Her Mayıs
iki duygu girer içeri;
biri sevinç
biri hüzün
aynı kapıdan.
Birinde 1 Mayıs vardır
ter kokar avuçlar
ekmek kadar gerçektir umut.
Sonra altısı gelir ayın
bir ip sarkar gökyüzünden
Deniz’in boyu kadar genç
Yusuf’un bakışı kadar berrak
Hüseyin’in suskunluğu kadar onurlu.
Yıl bin dokuz yüz yetmiş iki
toprak erken yaşta
üç fidanı tanır.
On birinde
takvim durur benim için.
Bin dokuz yüz seksen iki…
"Onur" gider.
Lösemiyle savaşan
ince bir bedendi
ama yüreği
bu memlekete fazla gelirdi.
İki çocuk kalır avuçlarımda
iki yarım sabah
iki eksik gece.
Ayakta durmak
öğretilmez insana
öğrenilir.
Düştükçe.
Rezil olmadan
hayata tutunmak da
bir tür direniştir
kimse bilmez.
Bugünlerde
herkes yirmili yaşlarını asıyor duvarlara.
Gülüşler,
ince beller,
geleceğe inanmış bakışlar.
Ben askerlik fotoğrafımı koydum.
Güneş yanığı yüzümde
emir almayı öğrenmiş bir gençlik.
Yıl yetmiş.
Dal gibiyim
ama köklerim
çoktan toprağa yazılmış.
Bir buçuk ay sonra
sivil hayat geri gelir,
ben köye.
Tezkereyi
“er öğretmen” diye verirler.
Bilmezler
hayatın asıl dersini
henüz almadığımı.
Aslında
yazacaktım Onur’u.
Yirmi sekiz yaşında
ölmenin ne demek olduğunu.
Ama Denizler girdi araya.
Sonra Erdal…
On altı yaşında
bir çocuğun
nasıl idam edildiğini düşündüm.
Ben yetmiş altıya yürürken
o çocuklar
zamanın dışına asıldı.
O an anladım:
Benim acım
benim yüreğimde dursun.
Ama onların acısı
namuslu insanların
ortak yarası.
Her Mayıs
ateş benim ocağıma düşer
ama üç fidanın külü
milyonların yüreğinde
bayrak olur,
anıta dönüşür
susmaz.
Ve ben
her Mayıs
başımı eğerim.
Ne kendim için
ne yalnız geçmiş için…
İnsan kalabilen herkes için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder