08 Mart 2026

8 MART

Benim kuşağımdan çoğu insanın annesi
biraz ekmek, biraz sabır,
biraz da acı ile yoğrulmuş
sessiz bir emekçidir.

Anam…
1912 doğumlu.
Saçlarında Selanik rüzgârı,
yüreğinde Balkan yollarının hatırası.
İki padişahın zamanını görmüş,
Cumhuriyet’in ilk sabahına uyanmış.
Ve bir kasım günü
1938’in ağır sessizliğinde
Atatürk’ün ardından
gözleri dolmuş.

Hayat
ona bazen dar, bazen geniş kapılar açmış.
Ama o
her kapıdan sabırla geçmiş.

Sonra Amasya…
Hayatın yavaşladığı,
insanın birbirine daha çok benzediği yıllar.
İşte o günlerde
anam bir yiyeceğin adını değiştirdi:
Pişiye
“cankurtaran” dedi.

Çünkü evde ekmek azsa
umut kızgın yağda kabarırdı.
Bir tencerenin içinde
üç çocuğun yarını kızarırdı.
Bazen komşulara gider,
bir işin ucundan tutardı.
Dostlukların sıcaklığı
yorgunluğunu hafifletirdi.

Hatırlıyorum
küçük bir asker maaşını 
büyük bir bereket gibi beklediğimiz günleri.
Anam çoğu zaman
kendi payını küçültür,
bizim tabağımıza büyütürdü.

Anneler böyledir.
Onlar
evin içindeki sessiz kuvvettir.
Bir zamanlar
Şevket Bey’in cevizhanesinde işçi olarak çalışmış anam.
Sonra sinema oldu o yer.

Perdede başka hayatlar akarken
bizim hayatımız
mutfakta, sokakta, evde
sakin bir film gibi sürüp gitti.

Güzel kadındı anam.
Ama güzelliğini
aynaya değil
çocuklarının yüzüne bıraktı.
Şimdi
8 Mart,
düşünüyorum:
Dünyanın dört yanında
ekmek için çalışan
nice kadın var.
Sessiz, sabırlı,
ama dimdik.

Biliyorum ki
onların her birinde
annemden bir parça var.
Ve ben hâlâ
pişi kokusunu duyunca anlarım:
Bazı anneler
mutfağında yalnız hamur kızartmaz
bir evin sıcaklığını,
bir ailenin yarınını
sevgiyle büyütür.

Bu yüzden
8 Mart’ı düşünürken
önce annemi hatırlarım.
Ve onun şahsında
bütün emekçi kadınları.
Bir kez daha 8 Mart kutlu olsun;
dünyanın bütün çalışkan, sabırlı, emekçi güzel kadınlarına. 

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Mart 2026

UMUT VAR

UMUT VAR

Bu memlekette
herkes biraz bilge şimdi.
Biraz Osho’dan cümleler,
biraz Mevlâna’dan öğütler,
biraz da Bernard Shaw’dan kesilmiş sözler
dolaşıyor cep telefonlarının ışığında.

Parmak uçlarında bilgelik,
ekranlarda huzur tarifleri.
Aşkın ilacı var diyorlar,
yalnızlığın çaresi var,
kırık kalplere merhem var.

Ama nedense
ekmek pahalı.
Yoksulluğun ilacı
hiçbir veciz sözde yazmıyor.
Bir ölçek din koy diyorlar,
bir ölçek bayrak…
Araya da slogan serp:
“Şehitler ölmez!”
Kalabalık alkışlasın,
sorular suskun kalsın.

Kimse
“Devrim vakti” demiyor artık.
Çünkü ortada
ne yürünecek bir yol var
ne de yolu gösterecek bir önder.
Sağ dedikleri
çoktan eski bir harita.
Sol dedikleri
yırtılmış bir afiş duvarda.
Ve umut…

Bir zamanlar
gençlerin cebinde taşıdığı o kelime
şimdi sessiz bir köşede
yaralı bir kuş gibi.

Ama bilsinler:
Bu memlekette
kuşlar da yakıldı.
Hrant düştü,
Tahir Elçi susturuldu,
daha niceleri…

Aydınlığa ateş etmek
serbest bırakıldı bir zaman.
Devlet arkada,
silah omuzda,
karanlık önde yürüdü.

Ama unuttukları bir şey var:
İnsan kolay tükenmez.
Bir düşeriz
bin kalkarız.
Toprağa düşen her umut
yeni bir filiz verir.
Çünkü biz
ekmeği de
özgürlüğü de
aynı ellerle yoğuran insanlarız.

Ve bilsinler:
Güneş
bir gün mutlaka doğar
bu memleketin üstüne.
Çünkü
umut dediğin şey
insanın inadıdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

YİTİK LALE

Yeşilırmak akşamın eşiğinde
ağır bir makam tutturur.
Su, eski bir tambur gibi titrer
köprülerin altında.
Şehir susar.
Dağlar iki yana çekilmiş
bir sahnenin perdeleri gibi,
ve Amasya
yüzyıllardır aynı şarkının içinde
yavaşça nefes alır.

Derler ki
her şehrin bir makamı vardır.
İstanbul hicazdır biraz,
Bursa’da segâh dolaşır akşamları.
Ama Amasya’nın kalbinde
ince bir "Lale Gül" makamı saklıdır.
Biraz hüzün,
biraz zarafet,
biraz da kaybolmuş bir baharın sesi.

Bir zamanlar dağlarda,
konakların avlularında
laleler açarmış.
Ne saray görmüşler
ne de şöhret.
Sadece sabah güneşini,
bir de Yeşilırmak’ın serinliğini.
Sonra zaman geçmiş,
her şehir gibi
Amasya da biraz eksilmiş.
Bir lale kaybolmuş o günlerden.
Kimse tam hatırlamaz nerede.
Belki bir avluda unutuldu,
belki bir bahar rüzgârı
tohumunu başka diyarlara savurdu.

Ama şehir bilir:
Her bahar
toprağın içinde
o eski lalenin kalbi atar.
Akşam olur.
Yeşilırmak’ın sesi
derinleşir.
Sanki görünmeyen bir fasıl başlar
dağların gölgesinde.

Rüzgâr usulca dolaşır
yokuş sokaklarda,
eski taşlar
unutulmuş bir güfteyi fısıldar.
Ve o an
kimse görmese de
bir yerde
kırmızı bir lale açar.
Sessiz…
vakur…
yitik ama hatırlı.
Amasya’nın kaybolmayan 
hatırası gibi.

Çünkü bazı şehirlerde
çiçekler bile
bir makamla açar.
Ve bazı laleler
yüzyıllar geçse de
şehrin kalbinden
eksilmez...
Anlaştık mı değerli dostlar?

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Mart 2026

AKŞAMIN HÜZNÜ

Yine akşam oldu,
gölgeler ağır ağır uzadı duvarlarda.
Gün, yorgun bir yolcu gibi
sessizce bıraktı kendini geceye.

Bir sandalye çektim yalnızlığıma,
oturdum hatıraların tam ortasına.
Radyo alaturka çalıyor uzaktan,
her nağme içimde eski bir kapıyı aralıyor.
Bir hüzzam dokunuyor kalbime,
yılların içinden gelen bir sızı gibi.
Bir nihâvend geçiyor odadan
yavaş yürüyen bir akşam misafiri gibi.
Bir hicaz ise
usulca bırakıyor hüznünü 
pencere kenarına.

Anlıyorum…
insanın ruhu da biraz makamdır aslında;
bazen kırık bir şarkı,
bazen yarım kalmış bir akşam.
Masada kadeh yok belki
ama hatıralar sarhoş ediyor insanı.
Bir bakışın kıyısında kalmış sevdalar,
bir sokakta unutulmuş dostluklar
teker teker gelip oturuyor karşıma.

Ben de kusursuz bir adam değildim zaten.
Biraz rüzgâra meyilli,
biraz yolun çağrısına kulak veren…
Kalbim çok dolaştı bu dünyada,
bir şarkının içinde,
bir bakışın ucunda.

Ama pişman değilim.
Çünkü hayat dediğin
biraz yara izi taşımadan
tam hikâye olmuyor.
Şimdi gece ağırlaşıyor.
Radyo hâlâ eski şarkılar söylüyor.
Bir nihâvend daha geçiyor içimden
yorgun bir akşam gibi.
Ve ben anlıyorum ki
insan bazen
yalnızca bir şarkının içinde
kendine rastlar.
Sessizce…
bir akşamın hüznünde.

Macit CÜNÜNOĞLU

İLKBAHARA SELÂM

Mart,
ilkbaharın güneşi omzuma yeni dokunmuş gibi.
Penceremden bakıyorum,
tomurcuklar usul usul açılıyor.
Yeşil, taze, umutlu.

Sanki her biri
yeni bir hatıranın kanadı.
Uzakta Yeşilırmak akıyor
benden habersiz değil,
benimle birlikte tazeleniyor sanki.

Bilgisayarımın başında
davudi bir ses yankılanıyor:
Orson Welles konuşuyor.
“I know what it is to be young…”
Sonra içime işleyen o cümle:
“Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum,
ama sen yaşlı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun…
Bir gün sen de anlayacaksın;
zaman uçar gider
ve geriye hikâyeler kalır.”

Ben de hikâyelerimin içine dönüyorum.
Üç çeyrek asırlık bir yolun
tozunu siler gibi
geçmişe uzanıyorum.
Çocukluk…
Gençlik…
Bir avuç gürültülü sokak.

Mahallemin taşları hâlâ aklımda.
Şimdi çoğu yok.
Ama camimiz duruyor,
mütevazı şadırvanı hâlâ serin.
Varsın başka ne kaybolursa kaybolsun
Yeşilırmak akıyor.

Kale yerinde.
Ve İçerişehir
baharın ışığında
sessiz bir tarih gibi yükseliyor.
Sofular Sokağı
eski bir bulut gibi
şehrin kalbine düşüyor.
Gidenlere rahmet okuyorum,
kalanları bağrıma basıyorum.

Dalından misket koparamasam da
yarım kilo elma alıp
İmaret’in bahçesine oturuyorum.
Belki tanıdık bir yüz çıkar diye.

Ama çoğu göçmüş…
Sokaklar değişmiş…
Yüzler başka…
Kimse
kütüphanenin tahta sıralarında
Binbir Gece Masalları okumamış.
Şehrazat’ın adını duyan yok.
Ve hiçbirinin yanağında
İbrahim Hafız’ın dillere destan
tokadının izi yok.

Oysa Amasyalı olmak
sadece doğmak değildi burada.
Önce ırmakta yüzmeyi öğrenecektin.
Sonra balık tutmayı.
Dağları dolaşacaktın.
Bir gün mutlaka
Cilanbolu’ya inecektin.
Ve o kuyudan
hayatın en soğuk suyunu içecektin.

Ziyere…
Yenice…
Bahçeler, havuzlar…
Bizim çocukluğumuzun
en büyük cennetiydi.
Atıf’ın meyhanesinde
bir iki maşrapa şarap içmişliğin olacak.
Fayton durağından geçerken
Tımarhane’nin avlusunda kurulan
ipek böceği pazarına uğrayacaksın.
Beş on koza çalacaksın belki.
Sonra eve götürüp
dut yapraklarıyla büyüteceksin onları,
ve bir gün
küçücük bir kozadan
bambaşka bir hayatın çıktığını
gözlerinle göreceksin.

İşte o zaman
hayatın dönüşümünü
kitaplardan değil
çocukluğundan öğreneceksin.
Bir de Çakallar’da
can arkadaşlarınla
fotoğraf çektireceksin.
Fonda
eşsiz Yeşilırmak vadisi,
minareler,
eski evlerin gölgeleri.

Pirlerde semaver kaynayacak.
Bakla dolması güveçi yer örtüsüne konacak.
Ahmet ile Hakkı ustaların çöreği
dumanı üstünde bölüşülecek.

Ve biz
dünyanın en zengin çocukları gibi
kahkahalar atacağız.
Şimdi…
Bahar yeniden geliyor.
O günlerin çoğu
rüzgâr gibi geçti.
Ama hatıralar
bir şehrin gerçek haritasıdır.
Ben o haritaya bakıyorum.
Kulağımda hâlâ
Orson Welles’in sesi:
“I know what it is to be young…”

Dizimin dibinde
iki evlat…
dört torun…
Kalbim doluyor.
Ve anlıyorum:
Bir insan yaşlanırken
aslında bir şehri de içinde taşır.
Benim içimde
Amasya akıyor.
Tıpkı
baharla birlikte
yeniden canlanan
Yeşilırmak gibi. 

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Mart 2026

YAŞ KEMÂLE ERİNCE...

Yaş kemâle erince
insan kendine doğru yürür,
kalabalıktan sıyrılıp
aynaya değil,
içine bakar.

Bir koridor uzar zihninde;
duvarları anılarla kaplı.
Her kapının ardında
başka bir mevsim.

Birinde çocukluk
tozlu sokaklar,
diz kapaklarında kabuk 
bağlamış yaralar,
annemin sesine karışan 
akşam ezgileri olmadan,
sadece bir çağrı,
eve dön çağrısı.

Bir kapı daha;
gençlik.
Ateşli, aceleci,
dünyayı omzunda 
taşıyabileceğini sanan
o mağrur delikanlı.

Cebinde hayaller,
yüreğinde isyan.
Adalet kelimesini
ilk kez yüksek sesle telaffuz 
ettiği günleri hatırlar.

Geçmiş zaman…
Ne tuhaf,
insan en çok onu sever.
Çünkü artık incitmez,
sadece hatırlatır.

Hayat dediğimiz şey
yaşanmışlıkların uzun bir cetveli;
sevinçler artı hanesinde,
kayıplar eksi tarafta.

Topladığında ortaya çıkan
sen olursun.
Eksilerek çoğalıyoruz.
Her veda
içimizden bir parçayı alıp götürüyor.
Yine de sabah oluyor.
Dünya dönüyor.
Bizim hüzünlerimize aldırmadan
gökyüzü mavi kalmayı sürdürüyor.

Samanyolu’na bakıyorum bazen.
Bir isim ancak bu kadar şiir olabilir.
Uçsuz bucaksız bir akış,
karanlıkta parlayan beyaz 
bir iz.
Biz o izde
küçücük bir noktayız.
Güneş ısıtır,
Ay geceleri omzumuza serinlik bırakır.

Dünya döner,
biz de onunla döneriz.
Yeriz, içeriz,
barınacak bir çatı ararız.
Uyuruz, uyanırız,
çalışır, yoruluruz.

Adımıza “insanoğlu” denmiş.
Doğar, büyür,
zamanla ağırlaşırız.
Saçlara ak düşer,
ellerde damarlar belirginleşir.

Ve bir gün
sessizce çekiliriz kenara.
Ama aradaki yol
kolay değildir.
Sevda için dağları deleriz,
bir çift göz uğruna
şehir değiştiririz.
İnandığımız fikirler için
sesimizi yükseltir,
bazen yalnız kalırız.

Belimizde cesaret,
yakamızda bir çiçek taşırız.
Hem sertizdir
hem narin.
Şarkı severiz,
türkü severiz.
Bir melodide
koca bir ömrü saklayabiliriz.

Yanık bir ezgi
birdenbire
çocukluğa götürür bizi.
Toprak…
İnsan hangi şehirde yaşarsa yaşasın
içinde bir memleket taşır.
Bir dağ silueti,
bir dere kenarı,
bir rüzgâr kokusu.

Memleket dediğin
sevgilinin bakışı gibidir;
uzaktan bile içini ısıtır.
Bakmaya doyamazsın.
Ama yine de
içimde bir yangın var.
Bunca zenginliğe,
bunca göğe,
bunca denize rağmen
aydınlık yarınları özlüyorum.
Eşitliğin gölgesinde yürümeyi,
özgürlüğün rüzgârını hissetmeyi,
adaletin terazisinin şaşmadığı günleri.

Çünkü insan
sadece yaşamakla yetinmez;
daha iyi bir yarın düşler.
Çocuğunun gözünde
korku değil umut görmek ister.
Sokakların güvenli,
sözlerin dürüst,
emeğin karşılığının tam olduğu bir ülke hayal eder.

Yaş kemâle erince
şunu anlıyor insan:
Kâinat büyük,
ömür kısa.
Ama yürek
ikisine de meydan okuyacak kadar derin.

Bir yanım yıldızlara bakar,
bir yanım çocukluğun dar sokağında dolaşır.
Bir yanım susar,
bir yanım hâlâ konuşur.
İşte ben buyum
geçmişiyle barışmaya çalışan,
geleceği özleyen,
memleket kokusunu içine çeken,
eşitlik ve özgürlük kelimelerini
yüreğinde taşıyan
bir insan.

Ve içimdeki ses hâlâ diyor ki:
Dünya dönüyorsa
umut da döner.
Gece uzunsa
elbet sabah da vardır.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Mart 2026

SAVAŞ!

Bu nasıl bir çağdır,
takvimler ilerliyor ama
vicdan yerinde sayıyor.
Adı konmuş: savaş.
Oysa savaş bile utanır
bu kadar çocuk öldürmeye.

Gökyüzü eskiden maviydi,
şimdi koordinat.
Bulutlar bereket taşırdı,
şimdi duman.
Bir okulun çatısı
ne zamandan beri askerî hedef
sayılmaya başlandı?

Sıralar hâlâ sıcaktı,
tebeşir tozu havadaydı,
bir kız çocuğu
defterinin kenarına
adını kalp içine almıştı.
Bir diğeri büyüyünce öğretmen olacaktı,
biri doktor,
biri sadece yaşamak istiyordu.

Seksen beş dünya,
tek bir tuşla susturuldu.
Kim bastı o tuşa?
Bir üniforma mı,
bir kravat mı,
yoksa geceleri rahat uyuyan
bir karar mekanizması mı?

Füzenin suçu yok diyorlar,
metal masumdur diyorlar.
Peki ya onu akıllı yapan akıl?
O akıl neden kalpsiz?
Bir yanda gücünü Tanrı sananlar,
öte yanda zulmü kader diye pazarlayanlar.

Bayraklar farklı,
diller farklı,
ama çocuk cesetleri
her yerde aynı sessizlikte.
Dünya büyük bir ekran artık;
akan haberler,
akan kanın üzerini örtüyor.
Rakamlar geçiyor alt yazıda:
“Seksen beş.”
Kimse durdurup
bir çocuğun yüzüne bakmıyor.
Kimse sormuyor:
Bu sayı kaç masum eder?

Analistler konuşuyor,
stratejiler çiziliyor,
füzelerin menzili tartışılıyor.
Ama bir annenin
boş kalan yatağa bakışı
hangi raporda yer alıyor?
Bir babanın
kızının saç tokasını
avuçlayıp ağlaması
hangi istatistiğe sığıyor?

Ey dünya,
hangi dinden,
hangi milletten,
hangi cepheden olursan ol,
çocuk ölünce
haklılık çöker.
Bunu ne zaman anlayacaksın?
Merhamet eskiden
insanın ortak diliydi,
şimdi tercüme edilmiyor.
Utanç bir zamanlar
yüz kızartırdı,
şimdi hiç kimsenin yüzü kızarmıyor.
Ve biz hâlâ
“ama” ile başlayan cümleler kuruyoruz.
Ama güvenlik…
Ama çıkarlar…
Ama denge…

Bir çocuğun mezarı
hangi dengeyi sağlar?
Batsın böyle teknoloji,
ki nişan alırken
kalbi devre dışı bırakıyor.
Batsın böyle ilerleme,
ki insanı geride bırakıyor.
Batsın böyle insanlık,
ki öldürmeyi öğrenip
yaşamayı unutuyor.

Bu bir savaş değil,
bu bir çöküştür.
İnsanın içinden
insanın çekilip alınışıdır.
Ve biz,
sessiz kaldıkça
bir sonraki füzenin
adresini onaylıyoruz.
Bir gün,
tarihin utanç sayfaları
yeniden açıldığında
soracaklar bize:
“Bunca çocuk ölürken
siz ne yaptınız?”
Cevabımız yoksa,
suskunluğumuz suç ortağıdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

SUYUN GÖZYAŞLARI

Bu şehirde
su yalnızca su değildir;
hafızadır,
çocukluğun diz kapağındaki yara izidir,
bir annenin “dikkat et, düşersin” diyen sesidir.

Amasya…
Bir vadinin kalbine emanet edilmiş
sessiz bir dua gibi durur.
Dağlar,
ırmağın rotasını bozmasın diye
omuz omuza vermiş nöbet tutar.

Ve Amasya
sanki her sabah
Yeşilırmak’ın yüzünü yıkamasıyla uyanır.
Irmak ağır ağır konuşur,
acele sevmez.

Bağların arasından süzülürken
zerdali dallarına dokunur,
incir yapraklarının altına serinlik bırakır.

Bir zamanlar
çıplak ayakla girilen sular vardır,
şimdi hatıralarda üşür.
Çocuktum,
bir sal yapardım hayalimden,
üstüne cesaretimi koyar
akıntıya bırakırdım kendimi.
Western filmlerinden kalma bir heves,
biraz da yoksul ama özgür bir çocukluk.
Irmak hep kazanırdı,
ben hep yenilmeyi severdim.

Pembe teyzenin bağına giderdik bazen,
toprak cömertti,
meyve konuşurdu.
Zerdalinin tadı
hiçbir şehre taşınamadı.
Şimdi oralarda
betonun dili var,
soğuk ve küstah.
Irmak akıyor hâlâ,
aynı ırmak mı, bilinmez.
Söğüt dallarını arar gibi
yalayıp geçiyor kıyıları.
Kentsel dönüşüm diyorlar buna,
ben dönüşen bir şey göremiyorum,
sadece eksilen hayat.

Bir de Tersakan var,
adı gibi inatçı.
Denize sırtını dönmüş,
Ladik’ten çıkıp
Havza’yı, Suluova’yı aşarak
inadına gelir buraya.
Sanki der ki:
“Ben de buradayım,
ters olsam da suyum.”
Ziyere yakın
büyük buluşma gerçekleşir.
İki su kucaklaşır,
biri şefkatli,
öteki huysuz.
Birlikte
daha büyük bir kaderin
altına imza atarlar.

Bu coğrafyayı çizen
büyük bir ustaydı mutlaka.
Bulursam ellerinden öpmek isterim,
ama izini kaybettim.
Belki de çoktan
bizden umudunu kesti.
Sorarsam bir gün:
“Bu cömertlik neden?”
Cevap vermezse
haklıdır.

Eski Amasya…
Sanki takvimler orada durdu.
Güzellikler
milattan önceye kaçtı.
İyi ki vaktiyle ayrıldım,
yufka yüreğim
bu tahribata dayanamazdı.
İstanbul da yaralı,
ama büyük.
Saklanacak limanı çok.

Ben memlekete gelince
ilk iş
kapağı Ebemü’ye atarım.
İki tek eşliğinde
çocukluğumla konuşurum.
Kadehin dibinde
bir ırmak dolaşır,
adı konmamış bir hüzünle.
Suyun gözyaşlarıdır bu,
akarken kimseye görünmeyen.
Ve ben bilirim:
Bir şehir
en çok suyunu kaybedince ağlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

SOL GÖZÜMLE AKŞAM

Yine bir akşamın içindeyim,
bu kez gözlerim açık.
Işık, sol yanımdan sızıyor dünyaya,
keskin, acımasız,
fazla dürüst.

Uzun zaman karanlığa alışmıştım,
harfler küsmüştü bana,
ekranlar sisliydi.
Şimdi her şey net
ne yazık ki fazla net.

Sol gözle bakınca
çatlaklar büyüyor,
hukuk eğriliyor,
vicdan sertleşiyor.
Görünen şey,
görülmemesi gereken kadar çıplak.
Sağ gözle denedim bir ara,
olmadı.
Meydanlar doldu taştı,
sözler köpük,
gerçekler Silivri yolunda.

Demir kapılar
çiçekleri sevmiyor.
Ben yine yönümü çevirdim,
siyasetin gürültüsünden
bir şehrin kalbine.
Amasya’ya.
Taş duvarlarına yaslanan zaman,
ırmağın aynasında çoğalan sesler,
ilk kez açılan kitaplar,
perdede titreşen filmler.

Bir şehir,
yeniden nefes almaya çalışıyor.
Genç bir başkanın
eli değiyor hayata.
Henüz sıcak koltuk,
henüz temiz niyet.
Dinlerse eğer
bu şehrin eski ayak izlerini,
yollarına taş döşerse
onurdan, sabırdan,
tarihle yürür Amasya.

Bir de musikî…
Ah o unutulmuş nefes.
Giriftzen Asım’ın gölgesi
hâlâ dolaşır bu sokaklarda,
kulak verene.
Kaynak çok,
yeter ki hatırlansın.

Gözüm açıldı artık.
Bu akşamlık bu kadar.
Sol gözümle gördüğümü
kalbimle susturuyorum.
Bir dahaki sefere
Amasya hayâllerinde
buluşmak üzere
akşamınız haysiyetli olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

27 Şubat 2026

ORTADOĞU’NUN ORTASINDAN

Bazen Avrupa’ya bakar yüzümüz,
ayna tutar gibi kendimize,
biraz düzen, biraz serinlik ararız.
Bazen bir haritanın kıvrımında
Ortadoğu çıkar karşımıza
yorgun, kanlı, uykusuz.
Ve anlarız:
Biz tam ortasındayız bu hikâyenin.

Üç kıtanın kavşağında
bir iç sıkıntısı durur bekler,
ne gümrükten geçer
ne pasaport ister.
Dinlerin gölgesi düşer omzumuza,
siyaset ağır bir taş gibi
dilimizin altına konur.
Konuşuruz, anlatırız,
ama hep bir cümle yarım kalır.

Ortadoğu bir labirenttir:
bir köşesinde kutsal taşlar parlar,
diğerinde mezhep ateşi yanar.
Petrol, altın gibi akar yerin altından ama yoksulluk
çocukların yüzünde kurur.

Zenginlik saraylarda yankı yapar,
çaresizlik sokaklarda fısıldar.
Bombaların gölgesinde
oynamayı öğrenemeyen çocuklar vardır,
sessizliği erken ezberlemiş.
Büyümeye fırsat bulamadan
hayattan eksilen isimler…
Mezar taşına sığmayan yaşlar.

Biz anlatırken Ortadoğu’nu,
aslında kendimizi anlatırız biraz.
Kendi iç savaşımızı,
kendi bölünmüş kalbimizi.
Ne tam Batı oluruz
ne Doğu’dan kopabiliriz.
Bir yanımız dua,
bir yanımız isyan.

Ve belki de bu yüzden
en çok biz anlarız
bu coğrafyanın mutsuzluğunu:
Çünkü Ortadoğu
yalnızca bir yer değildir
insanın içine kurulmuş
uzun, bitmeyen bir akşamdır.


Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA’YA UZANAN GÖNLÜM

Amasya…
Adın bile yetiyor içimin kapılarını aralamaya.
Bir şehir değil yalnız,
tarihin alnına düşülmüş bereketli bir not gibi.

Amasya
Onlarca uygarlığın gölgesinde büyümüş,
taşı konuşsa destan anlatacak
bir müze kent.

Yeşilırmak
yine nazlı nazlı akıyor,
sanki çocukluğumu sırtına almış da usulca 
uzaklara götürüyor.
Bağlar beton canavarından kaçabildiği kadar
meyveye durmuş;
misket elmasının kokusu
İstanbul’a kadar varır diyorlar,
inanırım.

Kirazlar sabırsız,
12 Haziran’ın görücüsüne çıkacak kızlar gibi.
Ziyere ile Yenice hâlâ 
atışır mı bilmem,
ama şeftaliler, zerdaliler
çoktan sıraya dizilmiştir;
“Bizi de yaz,” der gibi.

Üzümler…
Siyahı, çavuşu, kınalısı
her biri ayrı bir ağıt,
ayrı bir sevinç.
Keşke…
Aynı sofrada kalabilseydik,
aynı gölgede,
aynı bağbozumunda.
Belki o zaman
şarapların en kralı
dostluk olurdu kadehlerimizde.

Annemin elime sıkıştırdığı elli kuruş
bir ömrün en kıymetli sermayesiydi.
Garbis'lerin kapısını çalardım
sirke kokan mutfaklarda
insanlığın en sade hâli vardı.

Hamit Efendi’nin dükkânı
köylerin kalbini taşırdı şehre;
küp küp yoğurt,
çökelek,
katkısız zamanlar…
Tereyağı sapsarı,
manda sütü bembeyaz;
hayat henüz hile öğrenmemişti.
Ramazanlarda
İsmet abinin fırınında
pide kuyruğu benim vazifemdi.
Yumurtalı, bol susamlı pideler zengin sofralarına giderken,
sade olanlar
bizim payımıza düşerdi.

İlk o zaman anladım
sınıf denen görünmez çizgiyi.
Yoksulluk
çocuk kalbime kazınmış bir mühür gibi.
“Emek en yüce değerdir”
dedim kendi kendime,
avuç içimde hâlâ sızlayan
o bekçi sopasının hatırına.

Savadiye’nin yaslandığı tepelerde
karga papucu, çiğdem topladım.
Yeşilırmak’ta yüzdüm,
Tersakan’a uzandım,
Ziyere Köprüsü’nden atladım
hayatın ortasına.
Korkusuzdum,
çünkü gençtim;
yoksuldum,
çünkü adildi dünya sandım.

Şimdi aradan yıllar geçti.
Nüfus arttı, evler çoğaldı,
ama benim Amasya’m
hâlâ on beş bin kişilik bir rüya.
İstasyonla Tatarlar Mahallesi arası
iki kilometrelik bir ömür.
Ne zaman gözlerimi kapasam
dünyanın en güzel vadisine uzanır gönlüm.

Dağlara selâm yollarım
yankı geri döner:
“Hoş geldin
Amasya sevdalısı…”
Bilirim,
beni unutmamışlardır.
Çünkü insan
doğduğu toprağı terk 
etse de toprak
insanı hiç terk etmez.

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Şubat 2026

FETHİYE'LER

İki cami, bir isim:
Fethiye Camii
ve
Fethiye Camii.
Biri Yeşilırmak’a yaslanır,
biri Çarşamba’nın yokuşlarına.
İkisi de fetihten gelir,
ama fetih bazen kılıç değil
hafızadır.

İstanbul’daki bir zamanlar
Pammakaristos Church diye çağrılırdı;
Patrikhane olmuşluğu var,
mozaiklerinde İsa’nın bakışı
hâlâ taşın sabrını sınar.

Amasya’daki daha sessizdir
temelinde kilise nefesi,
üstünde ezan yankısı.
Taş, kimliğini değiştirmez;
yalnızca dili değişir.
Kapadokya’da yeraltına saklanan dualar
Roma’nın yasağından kaçarken
bugün turist rehberlerinde
özgürce dolaşır.

Demek ki tarih,
sabredenlerin yanında durur.
Bizim topraklarda ise
çoğu caminin gölgesinde
eski bir apsisin izi vardır;
hatta İstanbul’daki
Fatih Camii
bile köklerini başka bir zamandan taşır.
Ama kök bilmek cesaret ister;
çünkü kök, gerçeği söyler.

Gezip gördüğüm Nürnberg’de
Ortaçağ şatoları
II. Dünya Savaşı’nın küllerinden
aslına sadık kalkarken
anladım:
Uygarlık, geçmişle kavga etmez,
onu ayağa kaldırır.

Keşke Amasya mabetler cenneti olsaydı
kiliselerle camiler
kardeşçe dursaydı yan yana;
inanç turizmi dedikleri şey
yalnız döviz değil
vicdan da getirirdi şehre.

Çünkü fetih
yalnız toprağı almak değildir;
hatırayı korumaktır.
Aksi halde
mabet sanıp koşarsınız AVM’lere,
market arabalarında
sadece cebinizi değil
hafızanızı da boşaltırsınız.

Ve bir gün
taşlar susar,
mozaikler solar,
isimler kalır geriye
ama hikâye kaybolur.
İki cami, bir isim:
Fethiye.
Biri daha meşhur, biri daha mahcup,
ama ikisi de aynı soruyu sorar:
“Geçmişi korumayan
geleceği nasıl fetheder?”

Macit CÜNÜNOĞLU

AKŞAMIN İÇİNDEN

Akşamın moru inerken Yeşilırmak’a,
dağların omzunda ağır bir sükût…
Ferhat’ın sabrı kadar eski,
Şirin’in bakışı kadar ince bir ışık
dolanır Amasya’nın sokaklarında.

Köprüler birer birer yanar,
suya düşer sarı lambaların titrek duası.
Kırmızı kiremitler gündüzün telaşını bırakır,
minareler göğe ince bir çizgi çeker;
ezanla birlikte şehir derin bir nefes alır.

Kayalar kararır,
ama içlerindeki efsane aydınlıktır hâlâ.
Bir yanda sarp yamaçlar,
bir yanda suya yaslanmış ahşap evler
akşam, hepsini aynı hüzünle örter.

Yeşilırmak ağır ağır akar,
sanki geçmişi taşır kıyıdan kıyıya.
Bir çay buharı yükselir pencerelerden,
bir sohbet başlar dar sokaklarda;
Amasya, geceye usulca hazırlanır.

Ve ben bilirim,
bu şehirde akşam
yalnız bir vakit değildir
bir masaldır,
bir sevda hatırası,
bir efsanenin kalbidir.
İyi akşamlar,
Ferhat ile Şirin’in şehrine.

Macit CÜNÜNOĞLU

MERHABA BAHAR

Baharın ilk güneşi
penceremden süzülüp
odama yayılıyor usulca.
Tozlu bir saatin camını siler gibi
aydınlatıyor içimi.
Demek ki uyanış zamanı…
Demek ki kalp hâlâ görev başında.

Ne güzel,
bugünleri de gördüm.
Bazı sabahlar vardır,
insan aynaya bakar da
“henüz bitmedi” der kendine.
İlkbahar başka bir şeydir.
Ne yazın pervasız coşkusuna benzer
ne kışın içine kapanan suskunluğuna.
Bir arada tutar umutla temkini,
gençlikle yorgunluğu.

Sonbahar mı?
Adı bile ağırdır.
Hazan derler,
yaprak düşer,
ses düşer,
insan biraz daha kendine düşer.
Hüzündür,
aşktır,
şarkıdır,
yarım kalmış vedadır.
Hayatı seven için romantiktir belki,
ama ben dirilişten yanayım.
Ben yeniden doğuştan,
yeniden heves etmekten yanayım.

Aydınlık gibisi var mı?
Gölgeyi bile güzel gösteriyor.
Bak,
erikler çiçek açmış.
Sokakların nabzı hızlanmış.
Kan dolaşımı değil sadece,
hayata bakışlar da pembe.
Sevdalara yelkenler fora,
limanlar küçük geliyor artık.

Of ulan, offf…
Niye ben bu duyguları taşıyorum?
Hakikaten bu yaşta
bu kadarı da fazla değil mi?
Hani derler ya,
“kırkından sonra azanı
teneşir paklar.”
Merak etme,
dört kolluya sarılmak gibi
bir niyetim yok.
Ama gönüle söz geçmiyor.
Düşüyor.
Ansızın.
Moda deyişle “spontane”.
Öyleyse hayatı
bırakalım akışına.
Zurnada peşrev olmazmış,
ne çıkarsa bahtına.

Bazen susmak gerekir,
bazen de içinden geldiği gibi yaşamak.
Geriye dönüp baktığımda
biriktirdiğim şeyin
para olmadığını görüyorum.
Anılar,
yüzümde iz bırakan gülüşler,
yarım kalan ama eksik olmayan sevdalar…
Az şey mi bunlar?

Bugün paylaştığım bir fotoğraf
belki bunun somut belgesi.
Ama asıl servet,
kimsenin görmediği yerde duruyor.
İçimde.
Zevkten dört köşeyim, evet.

Peki ya yarınlar?
Kimin umurunda…
Farkında olmadan öyle bir servet biriktirmişim ki,
cennete de cehenneme de referans olur.
Yeter ki
yargılayan adil olsun.
Gerisi
bahar kadar geçici,
hayat kadar güzel.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Şubat 2026

SAVADİYE ANILARI

Amasya’nın dört mahallesi vardı,
yoksulluğu ortak, rengi bol,
dar sokaklarında çocuk sesleri yankılanan.
Gök Medrese, Dere Mahalle, İhsaniye, Savadiye…

Ama Savadiye,
benim içimde ayrı bir defterdir,
sayfaları sararmış, kenarları su lekeli.
Dayımın evi oradaydı:
faytoncu dayım:
“Zenginlerde bir iki, bende altı çocuk,” derdi,
gülerek taşırdı hayatı.

Üç katlı bir bahçe büyürdü evinin arkasında,
toprak cömertti,
dağdan inen su bedava,
önce gölete,
sonra eve,
sonra Yazıcılar’a akardı.

Biz çocuklar
suyun yolunu ezberlerdik
kader gibi.
Komşular vardı;
İsmail amca, Fehmiye yenge,
şefkati yüzüne sinmiş insanlar.

Tek çocukları Ayten okudu,
öğretmen oldu;
bir mahallenin duası arkasındaydı.
Boyacılar ailesi biraz aşağıda,
resim yapan çocuklar,
renge tutunan hayatlar…
Biri Paris’e savrulmuş,
bir tuvalin kenarında kalmış olmalı Savadiye.

Köprü başındaki çeşme…
Ah o çeşme!
Güğüm güğüm bekleyen kadınlar,
testilerde iyi su,
sabırda iyi insanlık.
Saatler geçerdi,
kimse acele etmezdi;
çünkü mahalle beklemeyi bilirdi.

Surpik teyze bir masaldı,
Karabit’le yan yana.
Kumru teyze bizim mahalleden,
Gümüşlü’nün rüzgârını taşırdı.
Diller yaralardı bazen,
“Bak şu Ermeni’nin yaptığına!”

Oysa acı,
hepimizin evinde aynı sobada yanardı.
Buralar bir zamanlar ormanlıkmış,
Amasyalıların mesiresi…
Sonra ev olmuş,
sonra göç,
sonra tehcir,
sonra Balkan rüzgârı.

Dağın eteğinde Ulu Mama,
sessiz bir tanık
yüzyılların yüküne.
Hayat bir manzumedir derler,
haklılar.
Her dizeden yüz hikâye dökülür.

Feshane’de bir gün
Savadiye gözlü Madam Araski’ye rastladım,
1950’de kopmuş topraklarından,
ama kalbi hâlâ
bir çeşme kuyruğunda.

Savadiye deyince
gözleri yağmur.
Ben de sustum,
çünkü bazı anılar
ancak susarak söylenir.
Hakikat ağırdır,
geç gelir;
ama su gibi
bir gün mutlaka
yüzeye çıkar.
Savadiye,
sen hâlâ içimde
dar bir sokaksın,
çocukluğumdan geçilmiyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Şubat 2026

İÇİMDEKİ SIZI

Akşam olur,
Boğaz’ın rengi koyulaşır,
mavi susar, siyah konuşur.
Vapur düdüğü
bir yetim gibi çarpar kıyıya,
kimse sahiplenmez.

Ceplerimde eski pazarlar var,
annemin “üşütme” tembihi,
babamın yarım kalmış cümlesi.
Bir de kitap arası kurumuş yapraklar
hangi mevsimden kaldı
hatırlamıyorum.

Şehir yürür üstüme,
adımlarım geride kalır.
Her köşe başında
satılık bir hatıra,
kiralık bir vicdan.

Bir ev düşünürüm,
bir zamanlar bir şairin nefesiyle ısınmış;
duvarlarında kahkaha değil
ince bir hüzün dolaşmış.

Orhan Veli’nin doğduğu ev derler,
ama aslında
doğduğu şey şiirdir
ev sadece tanıktır.

Biz tanıkları sustururuz,
sonra gerçeği ararız.
Bir sokağı yıkar,
adını tabelada yaşatırız.
İçimizi yıkarız ki
kir görünmesin.

Pazar biter,
hafta başlar.
Herkes bir yerlere yetişir,
kimse bir şeye varmaz.
Ben kalırım,
Boğaz’la baş başa.
Martılar bile
benden erken vazgeçer ekmekten.

İstanbul hâlâ güzel, evet,
ama güzellik de yorulur bazen.
Vefa ister,
hatırlanmak ister.
Ve ben anlarım:
Bu şehirde yaşamak; 
şiir okumak için değil,
dayanmak içindir.

Macit CÜNÜNOĞLU

SELANİK'TEN AMASYA’YA

Tarih kitapları eksik yazar:
Haritalar daralır, sınırlar çekilir,
bir hat çizilir Saros'tan Karadeniz'e.
Oysa bir çizgi değildir o,
bir annenin kucağında kırk günlük bebekle
geceye yürüyüşüdür.
Toprak elden giderken
insan toprağını sırtında taşırmış,
bunu öğrendik.

Annemin doğduğu yer
şimdi başka bir ülkenin sabahında.
Ama onun ninnisi
Amasya’nın kenar mahallesinde büyüdü.
Osmanlı çöküyormuş,
dünya savaşa gebeymiş, 
kim bilir?

Bizim evde savaş,
açlık demekti.
Meslek yok.
Toprak yok.
Devlet kapısı uzak,
umut daha da uzak.
Yine de geldiler.
Yıkık bir imparatorluğun
dimdik muhacirleri.

Kimi lokantada kepçe salladı,
kimi zahire çuvalladı omzuna,
kimi atların nal sesine tutundu.
Dayım İskender
sabaha karşı fayton sürerken
soğuğu değil, kaderi kamçılardı.
Opel Mustafa 
adı otomobilden yadigâr 
tozlu yolların ilk şoförü.
Direksiyon başında
bir çağın değiştiğini sezerek.

Amasya küçüktü o zaman.
Şehzadeler masalı anlatılırdı,
ama kimse geçim masalı yazmazdı.
Camiler vardı,
medreseler vardı,
dua çoktu 
ekmek azdı.

Biz yazmadık.
Kulaktan kulağa büyüttük hikâyeleri.
Biraz efsane kattık,
biraz hamaset.
Bir su kemerine
aşk masalı giydirdik,
gerçeği taşın altında bıraktık.

Yüzyıl geçti.
Şimdi kahramanlık müzeleri var,
yüksek nutuklar,
bol alkışlı meydanlar.
Yoksul hâlâ yoksul.
Zengin daha zengin.
Demokrasi sandıkla ölçülür diyorlar,
oy pusulası ekmekten değerli sanki.

Saraylar yükselirken
mahalle araları susuyor.
Ve ben,
yüz yıl öncesinden kalan 
bir göçün
evlâdı olarak
aynı soruyu soruyorum:
Toprak kaybı mı daha ağırdır
hafıza kaybı mı?

Annem kırk günlükken
bir imparatorluk çökerken ağlamış.
Ben yüz yıl sonra
aynı göçün yankısıyla susuyorum.

Ey zaman,
bizim sonumuzu
yine bir annenin duasına mı bırakacaksın?
Çünkü çıldırmak
en çok yoksulun lüksüdür 
bu memlekette.
Bu hakikat de böyle biline.

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Şubat 2026

İYİ AKŞAMLAR AMASYA

Fotoğraftaki bu bando, yalnızca bir müzik topluluğu değil;
akşamın omzuna konmuş eski bir hatıradır sanki.
Fener ışığında ağır ağır yürüyen notalar,
Yeşilırmak kıyısından geçip
kaldırım taşlarına, eski konaklara,
hatta suskun pencerelere kadar ulaşır.

Bu akşam,
borazanlarda biraz hüzün,
davulda biraz vakur bir sevinç var.
Geçmişten bugüne uzanan
sessiz bir selam gibi…

Amasya’ya,
Amasya’yı sevenlere,
akşamın kıyısında duran herkese
bando düzeninde,
usulca ve saygıyla
iyi akşamlar…

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Şubat 2026

MECNUN’DAN NAĞMELER

Sabahı bir şarkıyla açarım,
geceyi yarım kalan bir makamla kapatırım.
Zaman, kulaklarımda ağır ağır çözülür,
saatler değil notalar eskir üzerimde.

Bir ses dokunur içime,
adı bilinmez, tonu tanıdıktır.
Kimi zaman bir nihâvend sızlar,
kimi zaman hüzzamdan düşer 
bir akşam.
Her beste,
kalbimin gizli yerine denk gelir
hiç şaşmadan.

Gözlerim,
bir güftenin kıyısında durup durup nemlenir.
Kimse görmez,
çünkü bu ağlayış gürültüsüzdür.
İçimde bir mecnun dolaşır,
çölde değil
hatıralarımın dar sokaklarında.

Azı karar derler,
ama gönül bilmez ölçüyü.
Bir şarkı yetmez,
bir kadeh yetmez,
bir sevda hiç yetmez bana.
Hep biraz daha,
ta ki dibi görünene kadar.
Aşkı da böyle yaşadım,
yalnızlığı da.
Siyaseti, dostluğu,
hatta susmayı bile
abartarak.

Bana “kendine gel” diyenler oldu,
duymadım.
Çünkü o sırada
bir keman çekiyordu içimi
en ince yerinden.
Şimdi anlıyorum,
kurtuluşum yokmuş zaten.
Ruhum en başından
bu nağmelere ayarlıymış.
Adım değilse bile kaderim
mecnunmuş.

Kalan ömrümü
bir uzun şarkı gibi yaşayacağım:
nakaratında hüzün,
arasız bir sızı,
sonunda
yavaşça susan bir kalp.

Macit CÜNÜNOĞLU

RAMAZANLIK

Ramazan geldi,
kapılar daraldı,
sofralar küçüldü,
umut tencerenin dibine yapıştı.
Çarşı yangın yeri,
pazar duman,
etiketler küfür gibi
gözümüze çarpıyor.

Yoksul, açlık sınırının
altında değil artık,
altında eziliyor.
Birileri ekranlarda 
manda yoğurdu anlatıyor,
kestane balı döküyor cümlelerin üstüne,
biz çöplükte
otlayan sabrı kemiriyoruz.
Suyundan da koy usta,
nasıl olsa boğazımızdan
bir şey geçmiyor.

Oysa Ramazan
bir zamanlar başka kokardı.
Odun ateşi,
meşe dumanı,
Amasya’da bir fırın önü…
Çocukluk kadar temiz,
pide kadar sıcak.
Sade olan ucuzdu,
susamlısı hayaldi.
Biz sade alırdık,
ama eve varmadan
yarısı biterdi.
Yokluk,
lezzeti büyütürdü o zaman.

Teravihler vardı bir de,
hızlıydı ama samimiydi.
Secde kısaydı belki,
niyet uzundu.
Şimdi secdeler uzun,
vicdanlar jet hızında
kaçıyor.
Camiler yıkıldı,
hatıralar enkaz altında.

“Meydan bozuluyor” dediler,
insan bozulurken kimse bakmadı.
Minare eğriydi,
ama adalet
çok daha eğriydi.

Ramazan susmayı öğretir derler.
Biz sustuk.
Sustukça
sofralar eksildi,
umutlar zayıfladı,
çocuklar büyüdü
ama doymadı.
Bu Ramazan
oruç yalnız mideye değil,
akla, vicdana, merhamete farz.

Eğer hâlâ
bir parça utanma varsa,
bir kırıntı adalet,
bir damla insaf…
Yoksa
hilal gökte değil,
boş tencerede görünür artık.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Şubat 2026

İSTASYON TARAFI 

Bugün istasyon tarafındayım,
zaman paslı bir düdük gibi
içimden geçiyor.
Adımlarım yavaş,
yüreğim hâlâ aceleci.
Mahalle aralarında
çocukluğumun ayak izleri var,
bir taş yerinden oynamış,
bir pencere susmuş.

Anılar bahane,
ben eksiklerimi gezdiriyorum sokak sokak.
Hayat dediğin
kısa bir parantez:
açıldığı anı hatırlamaz insan,
kapanırken çok gürültü çıkarır.

Acıyla sevinci
aynı cümlede taşımanın
ustası olduk biz.
Kör topal yürüyorum evet,
ama inadım sağlam.
Sol göğsümün altında
küçük bir cevher saklı,
karartmamaya ant içtim.
Şikâyet yaşlıların kamburu,
taşıyana yazık.

En güzeli,
ayaktayken el sallamak hayata,
arkaya bakmadan.
Nasıl olsa
bir masam var ötede,
Kevser kıyısında,
biraz muhabbet,
biraz şaka.
Cennet dediğin
belki de böyle bir şey.

Dayımın oğlu Hasan
faytonu sürer yine,
ben kısa pantolonlu muavin,
posta vagonundan
hayat indiririz.
Çuvallar ağır,
umutlar hafif.
İstasyon yolu taşlı,

Akdağ’dan rüzgâr eser,
karadut ağacının tadı
hala damağımda.
O lezzet
hiçbir zaman büyümedi.
Sonra beton geldi,
acele büyüdük.
Masallar yarım kaldı,
kahramanlar isimsiz.

Ama biz biliyoruz:
o hikâyelerde
en çok biz vardık.
Şimdi hatırlamıyorum sadece,
ruhum hâlâ orada.
Yazıyorum,
çünkü kalmak istiyorum.
Üç beş okur yeter bana,
gerisi zaten mutluluk fazlalığı.

Macit CÜNÜNOĞLU

AYIPLA GÜNAH ARASINDA

Bu sabah 
felsefe yapıyorum kendimce,
kitapsız,
dipnotsuz,
ama vicdanlı.

Antik çağlara uzanmıyor aklım,
mermer heykeller kadar soğuk değil sorularım.

Ben bugünü soruyorum,
aynaya bakarak.
Bir toplum düşün,
günahı göğe havale etmiş,
ayıbı yere çakmış.
Günah ertelenmiş,
ayıp hemen infaz.

Yalan söylenir,
hırsızlık yapılır,
ama sessizce.
Yakalanmazsan sorun yoktur,
çünkü ayıp görülmedikçe yok sayılır.

İnanç ceplerde taşınır,
vicdan ise çoğu zaman evde unutulur.
Akşam duaları eksik olmaz,
sabah haklar eksilir.

En çok da uykuya yatarken belli olur insan,
başını yastığa koyduğunda
kiminle kaldığı.
Huzur mu,
yoksa susturulmuş bir 
iç ses mi?

Yıllar geçer,
suskunluk tecrübe diye satılır.
Tek ses çoğalır,
çok ses yalnızlaşır.
Duvarlar konuşur artık,
insanlar fısıldar.
Özgürlük bir hatıraya dönüşür,
anayasa bir mendile.

Demir kapılar ardında
düşünceler çürütülür,
dışarıda nutuklar parlar.
Buna da büyük denir,
ışıklı tabelalarla.

Ama bilirim,
tarih sabırlıdır.
Ortaçağ bir gün yorulur,
karanlık kendi kendine çöker.

Ve yine bilirim,
umut fakirin ekmeğidir.
Bölüşürüz az da olsa,
kırıntısıyla ayakta kalırız.
Ye Memed ye,
belki yarın
ayıp ile günah yer değiştirir,
vicdan yeniden
en yüksek makama oturur.


Macit CÜNÜNOĞLU

İSTASYON

Bugün istasyon tarafındayım.
Zaman zaman mahalle  geziyorum,
yorgun yüreğime
en çok bu iyi geliyor.

Doğduğum topraklar
bir süredir beni bekliyormuş meğer,
anılar bahane,
eksikleri gedikleriyle dolaşıyorum.

Bu yaşta,
daha ne olsun.
Hayat dediğin
bir parantez işte,
bir gün açılır,
kapanana kadar
acıyla sevinci
aynı cümlede yaşar.

Ben de öyleyim:
kör topal ama inadına yürürüm,
sol mememin altındaki cevahiri
karartmamaya yeminliyim.

Şikâyet eden yaşlı olmak
en ağır yüktür,
tanrı korusun.
En güzeli,
yeryüzüne ayaktayken
veda etmektir.

Gerisi kolay,
nasıl olsa Kevser kıyısında
bir masa ayrılmış bana,
tatlı hayat,
biraz da şaka!

Dayımın oğlu Hasan
faytonla bekler şimdi beni.
Posta çekeriz,
trenle gelen mektuplar,
koliler,
hayatlar…
İskender dayım
iki bardak şarap içti mi
kamçıyı bize bırakırdı.

Sert adamdı,
imzası kamçıydı.
İki çocuktuk:
Hasan sürerdi faytonu,
ben kısa pantolonlu muavin.

Posta vagonundan çuvallar,
biraz da kocabaş çalardık
fırında pişerdi,
yanık yerleri
akide şekeri gibi tatlı.

İstasyon yolu
kaldırım taşlı,
Akdağ rüzgârı eserdi sanki.
Bağ evleri,
yemyeşil bir dünya.
Demiryoluna yakın
bir karadut ağacı vardı
o tadı
bir daha hiçbir yerde bulamadım.

Kurşunlu henüz yok,
Hızır Paşa ileride.
Sümbül Hamamı’nda
sazlı sözlü günler.
Sonra stadyum,
sonra beton,
sonra acele bir büyüme.

Mahir amcanın bağı
ırmağa kadar uzanırdı.
Piknikler,
meyve ağaçları,
kadrosu kalabalık mutluluklar.

Biz çocuklar mı?
Henüz tanrı katına
alınmamış
değersiz varlıklar!
Şimdi bakıyorum da,
hepsi masal gibi.
Biz de
isimsiz kahramanlarıyız o masalın.

Keşke bitmeseymiş
diye iç geçiriyorum,
belki yaşlılık diyorlar buna
ama ben
sadece hatırlamıyorum,
ruhumla orada yaşıyorum.
Ve yazıyorum.
Üç beş okur bile yeter...
Öyleyse
ne büyük mutluluk bana.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Şubat 2026

ARINMA ZAMANI

Bir sabah
gardırobun karşısına geçtim,
niyetim basitti:
bir gömlek.

Kapak açıldı,
üstüme yürüdü eşyalar.
Ceketler omuz silkti,
pantolonlar hesap sordu,
paltolar susarak yargıladı beni.

En dipte
ayakkabılar
en az on çift tanık.
Tişörtler renkli bir kalabalık,
şapkalar başıma geçmiş yıllar gibi:
fötr, panama, heves…

Marka dedikleri
etiketli bir görgüsüzlük.
Utandım.
“Zorun neydi be adam?” 
dedim kendime.

İnsan,
stok yapmayı öğrenmiş 
tek canlı galiba.
Buna ister cehalet de,
ister dangalaklık de
son durak aynı.

Bir emir verdim evrene,
hanıma da.
Toplayın dedim,
fazlalık ne varsa.
En yakına bırakın,
adını iyilikle anan bir derneğe.
Elektronikler de gitsin,
müzik seti, DVD
hatırası var,
kendisi yük.
Üç beş saat,
bir ömür hafifledi.
Nokta.
Bir nokta daha.
Bir de iç çekiş.

Gençtim.
Para kazandım,
dünyayı dolaştım,
aşklar biriktirdim
kullan-at zamanlarında.
Yedim, içtim,
arkama bakmadan yaşadım.

Şimdi?
Ay sonu,
emekli maaşıyla
ince bir ip.
Ama bak,
kimyager oldum mecburiyetten,
rakımı kendim damıtıyorum
beş yıldır.
Devlet kazık atar,
hayat öğretir.

Çaresizlik
insanı ayakta tutmayı da biliyor.
Şükür var içimde.
Şikâyet yok
o defteri kapattım.

Geriye ne mi kaldı?
Bir fanila,
İki don,
iki gömlek.
Ve bilirim:
Adam olana
ölünceye kadar yeter.

Macit CÜNÜNOĞLU

GÜZEL YÜREKLERE YOLCULUK

Bir kent düşünün,
yirmi bin kalp atar içinde,
bir tiyatro gelince
sokaklar büyür,
sesler çoğalır,
hayat bir akşamlığına sahne olur.

Yeni Sinema’da
bir ses yükselir atmışlardan:
“Bu ne sevgi, bu ne ızdırap…”
Bir evde ud susmaz,
bir ağabey tutkuyla çalar,
bir çocuk istemeden dinler
ve bilmez
ileride bu sesin
hatıra olacağını.

Sessiz kentler sarsıntısız sanılır,
oysa fısıltılar
en yüksek çığlıktır.
Bir öğretmen,
bir taksi durağı,
bir evlilik…

Ağızdan ağıza dolaşan
adı konmamış bir manşet.
Kent konuşur,
susmayı bilmez.
Kız Sanat’ın pencerelerinde
gençlik asılıdır,
bakışlar gizli,
hayaller açıktır.
Bir isim dolaşır dillerde,
efsane olur,
hiç yaşanmamış aşklar
en çok yaşanmış gibi anlatılır.

Ve bir defile…
Bir bahçe,
bir podyum,
bir Yeşilırmak akşamı.
Mini etekle sınanan cesaret,
gelinlikle sınanan kader.

Genç erkeklerin uykusu kaçar,
köklü ailelerin umutları uyanır.
Belki bir bakış
yazgıya dönüşür.

O yıllar geçer,
ama kolay geçmez.
Aşklar yüksek sesle yaşanmaz,
mektuplara sıkışır,
çiçek kenarlarına saklanır.

Namuslu bir sevdanın
en ağır bedeli
sessizce ödenir.
Acı damla damla sızar,
mutluluk emek ister.
Duygular
nota olur,
hece olur,
komşu kızına bakarken
gözde titreyen ışık olur.

Hatıralar
inci gibi dizilir zamana.
Bir gözyaşı düşer
kimse görmeden.
Ve yıllar sonra
satırlara karışır,
okurun yüreğine değdiğinde
geride sadece
hoş bir seda kalır.
Dağ eteklerinden
dalga dalga yayılan…
Unutulmamış bir hayat gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Şubat 2026

BİR TUTAM MUTLULUK

Siyaset
öyle sinsice girdi ki hayatımıza,
artık güzellikler fısıltıyla konuşuyor.
İnsan sevincini yüksek sesle söylemeye utanıyor,
sanki ayıp bir şeymiş gibi
mutlu olmak.

Oysa bir şehir vardı,
bir şehrin adıyla kalbimiz çarpardı.
İstanbul…
Bir kelime değil,
uzun bir cümleydi.
Yavaş yürünürdü sokaklarında,
acele edenler ayıplanırdı.

Bir bankta oturup
bir ömrü seyredebilirdin
hiç sıkılmadan.
Onunla nefes alırdık,
taşına dokunurduk
ve tarih elimizi kirletmezdi,
aksine arındırırdı.

Duvarlar anlatırdı
biz susmayı bilirdik.
Bir martı sesi
bütün gündemi susturmaya yeterdi bazen.

Hayat,
küçük mutlulukları büyük gösterirdi o zamanlar.
Bir vapur düdüğü,
bir çay bardağının buğusu,
bir şarkının yarım kalmış nakaratı…
Bunlar devrimdi bize göre,
ama kimseye anlatamazdık.

Sonra bir şey oldu.
İçimizde bir yer
çatlamaya başladı.
Yavaş yavaş,
sessizce.
Bir sabah uyandık
ve kanayan bir ülkeye baktık aynada.

Gençliğimiz
aceleyle harcandı.
Edebiyat bilen eller
boş kaldı.
Şiir yazan diller
suskunluğa mahkûm edildi.
Sahne kuranlar
perdeyi kendi elleriyle kapattı
onurlu ama yorgun.

Mektuplar vardı bir zamanlar,
beklemek vardı.
Bir bakışa yazılan sayfalar,
bir cümleyle ayakta duran aşklar…

Belki her şey o kadar da güzel değildi,
ama gerçekti.
Şimdi her şey hızlı,
her şey parlak
ve her şey eksik.
Yirmi birinci yüzyıla
geç kaldım ben.

Gürültüsüne alışamadım,
öfkesine tahammül edemedim.
Bazı sabahlar
ölüm bile daha sade geliyor insana
bu kadar hoyratlıktan sonra.

Yine de…
hayat inatçı.
Düşe kalka yürütüyor insanı.
Bir şarkı çalıyor uzaktan,
bir resim tutunuyor duvara,
bir şiir direniyor
kimsenin okumadığı bir defterde.

Umudu da
tamamen bırakmıyoruz.
Az koyuyoruz,
idarelik.
Geleceğe temkinli bir gülümseme,
torunların düğünlerine saklanan
küçük bir sevinç gibi.

İşte bütün mesele bu:
Dünya yanarken
bir tutam mutluluğu
avuçta saklayabilmek.
Paylaşmadan,
bağırmadan,
kirletmeden.
Yeter mi?
Yeter.
Hatta artar bile.
Ama…
ancak
derviş olana.

Macit CÜNÜNOĞLU

ÇOĞALAN GÖZYAŞLARI

Plânsız bir sabahın omzuna astım kendimi,
serseri bir yürüyüş bu,
aylak sanılır.
Oysa ciddi bir kalp yoklamasıdır.

Cûlüs tepedeyim,
sağa düşer yolum,
Ziyere Köprüsü’ne selam veririm önce.
Bahçelerin içine dalar adımlarım,
Mezbaha’dan çıkarım,
yeryüzünün gizli cennetlerinden birinde.

Altımdan salına salına akar Yeşilırmak,
söğüt dalları
bir gelin tacı gibi dizilmiş suyuna.
Irmağın aynasında
zaman saçlarını tarar.
Az ötede Tersakan kavuşur O'na,
iki kader birleşir,
ver elini Karadeniz.

Ama yürürken
ezgiler takılır aklıma
Meram’dan, Gesi’den, Ankara’dan…
Topraklar türküyle konuşur,
bağını, bahçesini ballandıra ballandıra anlatır.
Kıskanırım.

Sanki başka memleketin toprağıymış gibi.
Sorular düşer aklıma:
Neden Amasya’nın
bağlık, bahçelik bir türküsü yok?
Sitemim ustalara,
türkü hasadı neden
bizim topraklara uğramadı diye.
Söğüt dalına manda yuvası konduruldu da,
Yeşilırmak boyunca dizilen
gelin tacı dallar neden unutulur?

Derken gerçeğin taşına çarpar adımım:
Bağlar yok artık.
Yerlerinde apartmanlar,
betonun sessiz istilası.
Babil’in Asma Bahçeleri gibi,
bir dünya harikasıydı belki,
şimdi yalnızca
kitapların hafızasında yaşıyor.

Olsun.
Biz yazmaya devam ederiz Amasya’nın bağlarını,
türküleşmese bile.
Ziyaret ederiz sık sık,
dallarına çıkar,
meyvenin en güzeline uzanırız.

Fotoğraf çekmesek de
yazıyla bırakırız izimizi
gelecek zamanlara.
Dün bir dost dedi ki:
“Bir bir eksildik abi,
kalan beş kişiyle bağlara gidiyoruz.”
Mangal başı, semaver,
dostlar sofrası
hayatın en kıymetli dergâhı bu.

İçime bir türkü aktı o an,
bağlar gibi göçen dostların ardından:
“Bir of çeksem
karşıki dağlar yıkılır…”

Anladım:
Kalan ömrümüz
arayışlarla, hasretlerle geçecek.
Çoğumuz eski dostları,
bağları, bahçeleri arayacak.
Hele Amasya ile yoğrulmuşsak,
özlenen ne çok güzellik var
tek tek yok olan,
dalından koparılan.
Bize kalan
iki damla gözyaşı…
Yaşanmış,
yaşlanmış hatıralar için
yüreğimize çoğalarak akan.

Macit CÜNÜNOĞLU

17 Şubat 2026

BİZ İNSANIZ

Güneş,
bulutların arkasına saklanarak
akşamın eşiğine inerken
içimde uzun bir cümle başlar.
Adı yoktur,
ama bilirim:
romantizmin tam saatidir.

Bu vakitte
keskin sözler söylenmez,
siyah ile beyaz
ruhu daraltır.
İnsan
griyi öğrenmelidir;
çünkü hayat
en çok orada nefes alır.

Müzik
yüksek sesle değil,
derinden konuşmalıdır.
Ruh,
bir an geçmişin tozlu peronunda,
bir an henüz gelmemiş yarınların
kıyısında gezinir.

Ama şimdi…
şimdi de azizdir;
durulur,
bir yudum alınır zamandan.
Derin bir nefes.
Sonra
bir çift göz düşer akla:
kimi yeşil
bahar gibi,
kimi mavi
uzak denizler,
kimi ela
akşamüstü hüznü.
Hepsi
yorgun ruhu onarır.

Masallar başlar.
Hafıza
en sadık yoldaşın olur;
sessiz,
ama her şeyi hatırlayan.
Sanmayın şiir yazdığımı,
haddim değil.
Onca usta dururken
ben kimim ki?
Sadece
hissine tutunan,
kelimeyle kendini oyalayan
bir insanım.
Üç beş kişi okusa yeter.

Çünkü ben
bir kudretin değil;
güzelliğin,
doğruluğun,
sevginin,
ahlâkın,
hakikatin,
eşitliğin
ve özgürlüğün tarafındayım.

Ömrüm
bu tarafı tutmakla geçti.
Bedeller ağırdı,
yüküm fazlaydı;
ama dönüp baktığımda
hiçbir pişmanlık
yakışmıyor bu hayata.

Şimdi
romantik bir ezgi
odanın duvarlarına yaslanıyor.
Bir kitap açık masada;
kelimeler
yoksul gönlümü doyuruyor.
Hayat,
nereden baktığına bağlı elbet.

Ama şunu bilirim:
duygusallık
zayıflık değil,
bir meziyettir.
Gözyaşı bile
yalnız ruhu değil,
yüreği de temizler.
Çünkü biz
kırılan,
yanılan,
seven
ve yine de yürüyen varlıklarız.
Çünkü biz
İNSANIZ.

Macit CÜNÜNOĞLU

BORABOY

Bugün yeşile doğru uzanalım,
suyun sustuğu yerde konuşan
ağaçların yanına.

Bir göl var 
adını fısıldayınca bile serinlik
iner insanın yüzüne:
Boraboy Gölü.
Deniz bana hep gürültü verdi,
oysa yeşil sabırlıdır;
bekler, dinler, iyileştirir.
Suya yaslanmış çamların
gölgesinde
zaman ağır aksak yürür,
taşlar bile yorulmaz burada.

Seyretmek bir iştir Boraboy’da,
seyrettikçe
içimdeki paslı kapılar açılır.
Göl, aynasını tutar yüzüme,
gençliğim geçer içinden 
dokuz, on yaş;
bir piknik örtüsü,
bir krater sırrı,
şaşkın bir çocukluk.
Kulaklarımda
Pastoral Senfoni,
ağaçlar tempo tutar,
rüzgâr yaylılar gibidir.
Oksijen sarhoşluğu dedikleri
meğer
dünyaya yeniden inanmakmış.

Sonra düşünce düşer suya:
Doğa bizden ne çekti?
Nerede bir gölge varsa
üzerine beton döktük,
nerede bir sessizlik
oraya tabela diktik.
Koyları fethettik,
ormanları yorduk,
gökyüzünü bile
kiraya verdik.

Oysa Boraboy hâlâ direniyor,
tabiatın alnında
küçük ama inatçı bir mühür gibi.
Her gelişimde
“Uygar insanın evi burası olmalıydı”
diye iç geçiriyorum,
sonra biliyorum 
nafile.

Keşke arada bir
göl kenarına otursak,
derin bir nefes alsak,
kuş sesleriyle
dünkü Amasya’ya yolculuk yapsak.
Nereden geldik,
nereye gidiyoruz
diye sorsak kendimize.
Belki dünya değişmez,
ama insan
bir ağacın gölgesinde
biraz düzelebilir.
Yazmam da bu nedenle:
Yorgun ruhuma
serin bir kıyı bulmak için.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Şubat 2026

AMASYALI ESTER’E AĞIT

Yeşilırmak bir sabah
uyandı kırmızı,
su değil hatıra taşıyordu
taşlarına çarpa çarpa.
Kimse “akıyor” demedi,
çünkü akan şey sudan ağırdı.

Ester,
adın bir sokağın hafızasında kaldı.
Savadiye’de bir kapı gıcırtısı,
bir avluda yarım kalmış çocukluk.
On beş yaşındaydın,
daha saçına rüzgâr yakışıyordu
ölüm değil.

Evleri ezberlemiştin,
duvarların nabzını,
pencerelerin öğle uykusunu.
Sonra bir emir indi gökten,
insan sesiyle değil
demir bir sessizlikle.

Ve hayatın
bir gecede
valize sığdırıldı.
Yürüdün.
Yürümek denirse buna…
Ayakların değil, korkun ilerledi.
Malatya,
Sivas,
adı olan ama yüzü olmayan duraklar.

Her durakta bir eksilme,
her gecede biraz daha yetim dünya.
Çığlıklar vardı
ama ağız yoktu,
gözyaşı vardı
ama toprak içmiyordu.

Anneler susarak öldü,
çocuklar adlarını unutarak.
Sen unutmadın Ester,
çünkü yaşamak
inatçı bir duaydı sende.

Bir mucize gibi
okyanus geçti önünden.
Sular seni boğmadı,
ama memleket
boğazında kaldı.

New York’ta bir pencere kenarı,
Amasya’ya bakmayan
her yer kadar yabancıydı.
Yaşlandın.
Her gün biraz daha öldün.
Bir kez değil,
her sabah.
Ve her sabah
Yeşilırmak yeniden aktı içinde.

Şimdi sen yoksun,
ama sokaklar hâlâ seni biliyor.
Savadiye’de bir gül açarsa
nedensiz,
bil ki kalbin
toprağa değmiştir.
Rahat uyu Ester,
sen ölmedin.
Biz eksildik.

Macit CÜNÜNOĞLU

MARTILARIN KANATLARINDA

Bahar rüzgârları esiyor içimde,
takvim yalan söylüyor, Şubat'’ın ortası diyor.
Oysa içimde çoktan haziran yanığı,
çoktan sonbahar bilgeliği.
Bir sevinç var
nedensiz,
yerini bilmeyen,
beni benden alıp bir yerlere sürükleyen.

Ama nereye?
Memlekete mi,
bir şarkının sesine mi,
yoksa çoktan yıkılmış bir 
akşama mı?
Şimdi bir martının kanatlarındayım.
Bulutlara yakın uçuyoruz,
aşağısı masmavi bir suskunluk.
Dağların gölgesi düşmüş denize,
insan kendi gölgesine basmadan yürüyemiyor.

Dilimde yarım bir ezgi:
"Uçun kuşlar uçun,
İzmir’e doğru…"
Yelkovan kuşları uzaktan başını sallıyor,
erguvanlar bahçelerde sessizce yanıyor.

Adalar çok yakın,
mimozalar altın sarısı
her biri bir eski dost gibi 
çağırıyor beni.
Bir an duruyorum.
Bu güzellik fazla tanıdık.
İnsan ancak rüyada
bu kadar eksiksiz sevinir.

Silkiniyorum.
Hayır, diyorum.
Benim yolum içeri doğru.
Benim pusulam doğduğum topraklar.
Yeşilırmak’ın ses verdiği şehir…
Suların bile ağırbaşlı aktığı yer.

Bizim oralarda martı yoktur.
Cami avlularında güvercin,
parklarda serçe vardır.
Alçak uçuşludur sevinçlerimiz.
Gösterişsiz.
Ama kalıcı.

Yine de soruyorum:
Bir martı,
ilk kez içeri uçar mı?
İki kanatlıyız o vakit
biri İstanbul kokar,
biri çocukluk.
Bembeyaz, irikıyım,
yaşı sorulunca gülümseyen bir delikanlı.
Gel, diyorum,
ver elini cennetin yeryüzündeki izdüşümüne.

Önce birer çay içeriz ırmak kenarında.
Çay buharında çözülür yıllar.
En lezzetli çörekler benden.
Bilirim,
Karaköy simitinden de ağırdır tadı.
Bir de yarım kilo ılganus…
Oh!
Zaman bile durur.
Ben bakacak değilim ya,
iki duble patlatırım mehtap aşkına.
Kadehte ay kırılır,
gece biraz daha derinleşir.

Ve düşerim hüzzamın karanlık sularına:
Gecenin matemini
aşkıma örtüp sarayım…
Bak gör,
yaş yetmişi geçmiş olsa da
gönül hâlâ delikanlı.
Hâlâ ilk şarkıda yanıyor,
son şarkıda susuyor.
Memleket gürültülü.
Herkes bahar bekliyor.
Kimi cennet kapısı sanıyor sabahı.

Ben diyorum ki:
Hele cehennemin kapısı bir kapansın,
üstü kalsın.
Geri kalan sessizlik
bize yeter.
Bak Amasya’ya
buram buram bahar.
Bir adım ötede erik ağaçları fısıldıyor:
“Gel,” diyor,
“çocukluğundaki gibi kopar beni.
Nasıl olsa kimse görmez.
Zaten meyve
paylaştıkça güzeldir.”

İşte bu sözlerle
gecenin sessizliğine doğru yürüyorum.
Gençlik uzaktan bağırıyor,
kalabalıklar coşuyor,
sözler havada çarpışıyor.
Benim payıma düşen belli:
İki duble rakı,
bir kuple şarkı,
bir ömürlük susuş.
İşte o benim.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİN TANRI İLİ

Anadolu,
adı söylenirken sesi kalınlaşan toprak,
diz çöken çağların alnında
bir çizik gibi duran ülke.

Doğduk biz burada
kilin hafızasında,
ateşin ilk titremesinde,
bir çocuğun eline yapışan tarih kadar eskiyiz.

Çatalhöyük’te bir duvarın gölgesiyiz,
Çayönü’nde suskun bir kemik,
Göbekli’de göğe kaldırılmış taş
henüz tanrılar çoğalırken
insanlar henüz masumken.

Bu toprak
bin tanrıyı taşıdı sırtında
ve hepsine birden ana oldu.
Ana dili oldu medeniyetin,
ana rahmi oldu insanlığın.
Sümer geçti,
yazıyı bıraktı avucumuza.

Hitit geçti,
yasayı.
Helen güzelliği,
Roma düzeni bıraktı.
Selçuklu rüzgârı,
Osmanlı gölgesi geçti üstümüzden.

Hepsi kiracıydı zamanın,
biz ev sahibi acının.
Yüzlerce dil konuşuldu burada,
ama acı hep aynı dille söylendi.

Türküsü değişti yalnız,
ağıdı hiç.
Bir kilise doğdu bu toprakta,
bir başka kilise kubbeye dönüştü.

Ayasofya
bin beş yüz yıllık bir dua gibi
hâlâ ayakta
biz değiliz.
“Güneşin doğduğu ülke” dediler adına.
Doğdu güneş,
ama biz
üstüne üstüne gölge diktik.

1912’den beri
takvim kanla yırtık.
Savaşlar geçti,
mezhepler çarpıştı,
sınırlar değişti
ölüler hiç değişmedi.

Kardeş dedik,
sonra hedef aldık.
Aynı ekmeği böldük,
aynı toprağa kurşun sıktık.
Bir ad verdik kavgaya,
vicdanımızı unuttuk.

Anadolu,
nasıl sustun bunca rezilliğe?
Nasıl razı oldun
çocukların toprağa erken girmesine?
Dayanamıyorum artık
taze kanın sıcaklığına.

Bu toprak
yalnız bizim değil
insanlığın mezarı değil,
beşiği olmalıydı.
Lânet etmekten yoruldum.
Çünkü adres çok,
suç çok,
eller fazla.

Devlet devlete benzemez,
düşman düşmana.
Dost yüzlü hançerler
dört yanımı tutmuş.
Dönerim,
dönerim
çıkmaz sokak.
Ay karanlık Anadolu…
Ama hâlâ
senin toprağında
ışık var.
Bunu öldürmeye
kimsenin hakkı yok.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...