20 Ocak 2026

KOBRALAR(!)

Amasya'nın kaybolan değerlerinin başında Musiki Cemiyeti geliyordu. 
Bu konudaki görüşlerimi de sayfamızda açık seçik yazdım. 
Lâkin mevzunun asıl muhataplarından bugüne kadar bir ses çıkmadı.
Oysa gönül isterdi ki, en azından son yöneticileri bir kaç kelâm etsin.
Tık yok!
Belki tenezzül etmediler, belki de böylesi sosyal mecra paltformlarını ciddiye almadılar.
Her neyse, sebep ne olursa olsun, canları sağ olsun.
Gelelim bugün değineceğim asıl meseleye.
O da Amasyaspor'un dayanılmaz hâlleri.
1967 kuruluş yıllarını gayet iyi hatırlıyorum.
Hatta 3. Lig'deki ilk maçını Malatyasporla yapmış, 
2-0'da galip gelmişti.
O tarihlerde rahmetli ağabeyim Adnan Cününoğlu Türk Haberler Ajansı (THA) Amasya temsilcisi.
Onun adına misafir takım koçu Mikro Mustafa ile Şehir Oteli'nde röportaj yaptım.
Ve o devirlerde başlayan Amasyaspor macerası nereden nereye geldi.
Hacıyatmaz gibi düştü kalktı, bir türlü asansör takım olmaktan kurtulamadı.
Kader utansın diyeceğim ama böylesi iniş çıkışların bilimsel sebepleri var.
Başta popülizm hastalığı, 3. Lig'de olsa maçlar Çolağın Bağı'nda oynanmıyor...
Amatörlük sizlere ömür, tedavülden kalkalı asırlar olmuş!
Artık her şey para, her şey profesyonelce.
Kamyon arkasında deplasmana giden futbolcu cilalı taş devrinde kaldı!
Şimdi yeşil zamanı (DOLAR), bastırdı mı parayı her yer ''Yeşil Amasya''...
Peki, buna güç kuvvet yeter mi?
Kentin eti budu belli, şehirde fabrika hak getire, bacasız sanayi de tık yok, bağlar bahçeler yandı bitti keten helva modunda...
Sponsor olsun devlet, belediye...
Ancak nereye kadar?

Bu arada ekstra bir konuya daha değineceğim.
Takımımızın sıfatı ''Kobralar''...
Sahi böylesi iğrenç lakabı kim buldu?
Erkek işi olduğu belli, eril böbürlenip sokmalar!
Oysa ne yakışırdı ''Misketler'.
Ankara'nın misket havası, Amasya'nın mis kokulu elması.
Valla ben ''Kobralar'' yakıştırmasını hiç sevmedim, sevemedim.
Hatta Merzfon eşekleri denseydi daha şık olurdu, en azından buralıydı!
 
Neyse, son söz olarak; biliyorsunuz takımın başına ''Kayyum'' atandı.
Yahu bu kayyum işi ne moda oldu.
İktidarda sevdi bu numarayı...
Sevmediği, işine gelmediği belediye veya özel sektör  fark etmez; her türlü kurum veya kuruluşa basıyor kayyum soslu zokayı...
Ohhh, afiyet olsun!
Fakat bizim gibi düşük bütçeli illerde profosyonel spor dallarında iddialı olmak için takım beslemek halka verilecek en büyük cezadır.
Elbette verirsen coşkuyu gazı alçak sürünmeyle kobraların bir süre daha yaşar...
Aç kalınca da halkın kıçına kaçar!

Benden söylemesi, tez zamanda vazgeçin profesyonel zihniyetten, İzmir Altınordu Kulübü'nü örnek alın...
Çevik-Zeki-Ahlâklı sporcular yetiştirin her dalda...
Yoksa palavradan daha çok bağırır bu millet:
''Şampiyon Kobralar'' geliyor diye!
Eğer bu yoldaysanız herkese hayırlı işler...
Bana müsaade, hakikatin kendisiyle randevum var...
Sen de buyur sevindik başkan, belki iki tek atıp kentin yarınlarını konuşuruz...
Diyorsun ki su kalmadı, alarm veriyor.
Boşver şampiyonluk hayâlinden, kobralarına su taşımayı öğret...
Bak nasıl memnun olacaktır halk, yedi ceddine dua edecektir milleti susuz bırakmadığın için...
Haydi göreyim seni!

Macit CÜNÜNOĞLU








SANAT DOLU HAYATLAR

İnsanın gönül yoldaşı şarkılar olunca hayat kolaylaşıyor. 
Sadece şarkılar da değil, hemen hemen sanatın tüm dalları bunalım dönemlerinin kurtarıcısı oluyor. 
Yoksa bu ülkede ne dert biter ne de kriz. 
Bir de üstüne kötü yönetimleri ekleyin, artık içinizde ne umut kalıyor ne de iyimser duygular. 
Özellikle son yirmi dört yıldır şahit olduğum gelişmeler dört torun sahibi bendenizi fena hâlde bunalttı, içimi kararttı. 
Yine de dayanıklı insanlarız da, belki de darbe dönemlerinde gördüğümüz işkencelerden olsa gerek,
acılar karşısında şerbetli duruyoruz.
Eh, bu hâlimize de şükür, yaş gelmiş 76'ya, bir süre daha katlanacağız zalimlerin egemenliğine...
Zaten zalimin zulmü varsa mazlumun Kıbele'si var.
Canım benim, koca memeli sultanım...
Ne zaman darda kalsam tek kurtarıcım.
Öyle dua falan istemez, takla atan insanları sevmez...
Sadece iyi ahlâk bir de vicdan sahibi olman yeter...
Ondan sonra da kredin sonsuz olur.
Gel keyfim gel, sonra da düşersin sanatın peşine.
Nerde bir Van Gogh görsen selâm durursun, Leonard Da Vinci, Mikelanjelo ile dost olursun.
Ufaktan edebiyat girer hayatına, Flaubert ile tanışırsan eğer roman türünün lezzetine varırsın.
Ya şiir, Lorca, Neruda, Mayakovski...
Devrim yapmak için yolculuğa çıkarsın.

Ah unuttum Orhan Veli'yi, Cahit Sıtkı'yı, Sabahattin Ali'yi, O'nlar da bizim cepheden, halis Anadolulu...
Yazdıkları mis gibi toprak kokar, hepsi samimidir...
Tek tek Yunus Emre'dir, yalın bir o kadarda halktır.
Ve babaların sahne alma vakti gelmiştir.
Perde açılır, çal orkestra:
Sırasıyla Bach, Haydn, Mozart, Beethoven...
Bir de bakmışsın boğulmuşsun sanatın engin denizinde.
Cennette hissedirsin kendini.
Açlık sınırında aldığın emekli maaşı kedilere mama olmaz, ancak insanlıını koruyarak direnirsin dosta düşmana muhtaç olmamak için...
İçinden bir şarkı geçer Kemani Tatyos'tan...
''Gamzedeyim deva bulmam...'
Sanat yine ilahi gücünü gösterip yardımına koşmuştur...
Akşamın mezesi hazır, içkiler Ahmet Rasim'den...
Sizde buyrun, davetim var...
Kadıköy Feneryolu'nda yarım yüzyıldan fazla süredir oturmaktayım, aynı mahalle aynı muhtarlık.
Kime sorsanız beni tanır beni bilirler.
Yeter ki sormasını bilin!
Hepinize saygılar sevgiler, sanat dolu günler dilerim.

Macit CÜNÜNOĞLU





AMASYA MUSİKİ CEMİYETİ

Bugün yazacağım mevzuya kafadan gireceğim. 
Hemde ''Bilal''e anlatır gibi!
Yahu koca Amasya'da Musiki Cemiyeti'nin başını sokacağı bir yer yok mu?
Kapısı kilitlendi diyeceğim ama kilitlenecek kapısı da yok.
Sadece hafızalarda yaşıyor, o da bir döneme kadar.
Ya sonra?
Elbette unutulacak ve yüz kûsurluk zenginlik, birikim 
heder olup tarihin çöplüğüne gidecek.
Sizleri bilmem ama benim gönlüm el vermiyor.
Ayrıca değerli hemşerilerimin de bu denli vefasız olabileceğini düşünemiyorum.
Çünkü bir kez daha belirtmek gereği duyuyorum, cemiyetimiz 1913 doğumlu.
Kurucusu Giriftzen Asım Bey.
Adı ansiklopedilerin, müzik tarihimizin şeref köşesinde.
Ve Anadolu'da bir ilk, kendisinden sonra kurulan cemiyetlere rol model.
Eee, daha ne istersin kardeşim?
İnsafsızca yaşayan bir organizmanın fişini çek, bitkisel hayata sürükle.
Hangi akla hangi vicdana sığar.
Vallahi de billahi de benim aklım almıyor.
Ya sizin?

Öyleyse bir kez düşünüp elbirliğiyle aldığımız infaz kararını gözden geçirelim...
Ve cemiyetimizi terk ettiğimiz kör kuyulardan çıkartıp ilk yardım müdahalesi yapılmasına imkân sağlayalım...
Ki koma hâlinden çıksın.
Yoksa sizlere ömür, sen sağ ben selamet.
Hep beraber kına yakarız müsait bir yerde!

Öyleyse gelelim kısa yaşam öyküsüne, konsültasyon sonuçlarına:
Bir dönem cemiyet için Öğretmenevi denendi, kötü kiracı muamelesi görüp şutlandı.
Sanatsever bir hemşerimizin konağına sığınıldı, o da bir yere kadar, derken Hamdi Apaydın dostumuzun ikametgâhı cenaze namazının kılındığı son nokta oldu.
Daha doğrusu efsanevi cemiyetimizin final sahnesi hazin bir kapanışla son buldu.
Ah kalbim, inanın dayanamıyorum.
Tabii musikişinası bu kadar bol memleketime yakıştıramıyorum.

Çünkü dört dörtlük ''Şef'' var, şef deyip geçmeyin.
Koronun, saz heyetinin kurmay subayı, komutanıdır.
Ritim saz gibi sazendeleri hanendeleri alıp götürür müziğin eşsiz dünyasına...
Dinleyiciler artık cennettedir.
Peki, kim bu şef?
Elbette Mücella Payaslı, rahmetli üstadımız Kutlu ağabeyimizin kızı.
Genlerinde notalar, yüreğinde nihaventler, hicazlar, hüzzamlar...
Bir de Hisar Buselik makamına girerse:

''Dök zülfünü meydane gel
  Sür atını ferzana gel
  Al daireni hengama gel...''

Of ulan offf!
Çok yakında Amasya'dayım.
Derdim Musiki Cemiyeti'ni kilitlendiği sandıktan çıkartıp gün ışığına kavuşturmak.
İsteyenin yüzü kara, vermeyenin ki kapkara.
Çıkarım valinin huzuruna:
Derim ki ''öğretmen ordusu batak, anastra oynadığı masalardan kalksın artık, ayrıca bıkmadılar mı? 
Haftaym vakti geldi, Amasya Musiki Cemiyeti uzunca bir süre çökecek Öğretmenevi'nin salonuna...
Ne diyorsun Usta?''

Madem Şehir Kulübü'nü kurban verdik...
Musiki Cemiyeti'miz yaşasın sonsuza kadar.
Tamam mı değerli Amasyalılar...
''14 Şubat Sevgililer Günü''nde ordayım, selağzındayım...
Bu kez udumla geleceğim, en güzel aşk şarkılarını platonik aşklarım için söyleyeceğim...
Tabii Amasyalı güzeller, kim bilir şimdi ne hâldeler?
Evet, görüşmek buluşmak umuduyla hoşça kalın, sevgiyle kalın değerli dostlar

Macit CÜNÜNOĞLU






 




KALAN ÖMÜR

 

Yeni bir hafta,
yeni umutlar…
Aşk Amasya’ya
yeniden uğramış mıdır?
Yeşilırmak boyunca
yaşlı çınarların dallarına konan serçeler üşümüş müdür?
ne dersin sevgilim?

Gülhane’deyim,
Nazım’ın yaslandığı
ceviz ağacının dibinde.
Az ötede Sarayburnu,
bir zamanlar kulaç attığım
masmavi Boğaz…
Şimdi el sallarım sadece,
yorgun bir bedenle
geçmişe.

Zaman su gibi akıyor,
ama bitmiyor
ne İstanbul aşkım
ne Amasya hasretim.
Yardan da serden de
vazgeçemiyorum.
Bir saatlik mesafe memleket,
ama İstanbul
paçamdan tutuyor:
“Beni bırakma".

Yarım asırdan fazla
birlikte yaşlanmışız meğer,
Ferhat’la Şirin olmuşuz
fark etmeden.
Aşkın yaşı olur mu?
Binlerce yıllık İstanbul
çıtır bir delikanlıyı
nereden bulsun
benden başka!

Ama ya çocukluğum?
Ya gençliğim?
Onlar Amasya’da kaldı,
dağların arasında
Yeşilırmak’a yaslanmış
bir başka kalbim var.
Gelsem…
Ne sokağım durur yerinde
ne mahallem.
Parkım yok,
Emrullah Usta yok,
sadece
sararmış mektuplar gibi
hatıralar.
Kale’ye tırmanmak isterim yine,
avazım çıktığınca haykırmak:
“Ey Amasya,
terk ettiğim Amasya,
neredesin?”

Binlerce yıllık
tarihin var ama
saygınlığın yaralı.
Sanat suskun,
dost masası eksik,
iki duble muhabbet
çoktan göçmüş.
Hilton senin olsun,
bana Şehir Kulübü’nün
balkonu yeterdi
bir zamanlar.

Şimdi o da yok,
kuruttular her şeyi,
tarihi de insanı da.
Yine de severim seni,
uzaktan…
Çünkü bazı aşklar
yaklaşınca değil,
uzak durunca
dayanır.
Kar kış gönüllerimizde,
direnir bilincim
bedenim yorulsa da.
İki şehir,
tek yürek…
Biri yüzde yetmiş beş
diğeri
kalan ömür.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Ocak 2026

KARDEŞİMSİN HRANT

KARDEŞİMSİN HRANT 

Elim yetse
takvimlerden söküp atardım
on dokuz Ocak’ı.
Ama yüreğimden?
Hayır.
O gün ben de düştüm toprağa.
Bir insan öldü
delik ayakkabılarıyla
İstanbul’un orta yerinde.
Adı Hrant’tı.
Soyadı Dink.
Bizden biriydi,
insanlığın içinden.
Beyaz bereli bir çocuk sıktı tetiği,
uzak bir kentin soğuğundan gelmişti.
Elinde emir,
yüreğinde ödünç bir nefret.
Tanımıyordu onu,
ama öldürdü.
Dediler ki:
“Miras”,
“artık”,
“fazlalık”.
Oysa o
yetim büyümüş bir çocuktu,
okumuştu, yazmıştı,
barış demişti.
Adı Hrant’tı.
Sadece Hrant.

Ben Amasya’danım.
Gümüşlü Mahallesi'nden.
Çocukluğumda
isimler yan yana dururdu:
Agop’la Ali,
Kirkor’la Kemal,
Arman’la Hasan.
Bir gün cami avlusunda
kör bir bıçakla
bileklerimizi kestik.
Kanlarımızı karıştırdık.
Çocuk aklıyla
sonsuz bir ant içtik:
“Ölene kadar kardeşiz.”
Ne kadar masumduk.
Ne kadar savunmasız.
Sonra cinayet büyüdü,
şehirlerden taşarak.
İşkencehaneler,
gurbette ölen bedenler,
kalpte gömülü anılar…

Ve geldik
19 Ocak 2007’ye.
Öğle vakti.
Bir banka önü.
Enseme değen kurşunla
yere uzandım.
Delik ayakkabılarımla.
Ben ölmedim sadece.
Vicdanlar ağır yaralandı.
İnsanlık kan kaybetti.
Yarınlar şüpheli artık.
Şimdi
Topkapı’da toprağın altındayım.
Eğer biraz insanlığınız kaldıysa
mezarımı
gözyaşlarınızla sulayın.
Barış için.
Yarınlar için.
Kardeşçe.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR ANI

Zannederim 90'lı yıllardı.
Bir iş için Ankara'ya gitmem lâzım.
O tarihlerde de Varan Turizm non-stop Ankara seferlerini başlatmış, İstanbul Başkent dört saat falan.
Ne güzel, bekleme salonundayım.
Bir de baktım önde Safiye Ayla peşinden Müzeyyen Senar özel bir otomobilden indiler.
Şoför kravatlı, çekmiş lacieri; valizleri taşıyor...
Derken ticari bir taksiden İnci Çayırlı inmez mi?
Offf!
Kadroya bak, sanki ince saz fasıl heyeti.
Tabii bendeniz zevkten dört köşeyim, bu ne şans!
Bu arada yolda okurum diye yanıma aldığım ''Felsefenin sefaleti'' adlı kitap...
Yemişim felsefeyi, Türk müziğinin duayenlerinin yanında kitap okunur mu?
Anında felsefeye ihanet edip kitabı el çantamın gözüne soktum.
Ve başladım üstad sanatçılara çapa atmaya...
Belki takılan, belki sırnaşık hayranlarına pas veren olur diye.
Nitekim operasyon başarıyla tamamlandı, Safiye hanım ilk muhabbeti açan oldu.
Oysa İnci hanımı tercih ederdim de zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına derler.
Bu arada meselenin aslını öğrendim, üç büyük ses Ankara Radyosu'nun bilmem kaçıncı kuruluş yılına davetliymişler.
Ne mutlu bana, ilgilerini çekmek için sohbet girizgâhımda amatör düzeyde ud çaldığımdan söz ettim ve makam bilgimin tüm inceliklerini tek tek sergiledim.
Ne de olsa tescilli ukala biriyim.
Ve bu tavrımla kalplerini fethetmeyi başardım.
Tabii netice başarılı, kalktılar TRT'de düzenlenecek baloya davet ettiler.
Elbette haddimi aşmayıp nazikçe geri çevirdim.

Oysa o devirlerde İnci Çayırlı Kadıköy Selamiçeşme'de koro şefliği yapıyor.
Sevgili ağabeyimle epeyce katılmışlığım var, O sazende ben de hanende olarak.
Ama bahtıma Safiye Ayla çıktı.
Keşke Muazzez Abacı çıksaydı, belki diyeceğim ama Heybetli'nin gazabından korkup O'na da yanaşamazdım.
Hakikaten talihsiz biriyim, bir dönem Nilüfer'e asıldım, mektup bile yazdım...
Tam olacak gibiyken acıların Muhtar'ı çıktı...
Bir ara Zuhal Olcay boşta kaldı...
Bu kez gönül boşluğum dolacak dedim, Halük ta Londra'dan geldi...
En son da Hüner Coşkuner bari olsun dedim, bir de ne göreyim; haspam binmiş Jet Fadıl'lın jetine  bana nanik yapıyor.
Ondan sonra da bıraktım bu tür kırık işleri, inzivaya çekildim.
Aynen Çilehane dervişleri gibi...
Ancak düsturum dualar değil, zikir hiç değil...
Udum elimde makamlar arasında ufaktan ufağa dolaşıyorum, elbette ufak şişe eşliğinde.
Yüce rabbim sonumu hayr eyleye!

Macit CÜNÜNOĞLU
 

HÜZZAMLI GECE



Bir daldık mı şarkılara
zaman susuyor
Gecenin duvarları çekiliyor 
Duygular kabarıyor bir 
deniz gibi kıyısı olmayan
gözyaşları durmuyor
Çünkü bazı ezgiler
insanın kalbine giriyor.
Yaşamın gerçeğini görmez 
oluyor gözlerim o an,
ne takvim kalıyor masada
ne yarın telaşı.

Yüreğim isyanda,
belleğim ayakta;
her hatıra kendi adını haykırıyor.
Hüzzam çalıyor…
Eşimle sevdiğimiz o şarkı.
Birlikte sustuğumuz,
birlikte iç çektiğimiz.

“Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun,
gelmiyorsun,
çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun…”

Bu dizeler var ya,
işte onlar
hayatımın en uzun bekleyişi.
Gelmemek de bir geliş bazen,
sevmek de bir susuş.
Şarkı bitiyor
ama içimde bir yer
hep aynı akşamda kalıyor.
Tınısı içime işleyen
daha nice şarkılar var.
Her biri başka bir yaraya dokunur,
başka bir hatırayı uyandırır.

“Ayrılık,
ümitlerin ötesinde bir şehir,” 
diyor ya şarkı,
ne bir kuş konar omzuna
ne bir haber düşer kapına
ne de bir selam gelir rüzgârla.

İşte o şehirdeyim bazen,
adı bile olmayan bir yalnızlıkta.
Çoğu zaman
duygularımın sesi olur şarkılar.
Ben sustukça
onlar konuşur benim yerime.

Ankara’da deniz yok derler,
doğrudur.
Ama gökyüzü var,
uzun yollar var,
akşamları bata bata yanan bir güneş var.
Deniz olmasa da
insanın içine dolan
başka mavilikler var.
Bir bankta oturup
güneşin gidişini izlemek,
bazen bütün yolculuklara bedel.
Kalemini her oynattığında
sen, müzikle, fotoğraflarla,
yaşamın sert ve yalın gerçeklerini
öyle güzel anlatıyorsun ki…
Bazı cümlelerin
içimi acıtıyor, çünkü tanıdık.
Bazılarıysa umut gibi düşüyor içime, sessiz ve ılık.

Yazdıklarında kendimi 
buluyorum bazen,
bazen de olmak istediğim hâlimi.
Hayat dediğin şey
zaten biraz da
başkasının kelimelerinde
kendini tanımak değil mi?

Bunca duygusallığın ardından
dönüp baktığımda
tek bir dileğim var aslında:
Evlatlarla, dostlarla
sağlıklı bir ömür.
Gülerek geçen sofralar,
anlatılan eski hikâyeler,
yarım kalan cümlelerin tamamlanması.
Unutulmamak…
Anılmak…
Birinin kalbinde
küçük bir yer kaplamak bile
ne büyük mutluluk.

O yüzden diyorum ki:
Sağlıkla yaşa.
Müzikle çoğal.
Resimle, kelimeyle,
ışıkla besle ruhunu.
Ailenle, dostlarınla
gönlünce yaşa.
Ve bil ki,
bir yerlerde
bir şarkı çaldığında
bir akşam güneşi yollara düştüğünde
bir Hüzzam makamı
kalbimi yokladığında,
senin kalemin de
orada olacak.
Sessizce, ama çok derince.

XX

*Bir dosttan gelen mektup.

KARDA HÜZÜN



Hafta başı…
İstanbul karlar altında.
Çamların omzuna çöken beyaz,
bahçede suskun bir masal gibi.
Kar yağınca
insan yaşını unutur,
çocukluğuna koşar.

Çünkü sevinç,
en çok karla tanışır çocukken
ve bir ömür silinmez hafızadan.
Ama her çocukluk
aynı sıcaklıkta büyümez.
Ayazın dişi
yoksul evlerde daha keskindir,
annelerin ellerinde,
babaların sessizliğinde hissedilir.

