Yine oturdum kelimelerin başına,
dün bıraktığım yerden
biraz daha sarhoş,
biraz daha cesur.
Aşk dedikleri,
hiç ayılmayan bir hâl bende.
Aşksız bir hayat düşünemiyorum,
doğama mı aykırı,
yoksa kalbim mi inatçı,
bilmiyorum.
Ama biliyorum:
dalgalı yaşamak bir ayrıcalık,
bulutların katına çıkmak
herkese nasip olmaz.
Düşünsene,
Sait Faik en yakın dostun,
Orhan Veli cebinde buruşuk bir kâğıt.
Malzeme İstanbul;
bir kadının kıvrımları gibi
keşfe çıkıyorsun.
Yedi tepe diyorlar,
oysa binlerce iniş çıkış,
zulalar,
el değmemiş kutsal mekânlar.
Bir dokunuş yeter,
başlar en güzel sohbet,
en şiirsel susuş.
Kelimeler dökülür dilinden,
ışıldayan gözlerin ardında
utangaç bir şehvet gizlidir.
Koskoca İstanbul’a sarılırsın,
bir sevgiliye sarılır gibi.
Martıların kanadında yerin hazır,
korkma, düşmezsin.
Süheyla’nın bakışları
emniyet kemerindir.
Ver elini Burgaz,
Hristo’nun kahvesinde
randevumuz var tarih ile.
Herkül Milas anlatır Anadolu’yu,
mübadeleyi,
yarım kalmış hayatları.
Dinlersin…
Satır aralarında
Elena’ya âşık olursun,
belki izini sürersin,
belki sadece susarsın.
Sonra rembetiko sarar kalbini,
Ege’nin müziği akar damarlarında.
“Ödemiş’in kavakları”
bir sızı gibi çöker içimize.
Selanik’ten İzmir’e
bir nefeste geçer zaman.
Dostluk, barış,
insan olmanın erdemi
ılık bir rüzgâr gibi dolaşır ruhunda.
Evrenselliğe açılır kapılar.
Sahnede Maria Faranduri,
“Leylim ley…”
Akdeniz semalarında yankı.
Elimde bir deniz yıldızı,
dalgalar vurur kordona.
Yüzüme çarpan ilk damlaya
gözyaşlarımı bırakırım.
Belki,
yeni aşklarımın
habercisi olur diye.
Not: Mübadelenin 103. yılı.
Acılarla dolu hikâyelerin gölgesinde kaleme aldığım
satırlar.
Yitip gidenleri saygıyla sevgiyle yad ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder