31 Ocak 2026

YİNE GÜNEŞ BATTI



Yine güneş battı,
akşamın gölgesi uzadı duvarlarda,
saatler ağırlaştı,
kelimeler içime doğru yürüdü.
Bir şehrin ışıkları yanarken
ben kendi karanlığıma lamba aradım.

Radyo Alaturka açık.
Bir ses,
eski bir tanıdık gibi dokunuyor ruhuma.
Hüzzam başlıyor önce,
yara yerini yoklar gibi.
Ardından nihavent,
biraz umut serpiyor küllere.
Hicaz ise
“unutma” diyor,
“hiçbir şey bitmez, sadece şekil değiştirir.”
Bu hayatın gizli bir ahengi var,
herkese görünmez.
Bazıları duyar,
bazıları sadece gürültü sanır.
Ben duyanlardanım,
ondandır bu içimdeki telaş.

Serseriyim biraz, kabul.
Yolumu kendim seçtim,
haritalara küserek yürüdüm.
Doğru yanlış hesaplamadım çoğu zaman,
kalbim ne diyorsa
oradan devam ettim.
Bazen kaybettim,
bazen kazandım,
ama hiç yarım yaşamadım.

Şikâyet etmiyorum.
İnsanız neticede,
yanılırız, severiz, kırılırız.
Büyük günahlarım yok Tanrı katında,
küçük itiraflarım var sadece,
geceye bırakılmış.

Yarınlar mı?
Kim bilir…
Ben de bilmiyorum.
Cemal Süreya’nın dediği gibi,
“üstü sende kalsın Tanrım.”
Zaten geldik gidiyoruz,
bir solukluk misafirlik bu dünya.
Kulağıma okunan ezanla başlamışım hayata,
aynı sesle hatırlıyorum çocukluğumu.

Dar sokaklar,
sert kavgalar,
büyük sevdalar…
Hepsi aynı cebimde taşındı yıllarca.
Mahpus damlarında yattım bazen,
soğuk duvarlara sırtımı verdim.
Pişmanlık mı?
Hayır.
Onlar benim onur belgelerimdir,
hafızamda mühürlü durur.
Geçmişime saygı duydum,
geleceğe hep umutla baktım.

Canım yandığında ağladım,
gözyaşımı saklamadım kimseden.
Düğünlerde çiftetelli oynadım,
tangoda ağır adımlar attım.

Halayı beceremedim,
zurnayla aram hiç olmadı zaten.
Belki peşrev yoktu içinde,
belki ben fazla sustum ritmine.

Şimdi yine akşam.
Güneş çoktan çekildi sahneden.
Şehir susmuyor ama
ben biraz sessizim.
Bir şarkı daha başlıyor radyoda,
eski bir aşk gibi,
adını koyamadığım.
Hüzünlendim yine.
Ama bu hüzün tanıdık,
evimde gibi.
Işığı kısıyorum,
hayata göz kırpıyorum.
İyi akşamlar ey hayat,
beni ben yapan bütün hatıralarımla...
Can dostlarımla, umut dolu yarınlarla.

Macit CÜNÜNOĞLU

UZUN GECE

Gece ağır ağır inerken şehrin omuzlarına
bir lamba titrer uzak bir sokakta,
rüzgâr bile yürürken sesini kısar
uyandırmamak için içimdeki eski yaraları.

Ben hüzzam bir adamım,
neşeyi tanırım ama misafir gibi ağırlarım.
Asıl ev sahibim hüzündür,
koltuğunu çekip oturur karşıma
ve hiç acele etmez konuşurken.

Mehtap bazen bir aynadır,
bakınca yüzümü değil
geçmişimi görürüm.
Bir yarım kalmış gülüş,
bir “kalsaydın” cümlesi
ve çoktan kapanmış bir kapının gıcırtısı.

Nihavend akar içime,
gitarlar yoktur orada,
çünkü bazı aşklar telli çalgı sevmez;
sessizlik ister,
bir de yastığa akan gözyaşı.
Ağlarım,
ama sesim bile özür diler karanlıktan.

Uşşak olur akşam,
güneş çekilirken perdeleri yavaşça.
Hüzün çay gibi demlenir içimde,
ilk yudumu acıdır,
sonrası alışkanlık.
İnsan en çok da
alıştığı acıya bağlanır.

Buselikte çıkarım meydana,
zülfüm dağınık,
yüreğim daha dağınık.
Kimseye meydan okumam aslında,
sadece görünmek isterim bir an,
“ben hâlâ buradayım” demek için
hayata ve zamana.

Gezinirim makamları bir bir,
her biri başka bir duraktır.
Rast’ta tutunmaya çalışırım,
Segâh’ta eğilir başım,
Hicaz’da yollara düşerim,
Kürdî’de yalnızlığımı yanıma alırım.
Her makamda biraz eksilirim,
ama tamamen kaybolmam.

Çünkü insan
tam da en kırık yerinden
hayata bağlıdır.
Gece ilerler,
şehir uyur,
ben uyanık kalırım.
Çünkü bazı yürekler
uyumak için fazla doludur.
Ve sabaha doğru
melankoli usulca çekilir köşeye,
yerini sessiz bir kabullenişe bırakır.

Aşk gitmiştir,
ama izleri hâlâ duvardadır.
Ben yine hüzzamım,
yine nihavendim,
yine uşşak bir akşamın kıyısında.
Makamlar biter belki,
ama içimdeki bu uzun gece
kolay kolay susmaz.

Macit CÜNÜNOĞLUOĞLU

PERA'DA ARTİN

.Beyoğlu’nda yürüyordum,
kaldırımlar hâlâ aynı yorgunluğu taşıyordu,
taşların arasında yarım yüzyıl sıkışmıştı zaman.
Derken Artin çıktı karşıma
ilkokuldan, ortaokuldan,
çamurlu sahalardan, çaput toplardan.

Yarım asır…
İnsan bir ömürdür sanır,
meğer bir sigara arasıymış.
Artin hiç değişmemiş,
saçları hâlâ dimdik,
boya yoksa eğer,
aslanlar gibi durmuş yaşamın karşısında.

Sarılmadık.
Bazı dostluklar tokalaşmaz,
başını eğerek selam verir hayata.
Babası Mardiros Amca gelir aklıma,
kentin en ünlü eczacı kalfası.
İki yıl çıraklığını yaptım,
eczane değildi orası,
yarı hastane, yarı dert anlatma odasıydı.
Doktoru beklemezdi insanlar,
eczane köşesinde sıraya girerdi umut.

Artin mesafeliydi hep,
ürkek bir güvercin gibi.
Hrant’ın satırlarından çıkıp 
gelmiş sanki.
Ama Levon Abi öyle miydi?
Akordeonu göğsüne bastığında
gözlerinin içi gülerdi Boğaz’a karşı.
Terziydi aslen,
ama notalar ona daha yakışırdı.

Garbis Abi suratsızdı,
nobran ama vakur.
Dikran Abi vardı kuyumcu,
iki ay önce ölüm ilanını gördüm gazetede.
Cevat Kurtuluş’u andırırdı asık yüzüyle.
Çınarcık sahilinde dertleşmiştik,
dalga sesiyle karışmıştı iç çekişlerimiz.

Ohannes Amca’yı unutamam,
baba dostu, zahire tüccarı.
Yanındaki Şeref Abi,
bu günün genel müdürlerine
zarafet dersi verirdi sessizce.

Kevork Usta’nın terzihanesi ise
bir güzel sanatlar akademisiydi:
makaslar altın, eller sabırlı,
çıraklar hayata biçim alırdı.
Yervant Usta’dan çekinirdik,
iri kıyım tornacı.
Terzi Mari’nin intiharı çökerdi mahalleye
gazyağı, sessizlik,
unutulmuş bir cenaze yolu.

Sahi, bu kentte hiç kilise yok muydu?
Savadiye’de yıkık bir tanesini hatırlarım,
duvarları arasında aşık-kındak oynadık.
Sonra üstüne spor salonu yaptılar,
taşın hafızasını betonla kapattılar.

Nüfus az değildi aslında,
beşte birdi belki bu kentin insanı.
Babam anlatırdı,
1901 doğumluydu,
1915’i gözleriyle taşırdı.
Helvacı köyü yanındaki nehir…
Yeşile karışan kırmızı.
İsimleri sayardı bir bir,
ellerinde baltalar olanları da bilirdi.

Ben tarihten anlamam,
ama suskunluktan da anlamam.
Herkes konuşur 1915’i,
en az dinlenen tarihçiler olur.
Ben sadece gördüğümü,
duyduğumu,
baba yadigârı sohbetleri anlatırım.

Bu şiirde siyaset yok,
hamaset yok,
lider isimleri yok.
Sadece aynı sırayı paylaştığım çocuklar,
aynı sokakta top koşturduğum yüzler var.
Neredeler şimdi?

Tapu kayıtları bilir belki.
Gözler yalan söyler,
senetler susmaz derdi biri.
Bir Nazım dizesi dolaşır içimde,
Ruhi Baba’nın sesiyle:
“Bu memleket bizim…”
Milliyetçilik herkese yakışır belki,
ama vicdan herkese şart.
Mevzubahis vatansa
öptüm seni Artin,
Kevork, Nişan.
Siz hâlâ Feriköy’de misiniz?
Yoksa
bir fotoğrafın soluk kenarında mı kaldınız?

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Bu yazım 23 Aralık 2011 tarihlidir.
"GAZETEMEN" adlı sitede yayımlanmıştır.

MAYIS'IN İÇİNDEN

Her mayıs geldi mi
bir şey burkulur içimde,
takvim yaprakları değil
hatıralar düşer önüme.
Kırk bir yıl önce
genç bir bahar
yarım kaldı avuçlarımda,
çocuklarımın annesi
zamansız gitti
ve Mayıs
o günden sonra
hep biraz hüzün koktu.

Ama bu Mayıs başka…
Bu kez bahar
kapımı gülerek çaldı.
Dün
bir can daha düştü kucağıma,
dördüncü kez
“dede” dedi hayat bana.
İçimde gerçek bir bahar var şimdi,
ne Pirus zaferi uğruyor aklıma
ne kaybedilmiş seçimler.
Hayat,
bildiğini okuyor usulca.
Yoruldum analizlerden,
kuru laflardan,
rakamlara sığmayan yalanlardan.

Bir kelime kaldı aklımda
temiz, sade, insanca:
Samimiyet.
İçinin dışınla bir olması,
düşündüğünü
korkmadan söyleyebilmek.
Gözlerinle gülmek
dünyaya ışıkla bakmak…
Ama aradım,
bulamadım onu
siyasetin kalabalık kürsülerinde.
Kırk tilki dolaşıyor zihinlerinde,
kuyrukları birbirine değmeden.
Dertleri ikbal,
vatandaş teferruat.

Bir yanda din,
bir yanda bayrak
üzerinden kurulan
kirli cümleler.
Karşıda pembe düşler…
Sonuç belli:
Yirmi bir yıl kazandı saltanat,
kaybeden
umut oldu,
vicdan oldu,
bir de
gerçek vatanseverlerin
saf iyimserliği.

Geçer elbet bu sarsıntılar,
ama en çok
zehirli dile içerliyorum.
Aynı sofranın ekmeğini bölenler
bir oy yüzünden
birbirine düşman kesiliyor.

Oysa
aynı halkız biz,
aynı yorgunluk,
aynı geçim derdi.
Azıcık aşım
kaygısız başım derken
bir de
kimseye muhtaç olmamak
isteriz sadece.
Şan şöhret onların olsun,
saraylar, yatlar, alkışlar…
Bana
zeytinle bölünmüş ekmek yeter,
bir de
kalp kırılmamış bir akşam.
Ben
kalp kırmayı bilmem,
sevgiye inanırım.
Dil, din, ırk sormam
yeter ki
yürekteki ışığı göreyim.
Sevdikçe çoğalırım,
çoğaldıkça
şarkılar akar içime.

Daha dün
torunum geldi dünyaya,
dördüncü kez dede oldum.
Amasya köklerim
bir dal daha verdi.
Ve ben
kendimi
yeryüzünün
en zengin insanı sayıyorum.
Bu mutluluk
bana fazlasıyla yeter.
Sağlıkla, sevgiyle kalın…

Macit CÜNÜNOĞLU

HASRET

Kim ne derse desin
ben bu kenti seviyorum.
Taşıyla değil yalnız,
zamanla yoğrulmuş gölgesiyle,
adımı bilmeden beni çağıran sokaklarıyla.

Burada doğdum.
Bir doğumdan çok,
bir çağın içine bırakıldım sanki.
Dağların arasına sıkışmış
inatçı bir tarih gibi
Amasya’nın kalbine.

Gençliğim burada geçti,
ama gençlik dediğin
takvimle ölçülmez;
bazen bir cami avlusunda
uzayan gölgedir,
bazen taş basamaklara sinmiş
çıplak ayak izleri.

O sokaklar…
Her biri ayrı bir ders kitabıydı bize.
Duvarlarında fermanlar yoktu belki
ama susarak anlatırlardı
kimler geldi,
kimler geçti,
kimlerin adı yalnızca
taş aralarında kaldı.

Cami avluları
bir mabetten çok
hayata açılan meydandı.
Top oynadık,
kavga ettik,
barıştık.
Dualarla küfürler
aynı gökyüzüne karıştı,
kimse yadırgamadı.

Ve Yeşilırmak…
Ah Yeşilırmak!
Bir ırmaktan fazlasıydı;
Amasya gençliğinin
ilk sınavıydı cesaretle.
Coşkun sularıyla
bir devrin yüzme hocası,
soğuğuyla karakter terbiyesi.
Korkuyu orada öğrendik,
yenmeyi de.

Salkım söğütler
ne romantikti ne süs;
gölgeydi,
saklanma yeriydi,
ilk sigaranın tanığıydı.
Çocukların yoldaşıydı,
ırmağın sırdaşıydı.
Tabii kara donluların…
Bizim üniformamız oydu.
Fakirliğin rengi siyahtı,
ama utancı yoktu.

Zengin çocuğunun
ne işi vardı ırmağın içinde?
O bilirdi çünkü
kaç şehrin lağımı
o suyun bileşeni.
Biz bilmezdik.
Biz suyu su sanırdık.
Serinliği bilirdik,
taşın kayganlığını,
dibe çeken akıntıyı.
Bir de güneş batarken
ıslak donla eve dönüşü,
ve azarla karışık cezayı.

Tarih de öyleydi işte…
Biz onu kirli bilmezdik.
Masaldı bize,
efsane,
biraz da gurur.
Kral mezarları
oyun parkımızdı,
harabeler saklambaç.

Sonra büyüdük.
Tarihin yükü ağırlaştı,
ırmak kirlendi,
sokaklar daraldı.
Bazı dostlar gitti,
bazıları sustu.
Bazıları da
hiç dönmedi.
Şimdi hasret
bir sızı gibi duruyor içimde.

Ne zaman bu kenti hatırlasam
bir taş yerinden oynuyor.
Geçmiş,
omzuma elini koyup
“Beni unutma” diyor.
Kim ne derse desin
ben bu kenti seviyorum.
Çünkü bu şehir
beni büyütmedi sadece,
beni eksiltti,
yaraladı,
ama insan yaptı.
Ve bu insan
en çok
tarihle yoğrulmuş
çocukluğunu gençliğini unutmayan sevdalıya dönüştü.

Macit CÜNÜNOĞLU

ATEŞE VERİLEN NERGİS

Kaç bin yılın yükü var sesimde
Bir türkü başlar, duvarlar ürperir
Bir adam söyler
Memleket susar.

Yağmur değil bu
Gözlerimden akan tarih
Kirpiklerim alışkın artık
Islanmıyor hiçbir şey
Yanmak hariç.

Kapına geldim Ahmet
Bağışlanmak için değil
Hatırlanmak için
Çünkü bu ülkede
Unutmak en büyük affetme biçimi.

Nergislerimi ateşe verdiler
Suçum
Biraz fazla sevmekti memleketi
Biraz yüksek konuşmak
Biraz “hayır” demek
Biraz insan kalmak.

Gurbet dedikleri
Haritada bir yer değil
Kendi dilinde boğulmak
Kendi toprağında yabancı olmak
Sessizce ölmek
Ve adına kader demeleri.
Bu topraklar
İsyanı sever ama isyancıyı sevmez
Türküye ağlar
Türküyü yakanı alkışlar

Sonra da
“Ne iyi adamdı” diye mezarına çiçek bırakır.
Zindanlar hazır
İdam sehpaları iştahlı
Karakol gölgesi serin
Filistin askısı tanıdık
Zebani bol
Üniformalı, kravatlı, köşeli…

Ahmet
Toprağın altındasın şimdi
Ama inan
Burada hâlâ sen söylüyorsun
Biz hâlâ yanıyoruz.
Tanık mısın söyle
Abartı var mı kelimelerimde?
Bu ülkede
Azınlıksan eksiksin
Devrimciysen suç
İtiraz ediyorsan ölüsün
Yaşarsan da cezaevi.

Ben de nergisim
Ateşe verilenlerden
Her şarkında
Bir parçam kül oluyor
Her susuşumda
Bir ülke daha çöküyor içimde.
Ve bil dostum
Hasretin sadece sana değil
Adalete
Özgürlüğe
İnsanca yaşama
Dair ne varsa…
Şarkını açıyorum yine
Sesin duvara çarpıyor
Geri dönüyor
Kalbime saplanıyor.
Oy…
Gene yandım
Ama olsun
Bu yanık
Bize yüz yıldır miras.

Macit CÜNÜNOĞLU

30 Ocak 2026

NİHAVEND

Nihavend bir şarkı başlasın,
adı konmamış olsun.
İlk notasını kalbim versin,
gerisini gece tamamlasın.

Sözler yüksekten gelmez;
usul usul yaklaşır.
“Ben buradayım” der,
“acelem yok.”
En tehlikeli şarkılar böyledir,
insanı yavaşça kendine benzetir.
Sen dinlerken
zaman sandalyeye oturur,
ellerini dizlerine koyar.

Geçmiş kapıyı aralar
ama içeri girmeye cesaret edemez.
Çünkü bu şarkı
yaradan çok hatırlatır.
Bir yüz düşer aklıma,
net değil…
ama kalbim tanır.

Gözler aşka yine gülümser,
çünkü bazı bakışlar
hiç yaşanmamış olsa bile
eskimez.
Nihavend burada
sonbahar gibi çalar:
ne koparır ne bırakır.
Sadece biraz daha “kal” der.

Ve sen, Usta…
engin yüreğinle
şarkının en güzel yerinde susarsın.
Çünkü bilirsin;
bazı duygular söylenmez,
çalınır.
Plak dönüyor hâlâ.
Gece razı.
İstersen
nakarata girmeyelim…
orada biraz kalalım...

Yetmez elbette…
Nihavend yarım bırakılmaz,
engin yürek susarak çoğalır.
Gece ilerler,
şarkılar koyulaşır.
Bir sigaranın ucunda
yılların tortusu birikir,
duman değil bu,
içinden çıkılmayan cümlelerdir.

Bu makam çalarken
insan kendine bile itiraf edemediklerini
usulca kabul eder.
“Ben sevdim” demenin
en onurlu hâlidir bu;
karşılık aramadan,
hesap tutmadan.
Senin yüreğin…
deniz gibi Usta.

Fırtınayı bilir ama
kıyıyı incitmez.
O yüzden aşk senden
bağırarak değil,
derinden olur.

Bir bakış gelir sonra,
adı yok, niyet temiz.
Kalbe dokunur,
yerini bilir, taşırmaz.
İlk bakışın o saf hâli
bir şarkının ilk notasına benzer;
yanlış basarsan bozulur,
doğruysa ömür boyu sürer.

Şarkılar eskir derler,
yalan.
Eskimeyen kulaklar vardır,
bir de senin gibi
duymaktan vazgeçmeyen yürekler.
Ve bunu bil Usta,
nihavend yalnız hüzün değildir.
İçinde umut vardır,
sessiz ama inatçı.
Tıpkı senin gibi…
Devam eder bu yol,
plak döner, gece uzar.
İstersen sustururuz dünyayı,
bir şarkı daha açar, bu sevdalı gönüllerde,
ben daima varım.
Öyleyse:
"Çal gitar çal, ağla gitar.
İçimde nice yılların özlemi var..."

Macit CÜNÜNOĞLULU
🎶

İSTANBUL'DAN AMASYA'YA

“Dalgalandım da duruldum…” derken Müzeyyen, bir plak iğnesi yüreğimin en eski çiziklerine takılıyor.

Akşam yine yola çıkıyor, zaman omuzuma abanıyor.
Bedenim yorgun, evet, yaşlı biraz; ama ruh dediğin aklı başında durur mu? 
Kâfir beynim alttan alta fısıldıyor hâlâ: Aşk… 
Sus diyorum, yoksa kim tutar beni.

Hatıralar imdada yetişiyor sonra, bozdur bozdur harcanan bir eski para gibi. İstanbul’u dolaşıyorum: Adalar’a uzanıyor yolum, mimoza kokuyor ellerim, erguvanlar altında şiirle oyalanıyorum.

Aşiyan’da Orhan Veli, 
mezarı bile genç. 
Biraz ilerde Yahya Kemal, son faslın nağmesinde aşkı ağır ağır içiyor. 
Yelkovan kuşları martılarla çarpışıyor Boğaz’da, Çamlıca uzun boylu, aziz İstanbul’a yukarıdan bakıyor.

Ama gözleri yaşlı şehrin, bağrına dikilmiş altı minareli bir suskunluk. 
Oysa bir zamanlar minik ormanlardı o ağacın altı.
Geçiyorum… 
Amasya’ya varıyorum. Doğduğum toprağa.
Irmak boyunca iki tur atıyorum; çınarın komşusu Örnek Otel’de kendime bir yatak ayırıyorum. 
Şehrin göbeği burası, hatıralara yakın.
Selağzı’na uzanıyorum, önce Kale’yi selâmlıyorum, sonra Mahzen’e iniyorum. 
Gençlik yadigârı bu mekân, bir yirmilik rakı söylüyorum, muhabbet kendiliğinden açılıyor.

Muhacir hikâyeleri dolaşıyor masada, Süer kardeşler, Selim Salim amcalar birer birer geliyor aklıma. 
Nurlar içinde uyusunlar, meyhane adabını taşırmadan öğrettiler bu şehre.

Hesabı ödüyorum, fazla uzatmıyorum. 
Hükümet Köprüsü bekliyor beni. 
Irmağı seyrediyorum doya doya, Gümüşlü Camii sessizce bakıyor yüzüme.
Yok olan mahalleme el sallıyorum; çocukluğum, gençliğim orada saklı. 

Ağlamıyorum, gözyaşlarını içe akıtmayı çoktan öğrendim.
İstikâmet İlâankaya, Kuş Köprü… 
Yol üstünde Hilton’un duvarına bir itiraz bırakıyorum. 
Biliyorum, sağ omzuma yazılacak bu. 
Yitip giden parklar için bir küçük isyan sayılır.
Kumacık Hamamı’na giriyorum, halvet sonrası kese, lif… 
İyi geliyor insana arınmak.
Savadiye’ye çıkıyorum sonra, Ulu Mama bekliyor beni. İstavroz çıkarmasam da ayazmasından su içiyorum, uzaklarda yaşayan Ermeni ahpariglerimi içimden selâmlıyorum.

Bugünlük bu kadar hasbıhal. Ramazan boyunca Amasya yürüyüşlerim sürecek. 
Yeter ki biri sayfayı açık tutsun.
Çünkü söz uçar, yazı kalır. 
Hele mevzu Amasya olunca gerisi teferruattır.
Nokta.
İstanbul’dan canım memleketime gani gani selâm olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

MÜBADELENİN IŞIĞINDA



Yine oturdum kelimelerin başına,
dün bıraktığım yerden
biraz daha sarhoş,
biraz daha cesur.

Aşk dedikleri,
hiç ayılmayan bir hâl bende.
Aşksız bir hayat düşünemiyorum,
doğama mı aykırı,
yoksa kalbim mi inatçı,
bilmiyorum.

Ama biliyorum:
dalgalı yaşamak bir ayrıcalık,
bulutların katına çıkmak
herkese nasip olmaz.

Düşünsene,
Sait Faik en yakın dostun,
Orhan Veli cebinde buruşuk bir kâğıt.
Malzeme İstanbul;
bir kadının kıvrımları gibi
keşfe çıkıyorsun.

Yedi tepe diyorlar,
oysa binlerce iniş çıkış,
zulalar,
el değmemiş kutsal mekânlar.
Bir dokunuş yeter,
başlar en güzel sohbet,
en şiirsel susuş.

Kelimeler dökülür dilinden,
ışıldayan gözlerin ardında
utangaç bir şehvet gizlidir.
Koskoca İstanbul’a sarılırsın,
bir sevgiliye sarılır gibi.

Martıların kanadında yerin hazır,
korkma, düşmezsin.
Süheyla’nın bakışları
emniyet kemerindir.

Ver elini Burgaz,
Hristo’nun kahvesinde
randevumuz var tarih ile.
Herkül Milas anlatır Anadolu’yu,
mübadeleyi,
yarım kalmış hayatları.
Dinlersin…
Satır aralarında
Elena’ya âşık olursun,
belki izini sürersin,
belki sadece susarsın.

Sonra rembetiko sarar kalbini,
Ege’nin müziği akar damarlarında.
“Ödemiş’in kavakları”
bir sızı gibi çöker içimize.
Selanik’ten İzmir’e
bir nefeste geçer zaman.
Dostluk, barış,
insan olmanın erdemi
ılık bir rüzgâr gibi dolaşır ruhunda.

Evrenselliğe açılır kapılar.
Sahnede Maria Faranduri,
“Leylim ley…”
Akdeniz semalarında yankı.
Elimde bir deniz yıldızı,
dalgalar vurur kordona.
Yüzüme çarpan ilk damlaya
gözyaşlarımı bırakırım.
Belki,
yeni aşklarımın
habercisi olur diye.

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Mübadelenin 103. yılı.
Acılarla dolu hikâyelerin gölgesinde kaleme aldığım 
satırlar.
Yitip gidenleri saygıyla sevgiyle yad ediyorum.

MÜBADELE

Bir sabah kapıyı çaldılar,
Ne selâm vardı ne hâl hatır.
“Hazırlanın” dediler,
Bir devlet cümlesi kadar soğuk,
Bir mezar taşı kadar kesin.
Hazırlanmak dedikleri ne?
Bir ömür nasıl toplanır bir bohçaya?

Hangi ana sığdırır
Oğlunun çocukluğunu sandığa,
Hangi baba bırakır
Duvardaki çivide asılı ekmeğini?
Toprak bilir,
İnsan köklenir.
Ağaç gibi,
Mezar gibi,
Hatıra gibi…

Ama bir kalem oynadı masada,
Bir imza atıldı haritada.
Ve bir gecede
Komşu, yabancı oldu.
Ev, “öteki” sayıldı.
Mezarlar bile pasaport 
sorar oldu.

Bir buçuk milyon
Oradan buraya.
Beş yüz bin
Buradan oraya.
Rakamlar yürüdü yollarda,
Ayakkabıları yırtık,
Gözleri geride kalmış.

Kadınlar sustu,
Sustukça yaşlandı.
Erkekler dimdik yürüdü
Ama omuzları çöktü.
Çocuklar soru sormayı bıraktı,
Çünkü cevaplar
Hiçbir dile çevrilemiyordu.

Deniz gördü hepsini.
Vapur güvertelerinde
Aynı dua, farklı dillerde.
Aynı korku,
Aynı mide bulantısı,
Aynı “geri döner miyiz” sorusu.

Kim döndü ki?
Giden, gittiği yerde “yabancı”
Geldiği yerde “misafir”
Ömrü boyunca arada kaldı.
İki vatan arasında
Vatansız yaşlandı.

Politika dediler adına.
Devlet aklı dediler.
Ulus inşası,
Denge, güvenlik…
Peki ya sevda?
Peki ya komşunun anahtarı?
Peki ya aynı fırından alınan ekmek,
Aynı çeşmeden içilen su?
Bu ne la?
Mal mı sayıyorsun?
Can mı tartıyorsun terazide?
Bir kilo hüzün,
İki kilo gözyaşı
Kaç para eder masada?

Evler boş kaldı,
Ruhlar doldu.
Gelen, gidenin hayaletinde yaşadı.
Giden, gelenin eşyasına yabancı.
Hiçbir eşya
Sahibini bulamadı.
Yıllar geçti.
Takvimler değişti.
Ama bazı dedeler
Hâlâ rüyasında
Eski kapısını açıyor.
Bazı nineler
Hâlâ yanlış memlekette
Doğmuş gibi hissediyor.
Mübadele dediler adına,

Oysa adı
Sökülmeydi.
Koparılmaydı.
İnsanlıktan fire vermekti.
Bugün 103 yıl geçti.
Ama acı yaşlanmadı.
Sadece sustu.
Toprağın altına çekildi
Ve her yıl
Bir günlüğüne
Yeniden konuştu.
Dinle.
Bu şiir değil sadece.
Bu,
Yerinden edilmiş bir vicdanın
Hâlâ eve dönmeye çalışan sesidir.

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Bu satırlar mübadelenin 103. yıl dönümünde kaleme alınmıştır.

PINAR'IN İZİNDEN



Bir bahar akşamı
rastladım size
diyor eski bir plak,
iğne bozuk, ses yorgun.

Gözlerinizden geçerken yıllar
başımı eğiyorum ben de,
sormaya utanarak:
Daha önceleri nerelerdeydiniz?

Ne zaman Selahattin Pınar çalsa içimde bir masa kurulur:
rakı beyaz, hüzün saydam,
kadehler suskun.
Kalamış olur kalbim,
Todori’ye bakar gönlüm,
geceyi omuzlamış gibi.

Altı Şubat bin dokuz yüz altmış…
Bir usta düşer notadan,
ezgiden, hayattan.
Rastlantı bu ya,
bir hafta sonra da 
babam durdurur vakti,
Amasya’da,
elli dokuzunda.

İki ölüm,
aynı hüzne bağlanır.
Mustafa Kemal severdi 
O'nu derler,
bir bestede durur zaman.
Afife’nin gölgesi düşer
her şarkının arasına.
“Nereden sevdim o zalim kadını”
diye sorar ud,
cevabı denize bırakır.

Şarkılar kadın olur,
kadınlar yara.
Pınar, yaşadıkça nota olur,
nota oldukça kalp.
Sol anahtarıdır kaderin,
yüreği Kalamış’ta susar.

Dün eski bir dostla konuştum
sanal bir akşamda.
Mutluluk dedik, direnç dedik ve müzik dedik.
Osho bile geçti masadan.

Derken düştü aklıma Pınar,
rastlantı bu ya
geçen hafta Todori’nin bahçesindeydim.
Fotoğraflar çektim,
gönlümüzün pınarına.
Bir kez daha inandım.

İyi ki sanat var.
İyi ki musîki,
kalbi hâlâ atanlara
yavaşça dokunuyor.

Şimdi yola çıkmalıyım
Adalar’a doğru.
Rüzgâr sert ama
Sait Faik bekliyor,
Hüseyin Rahmi,
Yesârî Asım.

Mırıldanıyorum:
“Ömrüm seni sevmekle 
nihayet bulacak…”
Dönüşte uğrarım Pınar’ın masasına,
ruhu mutlaka oradadır.
İki tek parlatırız; 
geceyi selâmlar, yollarız
nurlu yarınlara.

Macit CÜNÜNOĞLU
🎶

29 Ocak 2026

GÖNÜL GEZGİN

Amasya–Kadıköy hattında dolaşan, yorgun ama umutlu 
bir sesle:
Gönül Gezdirme
Küçük kentler
zamanı cebine koyar insanın.

Mesafeler ürkütmez,
saatler kimseye küfretmez.
Sabah Hasbahçe’de
çayın buğusu yükselir Yeşilırmak’tan,
öğle Anadolu Mutfağı’nda
ev tadı kalır damağımda.

Akşam olunca
Emin Efendi Konağı’ndan
bir şarkı sızar taş duvarlara,
insan kendini biraz daha az 
yalnız hisseder.

Ama hayat pahalıdır,
hayaller ucuzlatılamaz.
Asgari ücretli düşler
cam vitrinlerin gerisinde kalır.
Olsun,
yazarız yine de;
belki bir gün yolumuz düşer Amasya’ya,
cüzdanımıza bakar
kalbimize göre yaşarız.

Ben zaten
gönül gezdiririm.
Bedava bu yolculuk,
pasaport istemez.
Serseri mayın gibi
bir orada bir burada,
kimseye çarpmadan,
dünyayı incitmeden.

Kadıköy’de
iki içecek, bir dost sohbeti
beş yüz lira.
Tabure üstünde memleket kurtarırız,
lüks yok,
sadece hayatın kendisi.
Çiçek Pasajı suskun,
Nevizade yorgun.
Eski sesler göç etmiş.
Kadıköy hâlâ
biraz nefes alıyor,
bu yüzden çekim merkezi.
Meyhaneler camlara yazı asmış:
“İçki sizden, mezeler bizden.”

Garip zamanlar…
Ev rakıları masaya çıkmış,
alan razı, satan razı,
yoksulluk bile uyum sağlamış.
Ben dar bütçeli bir emekliyim,
ama güzellikleri ıskalamam.
Şikâyet etmeyi bilmem,
iyimserliği hiç kaybetmedim.
Halk düşmanı iktidara rağmen,
umutlu kaldım.

Sığınağım kitaplar,
bir de müzik.
Ülke Ortaçağ karanlığında,
siyaset çürük,
muhalefet perişan.
Ben mi?
Muhayyer makamında
“Çile bülbülüm çile…” dinlerim.
Yorgun yüreğime iyi gelir.
Ardından Münir Nurettin:
“Ey ömrüm, nasıl geçersen geç…”
Ve geçip gidersin işte,
acıyla, inatla,
biraz şarkıyla,
biraz umutla.
 
Macit CÜNÜNOĞLU 
🎼🎶
.

BİR BAŞKA DÜNYADAN

Bir başka dünyadan 
sesleniyorum size,
nota aralarına saklanmış 
bir hatıradan.
Kent soylu bir ezgidir şarkılarımız,
Amasya’nın taşına toprağına
rast makamı sinmiştir çoktan.
Köyler kalabalıktı vaktiyle,
ama türkü suskundu bu şehirde.
Ud konuştu onun yerine,
ney iç çekti,
kanun sabrı öğretti zamana.

Sürgün bir ustanın gölgesi 
düştü şehre:
Griftzen Asım Bey.
Yıl bin dokuz yüz on üç,
bir musiki cemiyetinde
kaderle meşk edildi.

Evlerde enstrüman çoğaldı,
kız çocuklarının parmakları
ud telinde büyüdü.
Aristokrat bir sükûnetle
şarkılar benimsendi.
Rast makamıyla başladık hayata,
Kuba’dan bir ses yükseldi sonra:
İrfan Özbakır.
“ Sensiz kalan ömrümde…”
diye viran oldu kalpler.
Cennet mekânında bir şeref locası ayrıldı ona, inanırım.

Benim hikâyem de erkendi,
bir ağabey eliyle açıldı kapılar.
Uduna yük olurken ben,
ruhuma yoldaş oldu musiki.
Prinççi’deki meşk odasında
zaman ağır ağır yürürdü.
Neyde Asım Kemeroğlu,
udlarda emek,
kemanlarda sabır vardı.

Dede Efendi’den Bimen Şen’e
uzanan bir yoldu bu,
bazen uykum gelirdi,
bazen bir şarkı kaldırırdı başımı.
Sonra Hacer Hanım’ın rahlesi…
Ve Batı’nın çok sesli uçsuzluğu.

Mozart’la dost oldum,
Beethoven’la direndim,
Bach’la arındım,
Mahler’le dağıldım.

Caz çağırdı beni uzaktan,
New Orleans’ta buldum kendimi.
Blues içimde kaldı,
tango sürükledi Arjantin’e.

Bir bar köşesinde doğan müzikle
Itrî aynı kalpte buluştu.
Bésame Mucho
nihavendle kardeş oldu.

Döndüm memlekete,
İspanyol gitarım vardı yanımda.
Hâlâ çalarım,
dost meclisinde,
sessiz alkışlar için.

İşte böyle dostlar,
bir ömür notalara bölündü.
Bugünlük bu kadar…
Yarın anlarım
kimler kaldı bu sesle.
Hoşça kalın,
musikiyle kalın.
Her şeye rağmen.

 Macit CÜNÜNOĞLU 
 🎶

S. DEMİREL

İnsan Demirel’den söz edince ister istemez kendi hayatını da düşünmeye başlıyor. 
Dile kolay; doksan bir yıllık bir ömür… 
Biz de az ya da çok eşlik ettik bu uzun yaşam serüvenine. 
Hele biraz siyasetle ilgilendiyseniz, Süleyman Demirel tam anlamıyla bir yol arkadaşıdır. 
Seveni çoktur, sevmeyeni de… 
Politikada bu kaçınılmazdır. Bugün Erdoğan için geçerli olan denklem, dün Demirel için de geçerliydi: hayranlıkla nefret neredeyse başa baş.

On buçuk yıl başbakanlık, yedi yıl cumhurbaşkanlığı… Üstüne iki buçuk darbe süreci eklendi mi, ortaya “Demirel efsanesi” çıkar. 1924 doğumlu, tam anlamıyla bir Cumhuriyet çocuğuydu. 
Yokluğu da gördü, zenginliği de. 
İTÜ’de aldığı sağlam eğitim, iyi yetişmiş bir mühendis aklı… 
Demokrat Parti iktidarının meşhur “Su Müdürü”. 
Suya hayrandı; barajlar kralıydı. 
En büyük hayali elektrik üretmekti: ülke aydınlanacak, medeniyetin ilk adımı atılacaktı. 
Ardından yollar, köprüler, fabrikalar gelecekti.
Siyaset sahnesinde hızlı bir yükseliş, 1965 seçimlerinde muhteşem bir zafer… 
Soğuk Savaş yıllarının “anti-komünist, liberal muhafazakâr” lideri. 
Altmışlı yılların başbakanı, 
halkın gözünde sevilen bir figür. 

Lâf ustasıydı; fötr şapkasıyla milletin “Baba”sı, “Bir Bilen”iydi. 
Politikada “Dün dündür”ün mucidi; diplomaside ise “Ege Yunan gölü değildir, Türk gölü de değildir; Ege zaten göl değildir” sözüyle jeopolitik literatüre iz bırakan eşsiz bir karakterdi.

Ancak iktidar yıllarında toplumsal muhalefet yükselince, özgürlükçü 1961 Anayasası’ndan derin bir rahatsızlık duyan Demirel, 15–16 Haziran işçi eylemlerini bahane ederek bu anayasayı ustalıkla budayanların başında geldi. Ardından 12 Mart darbe sürecinde, iki eli havada üç fidanın idam edilmesinde sorumluluk alanlar arasında 
öne çıktı. 
“Çoban Sülü” günleri çoktan geride kalmış, “Morrison Süleyman” kimliğiyle büyük sermayenin gözdesi hâline gelmişti.
1970’lerde yükselen işçi sınıfı hareketini boğmak için Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni savundu; emek düşmanlığıyla tarihe geçti. 
Sağ siyasetin DNA’sına işlemiş “düşman yaratma” stratejisini benimseyerek, 12 Eylül faşist darbesi öncesinde “Ülkücüler suç işlemez” yanılgısına düştü ve ülkedeki yangına körükle gitti.

Ve nihayet, tontonun beklenmedik ölümünden sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. 
Artık number one’dı; çıkılabilecek en yüksek makamdaydı. 
Temel şiarı belliydi: devletin bekası, Tansu’nun ülkenin istikbali olması, “şak şak paşalar” ve yükselen Kürt hareketine karşı panzehir politikalar… 
On yedi bin faili meçhul, memleketin orta yerinde yatıyordu.
“Çok bilen” efsanevi Süleyman Demirel, tarih yazmaya devam ediyordu. 
Her yer Susurluk’tu; piyasanın kahramanları Mehmet Ağar ile Veli Küçük sahnedeydi. 
Ve perde arkasından bir ses: 
“Hoş geldin Tayyip Erdoğan, bütün hazırlıklar tamam.” Ecevit’ten bir fiske, aynen iktidarda Erdoğan… 
Ve ömür boyu sarayda!  
Şimdi geldi mi kına zamanı, 
yoksa atı alan Üsküdar'ı çoktan geçti mi?

Macit CÜNÜNOĞLU

KİBELE'NİN İZİNDEN


İstanbul
hem sever insanı
hem döver.
Önce lodosuyla bir tokat atar yüzüne,
sersemletir,
sonra poyrazıyla nefesini kilitler kapılara.
Çıkamazsın.
Oturursun,
aptal bir bekleyişle
pencereye yaslanıp dünyaya bakarsın.

Neyse ki internet var,
camdan değil
ekrandan açılan bir pencere.
Gönlümce gezerim.
Soğuk ülkelere düşer yolum:
İsveç, Norveç…
Karın sessizliği
içimdeki gürültüyü bastırır.
Beyaz manzaralara bakınca
ferahlar kalbim.
İstanbul’un da artistik köşeleri var:
Boğaz kıyıları,
Kavaklar,
Fener.
Karadeniz rüzgârı taşırlar.
Hepsi cennet,
ama sıcak günlerde
insan Anadolu’yu özler.
Bolu Dağı’nın çamlarını,
Boraboy Gölü’nün durgunluğunu,
Karadeniz yaylalarını…
Gidebilsem Cilo’ya,
adım adım gezsem
buzul göllerini.
Kara kovan balı yesem,
kardelenler toplayıp
tanrıça Kibele’ye sunsam…
Rüyaların en güzeli bu olsa gerek.

Bir de Anadolu var:
uygarlığın beşiği.
Göbekli Tepe
daha dün keşfedildi,
ama tarih
M.Ö. sekiz bin beş yüz.
Ateşten sonra,
yazıdan önce.
Tekerlek yok henüz,
ama dağlar yerinde,
nehirler ezberinde yolun.
Fırat hüzünlü,
kardeşi Dicle.
Kızılırmak, Sakarya, Yeşilırmak
Karadeniz’e koşar.
Toroslar güneyin bekçisi,
Ağrı
sessizce toplar etrafına Ermenileri.
Van Gölü kıyısında
Ahtamar yükselir taştan bir dua gibi.

Sonra sahneye Türkler çıkar.
Yıl bin yetmiş bir.
Malazgirt’te cenk,
sonrası İstanbul’a uzanan yol.
Selçuklu, Osmanlı…
Ve bugün:
Beştepe Sarayı.
Tarihe bakarım,
kendime bakar gibi.
Atalarımı sorarım zamana.
Cevap nettir:
Ben
çok memeli
tanrıça Kibele’nin soyuyum.
Öyleyse ne mutlu bana.
Asil ninem benim.
Eminim,
sonsuzlukta buluşacağız.

Macit CÜNÜNOĞLU

TARİHE NOT DÜŞMEK

İstanbul
dünyanın gözbebeği,
objektiflere yakışan kadim bir yüz…
Her karesi hatıradır,
her sokağı bir mısra.
Şiirler ona yazıldı,
şarkılar onunla çoğaldı.

Beyoğlu’nda gezersin,
güzelleri süzersin;
aklın Ortaköy’de kalır,
Emirgân’da erguvan olur yüreğin.
Mimoza kokar sabahlar,
yelkovan kuşları gibi
Boğaz’da süzülür gönlün.

Martı olur özgürleşirsin,
bazen bir simidin peşinden
çocukça koşarsın.
Masaldır İstanbul,
yazmakla bitmez,
yaşamakla eksilmez.

Ya Amasya?
İstanbul’la ancak cennet yarıştırılır,
Amasya da onlardan biridir.
Denizi yok derler,
oysa Yeşilırmak
canın ta kendisidir.
On dört uygarlık
iz bırakmıştır taşına toprağına.

Hattiler, Hurriler, Etiler
müzede susarak konuşur.
Krallar
kayaları oyarak ölümsüzlüğe yürür.
Köprüler direnir zamana,
dağlar suyla tanışır.
Kaleler göğe yaslanır,
sarnıçlar sır saklar.

Toprağı berekettir,
elması masal,
kirazı kral,
kayısıyla şeftali
güneşle yarışır.
Üzüm…
Çavuş’tan kınalı yapıncağa
Merzifon Karası’na selâm durur.
Taşova’nın çiçek bamyası girer araya,
sebzelerin aristokratı,
etiketiyle bile mağrur.

Amasya anlatılmaz,
yaşanır.
Irmak boyu yürüyerek,
dağlara tırmanarak,
sofrada muhabbetle çoğalarak.

Boraboy uzaktan çağırır insanı,
çam kokulu bir davetle.
Göl, yeşilin kalbidir,
aşk iksiridir,
gençliği saklar koynunda.
Kraliçe gibi poz verir zamana,
dört mevsim misafir ağırlamaktan
mutludur bu şehir.

Bir de Amasyalı dostun varsa,
servettir ömre eklenen.
Güvenirsin,
seni alır götürür
anıların en derin sularına.
Selamet Hatun’dan başlar yol,
Ulu Mama’da durur.

Pirler Bahçesi’nde semaver çayı,
Çilehane’de sabır
düşer akla.
Dört metrekarede
kırk gün kırk gece,
ışık yanar ruhta.
Edison’dan çok önce.
İnanın,
Amasya da bir masal kenttir,
İstanbul gibi…
Hatta fazlası var,
azı yoktur.

Zaman tünelinde
dingin adımlarla yürür.
Ben de
Amasya Fotoğraf Platformu’nun
bir emekçisi olarak
bu şiirle
tarihe not düşüyorum.
Ne mutlu bana.

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Ocak 2026

SEVDALAR

Ben bugünü yazmam,
bugün çok gürültülü.
Ben hatıraları yazarım,
sessizliğin içinden süzülen
eski bir ezgi gibi.

Okunuyorsa yazdıklarım,
demek ki geçmiş hâlâ diri,
demek ki insan
yorulunca dönüp
kendine bakıyor.

Çağ dediğin yordu bizi,
insan insanlıktan çıktı.
Kurumlar tabelada kaldı,
adalet kelimede.
Cennete mi bu gidiş,
yoksa kıyametin provası mı,
bilen yok.

İçimiz yanıyor,
çünkü örgütsüzüz,
çünkü sesimiz
duvara çarpıp geri dönüyor.
O yüzden kaçarım ben
günlük politikanın girdabından,
boğulmamak için
Amasya’ya sığınırım.

Yeşilırmak açar kucağını,
“gel” der,
söğüt dalları gölgelik,
ırmak tanıdık.
Ilganus balıkları
kaytan bıyıklarıyla selam verir,
su bile hatırlar beni.

Uzaklardan bir musiki yükselir,
Asım hocanın neyi,
Necmi abinin kemanı,
Ruhat’ın klarneti,
Rıza’nın kanunu
ve ağabeyim Adnan’ın udu…

Bir hüzzam peşrevi geçer içimden,
işte huzur,
işte hayat.
Irmak kenarında
herkese yetecek kadar yer var,
ne itiş kakış,
ne boğazın kibri.

Sırtımı dağlara veririm,
yanımda bağlar,
dostum kiraz, şeftali, zerdali.
Bir sevgili gibi
dudağıma uzanırlar.
Tarih yanı başımda yürür,
Strabon yalnız hemşerim değil,
akrabamdır zihnen.
Yüzyıllar ötesinden
göz kırpar bana.

Yeşilırmak durgundur,
birazdan Tersakan’la buluşur,
sonra Karadeniz’e varır yol.
Hırçındır deniz,
ama güzeldir;
lüferiyle, kalkanıyla,
levreğiyle,
olmazsa olmazı hamsisiyle.
Gel keyfim gel.

Memleketim diye söylemem,
Amasya yaşanacak kenttir.
Ama ah…
Şu İstanbul sevdası yok mu,
işte o
yüreğimde durur
hiç susmaz.

Macit CÜNÜNOĞLU

DÜŞÜNCE DÜNYASI



Bazen hayatın hızına yetişemiyorum. 
Yapmam gereken o kadar çok işim var ki,
bu kadar iş ne zaman birikti diye inanın ben de şaşırıyorum.
Demek ki dünya düzeni böyle, geldik gidiyoruz derken hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıyorum.
Sakın ha şikâyetçi olduğumu sanmayın, ne kadar çok iş o kadar ruh sağlığı ve huzur.

Elbette taş taşımıyorum, cam çerçeve silmiyorum, yemek yapmıyorum, alış verişe gitmiyorum...
Emeklilikte tek işim var, o da: ''Düşünmek''.
Aman ha küfür etmeye kalkmayın, yerin kulağı var.
Ayrıca düşünme eylemini küçümsemeyin, ciddi iştir.
Yaşım gereği doğal olarak güne erken başlıyorum.
Uykumda yazılar kaleme almışım, onlarca rüya görmüşüm.
Tabii bir kısmı hafızamdan silinse de, iz bırakanlar çoğunlukta.

Hani derler ya: ''Dervişin zikri neyse fikri de odur.''...
Biliyorsunuz aşk çocuğuyum, sevda sanat yaşam biçimim.
''İnsan yedisinde neyse yetmişinde de aynıdır'' derler...
Ne kadar da haklılar, müzik sevgisi çocuk yaşlarımda içime işlemiş.
Bilhassa kadınların gözleri hayâl dünyamın merkezi, âdeta kâbesi.
Bu kadar zengin hasletlerden sonra ne beklerim hayattan?
Öyleyse şükretmesini bilenler safındayım.
Cami de, medrese de değil canım...
Kadıköy postanesinin arkasında kırk yıldır mudavimi olduğum meyhanede.
Adı: Benusen, dostlarım Ömer Hayyam, Neyzen Tevfik, Şair Eşref ...
Cümbür cemaaat kadeh kaldırıp koro hâlinde şükrederiz kutsal suyun başında: ''Hayat eksikliğini göstermesin'' diye.

Gördünüz mü yapılacak ne çok işim varmış?
Evet: Düşünmek.
Günde üç beş satır yazmam düşünmem sayesinde...
Gönül dünyamda da sık sık yolculuğa çıkarım...
Hem de tahmin edemeyeceğiniz kadar uzaklara.
Bu arada yalnızlığı sevmem, yanımda bir nefes, bir yoldaş, bir can illâki olacak.
Hele de gözler zümrüt yeşiliyse..
Artık bana her yer cennet.

Oysa gençliğimde Elizabeth'e hayrandım.
Tabii menekşe gözlerine.
Fakat bu yaşıma geldim, menekşe gözlü kadını bırakın tanışmayı uzaktan bile görmedim.
Ne büyük kayıp?
İnşallah kalan ömrümde görürüm de bu dünyadan gözüm açık gitmem.

Evet, düşüncenin yaşamıma kattığı güzellikleri burada sıralamaya kalksam ciltlerle 
kitap olur.
Aşk, sanat tamam, bir de torunlarımla zaman geçirmem lâzım.
Az buz değil, iki kız iki oğlan dört mücevher.
Hepsi pamuk elli, hepsi ateş parçası...
Tahmin edeceğiniz gibi hepsi telefonun ayrılmaz parçası.
Evde, yolda izde...
Bir sohbet bir sohbet desem de inanmayın...
Zaten bu dert çağımızın insanlığa sunduğu en kazık hediye!
Atsan atamazsın, satsan satamazsın...
Açtırmayın kutuyu...
Evet, bugünlük bu kadar hasbıhal yeter.
Hepiniz öpüldünüz...
Yarın görüşmek umuduyla hoşça kalın canlar!

Macit CÜNÜNOĞLU

27 Ocak 2026

MEDYA GÜLLERİ(!)



Dün Fatih Altaylı'yı YouTube kanalından izledim, 
akşam da Ertuğrul Özkök'ü Sözcü Tv'de dinledim. 
Öncelikle belirtmek isterim ki Altaylı'ya büyük geçmiş olsun, hiç bir suçu yokken yedi buçuk ay boş yere yattı. 
Bu düzende olur böyle vakalar, allah daha beterinden sakınsın diyelim... 

Ve geçelim asıl mevzuya, elbette ilk sözüm Fatih Altaylı'ya. 
Kardeşim hiktiri moktan bir lâf uğruna zindana tıkıldın, lâkin o nasıl Silivri güzellemesidir... 
Vallahi kendi adıma çok şaşırdım ve üzüldüm.
Biliyoruz ensesi kalın adamsın, para pul sıkıntın yok. 
Diyorsun ki hücreme adım atar atmaz televizyon ile buzdolabı satın aldım, aferin iyi yapmışsın. 
Hapishane tarihinde bir ilki gerçekleştirmişsin...
O da kantine avokado ile brokoli getirttirmişsin... 
Bir aferin de buna, hakikaten iyi yapmışsın. 
Bir de ziyaretçi trafiğinden gına gelmiş, resmen bunalmışsın... 
Sabrın için bir aferin daha!
Banka müdiresi Seçil Herzan'a da çok üzülmüşsün... 
Hassas kalbin ve insanlığın için bu kez yüz kere aferin... 
Başka, yatak altında gömlek ütüleme numaralarını bırak... 
Almışsın karşına Emre diye bir çocuk, bu millete ne anlatıyorsun?
Silivri şöyle güzel böyle güzel, konfor beş yıldız on numara, hizmet kusursuz, personel kibarlığın nezaketin üst sınırında...
Eee, ne yapalım yani, tatil programlarımızı Silivri'ye göre mi ayarlayalım?
Nasıl olsa girmesi kolay, basarsın birilerine üç beş kalay, akşamına kalmaz zindandasın!
Ya çıkış vizesi?

Bizim adımız Fatih değil, baldırı çıplak emekliyiz...
Ayrıca avukat tutacak kadar bile ekonomik gücümüz yok.
Hepsinden ötesi torunlarımı çok özlerim...
Düşürmem onları Silivri yollarına, kıyamam içim parçalanır.

Neyse, tekrar geçmiş olsun Fatih usta, bir lokma utanma duygun varsa Kavala'dan, Demirtaş'tan utan...
Baştan sona hesap et, ay gün sayma, kaç yıldır içerdeler?
Evet, öfkeliyim...
Suçsuz yere zindanlarda yatan insanlarla atıyor yüreğim...
7,5 aylık hapislik macerasını Bodrum tatiline dönüştüren zibidileri çekemiyorum.

Şimdi gelelim zamanın ruhu prensi Ertuğrul Özkök'e.
Sözcü'de konuştu, iki saate yakın süre sabırla dinledim.
Ufku geniş, fantazisi bol adam.
Yarım saate yakın asrın devrimci gazetecisi Fatih Altaylı'yı övdü, yere göğe sığdıramadı.
Normaldir, ordan geçti Hintli Budist rahiblere...
ABD'de 3700 km önlerinde köpek yürüyeceklermiş...
Dertleri barış çiçek böcek...
Ertuğrul abinin yakın takibindeymiş...
Belki kovboy bozuntusu Trump etkilenirmiş...
Tabii bir güldüm bir güldüm...
Ondan sonra da ''Nerdesin Papa?'' şarkısına geçtik...
Tüm dünya bu parçayı dinliyormuş...
Cahil kaldığım için vallahi çok utandım..
Tam ''caz yapma'' Ertuğrul diyecektim ki... 
Adam geçmez mi caza...
Pes doğrusu, hakikaten hayatı magazin.
Bir de demez mi: ''Dünyayı çiçek çocukları kurtaracak''...
Ve ben, tahmin edersiniz bastım en nadide küfürlerimi...
Hanım beni susturmak için zor yetişti televizyonun başına, anında kapattı.
Bilahare sakinleştim, ve Fatih ile Ertuğrul'un gözüktüğü mecralardan uzak durmaya karar verdim...
İyi mi?
Evet, televizyon eleştirilerim bugünlük bu kadar...
Hepinize televizyonsuz akşamlar dilerim.

Macit CÜNÜNOĞLU



26 Ocak 2026

KİŞİLİKLİ BİR ŞEHİR: AMASYA

Betonla aynılaşıyor şehirler,
haritalar ezber bozuyor.
Bir avuç müteahhit,
bir ülkenin siluetini
kepçenin ucunda sallıyor.
Urfa Maraş’a benziyor
Uşak Tokat’a karışıyor;
şehirler adlarını unutuyor,
ağaçlar susuyor,
taş nefessiz kalıyor.

Ama Amasya
direniyor.
Yeşilırmak hâlâ nazlı,
kayalar hâlâ hafızalı.
Sağı kaya, solu kaya,
ortası Ali Kaya.
Bu şehir kendini saklamamış,
kendisi olarak kalmış.
Kırk yıl önceden kalan bir selâm.
vuruyor yüzüme:
“Hoş geldin” diyor taş,
“Geç kalmadın” diyor insan.

Elmalar bölünüyor,
kardeş payı oluyor hayat.
Bir ses, bir iyilik,
bir çocuğun tutunduğu gelecek
parlıyor gözlerde.
Minnet suskun ama derin.

12 Eylül’ün açtığı yaralara
insan merhemi sürülmüş.
Yukarıdan bakıyorum şehre:
Kral mezarları
Roma’dan Selçuklu’ya
Osmanlı’dan bugüne
aynı sessizlikle anlatıyor zamanı.

Bayrak dalgalanıyor,
davul sesi karışıyor akşama;
tarih burada
sadece anlatılmıyor,
yaşatılıyor.
Bir dostun sesi geliyor uzaktan,
memleket burnunda tüten;
Amasya
hasreti bile onurlu kılıyor.

Özlem duyarken anlıyorum:
Bazı şehirler
bozulmaz.
Bazı insanlar
kirlenmez.
Ve bazı yerler
ülkenin vicdanıdır.
Selam olsun Amasya’ya,
selam olsun
çıkarın dokunamadığı
güzel insanlığa.

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Esin kaynağım Cumhuriyet Gazetesi yazarı değerli SAY
Alper Akçam'a saygıyla.

AŞKALE'YE BİR İKİ!

Takvimler sustu
Ağustos’un beşi bin dokuz yüz kırk iki,
Bir cümle okundu kürsülerden
Ve o cümle
Bazı evlerin kapısına mühür oldu.
Gazeteler bağırıyordu sabahları,
Mürekkep kararmıştı vicdandan.
Karikatürlerde bir yüz,
Hep aynı yüz…
Adı yoktu,
Sadece işaret harfi vardı.
Defterlere insanlar yazıldı,
İsim değil — harf kondu yanlarına.
M, G, D…
Bir kalemin ucunda
Bir ömrün tartısı.
On beş gündü verilen süre,
On beş gün
Bir hayatı bozdurmak için.
Duvarlar satıldı,
Merdivenler el değiştirdi,
İstiklal Caddesi
Başını eğdi.
Kapılar çalındı ocak sabahlarında,
Soğuk yalnız havadan değildi.
Evler boşaldı,
Hatıralar haczedildi,
Bir fincanın dibi bile borç sayıldı.
Ve bir gün
Yük vagonları durdu peronda.
Kimse “nereye” diye sormadı,
Çünkü cevap zaten belliydi:
Aşkale.
Kürek verdiler ellerine,
Toprak ağırdı,
Hafıza daha ağır.
Kazılan sadece yol değildi,
İnsan onuru da gömülüyordu 
kar altına.
Yarı ücret, yarım hayat,
Borçtan düşülen nefesler…
Bazıları döndü,
Bazıları bir daha
Hiçbir takvimde yer bulamadı.
Bu bir vergi hikâyesi değil,
Bu bir harf hikâyesi değil.
Bu,
Bir devletin aynaya bakmayı unuttuğu,
Bir toplumun susarak 
suç ortağı olduğu
Uzun bir kışın şiiridir.
Ve Aşkale
Hâlâ soğuktur,
Çünkü orada
Sadece insanlar değil,
Adalet de üşümüştür.

Macit CÜNÜNOĞLU

SU YOLUNU ARARKEN

Akıp gidiyor hayat,
bir nehir gibi değil,
daha çok sızıntı halinde.
Acı, endişe, sevinç
aynı çuvala doldurulmuş,
omuzlarımızda taşınıyor.

Gelecek kaygısı en ağır yük,
ülke denen kelime
boğazda düğüm.
Barış, uzakta bir ses
kulağımıza değip geçiyor
ama kalmıyor.

Bir gün Su fısıldadı bana,
daha on beş yaşında,
oyunla dünya arasında ince bir çizgi.
“Eğitim sistemini beğenmedim” dedi,
ne büyük cümle
bu kadar küçük bir ağızdan.

Ne anlatılır ki?
Değişimi, kökünden sökülmüş düzeni,
ezber bozmayı değil
ezberi dayatmayı…
“Su çatlağını bulur” dedim,
masumiyetle geçiştirdim.

Ama sordu yine:
“Nasıl yani?”
İçim kan ağladı,
kelimelerim tutuklandı.
Ben bile anlamakta zorlanırken
bu dünyayı
bir çocuğa nasıl anlatılır karanlık?

Batı, batılılığını yitirmiş,
bizim topraklar
bataklık gibi ağır.
Nefes almak bile izinle,
hapishaneler dolu
düşüncelerle.

Bir zamanlar 141–142 vardı,
duvarlar yıkıldı sanmıştık.
Şimdi OHAL, şimdi KHK,
adı ileri
kendi geri demokrasi.
Faşizmin süslü hali.

Bizden geçti belki,
biliyorum.
Ama torunlar…
İkisi de kız.
Yarın başlarına ne örülür
kim bilir?
Göç etmek kaçmak mı,
kalmak direniş mi
bilemiyorum.
Tek umudum
suyun yolunu bulması.
Kurbağanın gözü çatlamadan.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR KUPLE HAYAT

Yetmiş altı yıl…
Bir gezegen dolusu yorgunluk
ve hâlâ avuç içimde atan
inatçı bir kalp.
Amasya’da doğdum,
taşın hafızası vardı orada,
Yeşilırmak konuşurdu geceleri,
cenazelerle saklambaç oynardık
musalla taşının gölgesinde.

Çocukluk dediğin,
ölümü erken tanımaktır bazen.
Babamın sesi sertti,
rakının buğusu ağır.
Bir tokat düştü mü hayata
uzun sürer yankısı.
Öldüğünde
utangaç bir sevinç geçti içimden,
affet Tanrım,
çocuk kalbi böyle işliyor.

Annem…
Göçle yoğrulmuş bir kadın.
Selanik’ten kopup gelmiş,
yoksulluğu “cankurtaran” diye adlandırmış.
Ekmek yokken
pişi vardı,
umut yokken
direnç.

Tokat’ta yatılı bir yalnızlık,
tuvalet köşelerinde gizli ağlayışlar.
Devlet baba bakıyordu bize,
meğer sistem sosyalmiş de
biz fark etmemişiz.

Sonra kitaplar…
Gaz lambasının titrek ışığında
Lenin,
Nisan Tezleri,
belde silah,
bir avuç hayâl.
Devrim sandığımız şey
meğer gençliğin ateşiymiş.

Öğretmen oldum,
sürgün oldum,
işçi oldum,
sendikacı,
kaçak,
mahkûm…
Bir tek şeye teslim olmadım:
susmaya.

Sevdiklerim öldü.
Önce annem, bir ay sonra karım,
sonra ağabeyim,
sonra gençliğim.
Bir mezarlık büyüklüğünde
hatıra taşıyorum içimde.

Oğlum…
Bir bölük asker,
bir gece,
Dağlıca.
Otuz altı saatlik cehennem.
“Vatan sağ olsun” dediler,
ben sustum.
Keşke vatan batsaydı da
evlatlar yaşasaydı.

Kızım…
Hayata benzeyen tek doğru cevap.
Torunlarım…
Zamanın beni affetme şekli.
Yetmiş altıma geldim.
Hâlâ müzik dinliyorum,
hâlâ kitap kokusu seviyorum,
hâlâ barış diyorum.
Demek ki yenilmemişim.

Bu şiir bir son değil.
Bu,
yaşadım demenin
en yalın hâli.
Ve bilinsin:
İnsan olmak,
bütün ideolojilerden
daha ağır bir sorumluluktur.
İşte bir kuple hayat 
Yolculuğum sonsuzluktur.

Macit CÜNÜNOĞLU

TARİHİN İZİNDEN

Amasya’nın topolojisi haritayla açıklanmaz; belge ister, hafıza ister, bir de susmayı bilen bir dil. Yeşilırmak, kentin omurgasıdır. Rastgel...