Amasya'da yokuş çoktur.
Her yokuş
fakirliğin kayak pistidir.
Ne kask vardır ne takım,
bir domates kasası
bir çocuğun talihidir.
Paylaşılırsa kızak,
mahalle ısınır.
Paylaşılmazsa,
kar bile üşür.

Sabah kuru çıkan çocuk
akşam sırılsıklam döner eve.
Su geçirmez hayaller icat edilmemiştir daha.
Islak çoraplar soba başında umutla asılır,
ayakkabılar mangala yaslanır,
yarın yeniden düşmek için kara.

Çocuk olmak güzeldir.
Bir tas çorba varsa evde,
kış bile korkmaz insandan.
Vermişli dayım gelir akşamüstü,
eşeğinin sırtında meşe kökleri.
Kor olur ateşte
külünde patates pişer,
açlık susar bir süreliğine.

Ama ekmek zordur.
Odun eşek yüküyle taşınır,
veresiye işlemez bu soğukta.
Fakirlik,  her gün yeniden öğrenilen
ağır bir zanaattır.
Yine de kış güzeldir.
Çocuklar kızak hayali kurar,
babalar sobayı düşünür.
Ve benim yüreğim
bu beyaz sessizlikte
en çok onların üşümesine yanar.

Macit CÜNÜNOĞLU

KARDA HÜZÜN




Hafta başı, İstanbul'da kar var.
Bahçemizde çam ağaçları, manzara çok güzel.
Hangi yaşta olursak olalım kar yağınca insan çocukluğuna koşar.
Çünkü doğanın bembeyaz örtüyle kaplanmasına en çok çocuklar sevinir.
Bu sevinç duyguları da hafızaya öyle bir kaydolurki ömür boyu unutulmaz.
Tabii çocuklukta yaşanan her hayat eşit değildir.
Daha açıkçası fakirlik zenginlik meselesi.
Çünkü kış mevsiminin acı soğuğunu, ayazını en çok yoksul ailelerin anne babaları hisseder.
Savadiye'de, Dere Mahalle'de yokuş çoktur.
Her bir yokuş kendi çapında kayak pistidir.
Sakın kayak takımından falan söz ettiğimi sanmayın.
İyi bir kızağı olan çocuk daima şanslıdır.
Nasıl ki Mercedes sahibi sonradan görme birisi için
hava atmak ne anlama geliyorsa, domates kasasından yapılmış konforlu bir kızak da çocuğu ayrıcalıklı yapar.
Bir de paylaşımcıysa mahallenin gözdesi olur.
Siz hiç bu duyguyu yaşadınız mı?
Su geçirmez diye semboller taşıyan giysiler, ayakkabılar henüz icat edilmemiş, sabah evden kuru çıkılır, akşam dönüşü sudan çıkmış sıpa misâli sırılsıklam olmak doya doya oynamış olmanın ağır bedelidir.
Ancak evde çare vardır.
Kuzine veya sobanın bacasına tutturulmuş askılara başta çoraplar mendiller asılır.
Islak ayakkabılar da dik bir şekilde mangala yaslanır.
Ve büyük bir iştahla sabahın hayâli kurulur.
Evet, güzel şeydir çocuk olmak.
Hele hele de evde bir tas çorba kaynıyorsa değmeyin keyfine.
Vermişli dayım pala bıyıklıdır, kollar güçlü kuvvetli...
Eşeğinin sırtında meşe odunu ve ağaç kökleri.
Ağaç kökünün kömürü kavi olur, mangal keyfinin gösterişli kor ateşidir.
Bir de külüne gömersen patatesi; amelin, üşümüş midenin ve bağırsakların en iyi ilacıdır.
Çocuk olmak rüyadır, hayâl dünyasında yaşamaktır.
Doğa bembeyaz, Savadiye'de, Dere Mahalle'de yaşamak ayrıcalıktır.
Aynen ''Alttakiler-Üsttekiler'' gibi dizi film hikâyesidir.
Kentte yokluk ırmak çukurundan yukarıya doğru yayılır dalga dalga.
Zordur ekmek parası kazanmak...
Eşek yüküyle odun almak.
Veresiyesi olmaz bu işin, Vermişli de evine ekmek götürecek.
Zaten tek bir geliri var, yazın dondurmacılara kar, kışın da dar gelirli vatandaşa odun satmak.
Elbette Orman İdaresi, Yeni Çeltek gibi tedarikçiler de var ama...
Toptan alış veriş fakir fukarayı bozar, zaten istese de alamaz, o nedenle eşeğin sırtındaki oduna muhtaçtır...
Çünkü günlük haftalık yaşar...
Velhasılıkelâm fakir olmak zor zenaattır.
Benim hikâyelerimde genellikle onların hayatı vardır.
Yine de kış güzeldir, çocukların en coşkulu mevsimi.
Onlar kızak kaymayı, babalar soba yakmayı düşünür.
Ve benim yüreğim böylesi hazin sahneleri hiç kaldıramaz.
Nokta!

Macit CÜNÜNOĞLU


17 Ocak 2026

AH BU ŞARKILAR

Akşam oldu mu sol mememin altındaki cevahir başlıyor kıpırdanmaya... 
Sizin de başınıza geliyor mu, bilmem... 
Ancak benim hemen hemen her akşam yaşadığım bir durum.
İyi midir kötü müdür, onu da bilmem.
Tek bildiğim cevahirin arzularını yerine getirdiğim zaman ortalık süt liman...
Ruhum zevkten dört köşe, asayiş berkemâl. 
Çünkü sahnede Cevher var.
İnanmayacaksınız Hüner'i (Coşkuner) sonsuzluğa uğurladıktan sonra kalbimde büyük bir boşluk oluştu.
Günlerce haftalarca aylarca kendime gelemedim. 
Ne zor işmiş aşık olduğun sesi kaybetmek. 
İlk kez başıma geldi.
Oysa nice sanatçılar hayatımızdan çıkıp gitti. 
Elbette etkilendim, çünkü şarkılarla yatıp kalkan biriyim.

Şöyle ki, bir insan 24 saat müzikle yaşar mı? 
Valla ben öyle biriyim. 
Hem gündüz hem gece hem de rüyalarımda hüzzamdayım. 
Özellikle uykularımda, güzel sesli kadınlar meleklerim... 
Güzel gözlü kadınlar da cennetim. 
Hep böyle yaşadım böyle de öleceğim. 

Aslında her bir doğum benim dünyamda bir notadır. 
Daha sonra bemol diyez takılır peşimize.
Mayestromuz Bimen Şen'dir...
Bize ''Fasıl'' derler.
Serkis, Tatyos, Hırant, Tunar, Pınar cümbül cemaat oradayız... 
Kaynağımız Sadettin, güftekârımız Ahmet Rasim. 
Hep beraber yolculuğa çıkarız...
Bulutlar sahnemiz, yıldızlar yoldaşımız, ışığımız isyanımızdır... 
Hedefimiz güneşi zapt etmek, motorları maviliklere sürmek... 
Umudumuz her çocuğun şeker yiyebilmesi... 
Ancak düştük tuzağa, düştük kör çukurlara...
Sığındık Kayahan'ın ''Yalan yalan...'' şarkısına...
Lâf aramızda İbo'da bir güzel söyler ki...
Değme tenörlere taş çıkartır.

Neyse, hepsi bir tarafa...
Akşamın içindeyim, elimde kadehim Cevherimi dinlemekteyim. 
Haspam, canım benim...
Birazdan peçeteye yazıp istek yapacağım... 
''Söyleyemem derdimi kimseye... '' şarkısıyla denizlerin derinliklerinde koybolacağım... 
Boğulurcasına, geri dönmemecisine...
Cevher'in sesini cilvesini sonsuzluğa götüreceğim. 

Macit CÜNÜNOĞLU

TIMARHANE

Kaç defa yazdım, vallahi hatırlamıyorum. 
Öyleyse Amasya'da yaşayan dostlarımıza son kez bir çağrı yapayım...
Ve bir fotoğraf paylaşayım, lütfen bu kareyi bastırın;
bir utanç belgesi olarak da tanıdığınız ne kadar yetkili varsa gözünün içine sokun.
Farkındayım, ifade tarzım biraz kaba oldu ama lütfen kusura bakmayın, manzarayı gördükçe içim parçalanıyor.

Efendim, tahmin ettiğiniz gibi Bimarhane'den söz ediyorum.
14. yüzyıl İlhanlı döneminden kalma.
Özellikle mimarinin girişindeki kapının üzerindeki taş işçiliğinin eşi benzeri yok.
Düşünsenize işçiliği, âdeta dantel inceliğinde, oya gibi.
İnsanın önünde oturup saatlerce izleyesi geliyor.
Ne yapalım, Batı'nın Davut heykeli varsa, bizim de sanat eseri kapımız var.
Ancak tüm bu güzellikler kıymet bilen için bir anlam ifade ediyor.
Yoksa insan müsveddesi birinin eline geçti mi, bahçesine duvar yapmakta beis görmez.
Sakın şaşırmayın, abarttığımı da sanmayın.
Özellikle Anadolu'da belirttiğim acı gerçeğin çok örneği var.
İnanın burada yazmaya kalksam, yüzlerce sıralarım da valla utancımdan elim gitmiyor.
Velhasıkelâm, enterasan bir milletiz.
Ayrıca göçebelik kültüründen bir türlü kurtulamayan zavallı çaresizleriz.
Haydi anladım, bu toprakların kadim halklarından Ermeni'lerin Rum'ların dinsel tapınaklarını yakıp yıktık, bari atalarımız diye çokça övündüğümüz Selçuklu, Osmanlı eserlerini gözümüz gibi koruyup, özen göstermemiz gerekmez mi?
Ne gezer, hâlbuki Amasya doğumlu Sabuncuoğlu Şerefeddin yıllarca bu hastanede başhekimlik yapmış, 
Benim gibi delileri su sesiyle, müzikle tedavi etmiş...
Ve bir vefa örneği gösteren sevgili hemşerilerim yüzyıllar sonra adını taşıyan bir de hastane inşa etmiş.
Oh ne alâ, ne güzel.
Ancak binanın girişindeki utanç verici restorasyondan 
hicap duymadığı gibi onlarca uyarıyı da dikkate almamış.

Denilebilir ki tarihi eser Anıtlar Kurulu'nun sorumluluğunda, işletmesi de Belediye'de.
Her kiminse efendim, uzaktan yakından beni ilgilendirmiyor...
Benim ilgilendiğim husus ''briket'' denilen asrın icadı çimento kum karışımı inşaat malzemesi.
Yani tuğlanın çakması, daha doğrusu modifiye olmuş çirkin mi çirkin ucube...
Öyleyse sorarım size, o güzelim zarif estetik taşların yanına bu dolgu malzemesi yakışıyor mu?
Ayrıca Bimarhane şehrin kıyısında köşesinde değil, tam merkezinde...
Şimdi müze olarak yerli yabancıya hizmet veriyor, milyonlarca kez fotoğrafı çekiliyor...
''Altı Şişhane üstü kaval!''
Ne mutlu Amasyalıya, bu kafayla gidilirse kentimize nah turist damlar!

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Alttaki fotoğrafta görülen kapının onarım işleri
orijinaline yakın olarak tarafımca bilâücret yapılmıştır.






ZAMAN



​Ne tuhaf bir akşam
İçimde garip duygular
Yüreğimde derin bir sızı
Yolculuk yapıyorum
Geçmişten geleceğe.

​Oysa çok uzaklarda
Beni bekleyen biri var
Kim mi?
Bal renkli gözler
Floransa'da, bizim kilisenin yakınında buluşacağız.
​Birlikte arayacağız
Medicilerin ayak izlerini.

Biliyoruz zor iş
Ama yarattıkları uygarlık 
bizi kesmedi.
​Çünkü biz, mermerin içindeki ruhu gördük,
Tuvalden taşan 
o sessiz çığlığı.
Arno Nehri’nin 
sularında yıkanırken...
Biz sadece tarihi değil, 
kendimizi aradık.

​Ponte Vecchio’da 
durup baktık eski günlere,
Zanaatkarların 
çekicinde vuran o ritim,
Şimdi kalbimizde 
bir vaat gibi çarpıyor.
Kubbelerin altında 
saklanan o büyük sır,
Bizim bakışlarımızda 
yeniden can buluyor.

​Gelecek dediğin, 
geçmişin tozlu raflarında 
bir düş,
Ve o bal renkli gözler, 
zamanın tek gerçeği.
Yorulursak eğer, bir Rönesans akşamında soluklanır,
Yarattığımız o dünyada kayboluruz.
Biliyoruz, bu yol bitmez;
Ama sevda, zamandan 
daha eski ve daha taze.
Gelecek her zaman bizimle.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Ocak 2026

SAMATYA'DA AKŞAM



Yaş mı kemâle erdi,

Yoksa hayatın olağan döngüsü mü?

Bedenim öylesine yorgun ki,

Anlayamadım gitti.

Oysa her sabah Vivaldi’yle uyanıyorum,

“Dört Mevsim”le başlıyor hayat.

Ama gel gör ki,

Ayaklar adım atmaya iştahsız.

Doktor, ilaç falan da çare değil,

Ev de, odam da mütevazı, sıradan 


Oysa biliyorum, dışarıda koskoca bir dünya var,

Üstelik tam bana göre.

Bir bilseniz,

Ne aşklar, ne maceralar yaşadım bu hayatta…

Tophane’de, Bebek’te, Emirgân’da.

Şahidim olsun martılar, güvercinler.


Cami şadırvanlarında dualar gönderdim semaya,

Ama hiç geri dönüş olmadı.

Kızmadım meleklere, Tanrı’ya;

Hüsranımı içime gömdüm.

Tekrar tekrar düştüm yollara.


Bir ara Helena’yı aradım,

Memleketimde kilise yaptıran Bizans güzeli.

Ayasofya’da, Kariye’de

Duvarlarda gördüm resmini.

Fresk yapmışlar o güzel yüzünü, ince belini.


Ah canım benim…

Bakan herkese gülümsüyordu.

Tanımasam, sanki Mona Lisa’ydı,

Batı’da “La Joconde” derler.

Başında mavi ışıklı hâleler,

Bir yanında İsa, bir yanında Meryem;

Bulutlara koşuyorlardı.


Katılmak istedim ama

Meğer gördüğüm rüyaymış.

Çok üzüldüm,

Kendimi boşlukta hissettim.

Bu kez yolum Samatya’ya düştü.

Haydar Usta’yı es geçtim,

Niko’nun meyhanesine oturdum.

Siz tanımazsınız;

Milli voleybolcu Violet’in ağabeyi.

İyidir, dost canlısıdır.


Masalar pek dolu sayılmazdı,

Yedi sekiz kişi en fazla.

İki aile de köşede.

Mezeler belli:

Lakerda, çiroz, kalamar, midye tava,

Pilaki, patlıcan musakka…

Hepsi zeytinyağlı, Rum usulü.

Rakı İzmirli Efe,

Yeşilinden, göbekten.


Lâf aramızda, ne milletiz be!

Voleybolcumuz Sultan-Efe,

Basketbolcumuz Dev Adam-Peri.

Futbolcumuz Aslan, Kartal, Kanarya

Ve bilumum hayvanat…

Kobradan timsaha kadar.

Ama içlerinden biri bile

Bahisçi-şikeci değil!

Hepsi çevik, zeki,

Bir o kadar da ahlâklı.


Oturduk Niko’yla karşılıklı,

Açtık muhabbeti.

Memleket meseleleri döküldü masaya.

Aramızda ayrı gayrı yok:

Ben Helena’ya,

O komşu kızı Afife’ye âşık.

Ayrılık acısıyla kaldırdık kadehleri,

“Şerefe!” dedik.

Baktık etrafa…

Ortada ne şeref kaldı

Ne de hesabı ödeyecek kimse.


Macit CÜNÜNOĞLU

KAPILDIM GİDİYORUM

Oldum olası ''Devlet Sanatçısı'' fikrine karşı çıkmışımdır.
Bence sanatçı bağımsız özgür ve muhalif olmalıdır.
Çünkü iktidarda hangi zihniyet olursa olsun kaçınılmaz olarak güç zehirlenmesi yaşar.
Bu da başlangıçta verdikleri parlak sözleri unutup yoldan çıkmasına sebep olur.
Neyse, gelelim güzelim memleketimiz Amasya'ya.
Dün ne demiştik?
Osmanlı mirası 1913 doğumlu Musiki Cemiyeti'imize n'oldu?
Soru basit, cevabı da açık ve net olmalı.
Valla bendeniz 12 Eylül sürecine kadar geçen evreleri biliyorum.
En son Gündüz ağabey (Türem) başkandı, sonra darbe oldu...
Ya gerisi?
Irmak kenarındaki cemiyet binası yıkıldı mı?
Biliyorsunuz cemiyetler ''Sivil Toplum Kuruluşu'' statüsünde olup ''Dernekler Kanunu''na tabidir.
Öyleyse yöneticiler buhar olmadıklarına göre neredeler?
Veya cemiyet mutasyona uğrayıp başka bir kuruluşa mı devroldu?
Örneğin belediyeye, öyle olsa bile böyle bir şey yasal olarak mümkün mü?

Evet, gecikmiş deli sorular!
Oysa olayın sırrı başta belirttiğim sanatçının ''bağımsız, özgür'' niteliğinde yatıyor.
Yaşı müsait hemşerilerim hatırlar: Amasya Musiki Cemiyeti sivil toplum kuruluşu özelliklerinden çok daha öte özelliklere sahipti.
Şöyle ki, devlet organlarına göbekten bağlı değildi.
Hükümetler, yerel yönetimler değişir, gelen ağam giden paşam ilkesinden hareketle varlığını sürdürüdü.
Çünkü 1913 yılında kurulmuş, üstelik banisi tarihi kişilik Giriftzen Asım Bey ve hepsinden önemlisi Anadolu'da bir ilk.
Az şey mi?

Ayrıca güzel sanatlar sevdalısı Amasya halkı yıllarca bağrına basmış, nice müzisyenin yetişmesine vesile olmuştu.
Eğitim metodu basit ve mütevazı, tamamen çırak usta ilişkisi, tek kelimeyle alaylı.
Ahilik tekniklerinin doğaçlama uygulanışına şahit olmuştuk.
Tabii işaret fişeği Asım bey ve ardılları.
Elbette Amasya için büyük şans, Cemiyet kapıları herkese açık, din dil ırk mezhep yaş ayırımı mevzu bahis değil.
Ver parayı düdüğü çal ilkesi geçersiz, sadece müziği sev, katıl meclise.
Oh ne alâ, var mı böyle dünya, bilhassa günümüzde?

Deniyor ki cemiyet ''Belediye Konservatuarı'' oldu.
Eyvallah, aynı şey mi aynı yapı mı?
Cevabım asla ve kat'â, bir kere cemiyet gibi örgütlenmeler doğal akan su yatağı gibidir.
Gönüllü katılımlarla büyür büyür çağlayan olurlar.
Hele hele de güzel sanatlar temelli oluşumlar kentlerin, ilçelerin ışık saçan vitrinleridirler.
Genç nesiller bu tür aktivitilere katılım sağladığı oranda toplumsal sorumlulukları artar, çok yönlü gelişim sağlar.
Örneğin sanatın ahlâki boyutu çağlar boyunca dinsel ahlâkın önüne geçmiştir, üstelik de kalıcı olmuştur.

Bir de sanat özgürleştiği ölçüde bağımsızlaşmış, siyasetin kulu kölesi olmamıştır.
Meyve veren ağaçlar gibi korunması, gelişmesi sağlanmalıdır...
Ki güzel nağmelerle bu gök kubbede hoş bir seda kalsın.

Son olarak da kulaklara küpe bir vakaya değineceğim.
Biliyorsunuz 10 Ocak günü ''Gazeteciler Cemiyeti''nin Amasya'nın ''Enleri'' ödül töreni vardı.
40 muhterem kişi ve kuruluşa verildi.
Yalnız biri var ki evlere şenlik, traji-komik türden.
Hani bizim toplum için:''Sevdiğini önce başına taç, sonra kıçına tıkaç'' yapar derler ya...
Tahmin etmişsinizdir kimden söz edeceğimi, daha doğrusu hangi işyerinden, elbette Amasya'nın gururu Ali Kaya Restoran'dan.
Yerel yönetimlerle başı bir tür belâdan kurtulmayan talihsiz işletme yakın zamanda kapatılmak istendi...
Sebep malûm da, neyse...
Bugün de ''Amasya'nın Kültürel Mirası Restoran'' olarak Davut Keleş'e takdim edildi ''EN'' ödülü(!)
Haydaaa, hayırlı işler Türkiye...
Olur böyle numaralar!
Bu arada Amasya Musiki Cemiyeti'nin cenaze töreni gerçeklemiş sessiz ve derinden...
Ruhuna Fatiha okuyacak cemaat yok...
''Nasıl bilirdiniz?'' sorusuna da verilecek tek cevap var:
''İyi bilirdik, hem de çok iyi. Gerçek kültürel mirasımızdı O, ya sizin gibi zamane fırıldaklar, doluştunuz bir taş hana , al takke ver kûlâh!''
Bu kadar basit mi tatlı hayat?

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Bu mesele daha çok su kaldırır,
devamı yarın değerli dostlar.
 





 



 

15 Ocak 2026

ACEMAŞİRAN



Abdülhamid'i seven de çoktur sevmeyen de.
Bendeniz iki görüşten de uzak durmayı tercih ederim.
Çünkü 34. Osmanlı padişahının hayatını tarafsız kaynaklardan öğrendim, özellikle Avrupalı tarihçilerden.
Evet, yaptıkları onca olumlu icraatlarının yanı sıra
baskıcı istibdat rejimini şiddetle uygulaması dikkat çekmiştir.
Az buz da değil, 33 yıla yakın süre aydınların başında belâ olmuş, astığı astık kestiği kestik, kan kusturmuştur.

Fakat fazla zulümden bazen iyilik, güzellik de doğar.
Sultanımız da tutmuş asker kökenli itfaiye müdürü Asım Bey'i Amasya'ya sürgün etmiş.
Oh ne alâ!
Adam neyzen, girift çalıyor.
İlk iş olarak da sürgünde musiki cemiyetini örgütlüyor,
ve Anadolu'da bir ilki başarıyor.
Yıl: 1913, Amasya Musiki Cemiyeti artık sanatseverlerin hizmetinde.
Üsküdar Musiki Cemiyeti'nin doğumuna daha yıllar var.
Tabii o devirlerde Amasya Osmanlı'nın müstesna illerinden biri...
Aristokrat gelenekleri kentte hüküm sürüyor.
Halk bağrına basmış Giriftzen Asım Bey'i...
Cemiyet yaptığı çalışmalarla şöhretini her geçen gün daha da artırmış.

60'lı yılların başlarını hatırlıyorum, Cemiyet  o tarihlerde Pirinççi mahallesindeki adresinde.
Kocaman bahçeli bir konak, ırmak kenarında.
Haftanın üç dört günü fasıl çalışmaları yapıyor.
Sazendelerin başında neyzen Asım hoca (Kemeroğlu),
udlarda Kazım Kocaman ile rahmetli ağabeyim Adnan Cününoğlu, keman da Necmi abi, ritm sazda Hamdi...
Ve isimlerini hatırlayamadığım bir kaç kişi daha.
Girişte büyük bir salon, sağ dipte küçük bir oda...
Fasıl geçiyorlar, nihaventten, hüzzamdan, rasttan...
Bimen Şen eserleri baş rolde.

Hey gidi günler hey, daha gençliğimin başındayım...
Damarlarımda dolaşan kan hızlı akıyor, tam deli zamanı...
Bense sevgili ağabeyimin yanı başında Giriftzen Asım Bey'in uşşak makamındaki ''Cana rakibi handan edersin'' bestesini dinliyorum!
Ne keyif ama(!)

Yine de o günleri özlüyorum, hatta çalınan şarkılar yüreğime o kadar işlemiş ki gün batıp akşam oldu mu doğal olarak uduma ve olmazsa olmaz kutsal suyla dolu bardağıma uzanıyorum.
İşte geçmişten günümüze intikâl eden gerçek saadet...
Ve de şad olan gönlümde Cemiyet hayatında tanıma fırsatı bulduğum büyük ustaları yad etmek...
Bilseniz, ne değerli mutluluk, inanın ömre bedel.

Ya konserler, balolar...
Amasya Musiki Cemiyeti'nin periyodik gösterileri hiç bir zaman bitmezdi.
Âdeta halk musikiyle bütünleşir, şarkıların dünyasında kendinden geçerdi.
Yaşlısıyla genciyle Amasya ince ruhlu olmanın her hâlini sergilerdi.
Gel de özleme?
Hakikaten zarif yıllardı, nezaket letafet sevgi saygı henüz hayattaydı...
Ve insanlar bugünkü gibi yorgun, ıslak gözlü değildi.
Bir kuple hicaz bir kuple acemaşiran, radyoda Müzeyyen Senar ile Zeki Müren...
Mutlu olmak için fazlasıyla yeterdi.

Peki bu cemiyete n'oldu?
Yerini yurdunu bilen var mı?
Amasya Musiki Cemiyeti bir zamanlar markaydı, 
ulusal çapta tanınırlığı vardı.
Çünkü ustalar kurmuş, ustalar devam ettirmişti.
Başta giriftzen Asım Bey, peşinden neyzen Asım Bey ve diğerleri...
Sonsuzluğa göç edenleri biliyoruz, mekânları cennet olsun...
Ya genç nesiller, bayrağı devralan Amasyalı sanatseverler...
Göç mü ettiler, Amasya dar mı geldi onlara?
Yoksa koca memlekette kafalarını sokacak bir delik bulamadılar mı?
Ne dersiniz?
Öyleyse bu meseleyi enine boyuna konuşmak umuduyla yarın görüşürüz...
Saygıyla.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR DİLEĞİM VAR


Üst üste iki gün Amasya Musiki Cemiyeti hakkındaki düşüncelerimi ve izlenimlerimi paylaştım.
Biliyorum, benimkisi suya yazı yazmak gibi bir şey.
Çünkü beklediğim ilgiyi bulamadım.
Sağlık olsun, ancak bu gerçeğin bir yığın sosyo-ekonomik ve psikolojik sebepleri var.
Bir kez toplum olarak geçmiş değerlerimize sahip çıkmama özelliğimizi sorgulamıyoruz.
Daha açıkçası yüzleşme geleneğine sahip değiliz.
Ayrıca dertleri, gözümüze çarpan çöpleri halının altına süpürmekte de oldukça mahiriz.
Tersi olsaydı Amasya böyle mi olurdu?
Bir dönem kent barbarca yıkıldı, alt üsat oldu, halkta tık yok.

İki gündür anlatmaya çalıştığım Amasya Musiki Cemiyeti tamı tamına 113 yıllık kurum.
Kıdem bakımında yarışacak il yok, Üsküdar bile O'nun yanında küçük kardeş kalıyor.
Hâl böyle olunca da bizmkinin cenaze namazını çoktan kılmışlar, yüz yıldan fazla birikimini de Belediye'ye devretmişler.
Oh, suyundan da koy!
Vallahi emeği geçen onca üstadın mezarlarında kemikleri sızlamıştır.
Ancak kimin umurunda, sanatmış manatmış...
Geç bunları anam babam, aç YouTube...
Patlat arabeskin allahını, peşinden Cevher'in tombul memeleri, finaldaki şarkımız ise bir İstanbul türküsü: Beyoğlu'nda gezersin güzelleri süzersin...
Öyleyse yandan Halimem yandan!

Oysa bugün bir anımı paylaşmak istemiştim.
Bundan on bir sene önce Amasya'yı ziyaret ettim.
Tahmin edeceğiniz popüler adresleri yegân yegân gezip dolaştım.
Başta Ebemü, Belevi, Uygur, son durak da Kulüp balkonunda gün batımı.
Bu arada da Mustabey hamamında bir güzel yıkandım.
Ne yazık ki tellak Mehmet ile Hasan abiler çoktan vefat etmişler.
Nurlar içinde yatsınlar, az keselerini yemedik.
Neyse efendim, oradan bizim Tımarhane'ye uğradım.
Tımarhane diyorum, çocukken büyüklerimiz bize öyle öğrettiler.
Harap hâlde bir ören yeriydi.
İç avlusunda ipek böcekciliği ticareti yapılırdı.
Çuval çuval koza hâlindeki ipek böcekleri, al gülüm ver gülüm el sıkışmalar, ortam hareketliydi.
Biz çocuklarda ipek böceği hırsızlığına dadanmıştık.
Tabii üç beş tane, kimse kızmazdı...
Dut yaprakları Gümüşlü camisinin bahçesinden...
Darwin ustanın evrim teorisini yaşayarak öğrenirdik!
Tabii tüm bunlar mazide kalmış hoş hatıralar.

Fakat on bir sene önceki ziyaretimde başka bir şey daha öğrendim.
Bizim Tımarhane olmuş Bimarhane (Daruşşifa)...
Tımarhane diye sesleneni yakalarlarsa falakaya yatırıp bir güzel dövüyorlar!
İçeri girdim meşhur kapısından, yarısı olağanüstü taş işçiliği, eşi benzeri yok, diğer yarısıda halis Türk malı briket.
Bir de yakışmış antik mimariye, girizgâha ayrı bir hava katmış.
Özellikle turistler hayran kalıyor, hatta briket ustalarının kimlklerini öğrenmek istiyorlar ki Avrupa medeniyetine taşısınlar!

Şaka bir yana, içerideki odalardan tambur, ney sesi geliyor.
Şaşırdım kaldım.
Sanki zaman tünelindeyim, yedi yüz yıl öncesindeyim...
Şerafettin Sabuncuoğlu hocamız benim gibi çatlağı müzikle tedavi ediyor.
Vallahi de billahi de inanmayacaksınız ama yorgun ruhuma öyle bir iyi geldi ki...
Hiç ayrılmak istemedim.
Neyse ki müzisyen hemşerimiz İlhan Demirci makam odasında beni bir güzel ağırladı...
Rahmetli Muammer Palamut kardeşim de sahne hazırlığı içindeydi...
O akşam repertuvarları kürdilihicazkârdı...
Çok severim, sevgili dostum Zekai Tunca'nın favori makamıdır.
Palamut'un şefliğinde ''Yıldızlara baktırdım, fallarda çıkmıyorsun...'' şarkısını icra ettiler.
Ben de neşe bol kepçe, keyif dört köşe...
Coşku içinde koştum dağlara, yalçın kayalardan seslendim:
''Ey Amasya, efsane Musiki Cemiyeti'ni yedin bitirdin...
Bari bir oda ver tımarhaneden, biz deliler çalıp coşsun sabaha kadar!

Macit CÜNÜNOĞLU

YARIM KALAN GÖKYÜZÜ



Hüzünlü bir ayrılığın
yükü ağırdır Amasya’da.
Dağlar bilir bunu,
kayalara yaslanan evler,
yüzyıllardır susarak taşır vedaları.

Bazen kelimeler,
Yeşilırmak’ın geceye fısıldadığı gibi sessizdir, ama derindir.
Kalbimdeki buğulu hisler,
Kale'nin gölgesinde
zamana karışır.

Yarım kaldı gökyüzü.
Bir vedanın ağırlığı çöktü omuzlarıma;
Yalıboyu sustu, lambalar ışığını kıstı, şehir iç çekti.

Gidişin tarih kitabının ortasından, en kıymetli sayfanın koparılması gibiydi.
Ne yazan geri dönebildi,
ne okuyan tamamlayabildi.

Eşyalar yerli yerinde duruyor hâlâ, ahşap evlerin içi hatıra kokuyor.
Masadaki kadehlerin izi taze, ama kapı önündeki o tanıdık adım sesi, artık sadece taş sokakların hafızasında.

Gözlerinde bıraktım ben kendimi ırmak kıyısındaki son dönemeçte.
Dönüp bakamadın.
Şimdi hangi rüzgâr siler bu izi?
Ferhat tepesinden esen
rüzgâr içimdeki sessiz çığlığı yok eder mi?

Gitmek mi zordu,
yoksa bu şehirde kalıp
her gün biraz daha eksilmek mi?
Bunu ne sen bildin,
ne de ben çözebildim.
Koca bir ömre
sadece bir “hoşça kal” sığdı.
Amasya’ya ise bir vedayı daha emanet ettin;
gökyüzü yine yarım kaldı.

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Ocak 2026

MERZİFON KARASI

MERZİFON KARASI 

Elimde sazım 
Anıt meydandayım.
Tabii mendil de açtım önüme
Para için değil canım 
Belki tanıyan olur, gül atan olur!

Ben gülün her rengini çok severim
Elbette dikeni de olsun 
Aynen insanlar gibi.
Gerisi kolay, yoldaşlık yaparsın ömür boyu.

Ancak çalacağım türkü dilimde, yüreğimde
Sazımın telinde
Merak etmeyin, bizim ellerden
Âşık demiş ki,

"Felek Şad Olacak Günün Görmedim 
Garip Gönlüm Bir Efkâra Düşürdün
El Uzatıp Gonca Gülün Dermedim
Bülbül Gibi İntizara Düşürdün..."

Ne dertli durum, 
ne hüzünlüdür feleğin neşeli gününü beklemek.
Oysa burası Türkiye 
Memlekette zengin az, yoksul çok
Hak hukuk adalet dağa kaçmış 
Vicdanların anahtarını kaynatıp develere içirmişler.
Ahlâk ise utancından politikacının apış arasına saklanmış.

Vay köse sakalım vay!
Selağzı'ndayım, şairler ocağındayım
Türküler sustu dertler coştu
Zaten buralarda âşık olmanın lüzumu yok
Durgun akan ırmak herkesi duygusal yapar.

Hassastır bu toprakların insanı
Hemşerim diye söylemiyorum, 
genlerinde bir kuple Ferhat ile bir kuple Lokman Hekim kromozonları vardır...
Önce âşık olur dağları deler, 
sonra yürekler yaralanır 
Hekimbaşı'nın peşine düşer.

Yine de bu memlekette 
neşelidir hayat.
Acılı nağmeler yorar insanları, kilo kilo elmaları duyunca da iki tek atmanın yolunu arar ama Kulüp kapalı...
Zaten içki de pahalı, tutar evin yolunu...
Elde yüz gram tuzlu leblebi ile şarapların en kralı
Merzifon Karası'ndan!

Macit CÜNÜNOĞLU

13 Ocak 2026

DOSTLAR SOFRASI


Sessizlik yine çöktü geceye 
Nihavend var yüreğimde 
Davetkâr notalar dans ediyor
Yolculuk var geçmişe.

Ama aşk yakamı bırakmıyor 
Martılar çığlık çığlığa 
Boğaz vapuru iskelede 
Biricik dostunu bekliyor.

Oysa Haydarpaşa'dayım
Son yolcu
Tren hareket etmek üzere 
Güzergâhı Ankara üzeri Amasya.

Oy memleketim oy! 
Yeşil gözlü sevdalım.
Ne kadar özledim seni
Ya dostlarım?
İnce saz eşliğinde kurmuşlar sofrayı...
Kimler yok ki.

Başta Kemani Necmi...
Ermeni ağabeyim...
Serkis efendiden başlattı faslı:
"Kimseye etmem şikâyet..."
Dedim ya, yüreğim nihavend.

Tatyos uğradı meşke... 
Ahmet Rasim'den selâmlar getirdi.
Ev sahibi İrfan Özbakır usta
Uzandık mı rasta.

"Ömrümce hep adım adım..."
Ah ahhh!
Gönül kimleri aramadı ki?
Başta yitirdiğimiz canlar
Kaybolan mekânlar 
Ve yaşanmamış aşklar.

Evet, Amasya öyle bir 
memleket ki
Hepimizi kucaklar.
Geçmişinde zengin uygarlıklar
Anıtsal mimariler 
Can suyu Yeşilırmak hepsini bağrına basar.

Dağları mezar olmuştur krallara
Saraylar kızların 
En yüksek tepelerinde sarnıçlar 
Minarelerinde şerefe
Komşumuz Diyojen'in 
elinde fener
Gündüz vakti Selağzı'nda  
insan arar!

Oysa biz Mahzen'deyiz
Yeraltında, boncuk gözlü muhacirlerin mekânında...
Gece ilerlemiş, dostlar sofrasındayız.

Macit CÜNÜNOĞLU

DAVET


Amasya karlar altında 
İmaret'in bahçesi ise bir başka.
Serçeler konmuş yaşlı çınarların kuru dallarına
Gövde de kocaman bir oyuk 
Gir içine, zaman tüneli seni bekliyor 
Uzan dört yüz sene öncesine 
Belki karşılaşırsın yoksul insanlarla.

Bak gördün mü kara kışta sıradalar...
İmaret'in aşını çorbasını bekliyorlar.
Hiç tanıdık gördün mü, 
veya aşina olduğun yüz...
Hayır mı?
Hepsi yakın köylerden mi?

Hiç şaşırmadım, zaten tarih hep sarayları yazar.
Fakir fukarayı yalnız camiler ile aşevleri tanır.
Bir de yaşlı çınarların kovukları.
Sımsıcaktır içerisi, ben çocukken çok girerdim.
Derviş kılıklı insancıkların 
kokusu sinmişti.

Dua falan etmezlerdi.
Üç beş kuruş yardımı geri çevirmezlerdi.
Ekmek parası, üzerlerinde çul, 
saç sakal uzamış...
Zenginlik gözlerdeki yorgun bakışlarda...
Yine de nasırlı ellerinde darı taneleri...
Çınarların kovuklarına sığınan serçelerin kader arkadaşları.
Ortak karın doyuruyorlar;
toprağa serili bez parçası, üzerinde İmaret'in aşı ile 
serçelerin darısı.

Su hemen arkada, şadırvanın çeşmeleri âb-ı hayat.
Evet, Amasya karlar altında.
Ben yine hatıralar arasında kaybolmaktayım.
Elimde kızağım, kül dökülen yokuşları süpürmekteyim.
Var mı bana eşlik etmek isteyen, Pirler parkının başındayım.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Ocak 2026

UMUT HEP VAR

Sene 1979, aylardan Şubat...
Ülke karışık, faşistlerin saldırganlığı gemi azıya almış, 
gazteciler, üniversite hocaları ve öğrenciler kurşunlarla sapır sapır dökülüyor... 
Sokaklar, caddeler âdeta kan gölü. 
Kahveler taranıyor, resmen terör ülkeyi teslim almış. 
Lâkin en örgütlü ve dirençli güç DİSK boş durmuyor, askerî darbenin ayak seslerini hissediyor.
Bu nedenle de ''faşizme geçit yok'' diyerek ''Ulusal Demokratik Cephe'' çağrısı yapıyor. 
Fakat CHP dahil takan kim? 
Sol örgütler arasındaki bölünme daha da hızlanıyor. 
Yine de bütün iyimserliğimizle devrim günlerinin yakın olduğuna inancımız tam. 
O zamanlar Ankara'da DİSK'e bağlı bir sendikanın genel merkezinde yöneticilik yapıyorum. 
Bu arada bir yıl önce İran'da başlayan isyan fırtınası son evresine girmiş, zalim Şah düştü düşecek. 
Elbette Türkiye ilerici hareketi sürgündeki Humeyni'nin arkasında tam destek. 
Çünü İran Komünist Partisi TUDEH de ''kahrolsun monarşi, kahrolsun Şah'' diye haykırıyor... 
CIA güdümlü İran İstihbarat örgütü SAVAK da tüm acımasızlığıyla işkencehanelerine insan taşıyor... 
Ve olan oluyor, Paris'ten yola çıkan Humeyni anavatan topraklarına ayak basıyor... 
Tabii Şah Rıza Pehlevi ailesiyle birlikte vınnn, ver elini Mısır.

Sonra, doğal olarak monarşi yıkılıyor, İran İslâm Cumhuriyeti ilân ediliyor. 
Tüm dünya ayakta, Humeyni artık devlet başkanı, ülkenin rejimi şeriat... 
Biz kerizler hâlâ alkışlıyoruz, ''hele durun bakalım'' diyenimiz yok. 
Fakat o da ne? 
İşin foyası çabuk meydana çıkıyor, TUDEH üyesi komünistler vinçlerin ucunda tek tek asılıyor. 
Ve kısa sürede de kökü kazınıyor.
Hoş geldin şeriat soslu Naizizm... 
Ytüreklerimiz paramparça, bizdeki ''Yetmez ama Evetçiler'' gibi kafamızı vuracak taş arıyoruz. 
İktidarı ele geçiren Humeyni zalim mi zalim, Mollalar düzeni ülkeye hakim... 
Günümüzde bir yerlere benziyor ama döt korkusundan yazamıyorum... 
Daha dün yakın dostum hiktiri moktan bir Facebook yazısından ötürü  savcılığa çağrılmış... 
Fena hâlde canım sıkıldı.

Neyse, asıl merak konusu önümüzdeki ay Şubat, İran'da başlayan devrim rüzgârları Hümeyni alçağının  iktidarı ele geçirişinin 37. yıldönümüne ulaşır mı? 
Ne dersiniz?
Oldu ki işlem tamam, ancak kendi adıma şimdiden karar aldım; uzunca bir süre alkışlamam...
Neme lâzım, sazanlık bir kere olur, ikincisi de olursa Einstein'in dediği gibi resmen aptalım! 
Haydi bakalım hep beraber göreceğiz, komşu da pişer bize de düşer...
O zaman bir kere değil kırk bir kere amin diyelim değerli dostlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA ''EN'' OLMAK!

Amasya ile ilgili yazı yazmak mayın tarlasından geçmek gibi. 
Elbette övgü aldığı kadar eleştiri de olacaktır. 
Hepsini olağan ve saygıyla karşılıyorum.
Zaten normali de bu değil mi?
Lâkin bazı okurlar kantarın topuzunu kaçırıp şahsıma yönelik hakarete varan öylesine yorumlar yapıyorlar ki, insan insanlığından utanıyor. 
Haydi bunu da geçtik diyelim, fakat yazılanlar konunun ötesine geçti mi, mevzu iyice içinden çıkılmaz hâl alıyor. 
İşte buna dayanamıyorum.
Şöyle ki, daha dünkü yazımda dedim ki,
''Ödül alanı söyle bana, ödül verenin kim olduğunu söyleyeyim sana. ''
Ne var bunda, ayrıca haksız mıyım? 
Birileri oturmuşlar, Amasyalı tanınmış birilerine ödül vermişler. 
Eyvallah, bir kez daha altını çizerek vurguluyorum;
alan razı veren razı, hariçten gazel okuyanın susması lâzım... 
Öyle mi, yoksa bir iki itiraz kaydını tarihe not etmek adına konuşmak mı gerek?

Biliyorsunuz ödülün adı soyadı: Amasya'nın Enleri, 
yani referansları sağlam, tanınmış ve de kentte iz bırakan hizmetler vermiş kişilere verilen ödül.
Buraya kadar problem yok, ama gel gelelim zurnanın zırt dediği yere.

Allah aşkına RTÜK üyesi sayın Hasan Davulcu'nun o kürsüde ne işi var?
Bu bir, ya ikincisi: CHP milletvekili Reşat Karagöz...
Adam diyor ki mecliste hiç boş oturmuyorum...
Bir yıl içinde şu kadar soru-araştırma önergesi ve kanun teklifi verdim... 
Buna da eyvallah kardeşim, ya netice...
Kocaman bir sıfır.
Geç bunları anam babam, ödülü gerçek anlamda hak edenler bir adım öne çıksın...
Şahsen iki favorim vardı, şükürler olsun ki onlarda 'Enler'' kadrosuna girdi.
İlki yegâne gururumuz Yelgin Alkoç Mesci, ikincisi de Amasya Mutfağı'nın tartışmasız tanıtım elçisi Yaman Kesim. 
Gerisi hikâye, tabii bence.
Elbette gerekçesini de açıklayayım.
Ödüle lâyık görülen belediye başkanlarından Merzifonlu Alp Kargı sosyal belediyeci, peki Taşova, Suluova, Göynücek ile Hamamözü başkanları neci, ilçelerinde çelik çomak mı oynuyorlar?
Ya yılın gazetecisi seçimine?
Kişiyi tanımam, sosyal mecra fenomeni olduğunu biliyorum, Facebook mecrasında sık sık karşılaşırım...
Ancak tek bir makalesini okumadım, ayrıca ulusal basında Amasya'yla ilgili her hangi bir haberine rastlamadım...
Bu mu adaletin dünya?

Özetle efendim, ödül organizasyonunu çok yönlü eleştirdim...
Son olarak da tören Taşhan Otel'de yapıldı, bir kadeh şampanyanın bile yasak olduğu ortam.
Özel İdare ile yapılan sözleşme böyleymiş, tesettüre uygun, hacı işi...
Öyleyse bu kafayla ancak varırsınız Vermiş'e...
Allah akıl fikir versin hepinize...
Belediye başkanını alın yanınıza, yağmur dualarından alışıktır, Bakan Önder başta  Sevindik Turgay yanında...
Cümbür cemaat turist duasına çıkın, bakarsınız tutar, memlekete turist yağar, başta zemzem suyu ikramıyla Taşhan Otel de full çeker...
Herkese hayırlı işler.

Macit CÜNÜNOĞLU



11 Ocak 2026

AMASYA'NIN ENLERİ!

Amasya Gazeteciler Cemiyeti dün düzenlediği bir törenle Amasya'nın enlerine ödül verdiler. 
Alan razı veren razı, elbette söyleyecek bir sözüm yok. 
Ancak ''ENLERİ' ne demek? 
Ben alanında number one olanları anladım, nitekim 
ödül alanlara baktığımda il bazında tanınmış kişiler.
Hepsine eyvallah!
Aslında bu topa girmeyecektim de bir hadise canımı sıktı.
O da törene canım kardeşim Mehmet Menekşe'yi davet etmemişler. 
Bilenler bilir, değerli Menekşe Cumhuriyet gazetesinin il temsilcisidir. 
Ne güzel, O'nun sayesinde memleket haberlerini ulusal basında okuyoruz. 
Lâkin bir takım makamlarca üzeri çizilip kırmızı kart görmüş. 
Normaldir, zaten ''doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar'' demiş atalarımız. 
O nedenle de güzel insan, doğru insan aynı zamanda sosyolog Mehmet Menekşe bu tür organizasyonların istenmeyen adamı ilân edilebilir. 
Ondan sonra da gazeteci müsveddeleri iri cümlelerle birlik beraberlik mesajları verir.
Aynen reisimizin uçağına binen zevat gibi. 
N'olacak, hepsi birer medya maymunu... 
Yerli yersiz öten bu kadro aslında halis Amasyalı, yerli malı.

Neyse efendim, geçelim olayın bir başka boyutuna.
Hatırlayanlar çıkacaktır, bir tarihte İstanbul'da ''Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'' kurulmuştu, yıl: 1994.
Onursal başkanı Fethullah Efendi...
Daha Fetölüğe terfii etmemiş, ülkenin gülü cemaatlerin uhrevi lideri!
Kurduğu vakıf bol keseden ödül dağıtan cinsten, ödül alanları buraya yazmaya kalksam ne sayfalar yeter, ne onlarca defter.
Memleket büyükleri ile tüm yazar-çizer sanat camiası sıraya girer.
Hele bazı kişiler var ki çok yakından tanıdığım için isimlerini zikretmekten hicap duyarım.
Ama maalesef ülke gerçeği bu minvalde, iktidarların kıç yalayıcısı çok olur...

Evet, tekrar dönelim mi Amasya'ya, ödül törenine.
Elbette ödül alan değerli hemşerilerimi ismen de olsa çoğunu tanırım.
Aldıkları ödüllerden dolayı gururlandığımı da açık açık ifade ederim.
Ancak Mehmet Menekşe'nin katılmadığı bir organizasyona ben olsam katılmam, verdikleri ödülü de almam.
Çünkü sevgili Menekşe bir çiçek değil, doğru haberin peşinde koşan gerçek bir basın emekçisi...
O'nun olmadığı yerde verilen ödül dostun attığı güle benzeyen taşdır...
Ve benim içim acır, aklıma Uğur Mumucular, Metin Göktepeler gelir...
Lanet okurum verdikleri ödüle, bir kez değil bin kere.

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Lütfen altta paylaştığım gazete sayfasına iyi bakın,
yazımda anlatmaya çalıştığım hikâyenin özeti gibi...
Ne dersiniz değerli dostlar, saygıyla.

10 Ocak 2026

KAPI AĞASI

 

Amasya'da herkesin bildiği medrese vardır.
Tarihi bina, adı Kapı Ağası veya Büyük Ağa Medresesi'dir.
1488 yılında Sultan II. Beyazid'in Kapı Ağası Hüseyin Ağa tarafından yaptırılmıştır.
Plânı klasik Osmanlı medrese formundan farklılık gösterir.
Özellikle Selçuklu mezar anıtlarında görülen sekizgen proje ilk kez bu yapıda uygulanmıştır.
Valla 15. yüzyıl için gösterişli mimari,
banisi olan Hüseyin Ağa'nın ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Gel gelelim, merak bu ya, Osmanlı'da ''Kapı Ağası'' kimdir, hangi görevleri üstlenmiştir?
Öyle ya, mimar değil, inşaat ustası veya kalfası hiç değil...
Öyleyse ne iş?
Derhal Google'a baş vurdum...
Hazret diyor ki, Kapı Ağası&Babüssaade&Ak Ağalar, Osmanlı döneminde sarayda bulunan iç ağaların en büyüğüne verilen isimdir.
İşi de padişahın devamlı yanında bulunmaktır.
Günümüzün ''Özel Kalem Müdürleri'' gibi...
Ben öyle anladım, başka anlam yükleyen varsa lütfen yorumlara yazsın, doğrusu neyse bir bilenden öğrenelim.
Bu arada Kapı Ağaları sadrazam kapısının iç düzenini sağlamakla da vazifeliymiş.
Saray kayıtlarında bunlara Ak Ağalar başı da deniliyormuş.
Ve Osmanlı devlet teşkilatında padişahın bulunmuş olduğu saraylarda yetki sahibi beyaz ırka mensup ''hadım'' yönetici olarak da biliniyorlarmış.
Sarayda da çok önemli mevki sahibiymişler.
Ak ağalar olmasının tek sebebi ise beyaz tenli olmaları.
Bak şu işe, zamanın ruhuna uygun olarak ırkçılık ta o devirlerde başlamış, tabii sarayın dört duvarları arasında...
Biz de lâf ediyoruz umutsuz vaka Ümit ile etkisiz eleman Bahçeli'ye...
Demek ki tosuncuklar ecdatlarının izindeler!
Fakat Ak Ağa hikâyesi burada bitmiyor.
17. yy başından sonra Enderun reisliği haricinde yetkisini yine hadım olacak 
''Kızlar Ağası'na bırakacaktır.

Gördünüz mü, atalarımızın dünyasını?
Vakti zamanında, bilhassa saray camiasının içinde ne numaralar dönmüş...
Allah muhafaza, ne Kapı Ağası olmak isterim, ne de Kızlar Ağası...
Toprağın altına eksiksiz organlarımla gitmek isterim, full aksesuar!

Evet, gelelim tarihi gerçeklerden günümüze.
Güzelim bina yıllardır Kur'an kursu olarak kullanılıyor.
Oysa vakti zamanında felsefeden pozitif bilimlere kadar ilim irfan yoluna hizmet etmiş.
Kim bilir, bünyesinde ne alimler ne bilim adamları yetişmiştir.
Öyleyse silkinip başa dönelim, biricik ağamız Hüseyin Ağa'nın ruhunu yaşatacak güzel sanatlar akademisini yeniden inşaa edelim.
Hemşerimiz Strabon'un hayâlleri de gerçek olsun...
Aydınlansın Amasya, Kapı Ağa Medresesi 
Anadolu'nun Oxford'u olarak taçlansın...
Destek vermeye var mısınız?
Olmaz olmaz demeyin, sadece hayâllerinizin arasına bu fikri de alın, gerisi gelir.
Bak o zaman Yeşilırmak vadisinin ışıklarına, emin olun yıldızlardan görünür.
Yeter ki onaylayın değerli hemşerilerim?
Ama bütün içtenliğinizle, kalben.

Amasyalı Macit CÜNÜNOĞLU

KONJONKTÜR

Şaka maka Ocak ayını da yarıladık. 
Oysa 2026'ya umutla heyecanla girmiştik.
Daha üçüncü günü Perşembe'nin gelişi belli oldu!
Malûm Trump manyağı Venezuela'yı ham yaparken hiç utanmadan, arsızca ve dünyanın gözünün içine baka baka ırzına geçeceği ülkeleri sıraladı.
Bolivya Meksika çantada keklik, Kanada ağır abi, Grönland'ı sıkıysa dene!
Ama Yeni Dünya Düzeni'nde iddialı konuşmamak lâzım, bugün olmaz dediğin yirmi dört saat sonra gerçekleşebiliyor.
Baksanıza HTŞ lideri kravatlı terörist Colani; Halep'te Kürt-Alevî avına çıktı, sanki sürek avı, millet sokaklarda sapır sapır dökülüyor.
Ha keza İran, Molla rejimi dipten sallanıyor.
Halk isyanda, 47 yılın intikamını almak istiyor.
Bu saatten sonra Orta Doğu'ya barış gelir mi?
Kuzeydeki it dalaşı ise otomatiğe bağlanmış, ne Rusya galip ne Ukrayna mağlup.
Tuhaf bir hâl almaya başladı...
Ancak Avrupa'nın iki yüzlülüğü bir kez daha ortaya çıktı...
Protestan ahlâk NATO şemsiyesi altında dansözlük yapıyor, İsveç ile Finlandiya'yı donuna soktu, Zelenski adlı soytarının marifetleri karşısında çamura battı!

Ya Çin'e ne demeli?
Üretimde dünya lideri, büyüme hızı tutulacak gibi değil...
Ülkenin sahibi ''Komünist Parti''...
Onun da patronu gülümseyen melek Şi Cinping...
Hayranıyım adamın, Trump gibi deli fişek değil, soft power kişilik.
Müthiş, dünya ticaret yollarının pek çoğunu derinden fethetmiş...
Ama gözü komşusu Tayvan'da...
Derdi Pasifik'in efendisi olmak.
Haklı da sayılabilir, Kuzey Yarım Küre'nin kralı Trupm çatlağı, zaten nara ata ata seslendiriyor...
N'olacak görgüsüz Amerikan hödüğü, O'ndan insanlık beklemek katırın ahlâkını sorgulamakla eşdeğer...
Hıyar herif, gelmiş seksen yaşına, saçlar boyalı, maymun dötü ağzıyla gezegene kabadayılık taslıyor...
Günün birinde O da görür ebesinin örekesini de, bakalım ben görecekmiyim?

Evet, Dünya konjonktürünü açizane değerlendirmem bugünlük bu kadar...
Sağlıkla kalın, barışla kalın, hoşça kalın.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Ocak 2026

BİR YANGININ KÜLÜ

Yaş kuşağım ciddi fireler vermeye başladı.
En son yakın bir dostumun ''alzheimer'' olduğunu öğrendim, aynı devreydik.
Şimşek gibi bir zekâya sahipti, 68'lilerin öncü isimlerindendi.
Belki hatırlayanlar çıkacaktır, Kayseri Pınarbaşı'nda Hüseyin İnan ile birlikte yakalanmıştı.
Güzergâhındaki nihai hedef Nurhak dağlarıydı...
Yoldaşları onları bekliyordu.
Yetmişli yıllarda 2,5 yıl Ankara'da aynı evde kalmıştık.
Hem sendikal hem de siyasi mücadelenin yılmaz neferiydi.
Elbette selâm olsun o yıllara.

Fakat dostumun hastalığını duyunca derinden sarsıldım.
Hemen telefona sarılmak istediysem de arkadaşlar uyardı: ''Nafile, artık hiç birimizi tanımıyor.''
Aman tanrım, nasıl bir düşkünlük hâlidir,
sanki dayanılmaz çaresizliğin son perdesi.
Oysa daha dün üç yıldır zona denilen illetten çekiyorum diye ortalığı velveleye verdim, vallahi de billahi de öylesine utandım ki, aynaya baktım yüzüm kızarmış.
Yazıklar olsun bana yüzlerce kez binlerce kez ve karar aldım bir kez; dört kolluya binmiş olsam dahi sesimi çıkartmayacağım, söz.

Canım benim, kardeşim, yoldaşım...
Kavgada öylesine dik dururdu ki, yanındaki bizleri insanlığından utandırırdı.
Daha nice örnek alınacak davranışlar.
Hele bir keresinde yine Ankara'dayız,
Ünlü Dedeman grevi sürüyor.
Sendika olarak ziyarete gittik.
Polis o zamanlar bugünkü gibi değil, 
iktidarda Kıbrıs fatihi Ecevit'in azınlık hükümeti...
Bizleri güllerle karşıladılar, bonus olarak da Rambo çakması birinin cobu dostumun başına indi...
Ama ne inmek, yoldaşım hafifçe sallandı, sonra yere yığıldı.
Resmen beyin sarsıntısı geçirmişti.
Yiğit gardaşım benim, ambulans istemedi.
Su kolanya derken tekrar ayağa kalktı, grev çadırının önündeki işçilerle halay çekti.
Bir iki yıl sonra da 12 Eylül faşizmini işkencehanelerde geçirdi, tek bir dostunu ele vermedi, direncinin ünü ondan önce mahpus damlarına yetişti.
İşte böyle bir kahramandı...
Benim için ise çok daha ötesiydi.

Ah canım benim, bilsen bu satırları yazmak ne kadar da zor.
Birlikte ne badireler atlattık...
Fakat senin her zamanki sağ duyun, engin öngörün sayesinde nice faşist engelleri aştık...
Tabii senin hayat hikâyen zengin tecrübeydi...
Ne de olsa 12 Mart mahkemelerinde ipten dönmüştün...
Ve onca gazeteci senin maceralarını yazmak için can atıyordu...
Sen hiç birine itibar etmedin, derviş tavrınla arkanı dönmeni bildin.
Bak arkadaşın şimdi yazıyor, elbette derdi magazinsel malzeme çıkartmak değil...
Derdi kanayan yüreğini acısını tarihe not düşürmek...
Bilmem anlatabildim mi can dostum?
Sen benim biricik yoldaşımsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

 

08 Ocak 2026

AKŞAMIN İÇİNDEN...




Yahu, yazmayayım diyorum, olmuyor... 
Susayım diyorum, yürek susmuyor.
Akşam haberlerini dinliyorum:
Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı, Türkiye Varlık Fonu Başkanı, Başkomutan vesaire vs... 
Çıkmış kürsüye...
Tabii bütün kanallar canlı yayında.
Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş'a Allah ne verdiyse giydiriyor...
Aman da aman, sanırsınız adam memleketi satmış!
Peki, suçu ne?
Başkent su sıkıntısı çekiyormuş!
Aklıma Nurettin Sözen geldi, adamcağız bu dönemde İstanbul Belediye Başkanı olsaydı en az on yıla mahkûm olurdu!
Ancak lâf aramızda birileri Reis'e şu hususu hatırlatmalı.
Belediye başkanları balıkçı teknesinin tayfası değil...
Halkın oylarıyla seçilmiş siyasi kişiler.
Elbette içlerinden yavşaklar da çıkar, 
Fetöcü dümbelekler de...
Örneğin bir zamanlar Ankara'nın efesi vardı...
Partisi mühim değil.
Adam resmen eşkiya, siyasal orijini ırkçı damar, dünya görüşü (evlere şenlik) Osmanlı soslu Ergenekon...
Breh breh, öyleyse uyusun da büyüsün Osman, parlamentonun gülü, sahibi olduğu televizyonun bülbülü...
Maksat sahibinden nağmeler, hafta sonu da ülke gündemine binaen ''Ketenpere Dalevere'' filmi sahnede...
''Nının nı!'' bekleriz efendim.
Baş rolde medarı iftiharımız Şafak Sezer, 
32 kısım tekmili birden.
Rejisör: kürsüden seslenen asrın lideri:
Benim adım Mesut, soyadım Bahtiyar...
Mesut Bahtiyar'ım, hepinizin çktığı deliğe Mim Cengiz abinizi koyanım!
Of be, bu mudur bu...
Kodumu oturtandır!

Fakat öyle bir siyasi liderimiz var ki,
yetmiş yaşını aştı, hâlâ vali ile belediye başkanı arasındaki farkı öğrenemedi.
Öncelikle kardeşim; belediye başkanı halkın temsilcisidir, vali de devletin.
Mutabık mıyız?
Öyleyse rahat bırak seçilmiş başkanları, istersen itin g.tüne sok tayin ettiğin elemanları!
Okey mi ustam?
Okey okey...
Yoksa sinirlenip seni topa tutacağım...
Maksat seyahat olsun, Silivri yolları şenlenip zindanlar benimle olsun!
Valla özledim mahpus damlarını...
Zindanlar istasyon, bense Zeki Müren şarkılarında kaybolan Mesut Bahtiyar.
İyi akşamlar değerli dostlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

MADURO'YA MEKTUP

 
Sevgili kardeşim Maduro...
Ülken bir buçuk aydır baskı altındaydı, ABD savaş gemileriyle kuşatılmıştı.
Elbette bu gerçekleri bizden daha iyi sen biliyorsun.
Çünkü bire bir yaşadın.
Ayrıca sudan bahanelerle onlarca balıkçı tekneniz bombalanarak batırıldı.
Ve 100'e yakın da can kaybı yaşandı.
Bu arada asıl hedefin sen olduğu kolayca anlaşıldı, hem de tüm dünya tarafından.
Düşmanın başı hasta, psikopat ve de rezil, ar damarı çatlamış, utanma duygusu cımbızla toplanmış.
Bizim topraklarda bu gibilere ''puştun önde gideni'' derler.
Aynen öyle, Trump denilen at sineği yalnız senin ülkene tebelleş olmadı, demokrasi, insan hakları getireceğim diye nice ülkenin çanına ot tıktı.
(Araplar hariç)

Bak senden yaşça büyüğüm, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana tüm ABD başkanlarını isim isim sayarım, üstelik sırasıyla.
Hafıza kayıtlarım sağlamdır...
Ama bu 47 No'lu pezevenk, pedofili hastası dümbelek yok mu?
Gezegende her haltı yer, sonra da arsızca yüzsüzce 'Nobel Barış Ödülü' talep eder.
Hay seni doğuran anaya ne diyeyim...
Tövbe tövbe...
Bir de bana küfürbaz derler!
Neyse, ağzımı daha fazla bozmadan mektubuma devam edeyim.
Canım kardeşim duydum ki gençliğinde otobüs şoförüymüşsün.
Üstüne bir de sendikacılığı inşaa etmişsin...
Oh ne alâ!
Valla sağlam kariyer, üstelik hayatın içinden süzülerek geliyor.
Kesmedi ama değil mi, duramadın yerinde...
Ardından zıpladın çok sevdiğin politikaya; ''boğulacaksam büyük denizde boğulayım ''dedin...
Ve kısa zamanda da postu en tepeye attın.
Artık zirvedesin, bir elin yağda bir elin balda.
Venezuela devlet başkanısın, senden altı yaş büyük zeki bir hanımla da evlisin.
First Lady tek kelimeyle harika, full aksesuar, iki yeğeni de narkotik alanında uzman...
Evlât da milletvekili...
Dolce Vita...
Yan gel Osman, genetik sağlam, asaletin kökleri on numara beş yıldız...
Ohhh, suyundan da koy!
Ulan Maduro, senin de yatacak yerin yok ama dua et ki ''Sosyalist Parti''lisin...
Yoksa basacağım kalayı da, arada Marx amca var.
Bir de Fidel abi, biliyorum dostundur.
Petrol, pudra şekeri verip akıl fikir alırsın.
Fakat iki toplumu eşitleyeceğim diye diye cennet ülkeni benzettin ya Küba'ya.
Bravo sana, müthiş devrimcisin!
Açlık sınırında yaşayan halk, sefalet yüzünden 8-9 milyon insan (ki çoğu genç) ihraç ürünü, yani yurt dışına tüymüş.
Halkın büyük çoğunluğu lal olmuş, aydının muhalif gazetecin mahpus damlarında...
Valla Maduro kusura bakma da, içime fenalık geldi.
İnanır mısın sanki kendi ülkemin handikaplarını yazıyorum sandım.

Oysa benim ülkem asr-ı saadeti yaşıyor!
Benimkisi de nankörlük işte, topraklarımızda petrol yok ama geçmişine, sınıfına ihanet eden hain insan  sürüsüne bereket...
Kâh iş dünyasında, kâh devlet katında...
Hak hukuk adalet  her gün çiçek açıyor...
Silivri zindanları kan ağlıyor...
Kardeş Maduro zihniyetli siyasiler ülkemi yönettiği sürece...
Kim bilir, belki de ikizler!
Son söz olarak da kıymetli kardeşim, yegân yegân gözlerinden öperim...
Vallahi de billahi de ''Oh olsun'' demiyorum, sarı kafalı düşmanın da dahil alayınızı cehennem ateşinde yanarken görmek istiyorum...
Diyeceksin ki ''Ya sen, ne işin var cehennemde?''
Ah be kardeşim, iki gözüm...
Fotoğrafçıyım ya, objektifimin kadrajına sizleri sokup en güzel enstantaneleri ''A Haber'' aracılığıyla dünyaya ileteceğim.
Mutabık mıyız, öyleyse Amerikalı yavşağın hücrelerinde sağlam kal, asla boyun eğme yeryüzünün en pislik herifine...
Haydi göreyim seni, hoşça kal kardeşim, can dostum benim.
Öpüldünüz...


Macit CÜNÜNOĞLU

HEMŞERİMİZ YAVUZ SELİM

 

Saraydüzü'nde hemşerimiz Yavuz Sultan Selim'in doğduğu yerde anıtsal bir dikilitaş vardı...
Hâlâ duruyor mu bilmem?
Çocukken çitleri aşıp dibine kadar giderdik.
Çünkü o bölge askeriyeye aitti.
Dikilitaşın üzerinde Arapça da olsa bir şeyler yazıyor muydu, inanın hatırlamıyorum.
Neyse, bugünkü sohbetimizin asıl mevzusu sultanımızın eşsiz marifetleri! 
Ayrıca Amasya doğumlu olduğu için geçmişi de yad etmiş oluruz.
Ama ne geçmiş, tarihsel gerçeklikler düşman başına!

Evet efendim; Selim efendi padişah II. Beyazid'in oğlu.
Gel zaman git zaman babası da her fani gibi yaşlanıp Azrail'in bekleme salonuna girdi.
Bu arada niyeti Dimetoka'ya yerleşip  tahtı oğluna bırakmak.
Fakat sevgili evlâdı Selim; babasını belki geri döner endişesiyle zehirletmesin mi?
Haydaaa!
Olacak iş mi?
Padişah zaten tahtı bırakmayı kafasına koymuş, sevgili oğlu zehirletip öldürüyor.
Sakın zamanın ruhu, konjonktür gibi saçma sapan bahaneler sıralamayın...
Şehzade de resmen patalojik sorunlar var, bilhassa vicdani boyutta.
Yalnız Selim efendinin (Selim diye yazıyorum, çünkü henüz Yavuz olmamış) Kardeşleri de var.
Bir de toprak altındaki ağabeyleri.
Babasını katleden ruh, yeğenlerine acır mı?
Çiçeği burnundaki padişah ilk icraat olarak Bursa'ya gelir, başlar can almaya.
İlk olarak da merhum ağabeyi Şehinşah'ın oğlu Mehmet'i boğdurur.
Varan bir!
Sonra merhum ağabeyi Mahmut'un oğulları Musa, Emin ve Orhan'ı boğdurur.
Hız kesmiyor sultanımız, katliama devam.
Tarih sırasıyla:
Merhum ağabeyi Alemşah'ın oğlu Osman'ı boğdurur.
Sıra hayattaki iki ağabeyine geldi,
Korkut'la Ahmet'e, onları da kurduğu tezgâha düşürerek boğdurur.
Durun daha bitmedi.
Ağabeyi Korkut'un oğlu sarayda rehin tutuluyor.
Tabii malûm sonuç, o da boğulmaktan kurtulamıyor.

Derken efendim, geldik mi boğdurulan sadrazamlara, paşalara...
Ve kıyıma uğratılan Alevî canlara...
Haklısınız, geçmişi yad edelim diye çıktım yola, sayfam döndü mezbaha yayın organına.
Neyse, hemşerimiz tahtta fazla kalamadı,
takdiri ilâhi işte; ''siri pençe''denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında bu dünyadan ayrıldı.
Mezarı İstanbul Yavuz Sultan Selim Camii'nin bahçesinde.
Yolum düştükçe uğrarım, açıkça itiraf ederim ki dua falan okumam, türbenin yakınındaki helaya işer geçer giderim!

Macit CÜNÜNOĞLU
  


4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...