpa çarpa.
Kimse “akıyor” demedi,
çünkü akan şey sudan ağırdı.

Ester,
adın bir sokağın hafızasında kaldı.
Savadiye’de bir kapı gıcırtısı,
bir avluda yarım kalmış çocukluk.
On beş yaşındaydın,
daha saçına rüzgâr yakışıyordu
ölüm değil.

Evleri ezberlemiştin,
duvarların nabzını,
pencerelerin öğle uykusunu.
Sonra bir emir indi gökten,
insan sesiyle değil
demir bir sessizlikle.

Ve hayatın
bir gecede
valize sığdırıldı.
Yürüdün.
Yürümek denirse buna…
Ayakların değil, korkun ilerledi.
Malatya,
Sivas,
adı olan ama yüzü olmayan duraklar.

Her durakta bir eksilme,
her gecede biraz daha yetim dünya.
Çığlıklar vardı
ama ağız yoktu,
gözyaşı vardı
ama toprak içmiyordu.

Anneler susarak öldü,
çocuklar adlarını unutarak.
Sen unutmadın Ester,
çünkü yaşamak
inatçı bir duaydı sende.

Bir mucize gibi
okyanus geçti önünden.
Sular seni boğmadı,
ama memleket
boğazında kaldı.

New York’ta bir pencere kenarı,
Amasya’ya bakmayan
her yer kadar yabancıydı.
Yaşlandın.
Her gün biraz daha öldün.
Bir kez değil,
her sabah.
Ve her sabah
Yeşilırmak yeniden aktı içinde.

Şimdi sen yoksun,
ama sokaklar hâlâ seni biliyor.
Savadiye’de bir gül açarsa
nedensiz,
bil ki kalbin
toprağa değmiştir.
Rahat uyu Ester,
sen ölmedin.
Biz eksildik.

Macit CÜNÜNOĞLU

MARTILARIN KANATLARINDA

Bahar rüzgârları esiyor içimde,
takvim yalan söylüyor, Şubat'’ın ortası diyor.
Oysa içimde çoktan haziran yanığı,
çoktan sonbahar bilgeliği.
Bir sevinç var
nedensiz,
yerini bilmeyen,
beni benden alıp bir yerlere sürükleyen.

Ama nereye?
Memlekete mi,
bir şarkının sesine mi,
yoksa çoktan yıkılmış bir 
akşama mı?
Şimdi bir martının kanatlarındayım.
Bulutlara yakın uçuyoruz,
aşağısı masmavi bir suskunluk.
Dağların gölgesi düşmüş denize,
insan kendi gölgesine basmadan yürüyemiyor.

Dilimde yarım bir ezgi:
"Uçun kuşlar uçun,
İzmir’e doğru…"
Yelkovan kuşları uzaktan başını sallıyor,
erguvanlar bahçelerde sessizce yanıyor.

Adalar çok yakın,
mimozalar altın sarısı
her biri bir eski dost gibi 
çağırıyor beni.
Bir an duruyorum.
Bu güzellik fazla tanıdık.
İnsan ancak rüyada
bu kadar eksiksiz sevinir.

Silkiniyorum.
Hayır, diyorum.
Benim yolum içeri doğru.
Benim pusulam doğduğum topraklar.
Yeşilırmak’ın ses verdiği şehir…
Suların bile ağırbaşlı aktığı yer.

Bizim oralarda martı yoktur.
Cami avlularında güvercin,
parklarda serçe vardır.
Alçak uçuşludur sevinçlerimiz.
Gösterişsiz.
Ama kalıcı.

Yine de soruyorum:
Bir martı,
ilk kez içeri uçar mı?
İki kanatlıyız o vakit
biri İstanbul kokar,
biri çocukluk.
Bembeyaz, irikıyım,
yaşı sorulunca gülümseyen bir delikanlı.
Gel, diyorum,
ver elini cennetin yeryüzündeki izdüşümüne.

Önce birer çay içeriz ırmak kenarında.
Çay buharında çözülür yıllar.
En lezzetli çörekler benden.
Bilirim,
Karaköy simitinden de ağırdır tadı.
Bir de yarım kilo ılganus…
Oh!
Zaman bile durur.
Ben bakacak değilim ya,
iki duble patlatırım mehtap aşkına.
Kadehte ay kırılır,
gece biraz daha derinleşir.

Ve düşerim hüzzamın karanlık sularına:
Gecenin matemini
aşkıma örtüp sarayım…
Bak gör,
yaş yetmişi geçmiş olsa da
gönül hâlâ delikanlı.
Hâlâ ilk şarkıda yanıyor,
son şarkıda susuyor.
Memleket gürültülü.
Herkes bahar bekliyor.
Kimi cennet kapısı sanıyor sabahı.

Ben diyorum ki:
Hele cehennemin kapısı bir kapansın,
üstü kalsın.
Geri kalan sessizlik
bize yeter.
Bak Amasya’ya
buram buram bahar.
Bir adım ötede erik ağaçları fısıldıyor:
“Gel,” diyor,
“çocukluğundaki gibi kopar beni.
Nasıl olsa kimse görmez.
Zaten meyve
paylaştıkça güzeldir.”

İşte bu sözlerle
gecenin sessizliğine doğru yürüyorum.
Gençlik uzaktan bağırıyor,
kalabalıklar coşuyor,
sözler havada çarpışıyor.
Benim payıma düşen belli:
İki duble rakı,
bir kuple şarkı,
bir ömürlük susuş.
İşte o benim.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİN TANRI İLİ

Anadolu,
adı söylenirken sesi kalınlaşan toprak,
diz çöken çağların alnında
bir çizik gibi duran ülke.

Doğduk biz burada
kilin hafızasında,
ateşin ilk titremesinde,
bir çocuğun eline yapışan tarih kadar eskiyiz.

Çatalhöyük’te bir duvarın gölgesiyiz,
Çayönü’nde suskun bir kemik,
Göbekli’de göğe kaldırılmış taş
henüz tanrılar çoğalırken
insanlar henüz masumken.

Bu toprak
bin tanrıyı taşıdı sırtında
ve hepsine birden ana oldu.
Ana dili oldu medeniyetin,
ana rahmi oldu insanlığın.
Sümer geçti,
yazıyı bıraktı avucumuza.

Hitit geçti,
yasayı.
Helen güzelliği,
Roma düzeni bıraktı.
Selçuklu rüzgârı,
Osmanlı gölgesi geçti üstümüzden.

Hepsi kiracıydı zamanın,
biz ev sahibi acının.
Yüzlerce dil konuşuldu burada,
ama acı hep aynı dille söylendi.

Türküsü değişti yalnız,
ağıdı hiç.
Bir kilise doğdu bu toprakta,
bir başka kilise kubbeye dönüştü.

Ayasofya
bin beş yüz yıllık bir dua gibi
hâlâ ayakta
biz değiliz.
“Güneşin doğduğu ülke” dediler adına.
Doğdu güneş,
ama biz
üstüne üstüne gölge diktik.

1912’den beri
takvim kanla yırtık.
Savaşlar geçti,
mezhepler çarpıştı,
sınırlar değişti
ölüler hiç değişmedi.

Kardeş dedik,
sonra hedef aldık.
Aynı ekmeği böldük,
aynı toprağa kurşun sıktık.
Bir ad verdik kavgaya,
vicdanımızı unuttuk.

Anadolu,
nasıl sustun bunca rezilliğe?
Nasıl razı oldun
çocukların toprağa erken girmesine?
Dayanamıyorum artık
taze kanın sıcaklığına.

Bu toprak
yalnız bizim değil
insanlığın mezarı değil,
beşiği olmalıydı.
Lânet etmekten yoruldum.
Çünkü adres çok,
suç çok,
eller fazla.

Devlet devlete benzemez,
düşman düşmana.
Dost yüzlü hançerler
dört yanımı tutmuş.
Dönerim,
dönerim
çıkmaz sokak.
Ay karanlık Anadolu…
Ama hâlâ
senin toprağında
ışık var.
Bunu öldürmeye
kimsenin hakkı yok.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Şubat 2026

UMUT

Benimkisi bir tür can sıkıntısı değildi aslında,
adı konmamış bir yaraydı.
Dünyaya bakınca
insanın içini üşüten o eski soru:
Bunca acıdan sonra hâlâ neden?

Gezegen yorgun,
insanlık dalgın.
Hak dediğimiz şey
yüksek sesle konuşanın cebinde,
adalet ise
uzun zamandır ertelenmiş bir randevu.

Bir zamanlar
iki büyük savaş geçti bu topraklardan,
çocukların oyuncakları sustu,
annelerin dili tutuldu.
“Bir daha asla” dedik,
mezar taşlarına söz verdik.

Ama insan
en çabuk unutan varlık çıktı.
Şimdi yeniden
tek bir ses büyütülüyor,
kalabalıkların üstüne gölge gibi düşen.

Taç yok belki,
ama korku var;
saray yok belki,
ama duvarlar yükseliyor.
Sınırlar çiziliyor
insanın insana benzememesi için.

Barış,
bir bildirinin dipnotuna sıkıştırılmış,
savaş ise manşetlerde.
Silahlar kutsanıyor,
ölüm gerekçelendiriliyor.
Oysa hiçbir bayrak
bir çocuğun kefeninden daha ağır değildir.

Ben hâlâ inanıyorum,
inatla, yorula yorula.
İnsanın insana değdiği yerde
umut filiz verir.
Adalet bir gün
yüksek kürsülerden değil,
sokakların kalbinden konuşur.
Bir gün
hak, bağırmak zorunda kalmaz,
adalet özür dilemez,
barış savunulmak yerine
yaşanır.

İşte o gün
bu adı konmamış sıkıntı
yerini derin bir nefese bırakır.
Ve insanlık,
ilk kez gerçekten
insan olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA MUHABBETİ

Bir kentin kalbi
her zaman meydanlarda atmaz,
bazı şehirler
insanın çocukluğunda başlar.

İstanbul’un Taksim’i varsa
bizim de Selağzı'mız vardı;
ne tramvay sesi
ne acele,
sadece tanıdık adımların yankısı.

Beyoğlu’na karşılık
Kocacık Çarşısı,
vitrinleri hafızayla dolu,
her dükkân bir isim,
her isim yarım bir hikâye.

Çağlayan Kahvesi’nde
demli bir çay
daha yudumlanmadan soğurdu belki,
ama muhabbet
akşama kadar tütmeye devam ederdi.

Ayakkabıcılar Çarşısı’nda
selâmlar ağır ağır yürürdü,
bir boyacı önlüğünde
günün bütün renkleri,
bir ustanın suskunluğunda
yarım kalmış türküler vardı.

Sinema afişleri
rüzgârla konuşurdu:
birinde Ayşecik ağlar,
birinde Avare yollara düşer,
birinde Ayhan Işık 
sokağa adalet dağıtırdı.

Bir eczanenin dar tezgâhında
gençliğin ilk mesaisi,
şişelerin arasında
gelecek sessizce beklerdi.
Kimse zenginliği konuşmazdı,
sadece çalışmayı bilirdik.
Yeşilırmak akardı,
biz fark etmeden
yılları da alıp götürürdü.

Oysa biz sanırdık ki
her şey yerli yerinde kalacak.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum:
Amasya bir şehir değildi,
bir muhabbetti;
insanı insana bağlayan,
isimleri kalpten düşmeyen.
Ve bazı kentler vardır,
içinden hiç çıkmasan da
ömür boyu
seninle gelir.

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Şubat 2026

RASTTA AKŞAM

Bu akşam rast makamından gidelim,
çünkü rast
söze doğruluk öğretir,
fazlasını sevmez
eksiği affetmez.

Sabah gibi başlar,
perdeleri açık bir evde
sessizce dolaşır.
İçeri güneş de girer
dün de.
Bir çay konur ocağa,
tam vaktinde.
Ne erken
ne geç.

Rast, zamanı incitmez.
Derken bir ses düşer masaya,
eskiden kalma bir plak gibi:
“Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin…”
Kimse devamını söylemez,
çünkü herkes bilir.

Sokaklar yerli yerindedir,
taşlar bile yerini ezbere bilir.
Bir başka masadan
yarım bir mısra sızar:
“Bak yeşil yeşil…”
Devamı suskunluk.
Rasttan söylenen şarkı
yük bindirmez insana,
hatırlatır.
“Üzülme” demez,
“buradayım” der sadece.
Bir usta başını sallar,
eli masada,
gözü boşlukta.
Dudaklarından dökülür:
“Kimseye etmem şikâyet…”
Söz orada durur,
tam karar perdesinde.

Akşam yaklaşır,
ışık sararır.
Son bir cümle asılı kalır havada:
“Bu akşam gün batarken gel…”
Gelen olmaz,
ama beklemek de rasttandır.
İşte böyle gider bugün.
Söz az,
his yerinde.
Rast makamı budur:
şarkıyı bitirir
ama insanı yarım bırakmaz.

Eski dostlar da düştü mü akla, hatıralar tamamlar 
yorgun gönülleri...
Ve bir umut yayılır kalbe,
nemli gözlerle 
bir ses duymak için 
geçmişe 
selâm gönderir... 
"İçime hep hüzün doluyor"
şarkıları eşliğinde.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA 14 ŞUBAT

On dört Şubat
bizim takvimimizde bir tarihten ibaret değildir,
Amasya’nın kalbi o gün
biraz daha yüksek atar.

Çünkü biz sevgiyi
kartpostallardan öğrenmedik,
taş sokaklarda dizimizi kanatırken,
ırmak kıyısında hayal kurarken
öğrendik.

Bizimkisi salt şehir sevgisi değil,
çocuklukla gençliğin
aynı masada çay içmesidir.
Bir yanımız masum,
bir yanımız çoktan hüzünlü.

Yeşilırmak bilir bunu,
her akşam aynasına bakıp
bizden bir yüz seçer.
Kimi zaman bir çocuk gülüşü,
kimi zaman yarım kalmış 
bir aşk.
Kral mezarları yukarıdan susarak sever,
fazla söze gerek duymaz.
Onlar da bilir:
Bu şehirde aşk
yüksek sesle yaşanmaz.

Bir pencere önünde bekleyen akşamlar vardır,
bir mektup hiç gitmemiştir belki
ama kalpte çoktan okunmuştur.

Bir bakış,
yıllar boyu süren bir cümle olur.
Sevgililer Günü derler ya,
bizim sevgimiz
tek güne sığmaz.
Bir ömürlük yürüyüştür
aynı sokakta defalarca geçmek.

Ve Amasya…
Sen bizim ilk aşkımızsın.
Ne vazgeçilir,
ne unutulur.
Her on dört Şubat’ta
adını kalbimizin en eski yerine
bir kez daha yazarız.

Macit CÜNÜNOĞLU

"14 ŞUBAT"

Takvim yaprağından sızıyor aşk,
ama bizde
takvimler hep yaralıdır.
Şubat mesela
soğuk değil, sessizdir,
6 Şubat'a mühürlüdür.

Meydanlarda kalp yok,
bariyer var.
Birbirine sarılanlar değil,
birbirini itenler çoğunlukta.
Devletin dili
hiçbir sevgiliye benzemiyor.

Aşk bizde
asgari ücret kadar kısa,
ifade özgürlüğü kadar kırılgan.
Bir cümle kuruyorsun,
mahkeme tamamlıyor sonunu.
Birine “seni seviyorum” demek
riskli iştir bu ülkede;
yanlış anlaşılır,
yanlış yere çekilir,
dosyalanır.

Çiçekçiler çalışıyor bugün,
çünkü umut satılıyor hâlâ.
Ama toprağın altı kalabalık,
üstü yoksul.
Güller pahalı,
mezarlar bedava.
Televizyonlar kalpli grafiklerle
ülkeyi örtmeye çalışıyor,
oysa altta
çıplak bir gerçek yatıyor:

Sevgi burada
hep muhalifti.
Bir zamanlar
birbirine mektup yazan insanlar vardı,
şimdi dilekçe yazıyoruz.
Aşka değil,
adalete.
Bir çift göz
bir çift kelepçeye dönüşebiliyor,
bir çift söz
iki yıl ceza alabiliyor.

Biz yine de seviyoruz
inatla,
çünkü başka silahımız yok.
14 Şubat bu yüzden
bizde bayram değil;
bir hatırlatma:
Sevgi hâlâ yaşıyorsa
bunca şeye rağmen
belki de en devrimci sözümüz;
tek kelimelik "vazgeçmedimdir."

Macit CÜNÜNOĞLU

ERGUVANLAR

Erguvan vakti İstanbul,
mor bir sır gibi düşer omuzlarına.
Sabah ezanı ile çan sesinin
aynı göğe karıştığı o ince saatlerde.

Boğaz, usulca adını fısıldar.
İstanbul
yalnız bir şehir değildir;
bir imparatorluk yorgunluğu,
bir deniz sabrı,
bir rüzgâr terbiyesidir.

Sularından gemiler geçer
her biri biraz hüzün,
biraz gurbet taşır.
Martılar, beyaz bir imza gibi
göğe adını yazar.

Bir zamanlar mor,
yalnız hükümdarların omzuna değermiş.
I. Konstantinos’un gölgesi
taş kemerlerin arasında dolaşır hâlâ.
Kubbelere çarpan akşam ışığında
tarih, usulca diz çöker.

Ama İstanbul en çok
baharda güzeldir.
Erguvan açtığında
ne fetih kalır akılda
ne yenilgi
yalnızca renk.
Morun ağırbaşlı asaleti
yeşilin sabrına karışır.

Deniz, kıyıya bir sevda bırakır.
Adalar ufukta bir sükût gibi uzanır.
Büyükada’nın çamları,
Heybeliada’nın rüzgârı
eski bir şarkının nakaratını taşır.
Bir köşede,
Sait Faik Abasıyanık
martılara bakarak susar.
O suskunlukta
bin hikâye vardır.
İstanbul,
sen biraz Hüzzam’sın,
biraz nihavend akşamı.
Bir meyhane masasında
ince belli bardakta çınlayan
kırmızı bir şarapsın.

Ama en çok da
bir dal erguvansın
hiç kimseye ait olmayan,
herkesi içine alan.

Ey kadim şehir,
sana yakışan
ne gürültüdür
ne kibir.
Sana yakışan,
Boğaz kıyısında
sessizce açan
bir mor çiçektir.
Ve biz
o çiçeğin gölgesinde
biraz insan kalabildikçe
sen hep güzel kalacaksın. 🌸

Macit CÜNÜNOĞLU

MEHMET PAŞA

Bugün yine içimde bir sokak açıldı,
taşları çocuk sesleriyle döşeli.
Bir ucu Yeşilırmak’a iner,
bir ucu annemin sesine çıkar:
“Geç kalma!”

Bin dokuz yüz elli altı…
Siyah önlük, beyaz yaka,
dizlerimde toz, avuçlarımda tebeşir kokusu.
Adı Yeşilırmak olan okul,
Kılıçaslan’ın gölgesinde iki 
devreli umut.
Zil çalınca hayat başlar,
zil çalınca hayat susardı.
Nezahat hoca sert bir rüzgârdı,
Düriye hoca kışın ayazı.
Gülümsemek yasaktı sanki o yıllarda,
sevgi cetvelle ölçülürdü.
“Eti senin kemiği benim” diye
emanet edilirdik sınıflara.

Biz de emanettik işte,
biraz korku, biraz saygı,
biraz da anlaşılmamış çocukluk.
Mecit Bey’in yüzünde
hiç açmayan bir bahar vardı.
Eşini kaybetmiş bir adamın
içine çöken sessizlik gibi
konuşurdu bakışları.
Şamarın izi geçerdi yanağımızdan,
ama insanın içindeki kırık
uzun kalırdı.

Yine de öğrendik harfleri,
yine de yazdık adımızı dünyaya.
Sonra hamam günleri…
Anamın zoruyla
utancın buğusuna bırakılan çocukluk.
Kurnadan dökülen su
yalnız bedenimizi değil,
mahalleli olmayı da öğretirdi.
Kavun kokusu, karpuz serinliği,
dolma tenceresiyle girilen sıcaklık…

Amasya keyfi bilirdi,
sınırı bilmezdi.
Mahalle aralarında
karizma dolaşırdı:
Kelle Oğuz’un gölgesi,
Bülent’in rüzgârı…
Ahmet’le Hakkı ustaların fırınından çıkan
çörek kokusu
sabah ezanına karışırdı.
Bir poğaça alırdın,
yanında gençliğin bedava.
Ve biz beş kişi
Vehbi, Nihat, Fatih, Ömer ve ben
kapalı spor salonunun minderlerinde
terle yoğrulmuş arkadaşlık.

Parke zeminde düşer,
birbirimizi kaldırırdık.
Gençlik dediğin
düşe kalka büyüyen bir sevinçmiş meğer.
Şimdi her birine
binlerce selâm olsun.

Ama zaman…
Zaman dediğin
ne mahalle tanır ne hatıra.
Gümüşlü’nün hüznü,
Yakutiye’nin yıkımı
nasıl içime oturduysa,
Mehmet Paşa da aldı nasibini.
Evler gitti,
bahçeler sustu,
hatıralar istimlâk edildi.
Bir kapının önünde bekleyen çocuk
yerini beton bir sessizliğe bıraktı.

Zaman yakar,
zaman yıkar,
zaman unutturur sanırsın.
Oysa bir mahalle
insanın içine bir kez 
yerleşti mi
hiç çıkmaz.
Şimdi elektrik faturaları yakıyor canı,
o günler soba yakardı.
Ama sobanın ateşi sıcaktı,
bugünün ışığı soğuk.
Yine de…
Yine de yüce mevlâ
bu günümüzü aratmasın.

Biz çocukluğumuzu kaybettik belki
ama hatıralar hâlâ yerli yerinde:
Yeşilırmak akıyor,
mahalle susmuyor,
bir yerlerde hâlâ
zil çalıyor.
Ve ben,
Mehmet Paşa’nın bir sokağında
hâlâ çocuk kalıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

13 Şubat 2026

UZUN BİR AKŞAM

Akşam ağır aksak yürür bu sokakta,
taşlar bile yorgun.
Bir masaya oturur insan bazen,
adını bilmeden yalnızlığın.
Biraz kül kalır geriye,
biraz duman 
o benim işte.

En yalnız masayı seçtim kendime,
çünkü nihâvend kalabalık sevmez.
Duman gözlerime doldu,
kül omzuma çöktü;
içimdeki akşamın adı çoktan konmuş:
uzun, çok uzun bir akşam.

Şarkılar seni söyler dillerde,
saklanmaz artık adın.
Şarkılar yazdım sana,
her biri yarım,
her biri eksik bir vedaydı.
Ahımı, hicranımı sakladım sandım,
meğer acı
çoktan herkese dağılmış.

Mihrabım…
Bu kelimeyi söylemek
bir kadehi devirmek gibi;
taşıyor insan.
Sesin,
neyin en ince yerinden geçen
kırılgan bir sızı.
Yüreğime kördüğüm atılmış,
çözmedim.
Çünkü bazı düğümler
çözülürse
insan eksilir.
Düşünürken seni
yüzüm gülüyor derler;
bilmezler ki
o gülüş
en çok yorulan yerdir.

Yine hazan mevsimi.
Takvim suskun.
Bazı sonbaharlar hiç bitmez;
yapraklar dökülürken
en çok kalp üşür.
Saatler sarhoş,
gece koyulaşır,
son nota uzar,
uzar
ve bitmez.

Ve artık hiçbir şey kalmaz söylenecek.
Masa susar.
Gece susar.
Ben susarım.
Sadece içimde
bir şarkı ayağa kalkar:
"İçimde nice yılların 
özlemi var,
ağla gitar, çal gitar."

Macit CÜNÜNOĞLU

ÖĞRETMEN VE UMUT

Çok kutuplu bir dünyadan geldik
ama şimdi
çok ekranlı bir çağın içindeyiz.
Bir zamanlar sağ ve sol diye bölünürdü koridorlar,
şimdi algoritmalar ayırıyor insanları.
O gün sürgün vardı,
bugün sessiz tasfiye.
O gün dağ başı kasabalar,
bugün görünmez yalnızlıklar.

Altmışlı yıllarda
öğretmen okulunda
tebeşir tozu yutardık ideallerle birlikte.
Yoksul halk çocuklarıydık çoğumuz,
cebimizde harçlık az,
yüreğimizde memleket çoktu.

Bir hocamız vardı,
yeni evli,
kundakta bebeği…
Bir imzayla
Köroğlu’nun rüzgârına savruldu.
Ama gittiği yerde
sobayı yakıp
çocukların gözlerini ısıttı.

Çünkü öğretmenlik
coğrafyaya değil
vicdana atanırdı o zaman.
Şimdi başka bir çağdayız.
Çocuklar bilgiye değil,
bilgi çocuklara koşuyor.
Ama bilgelik
aynı hızla büyümüyor.
Okullar beton,
sınıflar kalabalık,
hayaller taksitli.

Öğretmen
bir yandan geçim derdi,
bir yandan performans cetveli,
bir yandan velinin baskısı…
Sanki eğitimin yükü
tek bir omza bırakılmış gibi.
Tüketim çağının parlak vitrini
idealleri gölgede bırakıyor.

Sanat geri çekilmiş,
estetik lüks sayılmış,
merak ise sınav testlerine indirgenmiş.
Ve en kötüsü,
demokrasi
bir ders konusu kadar uzak artık.

Ama yine de
umut var.
Çünkü gençler
bizim kadar romantik değil belki
ama daha uyanık.
Dünyayı avuçlarında taşıyorlar.
Yanlış gördüklerinde susmuyor,
sorguluyorlar.
Onlar
tek tip düşüncenin içine sığmıyor.
Ne sağın kalıbına
ne solun sloganına.
Kendi yollarını arıyorlar.

Belki biz
fazla duygusaldık.
Onlar daha gerçekçi.
Biz hayal kurduk;
onlar sistem çözüyor.
Ve inanıyorum ki
bir öğretmen
yine bir çocuğun hayatına dokunduğunda
tüm politik hesaplar boşa düşecek.

Çünkü gelecek
nutuklarla değil,
sınıfta kurulan o sessiz bağla yazılır.
Bir gün
bir çocuk
sorularından utanmadığında,
bir öğretmen
cevap vermekten korkmadığında,
işte o gün
umut yeniden müfredata girecek.
Ve biz,
eski defterlerin sararmış sayfalarından
gülümseyerek bakacağız:
“Demek ki
hiçbir emek
boşa değilmiş…”

Macit CÜNÜNOĞLU

ELEMİN TERBİYESİ

Akşam yine ağırdır.
Kadehimde tortu tortu yıllar,
dilimde eski bir şarkının kırık makamı.
Şehir susmuş,
ben konuşuyorum içimle.

Gurbet dedikleri şey
yalnız uzaklık değildir;
insanın kendi gençliğine erişememesidir biraz da.
Elini uzatırsın 
bir sokak başı çıkar karşına,
bir cumbalı ev,
bir kapı tokmağında asılı çocukluğun.

Amasya…
Adını andığımda bile
içimde bir Yeşilırmak kıpırdar.
Harşena’dan süzülen gölge
akşamıma düşer.
Kaya mezarları
sanki benim susuşumu bekler.
Derler ya “Müze-Kent”…
Ben bilirim ki
asıl müze,
o evlerin içindeki hayatlardı.

Cumbalı odalarda
yoksulluk sessiz otururdu divana,
ama haysiyet hep ayakta kalırdı.
Ocağı zor yanan evlerde
çorba yavandı belki
ama paylaşmak sımsıcaktı.
Kızılcık şurubu içtim deyip
kan kusanların vakarı vardı.
Gözyaşı gösterilmezdi sokakta,
ama gece olunca
yastık bilirdi her şeyi.
Hiçbir şeyimiz yoktu,
evet…
Ne bisiklet,
ne vitrinde bekleyen oyuncaklar.

Ama sokağın tamamı bizimdi.
Bir taş kaleydi dünya,
iki adım arası cennet.
Veresiye defterine yazılan ekmek
ayıp değil,
dayanışmaydı.
Bakkal amcanın kalemi
adaletten yanaydı.

Zengin ile fakir
aynı teneffüste terlerdi.
Aynı sırada dirsek çürütür,
aynı öğretmenin bakışıyla hizaya gelirdi.
Şimdi düşünüyorum da,
bizim mutluluğumuz
fazlalıktan değil,
eksikliğin terbiyesindenmiş.
Bir doktor kapıyı çalınca
umut girerdi eve.
Bir fayton geçince sokaktan
atların nalında
şehrin kalbi atardı.

