Uzun zamandır
kitaplarla aram açık,
gözlerim çabuk yorulur artık
harfler küser bana.
Ama müzik…
İyi ki var.
Damarımda dolaşan kan gibisin,
susarsan
ben de susarım.
Siyaset mi?
Benden uzak, Tanrı’ya yakın olsun.
Bir gün bir ekran kazasıyla
bitti bütün inancım.
O gün
zihnim siyasetten istifa etti,
kimliğimi masaya bıraktım,
arkama bakmadan çıktım.
Felsefe başka,
psikoloji başka,
tarih…
Onun önünde dersime çalışmadan
konuşmam ben.
Belgesiz cümle kurmam,
kurarsam da
ayıptır söylemesi
haklı çıkarım.
Kırkından sonra
sanat oldu yaşam biçimim.
En çok müzik,
ekstrası: aşk.
Evet, aşk…
İnanması zor ama
gönlüm yirmi dört saat açık.
Bir acil servis gibi.
Gelen geri dönmez,
tecrübeyle sabit.
Son zamanlarda
saha çalışmalarından
uzak olsam da
bir el,
bir bakış
yetiyor bazen.
Delil yok,
parmak izi yok,
sadece
kişiye özel
bir kalp sıcaklığı.
Geriye
kapalı devre hayatlar kalır:
dört torun,
iki kadeh mey,
uzayan sohbetler.
Ulusal kanallar, dijital mecralar…
ödemeler evlatlardan.
Diziyle işim olmaz,
yarışma bana göre değil.
Benim derdim sinema.
Keşke film eleştirmeni olsaydım,
yakışırdı bana.
Fellini, Kubrick, Kurosawa…
Brando’yla büyüdük,
Delon’la serserileştik,
Niro’yla sertleştik.
Aynı mahallenin çocuklarıyız biz.
Bizden olanlar da vardı:
Fikret Hakan’ı tek geçerim.
Ülvi Uraz, Vahi Öz…
Hepsi iz bıraktı.
Kadınlara gelince…
Ah Fahriye abla.
Ve Müjde Ar.
Tam bitirecekken
hayat kaptı gitti.
Ama olsun.
Bu hayat boşuna yaşanmadı.
Selâm olsun geçen yıllara.
Tanrı bugünü aratmasın.
İnadına sanat,
inadına insan,
inadına aşk.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder