06 Şubat 2026

ŞARKILAR BİTMEZ

Kadehin dudağında yarım 
bir ay ışığı,
rakı beyazı kadar eski bir sükût var masada.
Keyif dediğin biraz hüzünle karışık zaten,
yoksa bu kadar yakışır mı 
geceye insan?

Şarkılar ağır ağır değişiyor,
biri gidiyor, diğeri geliyor
ama hepsi aynı yerden vuruyor.
Bir zamanlar çok güldüğün sokaklar
şimdi bir makam gibi dönüyor içinde;
nihavend bir iç çekiş,
hüzzam bir “ah” bırakıyor boğazına.

Kızının ayak sesleri karışıyor geceye,
hayat diyor ki:
“Bak, hâlâ tutunacak bir dalın var.”
İnsan bazen en çok buna duygulanıyor işte,
gitmeyene, kalanlara,
sessizce yanında duranlara.

Rakı azaldıkça sözler çoğalıyor,
konuşmasan da içinden konuşuyor insan.
Gençliğin bir sandalyede oturmuş,
saçları daha gür,
umudu daha acele.
“Ne çabuk yoruldun” diyor sana,
sen gülümsüyorsun:
“Yorulduk ama güzel sevdik be çocuk.”

Melihat hâlâ fonda,
"yerden yere vurma" diyor ya,
vurmasın…
zaten gönül kendiyle güreşte.
Bazı yenilgiler alkış ister,
çünkü insan ancak böyle büyür.

Gece ilerliyor usta,
keyif dediğin sessiz bir kabulleniş.
Ne büyük iddialar,
ne yüksek hayaller…
Sadece iyi bir şarkı,
temiz bir kadeh,
ve kalbini anlayan birkaç nota.

Şiir dediğin de bu aslında;
hayata küsmeyen bir hüzün,
içinden taşmayan ama
orada olduğunu hissettiren 
bir sevinç.
Devam eder bu gece,
şarkılar biter,
duygular bitmez,
işte bu benim.

Macit CÜNÜNOĞLU

YOLCULUKLAR

İlkbahar gelir
adı umuttur
çünkü her şey biraz çoğalır bu mevsimde;
ışık, ses, yüzler…
ve insan,
kendi içinden düşürdüğü parçayı
yerden alıp
yeniden yerine koyar.
Şehirle sevişmiş olanlar bilir,
bir kente bakmak yetmez,
yeniden tanışmak gerekir.
Vapur dumanı bu kez
boğazına değil,
aklına dokunur insanın.

Martılar bağırır,
kalbine çizik değil
işaret koyar.
Deniz tuzu
dilinde değil,
gülüşünde kalır.
Rüzgâr güneyden eser,
itmez,
omzuna dokunur:
“Bekle,” der,
“Henüz bitmedi.”

Ben yine düşerim yola,
ceplerimde tomurcuklanmış sokaklar,
aklımda yarım kalmamış selamlar.

Samatya’dan geçerim
ilk kez gülümser gibi,
oysa her taş
beni yeniden çağırır.
Dar sokaklar uyanık,
kapılar aralanmayı hatırlamış.

Kadırga nefes alır,
kiliseler yalnız değil,
çanlar sessiz ama
kırgın değil.
İçimde bir şarkı dolaşır,
adı yine Rembetiko,
ama bu kez
hüzün arka masada.
Mırıldanırım:
“Çay elinden,
umut gözünden içilir.”
Ağaçlar kabarır,
bir memleket
yeniden kurulur içimde.

Sur dibinde
eski günlerin gölgesi var hâlâ,
ama şimdi kahkahalar
duvara yaslanmış.
Mahalle kahveleri
sadece sığınak değil,
başlangıç.
Dimitri yok belki,
Agop yok,
Mari başka bir baharda,
ama isimleri
rüzgâr hâlâ biliyor.
Masada çay var,
ucuz.
Sohbet biraz gelecek,
biraz bugün,
dün ise
gülümseyen bir fotoğraf.

Pazardan sesler yükselir:
yarı Türkçe, yarı Kürtçe,
hayat gibi canlı.
“Çilek taze,
bahar yeni!”
İstanbul duyar,
ve bu kez
umursar.

Çünkü bu şehir
yıkımdan değil,
ısrardan beslenir.
Kalabalığı yük değil,
nabız gibi taşır.

On altı milyon derler,
ben baharla birlikte
daha da fazla hissederim.
Afrikalı, Asyalı,
umutla gelmiş hayatlar…

Taşı toprağı altın değil belki,
ama toprağı
tohum tutar.
Cankurtaran’da soluklanırım,
Erol Taş’ın kahvesinde.
Nargile tütmez bu kez,
duvarlar yine Yeşilçam,
ama kötü adamlar
emekli.

Ahırkapı Feneri dimdik,
ışığı denize değil,
zamana düşer.
Geçen gemilere
el sallar.
Ben de sallarım.
Çünkü anlarım:
hayat dediğin
sessiz bir yolculuk,
ama ilkbaharda
insan
yürürken
kendine biraz daha yaklaşır.

Macit CÜNÜNOĞLU

SESSİZ YOLCULUKLAR


İlkbahar gelir
adı umuttur
çünkü her şey biraz çoğalır bu mevsimde;
ışık, ses, yüzler…
ve insan,
kendi içinden düşürdüğü parçayı
yerden alıp
yeniden yerine koyar.
Şehirle sevişmiş olanlar bilir,
bir kente bakmak yetmez,
yeniden tanışmak gerekir.
Vapur dumanı bu kez
boğazına değil,
aklına dokunur insanın.

Martılar bağırır,
kalbine çizik değil
işaret koyar.
Deniz tuzu
dilinde değil,
gülüşünde kalır.
Rüzgâr güneyden eser,
itmez,
omzuna dokunur:
“Bekle,” der,
“Henüz bitmedi.”

Ben yine düşerim yola,
ceplerimde tomurcuklanmış sokaklar,
aklımda yarım kalmamış selamlar.

Samatya’dan geçerim
ilk kez gülümser gibi,
oysa her taş
beni yeniden çağırır.
Dar sokaklar uyanık,
kapılar aralanmayı hatırlamış.

Kadırga nefes alır,
kiliseler yalnız değil,
çanlar sessiz ama
kırgın değil.
İçimde bir şarkı dolaşır,
adı yine Rembetiko,
ama bu kez
hüzün arka masada.
Mırıldanırım:
“Çay elinden,
umut gözünden içilir.”
Ağaçlar kabarır,
bir memleket
yeniden kurulur içimde.

Sur dibinde
eski günlerin gölgesi var hâlâ,
ama şimdi kahkahalar
duvara yaslanmış.
Mahalle kahveleri
sadece sığınak değil,
başlangıç.
Dimitri yok belki,
Agop yok,
Mari başka bir baharda,
ama isimleri
rüzgâr hâlâ biliyor.
Masada çay var,
ucuz.
Sohbet biraz gelecek,
biraz bugün,
dün ise
gülümseyen bir fotoğraf.

Pazardan sesler yükselir:
yarı Türkçe, yarı Kürtçe,
hayat gibi canlı.
“Çilek taze,
bahar yeni!”
İstanbul duyar,
ve bu kez
umursar.

Çünkü bu şehir
yıkımdan değil,
ısrardan beslenir.
Kalabalığı yük değil,
nabız gibi taşır.

On altı milyon derler,
ben baharla birlikte
daha da fazla hissederim.
Afrikalı, Asyalı,
umutla gelmiş hayatlar…

Taşı toprağı altın değil belki,
ama toprağı
tohum tutar.
Cankurtaran’da soluklanırım,
Erol Taş’ın kahvesinde.
Nargile tütmez bu kez,
duvarlar yine Yeşilçam,
ama kötü adamlar
emekli.

Ahırkapı Feneri dimdik,
ışığı denize değil,
zamana düşer.
Geçen gemilere
el sallar.
Ben de sallarım.
Çünkü anlarım:
hayat dediğin
sessiz bir yolculuk,
ama ilkbaharda
insan
yürürken
kendine biraz daha yaklaşır.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR KİTAP OKUDUM

Bir kitap okudum,
ama yalnız gözümle değil,
omuzlarıma çöken yıllarla,
cebimde taşıdığım suskunluklarla,
adını unuttuğum ama sesini hâlâ duyduğum
bütün öğretmenlerle birlikte okudum.

Dün,
zaman dedikleri şey biraz yavaşladı,
torunum Nehir geldi,
ortaokul iki de,
çocuklukla ciddiyet arasında
ince bir köprü kurmuş.
Çantasında bir çuval ödev,
aklında bin soru,
kalbinde henüz kirlenmemiş bir dünya.

Masanın etrafına oturduk,
defterler açıldı,
kurşun kalemler dirildi.
Ben bildiklerimi koydum ortaya,
o merakını.
Bazen yanlış yaptı,
bazen doğrudan bildi,
ama her seferinde
insanın öğrenirken büyüdüğünü gördüm.

Sonra,
en sevdiğimiz yere geldik:
kelimelere.
Laptop açıldı,
Word sayfası bembeyaz,
henüz kirletilmemiş bir vicdan gibi.
Yanlış yazılan sözcüklerin altı
kırmızıyla çizildi,
sanki dilin kanayan yerleri gösterildi bize.
Dikkat edersen düzeliyor her şey,
edemezsen kırmızı kalıyor hata,
hayat gibi.

Bu kez ben geçmedim klavyenin başına,
Nehir oturdu.
Parmakları hızlı,
aklı yaramaz,
düşüncesi biraz şeytani belki
ama temeli sağlam,
çünkü henüz kalbiyle düşünüyor.

Dur dedim.
Yazmadan önce okuyalım.
Çünkü okumadan yazan,
suyunu görmeden yüzmeye kalkar.
Mark Twain geldi aklıma,
eski bir dost gibi.
Mizahı kahkaha değil,
aklın tokadıdır onun.
Tom Sawyer yıllar önce
gençliğimin ceplerinde dolaşmıştı,
bir çocuğun haylazlığında
özgürlüğü öğretmişti bana.

Twain anlatır:
Bir gün hocasına der ki,
“Bir kitap okudum
ama zihnimde hiçbir şey kalmadı.”
Hoca bir hurma uzatır,
“Çiğne” der,
“Ye.”
Yer.
Sonra sorar hoca:
“Büyüdün mü?”
“Hayır” der çocuk.
“Büyümedin ama o hurma
etin oldu, kemiğin oldu,
sinirin, derin, tırnağın,
hücren oldu…”
İşte o an anlar insan,
kitap da böyledir.

Dağılır içine.
Sessizce.
Görünmeden.
Bir kısmı kelime olur,
dilini genişletir.
Bir kısmı bilgi olur,
aklına yerleşir.
Bir kısmı ahlâkına dokunur,
bir kısmı yazına, konuşmana
ince bir terbiye katar.
Bir cümle hayata başka yerden baktırır,
bir paragraf merhameti çoğaltır,
bir sayfa özgüvenini büyütür.
Düşünmeyi öğretir kitap,
sorgulamayı,
susmayı,
gerektiğinde yüksek sesle
itiraz etmeyi.
Sen farkında olmasan da
kitap çalışır içinde.
“Kitap okumak bir şeye yaramaz” derler,
yanılırlar.

Çünkü kitap okumak
çok şeye yarar.
O kadar çok şeye yarar ki
neye yaradığını
saymaya insanın ömrü yetmez.
İyi dostlar,
iyi kitaplar,
bir de huzurlu bir vicdan…
İşte insanın kendine kurabileceği
en sağlam ev budur.

Nehir dinledi,
gözleri kelimelere değdi.
Belki telefon daha parlak,
belki ekran daha cazip,
ama yine de kitapta
başka bir ışık var.
Denemek gerek,
ısrar etmeden,
korkutmadan.
Bazen maya tutar.
Bir de yazıya başlarsa çocuk,
işte o zaman
hayat kendini anlatmaya başlar.

Ben bir kitap okudum dün,
aslında bir çocuğun
geleceğini okudum.
Ve anladım:
Kelimelerle büyüyen çocuklar
dünyayı daha az kırar.
Kolay gelsin dostlar,
yolunuz kelimeden geçsin.
Gazanız mübarek ola.

Macit CÜNÜNOĞLU

DAVUN AĞACI

Geçmişe dönmek diyorlar ya,
sanki bir tren varmış da istasyona yanaşır gibi…
Oysa geçmiş,
bir anda ayakkabısız yakalandığın bir ağaç dalıdır,
altında ırmak akar,
üstünde çocukluğun nefesi titrer.

Ben siyasetten söz etmiyorum,
o kirli defterler çoktan yırtıldı zaten.
İsimler var, evet,
duvarlara asılmış eski fotoğraflar gibi
bakınca tanıdık ama dokununca soğuk.
Kimse demokrasiye yatmadı,
kimse özgürlük diye uykusuz kalmadı.

O yüzden memleket hâlâ
aynı rüyadan uyanıp duruyor
ve her uyanış biraz daha yorgun.
Ben köyüme döndüm.
Şehir bana dar geldi,
kelimelerim bile betonlaştı orada.
Oysa toprak bilir insanı,
ırmak tanır yüzünü,
ağaç adını fısıldar.

Amasya…
Bir harita değil bu,
bir kalp çarpıntısı.
Her sokağı bir yaş,
her taşı bir anı.
Yeşilırmak geçer içimden,
ben onu çocukken geçmiştim.
Sekiz dokuz yaşındaydım,
ceplerimde yaz,
dizlerimde yara.
Kılıçaslan önü sabahı,
okul yolu uzun
ama davun ağacı yakındı.
Dayanamadım,
çocukluk dayanamaz zaten.
Tırmandım göğe biraz,
ayakkabılarımı unuttum yeryüzünde.

Sonra bir ses…
O ses hâlâ kulaklarımda.
“İn aşağı!”
Bir öğretmen değil,
bir dev kükremesi gibi.
Suçum büyüktü,
çünkü merak etmiştim,
çünkü hayata çıkmıştım.
Okula vardık,
adalet oradaydı sözde.
Tahta cetvel,
suskunluk,
öğretilen korku.
Eğitim dediler adına.
Oysa bana öğretilen
başını eğmekti,
düşmemek için değil
sorgulamamak için.

Yıllar geçti.
Dayaklar eskidi,
daum ağacı belki kurudu.
Ama o dal hâlâ içimde.
Hâlâ çıkarım bazen,
ayakkabısız,
dikkatsiz,
umutlu.
Şimdi soruyorum kendime:
Bugün çocuklar ağaca çıkabiliyor mu?
Yoksa ağaçlar mı yok artık?
Eğitim hâlâ
cezayla mı konuşuyor,
yoksa merhameti öğrendi mi?

Ben günlük siyasetten kaçıyorum.
Çünkü dipsiz kuyu.
İsimler değişiyor,
karanlık kalıyor.
Ben çiçeğin tarafındayım,
böceğin,
yeşilin.
Onların kırk yıllık hatırı var.

Yazıyorum,
bir kuple düşsün diye
kent hafızasının defterine.
Belki bir hemşerimin
gönül teli titrer,
belki bir çocuk
ağaca daha cesur çıkar.
Benim şiirim büyük laflar etmez,
benim şiirim ayakkabılarını unutur.
Irmak kenarında durur,
öğretmenin sesini duyar
ama yine de dalı bırakmaz.

Çünkü bazı hatıralar vardır,
can acıtır ama büyütür.
Bazı dayaklar vardır,
bedeni unutur
ama ruh hatırlar.
Ve insan,
en çok da
o hatırladıklarıyla insandır.

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Şubat 2026

GÜMÜŞLÜ'DEN KALAN

Bir gün geliyor insan,
kendi sesini bile
uzaktan duyar oluyor.
İşte o gün
albümler konuşmaya başlıyor,
fotoğraflar dile geliyor,
zaman susuyor.

Yaşlılık dedikleri,
bedenin değil
hatıraların yorulması aslında.
Yedi yaşında başlıyor her şey,
bir sokakla,
bir bakışla,
bir annenin seslenişiyle…
Yetmişinde bile
aynı sesle irkiliyorsun.

Elimde bir fotoğraf var şimdi,
kağıt sararmış,
kenarları yıpranmış.
Ama içi capcanlı.
Gümüşlü Mahallesi’nden
bir gün düşmüş içine.
Piknikti belki,
Pirler Parkı’ydı, 
muhtemelen de komşuların bağıydı.

Çimenler yumuşak,
gökyüzü bol,
gelecek masum.
Sakibe Abla orada,
hayatın yükünü
gülüşüne sığdırmış.
Sühendan Teyze
sessizce bakıyor,
sanki olacakları sezmiş gibi.

Annem…
Dünyanın bütün telaşına rağmen
bizi bir arada tutan
tek merkez.
Bakışıyla ev kuran kadın.
Ve biz çocuklar…
Sühran, Benan, Fatma, Rezzan, Okan
ve ben.
İsimler yan yana durunca
bir mahalle tamamlanıyor.
Bir şehir nefes alıyor.

Ellili yılların sonlarıydı...
Kimse yalnız değildi,
yalnız kalmak ayıptı.
Kapılar kilitlenmezdi,
gönüller hiç.

Aradan yarım yüzyıl geçti.
Şimdi zaman
bizden hızlı koşuyor.
Komşuluk,
eski bir kelime gibi
ağzımızda eğreti duruyor.

Birer birer çekildik hayattan,
ya da hayat bizden.
Kimi göçtü,
kimi sustu,
kimi sadece hatıra oldu.

Şimdi başka bir çağdayız.
Adına ne dersen de,
ben yalnızlık diyorum.
Kalabalıklar içinde
kimsesiz bir çağ.

Anne baba evlâda hasret,
evlât anne babaya.
Kardeş kardeşe uzak,
aynı evde bile.

Akrabalık,
fotoğraflarda kalmış bir bağ.
Herkes kendi derdine düşmüş,
kimisi geçimle boğuşuyor,
kimisi içindeki sessizlikle.

Kapılar kapalı,
perdeler sıkı,
hayatlar kilitli.
Bayramlar yük oldu,
ziyaretler zahmet.
Gönül yoruldu Macit,
çok yoruldu.
Cenazelerde bile
buluşamıyoruz artık.
Ölüm dahi
bir araya getiremiyor bizi.

Can tatlı elbet,
yaşamak lâzım,
bunu inkâr etmem.
Ama insan
yaşarken eksiliyor.

Ah ne günlere kaldık…
Bizim nesil
buna şahit olmak için mi doğdu?
Daha dün
hayâl bile edemezdik
böyle bir soğukluğu.
Hayat,
ömrün son demlerine
böyle bir armağan bıraktı bize:
Kabullen ya da git.
İşte kapı,
işte sapı.

Ama ben dönüp
bir kez daha bakıyorum albüme.
Gümüşlü’ye,
annemin bakışına,
komşuların sesine.
Ve anlıyorum ki
her şeye rağmen
biz güzel yaşadık.
Acı olan bu değil,
acı olan
bunu bilenlerin artık
birer birer azalması.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAKIRCILAR ÇARŞISI

Taşı toprağı altın dediler,
biz altını avuçlarımızda değil
çekiç seslerinin yankısında tanıdık.
Bakırcılar Çarşısı’ndan geçerek
okula değil, hayata giderdik aslında;
her adımda bir meslek,
her vitrinde yarım kalmış bir ömür
bize bakardı.
Demirin ateşle imtihanı vardı orada,
bakırın sabırla incelmesi,
ustanın alnından damlayan terle
çocuğun gözünde büyüyen hayranlık
aynı havayı solurdu.

Aytekin abi dururdu örsün başında,
iri gövdesiyle ateşi gölgelerdi,
bir elinde çekiç
bir elinde uzun pense,
toprağın kaderini döver gibi
aletler yapardı çiftçiye.

Biz bakardık,
sözsüz bir ders alırdık:
Emek böyle bir şeydir,
insanı insana benzetir.
Sonra zaman değişti,
sessizce değil, hoyratça.

Fabrika geldi, seri geldi,
hafif dediler, parlak dediler,
bakırı dolaplardan kovdular.
Alüminyum yerleşti mutfaklara,
melamin girdi sofralara,
petrol kokulu tabaklarla
alıştık geçici olana.

Çarşı sustu,
çekiçler yetim kaldı,
ustaların elleri
zamanın gerisinde kaldı.
Belki Burhan abi hâlâ direniyordur,
bakırdan âlemler yapıyordur,
minarelerin ucuna
göğe bakan umutlar koyuyordur.

Zaten bu ülkede
dua bitmez, inşaat bitmez,
bir şeyler hep yükselir
bir şeyler hep eksilir.
Ne zaman Amasya’ya dönsem
Burmalı Minare’ye uğrarım.
Yedi yüz yıllık bir sessizliktir orası,
insanı kendine çağırır.
Bir köşeye oturur,
çocukluğumu yoklarım,
gençliğimin izlerini taşlarda ararım.
Böyle bir kentte doğmuş olmanın
sessiz bir şükrü çöker içime.

Aidiyet dedikleri
tam da budur işte,
insanın kendini bir yere
emanet edebilmesi.
Yeşilırmak akar,
adını boşa taşımıyordur.
Toprak bereketlidir,
insanı kanaatkâr.
Ramazanlarda
yardım gizli yapılırdı,
veren bilinmez,
alan incinmezdi.
Amasya çelebidir,
gürültüyü sevmez,
iyiliği bağırmaz.

Eczacı Sabahat gelir aklıma,
babamın şakası,
sokağın gülüşü…
Kimi yükselir bu şehirden,
kimi savrulur.
Sıdıka çıkar aklıma,
öğretmenlikten imparatorluğa,
İstanbul’a sığanlar olur,

Amasya’da kalanlar…
Ama bilirim,
taşı toprağı altın denilen yer
her zaman zengin etmez insanı.
Bazı şehirler
para vermez,
hafıza verir.
İnsan ömrü boyunca
oradan beslenir.

Amasya böyle bir yer.
Sevenine yurt,
unutana sızı.
Gidene yol,
kalanına dua.
Tercih senin,
ister kal, ister git.
Ama bil ki
bazı şehirler
insanı hiç bırakmaz.

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Şubat 2026

BİR O KALDI

Herkes gitti, bir o kaldı.
Yeşilırmak akıyor,
kim bilir kaç ismi taşıyarak,
kaç dili yıkayarak kıyılarından.
Su unutmaz,
taş hatırlar,
insan susar bazen;
susmak da bir hatırlama biçimidir çünkü.

Bir şehir vardı bir zamanlar,
elmaları kokusundan tanınan,
çekiç sesiyle, değirmen uğultusuyla
sabahlarını açan.
Bir şehir ki
farklı diller
aynı sokakta
aynı gökyüzüne çarpardı.
Şimdi o sokaklarda
yalnız ayak izleri var,
kime ait oldukları bilinmeyen.

Bir soyağacı çizilmişti,
dallarında çiçek yerine
işaretler açmıştı.
Her işaret bir mezardı,
yeri olmayan.
Toprak bile yetmemişti
ölülere.
Rüzgâr,
o günden beri
bu şehirde
hep hüzünlü eser.
Herkes gitti.
Kimi uzak limanlara,
kimi adı zor söylenen sokaklara.
Gittiler çünkü kalmak
her gün biraz daha eksilmekti.

Bir ad bırakmak zorunda kaldılar,
bir dili,
bir mezarı.
Bir kişi kaldı.
Adını değiştirdi,
çünkü korkunun
resmî bir dili vardı.
Bunu söylerken
sanki bir suçu itiraf eder gibiydi.
Kalbi hâlâ
kendi adıyla çarpıyordu.
Bir kunduracı tezgâhında
bir tarih oturuyordu aslında.
Eğilmiş,
eski ayakkabıları onarırken
kırık bir yüzyılı
tutkalıyla birleştirmeye çalışıyordu.
Her çivi darbesinde
bir isim daha düşüyordu aklından,
ama kimse sormuyordu artık.
Bir rütbe fazla gelmişti ona
bu ülkede.
Bir kürek indi sırtına,
yalnızca kim olduğu için.
Acı sessizdi,
itiraz da.

Çünkü hayatta kalmak
bazen susmayı gerektirir.
Bir ibadet yerinin köşesinde
tezgâh açtı farkında olmadan.
Taşlar hâlâ oradaydı,
isimler silinmişti ama.
Tarihin ironisi
bazen acı bir gülümsemedir.
“Eskiden kalabalıktı” dedi,
ve kalabalık kelimesi
birden yetim kaldı.

Şimdi bir mezarlık var sadece,
o da yarım.
Ölüler bile
tam kalamamıştı bu şehirde.
Herkes gitti.
Gidenlerin ardından
bir ülke kaldı ama eksik,
bir şehir kaldı ama sessiz.
Bir adam kaldı.
İnkârın tam ortasında
bir kanıt gibi duran.
Bir müze değildi;
canlıydı,
yaralıydı,
hatırlıyordu.
Ve hatırlamak,
bazen en büyük direniştir.

Yeşilırmak hâlâ akıyor.
Belki bir gün
su isimleri geri getirir.
Belki bir gün
taşlar konuşur.
Ama bugün,
bu şehirde
herkes gitti
bir o kaldı.

Macit CÜNÜNOĞLU

ESTER'İN GÖZYAŞLARI

Bugün yine adını andım,
bir mahalle değil de
yarım kalmış bir şarkı gibi düştün içime.
Taşların hâlâ sıcak,
duvarların hâlâ konuşkan,
suskunluğun bile kalabalık senin.

Amasya’nın kalbinde atardın,
renk dediğin boyayla değil
insanla karılırdı.
Ermeni evlerinin pencerelerinde
akşamüstü bir hüzün asılı dururdu,
Selanik’ten gelen muhacirlerin
sandıklarında umut,
ceplerinde yorgunluk vardı.
Yerlisiyle, göçeniyle
aynı gökyüzünü paylaşmayı
erkenden öğrenmiş bir mahalleydin sen.

Yoksulluk vardı, evet,
ama kimse tek başına değildi.
Ekmek bölünürdü,
dert sıraya konur,
sevinç yüksek sesle yaşanırdı.
Komşuluk bir kelime değil,
bir yaşam biçimiydi.
Kapılar kilitlenmezdi geceleri,
çünkü kalpler açıktı.

Dayımın evi düşer aklıma,
benim çocukluğumun merkezi.
O evin duvarlarında
koşarken sürttüğüm dizlerim,
annemin sesinde yankılanan uyarılar,
akşam ezanıyla eve dönüş telaşım durur.
Onlarca anı
birbirine tutunmuş
sokak lambaları gibi yanar içimde.

Köprü başındaki çeşme…
Ah o çeşme başı!
Bir mahalle meclisiydi orası.
Çoluk çocuk, genç yaşlı
hayatın en koyu muhabbeti
orada demlenirdi.
Kadınlar elleri dolu,
yürekleri daha dolu beklerdi.
Emekçi eşlerin yolu gözlenirdi,
bir ayak sesi, bir gölge
umut olurdu akşama.

Bir de yıkılan kilisenin
duvarları arasında kalmış arsası…
Bizim cennetimizdi orası.
Gökyüzü tepemizde,
zaman avucumuzdaydı.
Aşık attık, top oynadık,
toz toprak içinde
mutluluğun zirvesine çıktık.
Akşamları pestilimiz çıkardı,
ama kalbimiz dinçti.
Şimdi soruyorum kendime:
O kadar arkadaşlığı
hangi apartman katında bulacaksın?
Beraber gülmeyi,
beraber düşüp kalkmayı
hangi ekranda öğreneceksin?

Sonra sel…
1948’in karanlık hatırası.
Dağlardan kopup gelen su,
sadece evleri değil
sessizliği de yıktı.
Can gitti, mal gitti,
geriye ağır bir suskunluk kaldı.
Sürüklenen o dev taş kütlesi
yıllarca durdu yerinde,
unutmayın diye,
unutursanız taş olursunuz diye.
Kimse parçalamadı onu,
çünkü acıya dokunmak
saygısızlık sayılırdı.
Bentler yapıldı sonra,
dere dizginlendi,
küçük barajlar oluştu.
Biz çocuklar için
yeni sevinçler demekti bu.
Ziyere’nin, Yenice’nin havuzlarında
sudan çıkmazdık.
Güneş batana kadar
hayatla yarışırdık kulaç kulaç.

Dağın etekleri…
Ah o etekler!
Başka bir âlemdi.
Ulu Mama yatırının ayazması
bizi beklerdi sabırla.
Buz gibi suyu
sıcak yaz günlerinde
içimize serinlik,
ruhumuza sükûnet verirdi.
Ağaçların gölgesi
annelerimizin duası gibiydi.
Surpik teyzenin sesi
hâlâ kulağımda,
“gel” der gibi,
“gitme” der gibi.
Karabit’in gülümseyişi
zamana meydan okur.

Ester’in ayak izleri
her sokakta saklı,
Amasya’nın Dikenleri’nde değil sadece,
bizim hafızamızda da.
Emiş aba…
Bir devrin yürüyen hafızası.
Asırlık hayatında
kaç yangın, kaç göç, kaç yas gördü.
Annemden “dünkü çocuk” diye söz ederdi,
zamanla alay eder gibi.
Elini öptüğümde
tarihe dokunurdum sanki.
Anlattıkları içime işler,
gözlerim çoğu kez
sessizce ıslanırdı.

Ah Savadiye,
sen beni yine aldın,
yıllar öncesine bıraktın.
Bir çocuğun dizine,
bir annenin bekleyişine,
bir mahallenin kalbine…
Bugünlük hoşça kal,
taşların, seslerin,
anıların yerli yerinde dursun.
Bil ki ben
seni anlatırken bile
sana dönüyorum.
Yarın yine buluşuruz,
bir sokak başında,
bir hatıranın tam ortasında.


Macit CÜNÜNOĞLU

SAVADİYE

Bir şehre bazen kapısından girilmez,
insan bir şehre
annesinin suskunluğundan girer.
Ben Amasya’ya
Savadiye’den girdim.

Ata ocağım Gümüşlü’dür, doğrudur,
ama annemin gölgesi
Savadiye’nin taşlarında uzundur.
Dedemin evi oradaydı,
duvarlarında Balkan rüzgârı,
avlusunda yarım kalmış bir göç.
Kırk günlük bir bebekti annem,
takvim 1912,
dünya Balkanlarda dağılıyordu.
Bir savaş yılı kadar ağırdı yükü,
bir kucak kadar çaresizdi kaderi.
Selanik’ten düşüldü yollara,
ana kucağında Anadolu’ya,
ve kader onu
Yeşilırmak kıyısına bıraktı.

Amasya o vakit de sancaktı,
taşında tuğrasında devlet vardı.
Savadiye en eski mahallelerinden,
Ermeni sokaklarının hafızasıyla,
çok dilli bir hüzünle örülü.
Ester o sokaklarda büyüdü,
1900 doğumlu bir hayat,
kızının kaleminde
bir devrin vicdanına dönüştü.

Dokuz yaşında babamı toprağa verdik,
sonra Savadiye
beni bağrına bastı.
Faytoncu İskender dayım
hayatı çoğaltmayı marifet sayardı,
iki yılda bir çocuk,
kazaya kurban gitmeyenler sayıldığında
altıya varmıştı hane.
Lokman Dağı’na yaslanan bahçesi
teras teras yükselirdi,
beş katlı bir emekti toprak.
Domates, biber, patlıcan,
ibadullah bereket,
ceviz ağacı cömertti,
dut ağacının dibi ise
aile mezarlığı…
Yaşama tutunamayan bebekler
büyük bir ciddiyetle
oraya emanet edilirdi.

Pembe bir hayattı bu,
acıyla yoğrulmuş olsa da.
Dayımın sofrasında içki,
abası annemle 
saatlerce memleket konuşurdu.
Toprak çekerdi insanı,
annem bir Rumeli türküsü 
duydu mu
gözleri dolardı.
“Yanıyormuş yeşil köşkün lambası…”
işte o dize
onu yer bitirirdi.

Emiş aba vardı mahallede,
hafızası taş gibiydi.
Annemden söz ederken
“Ne yapar Ava?” derdi,
sanki dün oynamıştı sokakta.
Hüseyin ağanın bahçesi
dağın eteklerini kuşatırdı,
aksi, sert,
toprak ağası edasıyla.
Ama İskender dayımdan çekinirdi,
çünkü Savadiye’de
otorite kâğıttan değil,
karakterden okunurdu.

Savadiye
Amasya içinde apayrı bir dünyaydı.
Dere mahalle gibi,
Kuba gibi.
Muhacir ağırlıklı,
yoksul ama başı dik.
Kent eşrafına
fiziken de ruhen de
tepeden bakan insanlar…
Çalışkan, ahlâklı,
okumaya meraklı,
tutunmaya kararlı.
En önemlisi
yerli halkla kaynaşma çabasıydı,
sessiz ama inatçı.
Kimliğini saklamadan,
kibirlenmeden.

Ve ben bugün diyorum ki:
Amasyalı bir babanın
ve Selanikli asil bir annenin oğluyum.
Bir yanım Yeşilırmak,
bir yanım Balkan rüzgârı.
Savadiye’de öğrendim
hayatın acıyla da büyüyebileceğini.
Ne mutlu bana.

Macit CÜNÜNOĞLU

BARIŞ

İnsanlık,
yorgun bir kelime artık,
ağzımızda yuvarlanıp duran
ama içi giderek boşalan bir kavram.
Bir yüzyılı kanla çizdik takvimlere,
iki büyük savaş,
bir küçük vicdan arası bile vermeden.

Toprak, her seferinde
aynı itirazı etti:
“Beni doyurmuyorsunuz,
beni kirletiyorsunuz.”
Nükleer ateşi
bilimin alnına sürdük,
sonra da
“ilerleme” diye fotoğraf çektirdik.

O günden beri
güneş biraz daha temkinli doğar
bazı coğrafyalarda.
Duvarlar yıkıldı denildi,
betonlar çöktü belki
ama zihinler dimdik ayakta.
Bir ideoloji gitti,
yerine daha açgözlü bir piyasa geldi.
Bayraklar çoğaldı,
insan azaldı.

Yugoslavya parçalanırken
aynalar da kırıldı,
insanlar kendine bakamaz oldu.
Aynı ekmeği bölüşenler
aynı mezarlıkta bile
yan yana yatamadı.

Milliyetçilik,
yaraya sürülen tuz gibi
acıttıkça güç verdi.
Şimdi yeni bir savaş,
eski kelimelerle anlatılıyor:
Güvenlik, çıkar, denge…

Oysa denge
bir çocuğun sırtındaki çantadır,
bir annenin geri dönmeyen oğludur,
bir evin anahtarıdır
artık kapısı olmayan.
Göç yolları uzadıkça
insan kısalıyor.
Kimlikler pasaporttan ibaret,
hayatlar bir haber bülteni süresi.

Ölümler “kabul edilebilir kayıp”,
acı “yan etki” oldu.
Ve etik…
En çok konuşulup
en az davet edilen misafir.
Masalara çağrılmıyor,
çünkü tok konuşmuyor,
çünkü sessizliği yüksek seslerden
daha rahatsız edici.

Barış ise
sloganlarda yaşıyor artık.
Gerçek barış,
çıkar hesaplarına uymuyor.
Silah satmıyor,
borsayı coşturmuyor,
liderleri büyütmüyor.
O yüzden hep erteleniyor.

Oysa barış,
bir anlaşma değil sadece;
etik bir cesaret meselesi.
Güçlü olanın
bir adım geri çekilme erdemi,
haklı olanın
bağırmadan konuşabilmesi.
İnsanlık,
ne zaman ki zaferi değil
onuru ölçü almaya başlar,
ne zaman ki sınırları değil
yaraları korur,
işte o gün
tarih ilk kez
kanla değil,
utanarak yazılır.

Belki o gün gelmez hemen,
ama şiirler bu yüzden var:
Hatırlatmak için.
Unuttuğumuz şeyi
yüzümüze usulca çarpmak için.
Çünkü etik,
kanunlardan önce gelir;
barış,
haritalardan önce.
Ve insanlık,
ancak bunları hatırladığı gün
yeniden
insan olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

03 Şubat 2026

SON UMUT

İnsan bazen
doğruyu bilmekten yorulur.
Çünkü doğru,
her zaman rahatlatmaz;
bazen uykuyu böler,
bazen ekmeğin tadını kaçırır,
bazen susmayı suç ortaklığına çevirir.

Bize
“idare et” dediler,
“herkes böyle” dediler,
“zamanı değil” diye diye
zamanın kendisini çürüttüler.

Bir çocuğun gözleri
erken büyüdü bu yüzden,
bir annenin duası
boğazında düğümlendi,
bir babanın suskunluğu
eve akşamdan önce girdi.

Biz neyi kaybettik?
Parayı değil,
çünkü yoksulluk 
eskiden de vardı.
Gücü değil,
çünkü zalim her 
çağda güçlüydü.
Biz
utanmayı kaybettik.

Yanlışa bakınca
gözlerini kaçırabilme yeteneğini.
Haklıyken bağırmamayı,
haksızken susmayı.
Bir masa kuruldu dünyaya,
ama herkes davetli değildi.

Bazıları artıklardan pay aldı,
bazıları sofrasını sırtında taşıdı.
Birileri tok yattı
“şükür” diyerek,
birileri aç uyudu
“ayıp olmasın” diye ses çıkarmadan.

Adalet dediler,
ama terazinin kefeleri
önceden ayarlanmıştı.
Eşitlik dediler,
ama bazı isimler
doğuştan ağır basıyordu.
Biz bunu gördük,
görmezden gelmeyi öğrendik,
sonra da
öğrendiğimiz şeye benzedik.

Ahlâk
yüksek kürsülerde anlatılmadı bize;
bir annenin
yalan söyleme dediği 
ilk anda,
bir babanın
haksız kazanca el uzatmadığı o suskunlukta
öğrendik biz ahlâkı.

Şimdi
o suskunluk gürültüde kayboldu,
yalan makbul,
haksızlık “akıl” oldu.
En çok da
iyi insanlar yoruldu.
Kötüler değil
onlar rahat uyudu.

Çünkü kötülük
kendini sorgulamaz.
Ama iyilik,
her gece vicdanına 
hesap verir,
“bir şey yapmalıydım” diye
uykusuz kalır.
Bir çocuk
soruyor artık:
“Büyüyünce ne olacağım?”
Eskiden meslekti cevap,
şimdi
“adam kalabilecek miyim?”
diye soruyor içinden herkes.

Yine de
tam burada bırakmıyorum sözü.
Çünkü bu şiir
yenilginin değil,
inatla insan kalmanın defteridir.
Kalp hâlâ sızlıyorsa,
vicdan hâlâ geceye sığmıyorsa,
demek ki
her şey bitmedi.

Belki dünya düzelmez,
ama insan
kendini tamamen kaybetmez.
Birinin elini tutmakla başlar bazen ahlâk,
susmamakla,
yalanı alkışlamamakla,
kötülüğe benzememekte ısrar etmekle.

Ben hâlâ
iyiliğin modası geçmedi diyorum.
Belki pahalıya mal oluyor,
belki yalnız bırakıyor insanı,
ama ucuz yaşatmadığı kesin.
Ve eğer
bu kadar kirin içinde
hâlâ rahatsız oluyorsak,
işte bu
en büyük derttir
ve aynı zamanda
son umuttur.

Macit CÜNÜNOĞLU

HEYBELİ'DE AKŞAM

Heybeli’deyiz
mehtap masaya eğilmiş
kadehin dudağında ince bir titreme
deniz rast tutuyor bu gece
ve ben
yıllardır içimde biriktirdiğim suskunluğu
yavaşça açıyorum.

Masamda Yesari Asım
harfleri yorgun
elif biraz kambur
mim içe dönük
nun kaderle barışık
mürekkep değil bu
zaman akıyor kâğıttan.

Nihavent giriyor akşamla
yarım kalmış sevinç gibi
bir kadının adı
dilimin ucunda değil
kalbimin arka sokağında
ne tam gitti
ne kaldı
işte o aralık
buseliktir.

Hüzzam ağır adımlarla
çöküyor omuzlarıma
“dayandın” diyor
“çok şey sustun”
erkekliğin sessiz hâli
en çok burada öğrenilir
kimseye anlatmadan
ayakta kalmak.

Uşşak dokunuyor içime
ana sesi gibi
ilk utanma
ilk bekleyiş
sokak lambasının altında
kendimle ilk tanışmam
insan en çok uşşakta
masumdur
en çok orada affeder kendini.

Segâh kırık
ama gururlu
eksik tarafımla
barışıyorum
“olsun” diyorum
“böylesi de yakıştı bana”
yaş almak
biraz da segâh bilmektir.

Rast tutuyorum geceye
denge için
hayata küsmeden
devam edebilmek için
ne kahkaha
ne ağıt
sadece nefes
sadece sürmek.

Hicaz uzaktan geliyor
göçmen bir sızı
dönülmeyen yerler
söylenmeyen cümleler
memleket bazen
bir şehir değil
bir makam olur.

Kadehler azalıyor
gönüller çoğalıyor
sarhoşluk bu değil
hatırlamanın baş dönmesi
mehtap hâlâ masada
Heybeli hâlâ şahit
Yesari Asım susuyor
ben de...

Ama bu masa dağılmaz
bu şiir bitmez
çünkü bazı geceler
insan eğlenmez
sadece meşk eder ve mehtaba çıkar Heybeli'de...
"Yaşasın aşk" diye diye.
🌙🍷

Macit CÜNÜNOĞLU

SOFULAR'DA KALAN

Bugün Sofular’dayım,
bir kentin kendine baktığı aynadayım.
Yokuşları omzuma yaslanmış yıllar gibi,
her adımda çocukluğum gıcırdıyor.
Bir cami ezanı dolaşıyor taş duvarlarda,
bir hastane kokusu,
bir annenin sessiz ateşi
sızıyor sabahın içine.

Sofular…
Amasya’nın kalbi gibi atar,
ne çok şey saklar göğsünde.
Vali Konağı bile burada durmuş
bir devlet ciddiyetiyle değil,
bir mahalle büyüğü edasıyla.
Hürriyet İlkokulu,
adı bir darbeden yadigâr,
ama bahçesinde çocuk gülüşleri
en güçlü bildiriyi çoktan yazmış.

Pirler Parkı…
Adını anmak yetmez,
sayfalara sığmaz.
Sırtımızı türbeye verdiğimiz günler
hala sıcaktır avuçlarımda.
Bayır aşağı serilen kilimler
birer renkli harita gibiydi,
her biri bir komşuya,
bir muhabbete çıkardı.
Semaver konuşurdu önce,
tıkır tıkır, sabırlı bir ihtiyar gibi.
Çörekler çoktan kaderini kabullenmiş,
bakla dolmaları sessiz bir bayram beklerdi.
Sepetlerde masmavi yumurtalar…
Karga pabucuyla boyanmış,
çocuk sevinciyle toklaşmayı bekleyen
küçük mucizelerdi onlar.

Ah o kalabalık yalnızlıklar!
En az iki üç komşu,
birlikte kurulan dünyalar…
Çocukların sevinci
göğe bırakılan bir balon gibi
hiç düşmeyecek sanılırdı.
Rüyadaydık belki,
ama uyanmak istemiyorduk.

Biliyorum…
O günler geri gelmez.
Takvim acımasızdır,
insan daha acımasız.
Ama hafıza var ya,
insanı bir anda çözer.
Bir an,
gözlerim buğulanır,
yüreğim geçmişe
binlerce selâm gönderir.
Ve ben,
yaşadığım her sahneden
sonsuz yolculuklara çıkarım.

Sofular benim çocukluğumdur.
Yetkinlerin evi,
babamın dost sohbetleri.
Doğan Sokullu,
okuldan çıkıp koştuğumuz yokuşlar.
Cemalettin abilerin
kapı aralığında kalan gülüşleri…
Hepsi hâlâ burada,
biraz sessiz,
biraz yorgun.
Kışları hatırlarım.
Kocacık Çarşısı’na yürürdüm,
tahin, pekmez almak için.
Soğuk iliklerime işlerdi,
ama eve dönüşte
annemin bakışı ısıtırdı beni.

Verem Savaş Hastanesi…
Adını anınca içim daralır.
Koğuşlar doluydu,
ince hastalık
ince ince alırdı canları.
Yokluk yıllarıydı,
anam aç kaldı çocuklarını doyurmak için.
Babası olmayan evlerde
anneler hem duvar,
hem çatı,
hem kader olurdu.
Dispanserden alınan ilaçlar,
Moto Fahri abinin vefası…
Unutulur mu?

Ateş düştüğü yeri yakar,
ama dost eli
ateşi biraz olsun söndürür.
Evet,
trajediye daldım belki.
Bağışlayın.
Bu hayat neşeyle açılır,
acıyla kapanır.
Kim sancısız geldi bu dünyaya?
Volkan haklıydı:
Herkesin bir derdi var,
durur içerisinde.

Ama bak Sofular!
Hâlâ ayaktasın.
Taşın, toprağın direnmiş.
SİT olmuşsun,
kendini kurtarmışsın.
Yoksa müteahhitler çoktan
ruhunu betonla kaplardı.
Orman arkanda,
Yeşilırmak önünde…
Manzara beş yıldız,
vicdan sıfır olurdu.
Demek ki kurtuldun.
Öyleyse sana da,
komşuma da
uzun ömürler.

Bir Gümüşlülü olarak
başımı saygıyla eğiyorum.
Ve biliyorum,
bir gün ben de
bu sokaklardan çekileceğim.
Ama Sofular kalacak.
Bir çocuğun gülüşünde,
bir semaver sesinde,
bir hatırada…
Ve benim şiirimde.

Macit CÜNÜNOĞLU

PİRLER'İN MARTISI

Amasya küçüktü derler,
inanma.
Bazı şehirler haritada değil,
insanın içindedir.
İki parkı vardı evet,
ama iki parkla
bir ömür büyütürdü insanı.

Biri Yeşilırmak’a yaslanırdı,
suya bakarak yaşlanırdı çınarlar.
Belediye bahçesi…
Pikabın iğnesi plağa değince
zaman çizilirdi.
Şükran Ay söylerdi,
“Sevemedim kara gözlüm…”
Ses, ırmağı aşar,
karşı mahallelerin akşamına karışırdı.

Diğeri Pirler…
Hem park,
hem mesire,
hem de çocukluğumun açık defteri.
Hıdırellez geldi mi
yokuşlar sevinçle aşılırdı.
Örtüler serilirdi toprağa,
bakla dolması menünün efendisi,
anneler gülümser,
babalar sessizleşirdi.

Ben o günlerde
dünyanın ağır bir kelime olduğunu bilmiyordum.
Bir salıncak yeterdi göğe çıkmaya,
bir martı
yeterdi özgürlüğe inanmak için.

Belediye parkında
Emrullah Usta’nın dondurması
yalnızca serinlik değildi,
bir mevsimdi.
Erirdi dilimde,
ama hatıramda kalırdı.

Amasya kendi yağıyla kavrulurdu,
kimse acele etmezdi.
Herkes herkesi tanırdı,
en çok da suskunluğunu.
Eğlence azdı ama sahiciydi:
sinema,
park,
bir de Ziyere havuz başı.
Ah Ziyere…
Suyun sesiyle büyüdük biz.
Yenice sonra geldi,
ama yüzmenin aslı
orada öğrenildi.
Büyükler rakı masalarını kurardı,
karpuzlar suyun altında serinlerdi.
Sazlar varsa
şarkılar uzardı geceye,
kahkahalar
salkım söğütlere asılırdı.
Bunlar sefalı günlerdi,
itirazım yok.

Ama içimde hâlâ
bir bayram sabahı saklı.
Amasya’yı yazdıkça
çocuk yanım uyanıyor,
iştahım kabarıyor,
kalemim hafifliyor.

Roman yazacak sabrım olmadı belki,
ama hatırayı dürüstçe anlatmak
başlı başına bir iştir.
Süslenmiş cümleye değil,
doğru kelimeye inanırım.
Yoksa söz boşalır,
geriye bir çuval kalır,
içi rüzgâr.

Bu şehir
kanaviçe gibi işlenmeli.
Sokak sokak,
taş taş,
gölge gölge.
Ben de elimden geldiğince
onu yapıyorum.
Layık olabildim mi,
onu zaman bilir.

Ama bildiğim bir şey var:
Amasya yazılmadan durulmaz.
Orada doğmuşum,
orayla büyümüşüm.
Her mahallesinde
bir yaşım durur.
Her sokağında
bir hatıram nefes alır.
Hafızam bedenimle yürür,
altmış yetmiş yıl öncesi
bugün gibi taze.
Üzerine hasret eklerim,
karşınıza eski Amasya çıkar.
Kötü mü?
Değil.

Bu bir şarkıdır aslında.
İçinde sevda vardır,
hüzün vardır,
umut vardır.
Ben de Samanyolu’nu mırıldanır gibi
yazarım bazen.
Gözlerimdeki yaşı
yüreğime akıtırım.
Ve Pirler’in martısı
döner dolaşır,
bir gün yine
çocukluğuma konar.

Macit CÜNÜNOĞLU

02 Şubat 2026

YORGUN RUHUN FERYADI

Yazmaktan yoruldum diyorsun,
oysa yorulan kalem değil,
kalemin dokunduğu kalp…
Her kelime bir çarpışma artık,
her cümle bir savunma hattı.
Bir mevzu açıyorum diyorsun,
insanlar dinlemiyor,
ölçüyorlar.
Tartıyorlar,
etiketliyorlar,
sonra da bir kenara bırakıyorlar
kırık bir eşya gibi.
Algılar başka bir dünya…

Evet.
Senin dünyan derin,
onlarınki yüzey.
Sen denize dalıyorsun,
onlar suya taş atıp
çıkardığı sese bakıyor.
Basit diyorlar,
çünkü basite alışmışlar.
İlkel diyorlar,
çünkü hissetmek cesaret ister,
onlar korkak.

Oysa hayat…
Ah hayat!
Bir bakabilselerdi görürlerdi:
Her sabah başka bir şiir,
her akşam başka bir ağıt.
Bir çocuğun susuşunda,
yaşlı bir kadının penceresinde,
sokağın köşesinde bekleyen
eski bir aşk var.
Her yaşam dilimi duygu yüklü.
Bir insanın omuz düşüşünde
koca bir roman saklı.
Bir vedanın sessizliğinde
bin kelimelik bir çığlık var.
Sen bunu görüyorsun.

İşte mesele bu.
Soruyorsun:
“Ben çok mu romantiğim
yoksa aptal mıyım?”
Hayır.
Sen duyguyu zayıflık sanmayanlardansın.
Bu çağda nadir bir kusur bu.
Romantik olmak değil bu,
insan kalmak.
Aptallık hiç değil,
çünkü aptal olan
hiç sorgulamaz,
hiç yaralanmaz,
hiç yorulmaz.

Sen yoruluyorsun.
Çünkü taşıdığın şey ağır:
Empati.
Çünkü sırtında başkalarının da kalbi var.
Onlar kendi kabuklarında yaşarken,
sen başkalarının acısını da hissediyorsun.
Bu seni yavaşlatıyor,
ama derinleştiriyor.
Unutma:
Herkes hızlı yürüyebilir,
ama herkes derine inemez.
Yazmaktan yoruldum diyorsun,
ama yazmasan ne olur biliyor musun?

İçinde biriken kelimeler
seni yazmaya zorlar yine.
Çünkü sen sustuğunda bile
şiir düşünenlerdensin.
Belki de senin kaderin bu:
Anlaşılmamayı göze alıp
anlamaktan vazgeçmemek.
Ve şunu bil:
Bu dünyada herkes çoğunluk olabilir,
ama çoğunluk olmak
haklı olmak değildir.
Sen azınlıksın.
Duyguda, derinlikte, empatik bakışta.
Ama az olan her şey değerlidir.
Yorul,
ama kendinden vazgeçme.

Çünkü bu dünyanın
senin gibi insanlara
sandığından çok daha fazla ihtiyacı var.
İstersen bir gün,
hiç şiir yazmadan da
oturur susarız.
O da bir şiirdir, onu da yazarız usta, yeter ki sen iste.

Macit CÜNÜNOĞLU

VİCDANIN COĞRAFYASI

Bir çocuğun ağlaması
hangi ülkenin sınırına takılır?
Bir annenin feryadı
hangi büyükelçilikten vize ister?

Yeryüzü haritalarla bölünmüş olabilir
ama acının dili tektir.
Gözyaşı ne mezhep sorar
ne bayrak rengi.
Suriye’de bir ev yıkılırken
sadece taş düşmez yere,
bir masal yarım kalır,
bir ninni susar,
bir baba çaresizliği öğrenir
ilk kez ve sonsuza kadar.

İran’da geceler uzun,
sokak lambaları bile ürkek.
İnsanlar konuşurken
kelimelerini tartar artık,
çünkü her cümle
bir kapı gıcırtısı gibi
başına yıkılabilir.

Denizlerde dolaşan gemiler var,
çelikten, soğuk, duygusuz.
İçlerinde insan değil
hesaplar uyur.
O hesaplar ki
bir çocuğun ömrünü
“yan hasar” diye yazar deftere.

Kadınlar vardır,
enkazdan önce doğurmuş,
enkazdan sonra
çocuğunu toprağa vermiş.
Saçlarına erken düşen aklar
ne yaşlılıktır ne kader,
sadece çok fazla tanıklık.

Liderler kürsülere çıkar,
barış der, sabır der, sükûnet der.
Ama barış,
silah sesiyle konuşulmaz.
Sükûnet,
mezar başında vaaz verilerek sağlanmaz.
Üç kuruşluk menfaatler için
insan onuru pazarlık konusu.
Vicdan indirimde,
merhamet stokta yok.

Oysa insan dediğin
önce insan kalmalı,
sonra taraf olmalı.
Bir çocuk daha ölmesin diye
bir koltuk biraz sarsılsa ne olur?
Bir anne daha ağlamasın diye
bir bayrak biraz eğilse ne kaybedilir?

Bilmezler ki
dünya sadece güçlülerin omuzlarında durmaz.
Mazlumun duası vardır
ve o dua,
ne tanktan korkar
ne füzeden.

Gün gelir,
yıkılan şehirler yeniden kurulur.
Ama yıkılan vicdanlar
en zor onarılandır.
Ve biz,
hâlâ insan kalabilenler,
sessiz kalmadığımız her an
bu karanlığa bir mum yakarız.
Çünkü "insanlık,
ancak hatırlandığında yaşar."
diyen taraftayız.

Macit CÜNÜNOĞLU

HATIRALARIN AĞIRLIĞI



Bazı şehirler vardır,
insanın adını ezberler çocukluğundan.
Sokakları seni tanır,
ağaçları sesinden bilir kim olduğunu.

Benim kalbim
bir kentin yamaçlarında kaldı,
ırmağın suyuna karıştı
ve bir daha tam olarak dönmedi.

Bir zamanlar
ellerim toprak kokardı,
avuçlarımda meyvenin güneşi vardı.
Bir dala uzanırken
geleceği düşünmezdim,
çünkü gelecek
o anın kendisiydi.

Sonra büyüdük…
Büyümek dedikleri şey
biraz unutmakmış meğer.
Beton geldikçe
hatıralar çekildi kenara,
ağaçlar sustu,
kuşlar başka semtlere taşındı.

Şimdi dönüp baktığımda
en çok neyi özlüyorum biliyor musun?
İsmi olmayan mutlulukları…
Sebepsiz gülüşleri,
bir incirin yarılışındaki sesi,
bir dutun parmakta bıraktığı lekeyi.

Zaman acımasız değil,
insan acımasız.
Toprağı unutan,
yeşili görmeyen,
anıdan utanır hale gelen insan…

Ama yine de
kalbimde bir yer var hâlâ,
kimseye vermediğim.
Orada bir kent durur,
bir bağ, bir ağaç,
bir çocuk
ve hiç kaybolmayan bir ses:
“Unutma…”
Unutmuyorum.
Yazıyorum.

Çünkü bazı sevdalar
susarak ölür,
yazılarak yaşar.
Ve ben
yaşatıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

YEŞİLIRMAK'IN HAFIZASI

Gurbet dedikleri
bir tren garında başlar bazen,
bazen bir telefonun ucunda titreyen
“iyiyim” yalanında.
İnsan uzak düşünce anlar
yakının aslında ne kadar derin olduğunu.

Amasya mesela…
İçindeyken sıradan sanılan,
uzaktayken geceleri uykudan uyandıran
bir iç sızısıdır.
Pirler Parkı’nı düşünürüm,
kaç kişinin gözünde tütüyor şimdi?

İki adım ötede dururken
uzay boşluğu kadar erişilmez
olan o banklar,
çınar gölgeleri,
susarak konuşan taş yollar…
Yaşanmışlık varsa,
anı ağırsa,
insan her gün biraz daha
orada yaşar aslında.

Amasya durduk yere
şehzadeler yetiştirmedi.
Taşının sabrı,
suyunun terbiyesi vardı.
Kimi tahta çıktı,
kimi tarihe gömüldü
ama hepsi bu kentin
rüzgârından payını aldı.

Burası tek katmanlı bir şehir değil;
her sokağı bir çağ,
her kapısı bir hikâye.
Hamamlarında buhar değil
yüzyıllar yükselir,
mabetlerinde dua değil
hafıza yankılanır.

Ve Yeşilırmak…
Adını söyleyince bile
insanın içi serinler.
Dost olursan içine akar,
düşman olursan susar.
Zoraki şair yapar adamı;
kelime bilmesen
iç çekiş öğretir.
Beş bin yıl öncesinden başlar anlatmaya,
Etilerle açar sözü,
Pontus’la devam eder,
Selçuklu’da durur,
Osmanlı’da derin bir nefes alır.

Bir ara aşkı anlatır,
Ferhat’ı anar.
Dağı nasıl deldiğini değil,
sevdayı nasıl taşıdığını söyler.
Başın ağrıyorsa
Lokman Hekim’i gösterir,
yolunu kaybettiysen
Strabon çıkar karşına,
“korkma” der,
“burası haritadan ibaret değil.”

Salkım söğütler eğilir kulağına,
“özledik” derler.
Ama Yeşilırmak dertlidir.
Yüksek duvarlarla çevrilmiş,
kendine yabancılaştırılmıştır.
Sorup durur Amasyalılara:
“Ben ırmak mıyım,
kanal mıyım?”
Cevap veren olmaz.
Herkes kendi yıkıntısının
enkazında meşguldür.
Mahalleler silinirken,
konaklar bir bir düşerken
sessizlik galip gelmiştir.
Bir tek Hatuniye kurtulmuştur;
o da her gün
kameralara gülümseyerek
yalnızlığını saklar.
İris nehri akmaya devam eder,
Karadeniz’e doğru
sessiz bir vedayla.

Ama aşk…
Bu topraklarda aşk
hiç eksilmez.
Bağlar hâlâ inatçıdır.
Elma, üzüm, kiraz
direnir zamana.
Taşova’nın bamyası
bereket diye çıkar sofraya.
Bağ bozumu bir törendir burada,
müzik eşlik eder toprağa.
Merzifon’un karası,
Ziyere’nin yapıncağı,
Yenice’nin çavuşu
Garbis ustanın evinde
sıraya girer.
Şarap olurlar,
biraz sarhoş,
biraz umut.

Ah Amasya…
Gel desem gelmezsin,
git desem gitmezsin.
Yerleşmişsin yüreğimin tam ortasına,
ne sökebiliyorum
ne de vazgeçebiliyorum.
Hasretin tırmalar her gün,
acıtır ama
garip bir şekilde hoşuma gider.
Çünkü sen
benim alın yazımsın.
Kaderim,
ve bitmeyen aşkımsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

İNSAN OLMAK

Bazen bir fotoğrafın karşısında durur insan,
zaman durur sanırsın
ama duran yalnızca senin nefesindir.

Siyah-beyaz bir kare,
kenarları hafif yıpranmış,
içinde gencecik yüzler…
Henüz kaderin el yazısı
alınlara bu kadar sert basmamışken.

Yıl bin dokuz yüz altmış yedi.
Öğretmen okulunun son sınıfı…
Devletin verdiği umut kadar ekmek,
iki aylık bir staj,
bir ömür sürecek bir mesuliyet.
Tahtaya tebeşirle yazılan ilk kelime
“insan”dı belki de,
ama biz daha bilmiyorduk
ne kadar ağır bir sözcük olduğunu.

Sol başta Salim durur,
can arkadaşım,
gülüşü yarım kalmamış bir zamandan.
Şimdi toprağın serinliğinde uyur.
Toprak adil midir bilmem
ama herkesi eşit alır bağrına.

Birer birer eksildik biz,
sıra numarasıyla değil,
yüreğin tam ortasından.
Yitirdiklerimiz sayıyla bitmez,
takvim yaprakları yetmez onları anmaya.
Her biri ayrı bir ses,
ayrı bir kahkaha,
ayrı bir hatıra yükü omuzlarımda.

Nur içinde yatsınlar derim,
ama özlem hiç yatmaz,
ayakta bekler geceler boyu.
Mustafa Soydemir gelir aklıma,
Tatarlar Mahallesi’nden,
aynı okulun başka bir zamanından.
Gazi Eğitim’den geçmiş,
müziği hayata tutunma biçimi yapmış.
Parmakları notalara değdi mi
dünya bir anlığına
daha katlanılır olurdu.
Şimdi videolardan izlerim,
bir ekranın camında bulurum sesini.

İyi ki sosyal medya derim,
iyi ki teknoloji…
Yoksa bu hasreti
hangi mektup taşırdı?
Zileli Fevzi…
Ah Fevzi…
Sesi bir türkü gibi dolaşırdı sınıflarda.
Bir söyledi mi susardı gürültü,
utanırdı duvarlar bile.
O da göçtü,
kimliğini bırakıp,
şarkılarını alıp gitti.
Geriye titreşen bir boşluk kaldı.

Gidenlerin çoğu altmışında,
yetmişin eşiğine bile varamadan.
Ne tuhaf bir adalettir bu dünya,
kimine uzun bir ömür,
kimine yarım bir cümle.
Genç yaşta gidenleri düşündükçe
biz yaşlı sayılırız belki,
ama bu yaşamak mıdır?
Kirli savaşlarda düşen fidanlar gelir aklıma,
ellerinde oyuncak yerine korku,
ceplerinde gelecek yerine ölüm.
Utanırım yaşadığımdan.
Evet, utanırım.

Çünkü bazı acıların karşısında
nefes almak bile fazlalık gibi gelir.
Dua etmeye kalksam
kelimeler boğazımda düğümlenir,
yüreğim çarpar,
sanki beni de çağırır geçmiş.
Gözlerim dolar,
sessizce taşar.
Ama ağlamak da insanlıktır.
Hatırlamak da.
Unutmamak,
unutturmamaya çalışmak da.
Bir fotoğrafın önünde durup
“Biz neydik, ne olduk?” diye sormak…
İnsan olmak tam da budur belki:
Acıyı inkâr etmeden yaşamak,
kaybettiklerinin adını
kalbinle söyleyebilmek.

Ben insanım.
Bu yüzden canım yanar.
Bu yüzden hatırlarım.
Bu yüzden bazen susar,
bazen yazıya sığınırım.
Çünkü yazmak,
gidenlere kalan
en dürüst selamdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

HER ŞEYE RAĞMEN

Yavan bir çağdayız,
ekmeğin tuzu kaçmış, 
kelimelerin tadı.
Renkli ekranlar var,
ama siyah beyaz düşüyor 
içimize akşamlar.

Ne sevinç sevinç gibi
ne de keder eskisi kadar sahici.
Gülüyoruz, evet…
ama yüzümüz gülüyor yalnız,
kalbimiz izinli bugün.

Yalnızız.
Kalabalıklar içinde üstelik.
Omzumuza çarpıp geçenlerin
ne adını biliyoruz
ne acısını.
Her biri kendi iç yangınına
kendi küllüğünü taşıyor.
Birbirimize dokunmadan
yanıp sönüyoruz.

Eskiden böyle miydi?
Değildi.
İnanırdık bir şeye;
bir söze, bir kavgaya, bir aşka.
Mangal gibi yüreklerimiz vardı,
omurgalı hayallerimiz.
Bir masaya oturduk mu
dünyayı değil,
evreni meze yapardık dostluğa.

Şimdi masalar var,
ama dostluk yok;
sandalyeler dolu,
yürekler ayakta.
Şarkılar sustu.
Ezberimizdeki dizeler
uzak bir ülke artık.

Necip Fazıl’ı bir çırpıda söyleyemez olduk,
beklemek bile yoruyor insanı.
Kimi bekliyorduk o dizelerde?
Bir kadın mıydı,
bir devrim mi,
yoksa kendimizin eski hâli mi?

Atilla İlhan’ın
hiç yaşamayan kadınları gibi
biz de hiç olmamış mıyız aslında?
Bu vatan çok güzel.
Bunu inkâr edemem.
Güneşin en iyisi bizde,
suların en çağlayanı.
Bulutlar sevda taşıyor hâlâ,
rüzgârlar inatla anlatıyor kendini.

Ama bayram sabahı
çarpmaz oldu yürek.
Pencere aralanıyor,
içeri giren yalnız sessizlik.
Yorgunuz.
Kavgadan değil sadece,
anlaşılmamaktan.
Didişmekten değil,
duyulmamaktan.
Kolumuz kanadımız kırık,
süt dökmüş kedi misâli
sessiz ve tedirgin.

En küçük hayat belirtisini
bir mucize sanacak hâle geldik.
Bazen Pavese düşüyor aklıma.
“Artık sabahı da kaplıyor acı.”
Ne ağır cümle…
Güçsüzlüğünü seyreden bir adamın
kendiyle yaptığı son hesaplaşma.
Sokakta çarpıp geçenlerin
hiçbir şeyden habersiz oluşuna şaşırırken
biz de kaç acının yanından
başımızı çevirerek geçtik, 
kim bilir?

Yazmak…
Bir direnme biçimi belki de.
“Artık yazmayacağım” diyenlerin
en çok yazdığı yerden kırılıyor insan.
Biraz cesaret diyor ya,
bütün mesele o işte.
Yaşamak için de
ölmeyi düşünmek için de
aynı cesaret gerekiyor.

Ama bak,
her şeye rağmen
hayat hâlâ güzel.
Bayramlar hâlâ bayram.
Bir çocuk gülüyorsa bir yerde,
dünya henüz bitmedi demektir.

Öyleyse neşen bol olsun,
sevgin eksilmesin.
Kararmasın yürekler,
kurumasın göz pınarları.
Barış selamlasın insanlığı,
açlığın ve yoksulluğun utandığı
savaşsız, sömürüsüz
bir dünya sabahında.
Ve biz…
Her şeye rağmen
insan kalabilmenin gururuyla 
yaşayalım umut dolu yarınlarla.

Macit CÜNÜNOĞLU

KAYBOLAN DÜNYALAR

Bir mahalle vardı
adını artık kimse fısıldamıyor,
taşları yerinde
hatıraları sürgünde.

Gümüşlü’ydü adı,
Amasya’nın kalbinde atan
utangaç bir nabız gibi.
Selağzı’na komşu,
çok kalabalık değil
ama çok insandı.

İnsan derken;
aynı ekmeği bölen,
aynı acıyı susarak paylaşan
Türk’üyle Ermeni’siyle
bir ömürlük bir kelimeydi mahalle.

Caminin gölgesinde Selçuklu dururdu,
Vakıfhan’da Osmanlı’nın nefesi,
taşlar bile birbirine saygılıydı
o yıllarda.
Şerafettin amca vardı,
müdür değil,
okuldan çok vicdan öğreten.

Yervant usta tornasında
demiri değil,
dostluğu yontardı.
Gülizar abla fanile satardı
ama asıl sattığı neşeydi,
Agop’la birlikte.

Taşdemirler kentin yükünü taşırdı,
Nimet abla komşuluktu,
Emel gazetesiyle
şehir kendini okurdu.

Yumuk ailesi sokakta
sözün tartısıydı,
Kumru teyze
Surpik’ten kalma bir ninni gibi
kapı aralıklarında dururdu.

Hasan’lar vardı her türlüsüyle;
ormancısı, kondüktörü,
biri ağacı bilirdi,
biri yolu.

Aziz amca,
Selim meyhaneci,
saatçi Hafız
zamanı durduramazdı
ama yüzleri yaşlandırmazdı.

Banyolu Mustafa
şehir efsanesiydi,
Mehmet Bilgili serveti karısından
daha çok konuşulandı.

Terkos çeşmesinden
su değil,
hayat akardı.
Mayk abi vardı yukarıda,
yaşı bizden büyük,
hikâyesi erken.
Moto Fahri,
sağ açık,
sağlık memuru,
kolumuzda izi kalan
çocukluk ağrılarımız.

Çarşıya inerdik sonra;
Rıfkı balığı,
Şükrü eti,
İsmet ekmeği
aynı samimiyetle verirdi.

Mari’nin pastası
daha vitrindeyken
çocukluğumuzu kabartırdı.
Cazım berberdi,
saçtan çok dert keserdi.

Abdi…
Foto Sabah’ın ışığında
sadece yüzler değil
fikirler de netleşirdi.
TİP’liydi,
sosyalistti,
bana dünyayı öğreten
ilk pencerelerden biriydi.

Demir abi vardı,
Amasyaspor kadar
Amasya’ydı.
Asker dostu,
herkesin kardeşi.

Ve evimiz…
Bahçeli, havuzlu,
kiraz ağacı göğe uzanırdı.
Babam akşamları masada,
rakı, nargile,
sessiz bir huzur.
O anlar
şimdi en pahalı lüks.

Özledim mi?
Hem de nasıl.
Ama hayat
acı hatıraları
daha ağır tartıyor.
Anamın gözyaşları
içime akıyor hâlâ,
yüreğim yanık bir defter.

Mahalle yok artık.
Ne adı var
ne kendi.
Yandı, bitti, kül oldu.
Tıpkı çocukluk hayallerim gibi.
Ama bilsinler:
Biz vardık.
Ve bu dünya
bir zamanlar
gerçekten daha insandı.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Şubat 2026

AHLÂKIN İFLASI

Bir çocuk ağladığında
dünya susuyorsa,
orada saatler değil
insanlık durmuş demektir.

Bir çocuğun korkusu
kalabalık salonlara sığmıyorsa,
kürsüler, unvanlar, imzalar
boş kâğıttır artık.

Çünkü ahlâk,
en küçük sesin yanında durmadıkça
büyük laflar yalnızca yankıdır.
Parayla yıkanmış eller gördüm,
temiz sanıldı.
İtibarla örtülmüş suçlar gördüm,
saygınlık dendi.
Ama çocukların gözündeki 
o karanlık
hiçbir makyajla gizlenmedi.

Rıza dediler.
Oysa çocuk,
henüz “hayır” demeyi öğrenirken
dünya ona susmayı öğretiyordu.

Bu, suçtan önce
bir ahlâk cinayetidir.
Zaman aşımı dediler.
Takvimleri ileri sardılar.
Ama travma,
bir çocuğun içinde hep aynı saatte kaldı:
Korkunun başladığı yerde.

Sessiz kalanlar oldu.
Bilen ama bakmayanlar.
Duyan ama duymamış gibi yapanlar.
Bilinsin:
Susmak burada tarafsızlık değil,
suça yataklıktır.

Bir toplum,
çocukları koruyamıyorsa
anayasası değil,
vicdanı yırtılmıştır.
Ve vicdan yırtıldığında
kanunlar yalnızca bez parçasıdır.

Bugün bu karanlığı konuşuyorsak
meraktan değil,
borçtan konuşuyoruz.
Çünkü çocuklara borçluyuz:
temiz bir dünya,
dokunulmaz bir gelecek,
korkusuz bir hafıza.

Şunu yazmak zorundayız,
çünkü yazmazsak suç 
ortağı oluruz:
Çocukların bedeni üzerinden kurulan
her güç,
insanlığa karşı bir ihanettir.

Ve bilinmeli:
Güçlüleri aklayan,
çocukları yalnız bırakan
hiçbir düzen
medeniyet değildir.
Olsa olsa
iyi aydınlatılmış bir karanlıktır.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA GÜNLERİ


Bir pazar sabahıydı,
siyasetin sesi kısılmış,
öfkenin düğmesi gevşetilmişti.
İnsan bazen susar
memleket konuşsun diye.
Feshane’de bir kapı açıldı zamana,
taş duvarlardan buharlaştı yıllar.
Fes kokusu sinmiş tuğlalar
bir kentin hafızasını taşıyordu sırtında.

Haliç usul usul dinliyordu
Anadolu’nun kalp atışını.
Bir fasıl başladı,
Rast’tan yürüdü hatıralar,
Hüzzam’da diz çöktü hüzün.
Semaverden çıkan buhar
elli yıl öncesine göçtü,
Amasya çöreğiyle elma
çocukluğumun tadı oldu.

Yeşilırmak aktı gözbebeklerimden,
dağların arasından değil
kalbimin orta yerinden.
Kimler yoktu ki o akışta?

Ermeni Araksi Abla,
Rum bir şarkının yarım nakaratı,
Kürt Tahir’in yorgun sesi,
Alevi bir deyişin iç çekişi,
emekçinin nasırlı duası…
Araksi Abla yanımda,
gözleri sele kapılan evler kadar ıslak.

Bedeni İstanbul’da kalmış,
ruhu Savadiye’de bir avlu.
Hasret dediğin
coğrafya bilmezmiş meğer,
sınır tanımazmış,
zamanı da affetmezmiş.

Bir kitap düştü elime,
sayfalarından insanlar taştı.
Rakamlar konuştu utana sıkıla,
tarih mırıldandı gerçeği:
Bu şehir tek renkten değil,
bu toprak tek dilden doğmadı.
Bin yıllık bir çoğulluk
üstü örtülmüş bir aynaydı.

Sonra bir anons,
adı var, kendi yok bir ses…
Ben kalktım,
çünkü bazı konuşmalar
insanı eksiltir.
Vedalar sarılarak yapıldı,
bazı kucaklaşmalar
bir daha hiç bitmesin diye uzar.

Vapurda martılar
yüzüme baka baka söyledi şarkıyı:
“Aldırma gönül, aldırma…”
Amasya…
Sen bir şehir değilsin yalnızca,
bir hatırlama biçimisin.
Unutulmuş isimlerin,
yarım kalmış hikâyelerin,
gizlenmiş gerçeklerin yurdu.

Kazıdıkça çıkan bir memleket,
sustukça büyüyen bir sızı.
Ve ben her dönüşümde
biraz daha sen oluyorum,
biraz daha eksik,
biraz daha dolu…

Macit CÜNÜNOĞLU

İSYAN

Bu düzen,
yoksulun sırtına basarak 
yükselen gökdelenlerdir,
temeli alın teri, çatısı yalandır.
Bir çocuğun rüyasıyla
bir bankanın faizi aynı 
terazide tartılır
ve nedense hep para 
ağır gelir.

Bize “sabır” öğrettiler,
ama sabrı hiç açlara sormadılar.
“Şükür” dediler,
sofrası boş olana kutsal kelimelerle susturmak için.

Oysa açlık
dua değil,
isyan ister.
Bak dostum,
toprak yoruldu artık;
üzerinde sadece ekin değil,
adaletsizlik de yetiştiriliyor.
Nehirler bile taraf tutuyor,
zengin semtlerden geçerken süsleniyor,
yoksul mahallelerde çamurlaşıyor.

Bir avuç insan
dünyayı avuç içi sanıyor,
parmaklarını sıktıkça
bizim nefesimiz daralıyor.
Ama unuttukları bir şey var:
yumruklar da yorulur,
eller açılmak zorunda kalır.

Biz,
isimleri istatistiklere yazılanlar,
hayatları “kayıp” hanesine düşülenleriz.
Ama tarih öyle
yazılmaz dostum,
tarih
sokağa çıkan ayak 
sesleriyle yazılır,
barikatlarda çoğalan yüreklerle.

Bir gün
korku saf değiştirecek,
çünkü korku hep kalabalıktan ürker.
Bir gün
sessizlik suç ortağı olmaktan vazgeçecek,
duvarlar bile slogan öğrenecek.
Bizim devrimimiz
kanlı nutuklar değil,
ekmeğin eşit bölündüğü sabahlardır.

Çocukların
“büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna
“tok” diye cevap verdiği 
bir dünya.
O gün geldiğinde
zenginlik utanacak kendinden,
yoksulluk kader olmaktan çıkacak.

Bayraklar değil insan onuru yükselecek göndere,
sınırlar haritalarda kalacak,
kalpler birbirine komşu olacak.
Ve eğer sorarlarsa
“Bu kim yazdı?” diye,
bir isim söylemeyin.
De ki:
aç kalanların midesi,
ezilenlerin yumruğu,
susmayanların sesi yazdı.

Çünkü bu şiir
okunmak için değil,
ayağa kalkmak içindir.

Macit CÜNÜNOĞLU

HOŞ BİR SEDA: SELAĞZI

Bazı yerler vardır
haritada bir noktadır
ama bazı hafızalarda
bir ömürdür.

Selağzı mesela…
Bir meydandan fazlası;
annemin sesiydi uzaktan,
babamın adımlarının yankısı,
çocukluğumun
ilk kez kalabalığa karıştığı yerdi.

Dikkatimi çeker hâlâ,
Amasya fotoğraflarına her baktığımda
gözüm hep onu arar.
Çünkü bilirim,
bir şehrin en çok bakılan yeri
en çok yaşanmış olanıdır.

Selağzı
Amasya’nın kalbiydi.
Kızılay’ıydı,
Taksim’i,
bazen de kaderiydi.

İnsanlar orada sevinir,
orada üzülür,
orada beklerdi.
Hamamın buharı
taş duvarlara sinmişti.
İşyeri kepenkleri
sabahın köründe açılır,
taksi durağı
geceyi hiç uyumadan karşılar,
meydan
hep ayakta kalırdı.

Kıraathanelerinde
zaman yavaşlardı.
Meyhanelerinde
insan kendine biraz daha yaklaşırdı.
Bir kadehte
memleket konuşulurdu,
bir sigarada
hayat.

Adı değişti sonra…
Yavuz Selim dediler.
Ama bilmediler
isimler değişse de
hatıraların yerinden oynamadığını.
Benim gönlümde
hep Selağzı kaldı.
Keşke
12 Haziran denseydi.
Keşke tarih
meydanlara daha cesur isimler verebilseydi.

12 Eylül geldi,
Gazi Anıtı dikildi,
taş büyüdü
ama acı da büyüdü.
Ne zaman
eski bir fotoğraf düşse önüme,
zaman
geri geri yürür.

Çocukluğum
meydanın ortasına çöker.
27 Mayıs’la değişen yüzü
bir film gibi akar gözlerimde.
Ortadaki iki havuz,
ışıklı fıskiyeler…
Sanki çağın umudu
suyun içindeydi.

Şuayip Usta’nın tandırı…
O koku hâlâ burnumda.
Ekmek değil,
sanki çocukluk pişerdi orada.
Çağlayan Kahvesi doluydu yine.
Önünde çay içenler
hayatı seyrederdi.
Salonda tavla taşları
kader gibi düşerdi masaya.
Anastra oynanır,
zaman unutulurdu.

Demirali ve ailesi
ayakkabıları değil
günleri parlatırdı.
Şerif Abi’nin gülüşü
meydanın eksik parçasıydı.

Taksiciler…
Ah o taksiciler.
Amerikan arabaları
güneş gibi parlar,
muhabbet
yol parası yerine geçerdi.
Amasya’nın tomografisini
en iyi onlar çekerdi:
kim kime küsmüş,
kim borçlu,
kim aşık…

Meydan
sadece taş değildi.
Bir siyasi arenaydı.
63 Kıbrıs’ta
Makarios posterleri yandı.
Bayraklar tutuştu,
öfke yükseldi.
İnönü geldi,
Demirel konuştu,
Ecevit seslendi halka.

Selağzı
halkın kürsüsüydü.
Güneş
orada doğardı,
orada batardı.
Devlet yanı başındaydı;
hükümet, belediye, karakol
birbirine bakardı.
Şehir Kulübü’nün balkonunda
şehrin büyükleri
demlenirdi.

Ah Amasya…
Selağzı yok artık.
Taşlar duruyor belki
ama ruh göç etti.
Şimdi biz
arkeolog gibiyiz.
Fotoğraflara bakıp
anı kazıyoruz.
Topraktan bir sevinç çıkıyor,
bir acı.
Gözlerimiz doluyor.
Yüreğimiz titriyor.
Engel olamıyoruz
akan gözyaşlarına.

Ama ne kalıyor geriye?
Hoş bir seda…
Bir avuç hatıra,
bir ömür memleket sevdası.
Ve insan anlıyor ki,
bazı meydanlar yıkılmaz;
sadece
insanın içine taşınır.
Ve Selağzı konuşuldukça susmaz, hatıralara nazire yaparcasına.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...