Annelerimiz:
Adlarını andığımda
içimde bir çınar gölgelenir.
Asalet dediğin
yüksek ses değilmiş meğer;
dik durmakmış,
az konuşup çok taşımakmış.
O nesil
şikâyeti bilmezdi.
Yük ağırdı belki
ama omuzlar genişti.
Şimdi?
Şimdi vitrinler parlak,
kalpler mat.
Görgüsüzlük bir meziyet gibi dolaşıyor caddelerde.
Gürültü çoğaldı,
insan azaldı.

Eskiden akşam ezanı
eve dönüş demekti.
Şimdi eve dönülüyor,
ama kimse kimseye varamıyor.
O eski Amasya yok belki,
ama ben hâlâ
bir sokağın başında bekliyorum.
Bir arkadaş “çık hadi” diye seslenecek sanıyorum.
Annem camdan bakacak,
“çok oyalanma” diyecek.

Zaman dediğin
insanı büyütüyor,
ama içindeki çocuğu
sürgüne gönderiyor.
Ben sürgündeyim belki,
ama gönlüm hâlâ
Yeşilırmak kıyısında.
Bir çay bahçesinde,
bir meyhane masasında,
bir hatıranın gölgesinde.
Kadehimi kaldırıyorum şimdi
ne isyana,
ne de kadere.

Sadece şuna:
Elem,
insanı terbiye eden en ağır ustadır.
Ve hatıralar,
gitmeyen misafirlerdir kalpte.
Dertleri zevk edindim,
bende neşe ne arar…
Bu yorgun yürekte
gülüş biraz misafir,
hüzün ev sahibi.

Ama bilin ki dostlar,
bir şehir insanın içine yerleşti mi
yıkılmaz.
Ben hâlâ o sokakta
adımı çağıran rüzgârı dinliyorum.
Hâlâ o evlerin cumbasında
çocukluğumu arıyorum.

Ve bilirim 
bir gün son kadeh kalkarken
hatıralar yine masada olacak.
Çünkü bazı şehirler
terk edilmez,
taşınır.
Ve bazı adamlar
gurbette yaşar
ama memlekette ölür.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Şubat 2026

MEYHANEDE ŞUBAT

Şubat akşamı erkenden çöker masaya,
sokak lambası daha yanmadan
gece olur kadehimizde.
Kapı aralanır,
içeri bir tutam ayaz girer
ama hüzzam başlayınca
soğuk susar.

Ud, ince bir sızıyla dokunur kalbe.
“Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun…”
diye bir ses yükselir
ve Şubat,
omzumuza başını koyar.

Hüzzam ağırdır;
acele etmez.
Her notada biraz gurbet,
biraz iç çekiş,
biraz da kabullenmişlik vardır.
Masada beyaz peynir,
bir avuç leblebi,
rakının camdaki buğusu.
Kimse yüksek sesle konuşmaz;
çünkü hüzün
fısıltıyla anlaşır.
Bir kadeh kaldırırız
gelmeyenlere,
bir kadeh de
çoktan gidenlere.

Şubat meyhanesi
ne tam kıştır
ne de bahar;
iki mevsim arası bir iç çekiştir.
Ömrümüzün sonbaharında
hüzzam bir köprü olur
gençliğimizle aramızda.
Bir zamanlar hızlı atan kalbimiz
şimdi ağır bir makamla çarpar.
Ama çarpar.
En dipte bir umut kalır;
türkünün son dizesinde,
kadehin son yudumunda,
gecenin en koyu yerinde.
Garson ışıkları biraz daha kısar,
udî son taksimi yapar.
Biz susarız.

Çünkü Hüzzam
söylenmeyeni de söyler.
Şubat dışarıda ayazdır belki,
ama içeride
yüreğimiz yanar usul usul.
Ve biz biliriz:
Hüzün de bir asalettir,
makamına yakışırsa
insanı güzelleştirir.

Macit CÜNÜNOĞLU

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde, sokaklar yorgun, kelimeler küskün. Gelecek denilen şey takvim yapraklarına sıkışmış gibi. Sandık kurulur, umut k...