Erken uyananların
sessiz bir kulübü vardır
kapısı gıcırdamaz,
içeri girince
zaman yavaşlar.
Güneş
utangaç bir çocuk gibi
ufuktan başını uzatırken
ben
hayata değil
önce kendime bakarım.
Derin bir sessizlik var,
ses değil bu,
insanın içinden geçen
uzun bir yankı.
İçeriden Vivaldi sızıyor,
Dört Mevsim…
Ama ben hâlâ karar veremedim
hangi mevsimdeyim.
Takvim bahar yakın diyor,
Ege ılıman,
imbat yüzümü okşuyor
bir ana eli gibi.
Ama gönlüm
sonbahardan geçiyor:
Eylül, Ekim, Kasım…
hazan ağır basıyor.
Karşımda komşu adalar,
uzaktan rembetiko,
sahilde
güzeller güzeli Helena
el sallıyor bana.
El değil bu,
geçmiş çağırıyor.
Birden
tarihi eşeliyorum,
toprak hafızasını açıyor.
1915’teyim.
Çok kalmam, demiştim
ama rakamlar tutuyor yakamdan.
Amasya…
Yirmi bir bin küsur insan,
yarısı kadar
başka diller, başka dualar.
Aynı sokak,
aynı çeşme,
aynı gökyüzü.
Nazım geliyor aklıma:
“Bu memleket bizim…”
Diyorum ki
hangimizin?
Marx fısıldıyor ardından:
“Başka türlü olamazdı.”
Belki.
Ama yine de soruyorum
kendi kendime:
Ayrılık niye?
Tanrı birken,
insan niye bu kadar çok?
Dinler inceldiği yerden kopsaydı,
kardeşlik daha sağlam olmaz mıydı?
Herkes inancını cebinde taşısaydı,
insanlık ortak payda olsaydı…
Heyhat!
Güzeller güzeli komşum Helena’nın
gözyaşları
hâlâ
içime akıyor.
Güneş yükseliyor,
sessizlik dağılıyor.
Ama bazı ayrılıklarda
hiç sabah olmuyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder