İnsan Demirel’den söz edince ister istemez kendi hayatını da düşünmeye başlıyor.
Dile kolay; doksan bir yıllık bir ömür…
Biz de az ya da çok eşlik ettik bu uzun yaşam serüvenine.
Hele biraz siyasetle ilgilendiyseniz, Süleyman Demirel tam anlamıyla bir yol arkadaşıdır.
Seveni çoktur, sevmeyeni de…
Politikada bu kaçınılmazdır. Bugün Erdoğan için geçerli olan denklem, dün Demirel için de geçerliydi: hayranlıkla nefret neredeyse başa baş.
On buçuk yıl başbakanlık, yedi yıl cumhurbaşkanlığı… Üstüne iki buçuk darbe süreci eklendi mi, ortaya “Demirel efsanesi” çıkar. 1924 doğumlu, tam anlamıyla bir Cumhuriyet çocuğuydu.
Yokluğu da gördü, zenginliği de.
İTÜ’de aldığı sağlam eğitim, iyi yetişmiş bir mühendis aklı…
Demokrat Parti iktidarının meşhur “Su Müdürü”.
Suya hayrandı; barajlar kralıydı.
En büyük hayali elektrik üretmekti: ülke aydınlanacak, medeniyetin ilk adımı atılacaktı.
Ardından yollar, köprüler, fabrikalar gelecekti.
Siyaset sahnesinde hızlı bir yükseliş, 1965 seçimlerinde muhteşem bir zafer…
Soğuk Savaş yıllarının “anti-komünist, liberal muhafazakâr” lideri.
Altmışlı yılların başbakanı,
halkın gözünde sevilen bir figür.
Lâf ustasıydı; fötr şapkasıyla milletin “Baba”sı, “Bir Bilen”iydi.
Politikada “Dün dündür”ün mucidi; diplomaside ise “Ege Yunan gölü değildir, Türk gölü de değildir; Ege zaten göl değildir” sözüyle jeopolitik literatüre iz bırakan eşsiz bir karakterdi.
Ancak iktidar yıllarında toplumsal muhalefet yükselince, özgürlükçü 1961 Anayasası’ndan derin bir rahatsızlık duyan Demirel, 15–16 Haziran işçi eylemlerini bahane ederek bu anayasayı ustalıkla budayanların başında geldi. Ardından 12 Mart darbe sürecinde, iki eli havada üç fidanın idam edilmesinde sorumluluk alanlar arasında
öne çıktı.
“Çoban Sülü” günleri çoktan geride kalmış, “Morrison Süleyman” kimliğiyle büyük sermayenin gözdesi hâline gelmişti.
1970’lerde yükselen işçi sınıfı hareketini boğmak için Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni savundu; emek düşmanlığıyla tarihe geçti.
Sağ siyasetin DNA’sına işlemiş “düşman yaratma” stratejisini benimseyerek, 12 Eylül faşist darbesi öncesinde “Ülkücüler suç işlemez” yanılgısına düştü ve ülkedeki yangına körükle gitti.
Ve nihayet, tontonun beklenmedik ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu.
Artık number one’dı; çıkılabilecek en yüksek makamdaydı.
Temel şiarı belliydi: devletin bekası, Tansu’nun ülkenin istikbali olması, “şak şak paşalar” ve yükselen Kürt hareketine karşı panzehir politikalar…
On yedi bin faili meçhul, memleketin orta yerinde yatıyordu.
“Çok bilen” efsanevi Süleyman Demirel, tarih yazmaya devam ediyordu.
Her yer Susurluk’tu; piyasanın kahramanları Mehmet Ağar ile Veli Küçük sahnedeydi.
Ve perde arkasından bir ses:
“Hoş geldin Tayyip Erdoğan, bütün hazırlıklar tamam.” Ecevit’ten bir fiske, aynen iktidarda Erdoğan…
Ve ömür boyu sarayda!
Şimdi geldi mi kına zamanı,
yoksa atı alan Üsküdar'ı çoktan geçti mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder