22 Ocak 2026

AH AMASYA

AH AMASYA

Uzun zamandır
uğramadım sana Amasya,
oysa hep aklımdasın.
İhmal dedikleri
insanın kendine gecikmesi 
belki de.

Kusura bakma toprağım,
şehirler de küser bazen
unutulunca.
İstanbul’dan sonra
adın düşer dilime,
tarihinle ağır,
taşın toprağın hazine.

Her kapıdan bir roman çıkar,
her sokakta
yarım kalmış bir masal.
Mabetler, türbeler,
sessizliğe yaslanmış dualar…
Pontus’un gölgesi
efsaneler bırakmış ardında.
Ferhat’ı suya yazmışsın,
Şirin’i kayalara.
Kızlar Sarayı
zamana karışmış bir kervan gibi.

Yeşilırmak geçer içimden,
vadinin kalbi gibi atar.
Toprak onunla doyar,
hatıralar onunla dirilir.
Huzurun adını
sana vermişler sanki.

Belki de
aşkların ilk taslağı
kıyında çizildi.
Amasyalı utangaçtır,
anılarını cebinde taşır.
Ar ile edep
başka türlü durur yüzünde.

Osmanlı’nın sesi
genlerinde hâlâ fısıltı.
Ama o günler geçti.
Şimdi üniversite var,
gençlik var,
yeni bir dil büyüyor şehirde.
Yalıboyu geceleri
rock’la uyanıyor,

Mahsuni sabaha karışıyor.
Eren Erbaş çaldığında
karlı kayın ormanları
seriliyor gözlerimin önüne.
Umut diyorum buna,
başka adı yok.

Gelsin istiyorum insanlar,
yüzbinlerce.
Kral mezarlarına çıksınlar,
kaleyi dolaşsınlar.
Tokat kebabına gömülüp
şehri seyretsinler.
Ziyere’de semaver,
Ebemü’de rakı…
Bunlar da birer ibadet.

Elma mevsimi şimdi,
misket kokusu
ömre bedel.
Bağ bozumu gelince
üzüm çağırır şarabı.
Ama…
Ermeni kardeşlerimiz yok artık.
En güzelini onlar yapardı.
Koparıldılar topraklarından.
Acı bir suskunluk kaldı geriye.

Ah Amasya…
Nelere kadirsin sen.
Hem vefalı
hem hoyratsın.
Onca hazineyi harcadın,
onca insanı yitirdin.
Kusura bakma ama
bazen Osmanlı'yı aratmıyorsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

GÖNÜL İŞTE, ESTİ YİNE

GÖNÜL İŞTE, ESTİ YİNE 

Yetmiş altının kapısındayım
Saçlarımda zamanın beyaz imzası.
Bir ömür geçti avuçlarımdan
Kimi yara, kimi şarkı bırakarak.
Yirmi altıda baba oldum,
Çocuklar büyüdü, ben de onlarla.
Bir kadın vardı, genç yaşta giden,
Adı hâlâ kalbimde yarım bir cümle.

Şimdi dört torun gülüyor hayatıma,
En saf hâliyle yeniden başlıyorum.
Anladım ki en büyük servet
Aynı sofrada çoğalan nefesmiş.

Biraz müzik, biraz rakı,
Udun tellerinde saklı akşamlar.
Dünya gürültülü, siyaset hoyrat,
Ben kalbimin sesini dinliyorum.
Memleket zor bir sınavdan geçiyor,
Bayrak yorulmuş, umut yıpranmış.
Ama hâlâ direnen bir şey var içimde,
Adı: yarınlara inat yaşamak.

Dostlarım vardı, toprağa düşen,
Her biri bir çağdı omuzlarımda.
Gezdim, gördüm, sevdim, yandım,
Eksik kaldım ama pişman olmadım.
Aşka kapımı hiç kilitlemedim,
İnsanı sevdim, masumca.
Yalnızlığı öğrenirken
Rüyalarla barıştım çoğu gece.

Geriye kalan
Şişenin dibinde bir suskunluk,
Udun telinde bir hüzün
Ve gözü açık giden bir adam.
Bugün yetmiş beşinci yılım,
Dostlarıma sarılıyorum kelimelerle.
Selâm olsun güzel yüreklilere,
Selâm olsun güneşli günlere.

Macit CÜNÜNOĞLU

YOLCULUKLAR



Martıların kanadında Amasya
Bahar rüzgârları esiyor içimde,
Yılın daha başı
ama yüreğim erkenci bir çiçek gibi
zamansız açıyor.
Bir yerlerden çağrılıyorum,
bedenim değil de hatıralarım yola çıkıyor.
Nereye?
Belki memlekete,
belki çocukluğumun çamurlu sokaklarına.

Bir martının kanatlarındayım şimdi,
bulutlara yakın,
aşağısı masmavi.
Dağların gölgesi düşüyor denize,
bir şarkı dolanıyor dudaklarımda:
“Uçun kuşlar uçun,
İzmir’e doğru…”

Yelkovan kuşları uzaktan selâm duruyor,
erguvanlar bahçelerden el sallıyor.
Adalar yakın,
mimozalar altın sarısı,
davetkâr.
Tanrım, bu güzellik gerçek mi,
yoksa kısa bir rüya mı?
Silkiniyorum.
Biliyorum benim yolum
doğduğum topraklara çıkar.
Ve yüksek huzurlarınızda Amasya…
Yeşilırmak’ın can verdiği şehir.

Bizim oralarda martı yoktur,
güvercin vardır cami avlularında,
serçe vardır parkların çınarlarında.
Ama yine de soruyorum martıya:
“Götürür müsün beni sevdaya?”
İlk seferi olur onun da,
benim gibi.
İki kanatlı yolcu,
bembeyaz
delikanlı bir martı.

Varınca
ırmak kenarında çay içeriz,
çöreklerin en lezzetlisi benden.
Rıfkı amcadan yarım kilo pullu sazan…
Karaköy simidi yok, 
kusura bakmasın.
O yerken
ben de iki duble mehtap patlatırım.

Hüzzam dolaşır gecemde:
“Gecenin matemini
aşkıma örtüp sarayım…”
Yetmişi geçmiş yaş,
ama gönül hâlâ çocuk.
Memleket siyasetle çalkalanır,
baharlar beklenir.
Ben derim ki
bir kapansın cehennemin kapısı,
üstü kalsın,
güzellik bize yeter.

Amasya çok yakında 
bahar kokar,
erik dalları seslenir:
“Gel kopar beni,
nasıl olsa sahibim görmez.”
Bilirim,
meyveler paylaştıkça çoğalır.
Gecenin sessizliğinde ilerlerken
uzaktan meydanlar coşar,
genç sesler zincirleri kırar.

Ah gençliğim…
Bu yürek o bedende olsaydı…
Yine de razıyım.
İki duble rakı,
bir kuple şarkı,
bir ömür dolusu hatıra.
İşte
ben buyum.

Macit CÜNÜNOĞLU

NASIL BİLİRSİNİZ?


Barış hayâl ettim,
olmadı.
“Savaşsız dünya” diye bağırdım,
sesim duvarlara çarpıp geri döndü.
Sömürüsüz bir düşe inandım,
kavga verdim,
cezamı mahpus damlarında çektim.

Yine de vazgeçmedim.
Şimdi yetmişin üzerindeyim.
Torunların sesi var evde,
beni seven bir eş,
martılarla çiçekler yoldaşım.
Kahveyle camiyle aram yok,
bir küçük rakı,
bir kaç sigara
ve uzun susuşlarım var.

Emekli maaşıyla
kısa bir hayat hesabı tutuyorum.
Kimseye borcum yok,
sabıkam var,
o da siyasetten.

Alnı açık yaşadım,
bu en büyük lüksüm oldu.
Erasmus fısıldar kulağıma:
“Yaşarken ölümü düşünmem,
ölüm geldiğinde ben yokum.”

Benjamin Franklin ekler ardından:
“Öğrenme isteği bitti mi,
işte orada yaşlanırsın.”
O yüzden beynimi diri tutarım,
beden ne derse desin.
Geçenlerde rüyamda
Sharon Stone vardı,
bütün cazibesiyle.
Davetkârdı hayat,
ama bende tık yoktu.
Dostça gülümsedik,
kardeşçe ayrıldık.
Üzülmedim,
doğanın kanunlarıyla pazarlık yapılmaz.

Yalan dünya işte,
gençlikte hayâl sandıklarımız
yaşlılıkta gerçek oldu.
Kanaatkârım.
Müzik, edebiyat sığınağım,
biraz da eski alışkanlık: siyaset.

Fotoğraf çekerim,
anı biriktiririm.
Telefonum sessiz,
dostlarım az
çoğu toprağın altında.
Bundan sonra hayat 
değerliymiş,
öyle diyorlar.
“Kitap yaz” diye ısrar ederler.
Diyemem ki
yazacaklarımı yaşadım.
Ben yazar değilim,
kırk kere söyledim.

Yalnızca
yüreğimden sızanı
kâğıda bıraktım.
Okuyan sağ olsun,
okumayan da.
Geldik,
gidiyoruz bu fani dünyadan.
Arkamdan ne derler bilmem,
ama derlerse eğer:
“İyi bilirdik,”
işte bana bu
fazlasıyla yeter.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Ocak 2026

VEDA VAKTİ

 
"Amasya Fotoğraf  Platformu''nun değerli üyelerine gönül dolusu MERHABA. 
Evet, bugün 21 Ocak 2026, sevinerek duyuruyorum ki 10 bin üyeye ulaştık. 
Ne mutlu bizlere, nitelikli grubumuz hak ettiği üye barajına geldi. 
Bu sayfayı 19 Ağustos 2021 tarihinde kurdum. 
Bir gün önce de yaş günümü yakınlarım ve dostlarımla kutlamıştım.
Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne bitişik ''Güneşin Sofrası'' adlı mekânda. 
Yalnız o gün birlikte olduğum canım kardeşim, hemşerim, okul arkadaşım aramızda yok.
Maalesef O'nu o yıl sonsuzluğa yolcu ettik.
Şimdi Kandilli Mezarlığı'nda Kayahan ile karşı karşıya yatıyor.
Ne kadar özlüyorum bir bilseniz, Kayahan'ın deyişiyle ''yolu sevgiden geçenler elbet bir gün bir yerlerde buluşurmuş.''

Evet, bugün çok mutluyum.
Sosyal medya denilen mecranın Facebook sitesinde beş yıla yakın süredir aktif paylaşımlarda bulunuyorum.
Tabii bu süre zarfında nice arkadaşlar, dostlar kazandığım gibi epeyce de eleştirenim,  düşmanım oldu.
Canları sağ olsun, şu fani dünyada değmez ama fikirsel seviyeyi tutturmak zor zanaat.
Hele hele de tartışmanın hamurunda ideolojik fanatizm varsa, artık dilin kemiği yoktur...
Allah ne verdiyse saydırmak mübahtır.
Sakın yanlış anlamayın, bu konuda ben de sudan çıkmış ak kaşık değilim, hele de masumiyet...
Asla ve tasla, yaşıma başıma bakmadan fabrika ayarlarıma geri dönüp tutuşuyorum kavgaya.
Oysa ne kadar ayıp ve de küstahça.
Ama oluyor işte, kısa yoldan iş kazası deyip geçip gidelim.
O nedenle bilerek veya bilmeyerek kalp kırdıysam yegân yegân özür dilerim, lütfen bağışlasınlar.
Bu arada bir konuyu daha duyurmak isterim.
Yaşım geldi 76'ya...
Biliyorum daha önümde uzun yıllar var...
Araya kesin evlilik olmasa bile bir kaç aşk sıkıştırırım.
Çünkü evlilik kontenjanımı doldurdum, fiziki kotalar da müsait değil...
Öyleyse selâm olsun o günlere demenin vakti geldi de geçiyor.
En iyisi üstü kalsın deyip kenera çekilmek.
Yoksa dört kollu dört gözle beni bekliyor...
Eğer ben de Cününoğlu Macit'sem kısa vadede ona bu zevki asla yaşatmam, söz; yeminim olsun.

Gördünüz mü ne diyeceğimi de unuttum.
Hah, aklıma geldi.
Şöyleki efendim, bin yaşıma kadar yaşayamıyacağıma göre bu güzel bir o kadarda değerli  grubun yönetimini genç bir arkadaşımıza devretmeliyim.
Ne dersiniz?
Aldığım karar doğru değil mi?
Ayrıca atalarımız ne demiş: ''Ağaca dayanma kurur, insana güvenme ölür.''
Elbette tövbe tövbe ama...
Yine de şu devir meselesini bir düşünelim derim.
Varsa dinamik, yaratıcı, hümanist bir aday veya adaylar lütfen özelden bana yazsınlar.
Elbette bir 35'lik karşılığında 10 bin üyeli grubu seve seve devretmeye hazırım, lâkin küçük beyefendi Beyoğlulu, Göbek soyundan olacak, tek şartım bu, umarım anlayışla karşılanıp pazarlığa oturmaz...
İşte o zaman yıkılır çökerim...
Vallahi de billahi de grubun başına modaya uyup KAYYUM atarım!
Tamam mı dostlar, elbette yine buralarda olacağım...
Ara sıra takılırım.
Tekrar görüşmek umuduyla hoşça kalın, sevgiyle kalın can dostlar...
Sizleri seviyorum.


Macit CÜNÜNOĞLU
x

HÜZZAM VAKTİ



Güneşin battığı yerdeyim,
akşamın dudağında bir sızı.
Udum elimde,
Yanımda kadehim sessizce bekler.
Zaman, içinden geçilen 
bir nehir artık
ve ben hüzzamdayım.
Selahattin Pınar dolaşıyor odada,
her nota eski bir yaraya dokunur gibi.

Bu besteler
âşk olmadan yazılamaz,
belli ki usta
gönlünü aşka kiraya vermiş.
Çaldıkça genişliyor hayâlim,
duvarlar çekiliyor geriye,
hatıralar diziliyor karşıma
suskun bir alay gibi.

Yol uzuyor,
doğduğum topraklara varıyorum:
Amasya.
Mahzen’in serinliğinde 
alıyorum soluğu.
Muhacir Selim amcanın çocukları…
Gözlerinin çakırı
duvarlara sinmiş hâlâ.

Burası tek tekçi yer,
mezeler az
ama hesap namuslu.
İki dublede güzelleşir insan,
bir de tanıdık bir yüz denk gelirse
masa çoğalır,
sohbet derinleşir.

Gençliğim oturur karşıma,
rahmetli ağabeyim gülümser.
Mahzen bodrum katı
ama hayat yukarıdan akardı.
Yoksul, varsıl,
aynı kadehte buluşurduk.

Gelmedi mi biri uzun zamandır,
adı anılırdı.
Yaşıyorsa kadeh kalkar,
yaşamıyorsa
daha sessiz bir saygıyla 
yad edilirdi.
Bir devrin samimiyeti bu,
şimdi adı bile geçmeyen dostluklar.

Meyhane yoldaşlığı
rakı şişesinde balık olmak 
kadar derindi.
Düşünceler okyanus,
hülyalar Yeşilırmak yeşili.
Gecenin bir yerinde
ırmak seslenirdi:
“Mehtap indi,
şavkım yüreğinizde.”

Çakır keyif bedenler
aynalı kavak gibi sallanır,
menfezlerden bir şarkı sızardı geceye:
Ağla çeşmim…
Alemler değişmişti artık,
saki yoktu,
ehl-i dil çoktan dağılmıştı.
Ve ben
bir hüzzamın içinde
hem ağlardım
hem hatırlardım geçmişi.

Macit CÜNÜNOĞLU

SANAT ile HAYAT



Hayat bazen
omuzlarımıza çöken
isimsiz bir yorgunluktur.
Günler birbirinin kopyası,
kelimeler eksik,
umut sessiz.

Tam da o anda
çıkar karşımıza sanat;
kırık bir şarkının içinden,
yarım bir dizeden,
bir resmin köşesinde
unutulmuş bir bakıştan.
Sanat,
insanın kendine açtığı
en dürüst kapıdır.

Ne yargılar
ne acele eder.
Sadece anlatır.
Acıyı koyar önümüze,
sevinci de.
Özlemi, direnişi,
suskunluğu…
Olduğu gibi.

Bir keman sesi
yumuşatır içimizi,
bir şiir
kalbimizdeki pası çözer.
Uzun uzun baktığımız bir tablo
aslında
kendi içimizdir.

Sanat konfor değildir.
Açlığın, yoksulluğun, baskının
içinden süzülüp gelen
en eski sığınaktır.
Duvara çizilen bir resim,
fısıltıyla söylenen bir türkü
bize hâlâ
insan olduğumuzu hatırlatır.

Bir kitap açarsın,
yalnızlık geri çekilir.
Bir şarkı başlar,
yük hafifler.
Bir perde aralanır
ve anlarsın:
dert, sadece senin değildir.
Sanat,
hayatın sertliğine karşı
öğrendiğimiz zarif bir direniştir.
Sessiz,
inatçı,
derin.

Ve insan
sanata dokunduğu sürece
ne umudunu yitirir
ne de yolunu.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Ocak 2026

KOBRALAR(!)

Amasya'nın kaybolan değerlerinin başında Musiki Cemiyeti geliyordu. 
Bu konudaki görüşlerimi de sayfamızda açık seçik yazdım. 
Lâkin mevzunun asıl muhataplarından bugüne kadar bir ses çıkmadı.
Oysa gönül isterdi ki, en azından son yöneticileri bir kaç kelâm etsin.
Tık yok!
Belki tenezzül etmediler, belki de böylesi sosyal mecra paltformlarını ciddiye almadılar.
Her neyse, sebep ne olursa olsun, canları sağ olsun.
Gelelim bugün değineceğim asıl meseleye.
O da Amasyaspor'un dayanılmaz hâlleri.
1967 kuruluş yıllarını gayet iyi hatırlıyorum.
Hatta 3. Lig'deki ilk maçını Malatyasporla yapmış, 
2-0'da galip gelmişti.
O tarihlerde rahmetli ağabeyim Adnan Cününoğlu Türk Haberler Ajansı (THA) Amasya temsilcisi.
Onun adına misafir takım koçu Mikro Mustafa ile Şehir Oteli'nde röportaj yaptım.
Ve o devirlerde başlayan Amasyaspor macerası nereden nereye geldi.
Hacıyatmaz gibi düştü kalktı, bir türlü asansör takım olmaktan kurtulamadı.
Kader utansın diyeceğim ama böylesi iniş çıkışların bilimsel sebepleri var.
Başta popülizm hastalığı, 3. Lig'de olsa maçlar Çolağın Bağı'nda oynanmıyor...
Amatörlük sizlere ömür, tedavülden kalkalı asırlar olmuş!
Artık her şey para, her şey profesyonelce.
Kamyon arkasında deplasmana giden futbolcu cilalı taş devrinde kaldı!
Şimdi yeşil zamanı (DOLAR), bastırdı mı parayı her yer ''Yeşil Amasya''...
Peki, buna güç kuvvet yeter mi?
Kentin eti budu belli, şehirde fabrika hak getire, bacasız sanayi de tık yok, bağlar bahçeler yandı bitti keten helva modunda...
Sponsor olsun devlet, belediye...
Ancak nereye kadar?

Bu arada ekstra bir konuya daha değineceğim.
Takımımızın sıfatı ''Kobralar''...
Sahi böylesi iğrenç lakabı kim buldu?
Erkek işi olduğu belli, eril böbürlenip sokmalar!
Oysa ne yakışırdı ''Misketler'.
Ankara'nın misket havası, Amasya'nın mis kokulu elması.
Valla ben ''Kobralar'' yakıştırmasını hiç sevmedim, sevemedim.
Hatta Merzfon eşekleri denseydi daha şık olurdu, en azından buralıydı!
 
Neyse, son söz olarak; biliyorsunuz takımın başına ''Kayyum'' atandı.
Yahu bu kayyum işi ne moda oldu.
İktidarda sevdi bu numarayı...
Sevmediği, işine gelmediği belediye veya özel sektör  fark etmez; her türlü kurum veya kuruluşa basıyor kayyum soslu zokayı...
Ohhh, afiyet olsun!
Fakat bizim gibi düşük bütçeli illerde profosyonel spor dallarında iddialı olmak için takım beslemek halka verilecek en büyük cezadır.
Elbette verirsen coşkuyu gazı alçak sürünmeyle kobraların bir süre daha yaşar...
Aç kalınca da halkın kıçına kaçar!

Benden söylemesi, tez zamanda vazgeçin profesyonel zihniyetten, İzmir Altınordu Kulübü'nü örnek alın...
Çevik-Zeki-Ahlâklı sporcular yetiştirin her dalda...
Yoksa palavradan daha çok bağırır bu millet:
''Şampiyon Kobralar'' geliyor diye!
Eğer bu yoldaysanız herkese hayırlı işler...
Bana müsaade, hakikatin kendisiyle randevum var...
Sen de buyur sevindik başkan, belki iki tek atıp kentin yarınlarını konuşuruz...
Diyorsun ki su kalmadı, alarm veriyor.
Boşver şampiyonluk hayâlinden, kobralarına su taşımayı öğret...
Bak nasıl memnun olacaktır halk, yedi ceddine dua edecektir milleti susuz bırakmadığın için...
Haydi göreyim seni!

Macit CÜNÜNOĞLU








SANAT DOLU HAYATLAR

İnsanın gönül yoldaşı şarkılar olunca hayat kolaylaşıyor. 
Sadece şarkılar da değil, hemen hemen sanatın tüm dalları bunalım dönemlerinin kurtarıcısı oluyor. 
Yoksa bu ülkede ne dert biter ne de kriz. 
Bir de üstüne kötü yönetimleri ekleyin, artık içinizde ne umut kalıyor ne de iyimser duygular. 
Özellikle son yirmi dört yıldır şahit olduğum gelişmeler dört torun sahibi bendenizi fena hâlde bunalttı, içimi kararttı. 
Yine de dayanıklı insanlarız da, belki de darbe dönemlerinde gördüğümüz işkencelerden olsa gerek,
acılar karşısında şerbetli duruyoruz.
Eh, bu hâlimize de şükür, yaş gelmiş 76'ya, bir süre daha katlanacağız zalimlerin egemenliğine...
Zaten zalimin zulmü varsa mazlumun Kıbele'si var.
Canım benim, koca memeli sultanım...
Ne zaman darda kalsam tek kurtarıcım.
Öyle dua falan istemez, takla atan insanları sevmez...
Sadece iyi ahlâk bir de vicdan sahibi olman yeter...
Ondan sonra da kredin sonsuz olur.
Gel keyfim gel, sonra da düşersin sanatın peşine.
Nerde bir Van Gogh görsen selâm durursun, Leonard Da Vinci, Mikelanjelo ile dost olursun.
Ufaktan edebiyat girer hayatına, Flaubert ile tanışırsan eğer roman türünün lezzetine varırsın.
Ya şiir, Lorca, Neruda, Mayakovski...
Devrim yapmak için yolculuğa çıkarsın.

Ah unuttum Orhan Veli'yi, Cahit Sıtkı'yı, Sabahattin Ali'yi, O'nlar da bizim cepheden, halis Anadolulu...
Yazdıkları mis gibi toprak kokar, hepsi samimidir...
Tek tek Yunus Emre'dir, yalın bir o kadarda halktır.
Ve babaların sahne alma vakti gelmiştir.
Perde açılır, çal orkestra:
Sırasıyla Bach, Haydn, Mozart, Beethoven...
Bir de bakmışsın boğulmuşsun sanatın engin denizinde.
Cennette hissedirsin kendini.
Açlık sınırında aldığın emekli maaşı kedilere mama olmaz, ancak insanlıını koruyarak direnirsin dosta düşmana muhtaç olmamak için...
İçinden bir şarkı geçer Kemani Tatyos'tan...
''Gamzedeyim deva bulmam...'
Sanat yine ilahi gücünü gösterip yardımına koşmuştur...
Akşamın mezesi hazır, içkiler Ahmet Rasim'den...
Sizde buyrun, davetim var...
Kadıköy Feneryolu'nda yarım yüzyıldan fazla süredir oturmaktayım, aynı mahalle aynı muhtarlık.
Kime sorsanız beni tanır beni bilirler.
Yeter ki sormasını bilin!
Hepinize saygılar sevgiler, sanat dolu günler dilerim.

Macit CÜNÜNOĞLU





AMASYA MUSİKİ CEMİYETİ

Bugün yazacağım mevzuya kafadan gireceğim. 
Hemde ''Bilal''e anlatır gibi!
Yahu koca Amasya'da Musiki Cemiyeti'nin başını sokacağı bir yer yok mu?
Kapısı kilitlendi diyeceğim ama kilitlenecek kapısı da yok.
Sadece hafızalarda yaşıyor, o da bir döneme kadar.
Ya sonra?
Elbette unutulacak ve yüz kûsurluk zenginlik, birikim 
heder olup tarihin çöplüğüne gidecek.
Sizleri bilmem ama benim gönlüm el vermiyor.
Ayrıca değerli hemşerilerimin de bu denli vefasız olabileceğini düşünemiyorum.
Çünkü bir kez daha belirtmek gereği duyuyorum, cemiyetimiz 1913 doğumlu.
Kurucusu Giriftzen Asım Bey.
Adı ansiklopedilerin, müzik tarihimizin şeref köşesinde.
Ve Anadolu'da bir ilk, kendisinden sonra kurulan cemiyetlere rol model.
Eee, daha ne istersin kardeşim?
İnsafsızca yaşayan bir organizmanın fişini çek, bitkisel hayata sürükle.
Hangi akla hangi vicdana sığar.
Vallahi de billahi de benim aklım almıyor.
Ya sizin?

Öyleyse bir kez düşünüp elbirliğiyle aldığımız infaz kararını gözden geçirelim...
Ve cemiyetimizi terk ettiğimiz kör kuyulardan çıkartıp ilk yardım müdahalesi yapılmasına imkân sağlayalım...
Ki koma hâlinden çıksın.
Yoksa sizlere ömür, sen sağ ben selamet.
Hep beraber kına yakarız müsait bir yerde!

Öyleyse gelelim kısa yaşam öyküsüne, konsültasyon sonuçlarına:
Bir dönem cemiyet için Öğretmenevi denendi, kötü kiracı muamelesi görüp şutlandı.
Sanatsever bir hemşerimizin konağına sığınıldı, o da bir yere kadar, derken Hamdi Apaydın dostumuzun ikametgâhı cenaze namazının kılındığı son nokta oldu.
Daha doğrusu efsanevi cemiyetimizin final sahnesi hazin bir kapanışla son buldu.
Ah kalbim, inanın dayanamıyorum.
Tabii musikişinası bu kadar bol memleketime yakıştıramıyorum.

Çünkü dört dörtlük ''Şef'' var, şef deyip geçmeyin.
Koronun, saz heyetinin kurmay subayı, komutanıdır.
Ritim saz gibi sazendeleri hanendeleri alıp götürür müziğin eşsiz dünyasına...
Dinleyiciler artık cennettedir.
Peki, kim bu şef?
Elbette Mücella Payaslı, rahmetli üstadımız Kutlu ağabeyimizin kızı.
Genlerinde notalar, yüreğinde nihaventler, hicazlar, hüzzamlar...
Bir de Hisar Buselik makamına girerse:

''Dök zülfünü meydane gel
  Sür atını ferzana gel
  Al daireni hengama gel...''

Of ulan offf!
Çok yakında Amasya'dayım.
Derdim Musiki Cemiyeti'ni kilitlendiği sandıktan çıkartıp gün ışığına kavuşturmak.
İsteyenin yüzü kara, vermeyenin ki kapkara.
Çıkarım valinin huzuruna:
Derim ki ''öğretmen ordusu batak, anastra oynadığı masalardan kalksın artık, ayrıca bıkmadılar mı? 
Haftaym vakti geldi, Amasya Musiki Cemiyeti uzunca bir süre çökecek Öğretmenevi'nin salonuna...
Ne diyorsun Usta?''

Madem Şehir Kulübü'nü kurban verdik...
Musiki Cemiyeti'miz yaşasın sonsuza kadar.
Tamam mı değerli Amasyalılar...
''14 Şubat Sevgililer Günü''nde ordayım, selağzındayım...
Bu kez udumla geleceğim, en güzel aşk şarkılarını platonik aşklarım için söyleyeceğim...
Tabii Amasyalı güzeller, kim bilir şimdi ne hâldeler?
Evet, görüşmek buluşmak umuduyla hoşça kalın, sevgiyle kalın değerli dostlar

Macit CÜNÜNOĞLU






 




KALAN ÖMÜR

 

Yeni bir hafta,
yeni umutlar…
Aşk Amasya’ya
yeniden uğramış mıdır?
Yeşilırmak boyunca
yaşlı çınarların dallarına konan serçeler üşümüş müdür?
ne dersin sevgilim?

Gülhane’deyim,
Nazım’ın yaslandığı
ceviz ağacının dibinde.
Az ötede Sarayburnu,
bir zamanlar kulaç attığım
masmavi Boğaz…
Şimdi el sallarım sadece,
yorgun bir bedenle
geçmişe.

Zaman su gibi akıyor,
ama bitmiyor
ne İstanbul aşkım
ne Amasya hasretim.
Yardan da serden de
vazgeçemiyorum.
Bir saatlik mesafe memleket,
ama İstanbul
paçamdan tutuyor:
“Beni bırakma".

Yarım asırdan fazla
birlikte yaşlanmışız meğer,
Ferhat’la Şirin olmuşuz
fark etmeden.
Aşkın yaşı olur mu?
Binlerce yıllık İstanbul
çıtır bir delikanlıyı
nereden bulsun
benden başka!

Ama ya çocukluğum?
Ya gençliğim?
Onlar Amasya’da kaldı,
dağların arasında
Yeşilırmak’a yaslanmış
bir başka kalbim var.
Gelsem…
Ne sokağım durur yerinde
ne mahallem.
Parkım yok,
Emrullah Usta yok,
sadece
sararmış mektuplar gibi
hatıralar.
Kale’ye tırmanmak isterim yine,
avazım çıktığınca haykırmak:
“Ey Amasya,
terk ettiğim Amasya,
neredesin?”

Binlerce yıllık
tarihin var ama
saygınlığın yaralı.
Sanat suskun,
dost masası eksik,
iki duble muhabbet
çoktan göçmüş.
Hilton senin olsun,
bana Şehir Kulübü’nün
balkonu yeterdi
bir zamanlar.

Şimdi o da yok,
kuruttular her şeyi,
tarihi de insanı da.
Yine de severim seni,
uzaktan…
Çünkü bazı aşklar
yaklaşınca değil,
uzak durunca
dayanır.
Kar kış gönüllerimizde,
direnir bilincim
bedenim yorulsa da.
İki şehir,
tek yürek…
Biri yüzde yetmiş beş
diğeri
kalan ömür.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Ocak 2026

KARDEŞİMSİN HRANT

KARDEŞİMSİN HRANT 

Elim yetse
takvimlerden söküp atardım
on dokuz Ocak’ı.
Ama yüreğimden?
Hayır.
O gün ben de düştüm toprağa.
Bir insan öldü
delik ayakkabılarıyla
İstanbul’un orta yerinde.
Adı Hrant’tı.
Soyadı Dink.
Bizden biriydi,
insanlığın içinden.
Beyaz bereli bir çocuk sıktı tetiği,
uzak bir kentin soğuğundan gelmişti.
Elinde emir,
yüreğinde ödünç bir nefret.
Tanımıyordu onu,
ama öldürdü.
Dediler ki:
“Miras”,
“artık”,
“fazlalık”.
Oysa o
yetim büyümüş bir çocuktu,
okumuştu, yazmıştı,
barış demişti.
Adı Hrant’tı.
Sadece Hrant.

Ben Amasya’danım.
Gümüşlü Mahallesi'nden.
Çocukluğumda
isimler yan yana dururdu:
Agop’la Ali,
Kirkor’la Kemal,
Arman’la Hasan.
Bir gün cami avlusunda
kör bir bıçakla
bileklerimizi kestik.
Kanlarımızı karıştırdık.
Çocuk aklıyla
sonsuz bir ant içtik:
“Ölene kadar kardeşiz.”
Ne kadar masumduk.
Ne kadar savunmasız.
Sonra cinayet büyüdü,
şehirlerden taşarak.
İşkencehaneler,
gurbette ölen bedenler,
kalpte gömülü anılar…

Ve geldik
19 Ocak 2007’ye.
Öğle vakti.
Bir banka önü.
Enseme değen kurşunla
yere uzandım.
Delik ayakkabılarımla.
Ben ölmedim sadece.
Vicdanlar ağır yaralandı.
İnsanlık kan kaybetti.
Yarınlar şüpheli artık.
Şimdi
Topkapı’da toprağın altındayım.
Eğer biraz insanlığınız kaldıysa
mezarımı
gözyaşlarınızla sulayın.
Barış için.
Yarınlar için.
Kardeşçe.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR ANI

Zannederim 90'lı yıllardı.
Bir iş için Ankara'ya gitmem lâzım.
O tarihlerde de Varan Turizm non-stop Ankara seferlerini başlatmış, İstanbul Başkent dört saat falan.
Ne güzel, bekleme salonundayım.
Bir de baktım önde Safiye Ayla peşinden Müzeyyen Senar özel bir otomobilden indiler.
Şoför kravatlı, çekmiş lacieri; valizleri taşıyor...
Derken ticari bir taksiden İnci Çayırlı inmez mi?
Offf!
Kadroya bak, sanki ince saz fasıl heyeti.
Tabii bendeniz zevkten dört köşeyim, bu ne şans!
Bu arada yolda okurum diye yanıma aldığım ''Felsefenin sefaleti'' adlı kitap...
Yemişim felsefeyi, Türk müziğinin duayenlerinin yanında kitap okunur mu?
Anında felsefeye ihanet edip kitabı el çantamın gözüne soktum.
Ve başladım üstad sanatçılara çapa atmaya...
Belki takılan, belki sırnaşık hayranlarına pas veren olur diye.
Nitekim operasyon başarıyla tamamlandı, Safiye hanım ilk muhabbeti açan oldu.
Oysa İnci hanımı tercih ederdim de zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına derler.
Bu arada meselenin aslını öğrendim, üç büyük ses Ankara Radyosu'nun bilmem kaçıncı kuruluş yılına davetliymişler.
Ne mutlu bana, ilgilerini çekmek için sohbet girizgâhımda amatör düzeyde ud çaldığımdan söz ettim ve makam bilgimin tüm inceliklerini tek tek sergiledim.
Ne de olsa tescilli ukala biriyim.
Ve bu tavrımla kalplerini fethetmeyi başardım.
Tabii netice başarılı, kalktılar TRT'de düzenlenecek baloya davet ettiler.
Elbette haddimi aşmayıp nazikçe geri çevirdim.

Oysa o devirlerde İnci Çayırlı Kadıköy Selamiçeşme'de koro şefliği yapıyor.
Sevgili ağabeyimle epeyce katılmışlığım var, O sazende ben de hanende olarak.
Ama bahtıma Safiye Ayla çıktı.
Keşke Muazzez Abacı çıksaydı, belki diyeceğim ama Heybetli'nin gazabından korkup O'na da yanaşamazdım.
Hakikaten talihsiz biriyim, bir dönem Nilüfer'e asıldım, mektup bile yazdım...
Tam olacak gibiyken acıların Muhtar'ı çıktı...
Bir ara Zuhal Olcay boşta kaldı...
Bu kez gönül boşluğum dolacak dedim, Halük ta Londra'dan geldi...
En son da Hüner Coşkuner bari olsun dedim, bir de ne göreyim; haspam binmiş Jet Fadıl'lın jetine  bana nanik yapıyor.
Ondan sonra da bıraktım bu tür kırık işleri, inzivaya çekildim.
Aynen Çilehane dervişleri gibi...
Ancak düsturum dualar değil, zikir hiç değil...
Udum elimde makamlar arasında ufaktan ufağa dolaşıyorum, elbette ufak şişe eşliğinde.
Yüce rabbim sonumu hayr eyleye!

Macit CÜNÜNOĞLU
 

HÜZZAMLI GECE



Bir daldık mı şarkılara
zaman susuyor
Gecenin duvarları çekiliyor 
Duygular kabarıyor bir 
deniz gibi kıyısı olmayan
gözyaşları durmuyor
Çünkü bazı ezgiler
insanın kalbine giriyor.
Yaşamın gerçeğini görmez 
oluyor gözlerim o an,
ne takvim kalıyor masada
ne yarın telaşı.

Yüreğim isyanda,
belleğim ayakta;
her hatıra kendi adını haykırıyor.
Hüzzam çalıyor…
Eşimle sevdiğimiz o şarkı.
Birlikte sustuğumuz,
birlikte iç çektiğimiz.

“Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun,
gelmiyorsun,
çünkü seni çok sevdiğimi biliyorsun, gelmiyorsun…”

Bu dizeler var ya,
işte onlar
hayatımın en uzun bekleyişi.
Gelmemek de bir geliş bazen,
sevmek de bir susuş.
Şarkı bitiyor
ama içimde bir yer
hep aynı akşamda kalıyor.
Tınısı içime işleyen
daha nice şarkılar var.
Her biri başka bir yaraya dokunur,
başka bir hatırayı uyandırır.

“Ayrılık,
ümitlerin ötesinde bir şehir,” 
diyor ya şarkı,
ne bir kuş konar omzuna
ne bir haber düşer kapına
ne de bir selam gelir rüzgârla.

İşte o şehirdeyim bazen,
adı bile olmayan bir yalnızlıkta.
Çoğu zaman
duygularımın sesi olur şarkılar.
Ben sustukça
onlar konuşur benim yerime.

Ankara’da deniz yok derler,
doğrudur.
Ama gökyüzü var,
uzun yollar var,
akşamları bata bata yanan bir güneş var.
Deniz olmasa da
insanın içine dolan
başka mavilikler var.
Bir bankta oturup
güneşin gidişini izlemek,
bazen bütün yolculuklara bedel.
Kalemini her oynattığında
sen, müzikle, fotoğraflarla,
yaşamın sert ve yalın gerçeklerini
öyle güzel anlatıyorsun ki…
Bazı cümlelerin
içimi acıtıyor, çünkü tanıdık.
Bazılarıysa umut gibi düşüyor içime, sessiz ve ılık.

Yazdıklarında kendimi 
buluyorum bazen,
bazen de olmak istediğim hâlimi.
Hayat dediğin şey
zaten biraz da
başkasının kelimelerinde
kendini tanımak değil mi?

Bunca duygusallığın ardından
dönüp baktığımda
tek bir dileğim var aslında:
Evlatlarla, dostlarla
sağlıklı bir ömür.
Gülerek geçen sofralar,
anlatılan eski hikâyeler,
yarım kalan cümlelerin tamamlanması.
Unutulmamak…
Anılmak…
Birinin kalbinde
küçük bir yer kaplamak bile
ne büyük mutluluk.

O yüzden diyorum ki:
Sağlıkla yaşa.
Müzikle çoğal.
Resimle, kelimeyle,
ışıkla besle ruhunu.
Ailenle, dostlarınla
gönlünce yaşa.
Ve bil ki,
bir yerlerde
bir şarkı çaldığında
bir akşam güneşi yollara düştüğünde
bir Hüzzam makamı
kalbimi yokladığında,
senin kalemin de
orada olacak.
Sessizce, ama çok derince.

XX

*Bir dosttan gelen mektup.

KARDA HÜZÜN



Hafta başı…
İstanbul karlar altında.
Çamların omzuna çöken beyaz,
bahçede suskun bir masal gibi.
Kar yağınca
insan yaşını unutur,
çocukluğuna koşar.

Çünkü sevinç,
en çok karla tanışır çocukken
ve bir ömür silinmez hafızadan.
Ama her çocukluk
aynı sıcaklıkta büyümez.
Ayazın dişi
yoksul evlerde daha keskindir,
annelerin ellerinde,
babaların sessizliğinde hissedilir.

Amasya'da yokuş çoktur.
Her yokuş
fakirliğin kayak pistidir.
Ne kask vardır ne takım,
bir domates kasası
bir çocuğun talihidir.
Paylaşılırsa kızak,
mahalle ısınır.
Paylaşılmazsa,
kar bile üşür.

Sabah kuru çıkan çocuk
akşam sırılsıklam döner eve.
Su geçirmez hayaller icat edilmemiştir daha.
Islak çoraplar soba başında umutla asılır,
ayakkabılar mangala yaslanır,
yarın yeniden düşmek için kara.

Çocuk olmak güzeldir.
Bir tas çorba varsa evde,
kış bile korkmaz insandan.
Vermişli dayım gelir akşamüstü,
eşeğinin sırtında meşe kökleri.
Kor olur ateşte
külünde patates pişer,
açlık susar bir süreliğine.

Ama ekmek zordur.
Odun eşek yüküyle taşınır,
veresiye işlemez bu soğukta.
Fakirlik,  her gün yeniden öğrenilen
ağır bir zanaattır.
Yine de kış güzeldir.
Çocuklar kızak hayali kurar,
babalar sobayı düşünür.
Ve benim yüreğim
bu beyaz sessizlikte
en çok onların üşümesine yanar.

Macit CÜNÜNOĞLU

KARDA HÜZÜN




Hafta başı, İstanbul'da kar var.
Bahçemizde çam ağaçları, manzara çok güzel.
Hangi yaşta olursak olalım kar yağınca insan çocukluğuna koşar.
Çünkü doğanın bembeyaz örtüyle kaplanmasına en çok çocuklar sevinir.
Bu sevinç duyguları da hafızaya öyle bir kaydolurki ömür boyu unutulmaz.
Tabii çocuklukta yaşanan her hayat eşit değildir.
Daha açıkçası fakirlik zenginlik meselesi.
Çünkü kış mevsiminin acı soğuğunu, ayazını en çok yoksul ailelerin anne babaları hisseder.
Savadiye'de, Dere Mahalle'de yokuş çoktur.
Her bir yokuş kendi çapında kayak pistidir.
Sakın kayak takımından falan söz ettiğimi sanmayın.
İyi bir kızağı olan çocuk daima şanslıdır.
Nasıl ki Mercedes sahibi sonradan görme birisi için
hava atmak ne anlama geliyorsa, domates kasasından yapılmış konforlu bir kızak da çocuğu ayrıcalıklı yapar.
Bir de paylaşımcıysa mahallenin gözdesi olur.
Siz hiç bu duyguyu yaşadınız mı?
Su geçirmez diye semboller taşıyan giysiler, ayakkabılar henüz icat edilmemiş, sabah evden kuru çıkılır, akşam dönüşü sudan çıkmış sıpa misâli sırılsıklam olmak doya doya oynamış olmanın ağır bedelidir.
Ancak evde çare vardır.
Kuzine veya sobanın bacasına tutturulmuş askılara başta çoraplar mendiller asılır.
Islak ayakkabılar da dik bir şekilde mangala yaslanır.
Ve büyük bir iştahla sabahın hayâli kurulur.
Evet, güzel şeydir çocuk olmak.
Hele hele de evde bir tas çorba kaynıyorsa değmeyin keyfine.
Vermişli dayım pala bıyıklıdır, kollar güçlü kuvvetli...
Eşeğinin sırtında meşe odunu ve ağaç kökleri.
Ağaç kökünün kömürü kavi olur, mangal keyfinin gösterişli kor ateşidir.
Bir de külüne gömersen patatesi; amelin, üşümüş midenin ve bağırsakların en iyi ilacıdır.
Çocuk olmak rüyadır, hayâl dünyasında yaşamaktır.
Doğa bembeyaz, Savadiye'de, Dere Mahalle'de yaşamak ayrıcalıktır.
Aynen ''Alttakiler-Üsttekiler'' gibi dizi film hikâyesidir.
Kentte yokluk ırmak çukurundan yukarıya doğru yayılır dalga dalga.
Zordur ekmek parası kazanmak...
Eşek yüküyle odun almak.
Veresiyesi olmaz bu işin, Vermişli de evine ekmek götürecek.
Zaten tek bir geliri var, yazın dondurmacılara kar, kışın da dar gelirli vatandaşa odun satmak.
Elbette Orman İdaresi, Yeni Çeltek gibi tedarikçiler de var ama...
Toptan alış veriş fakir fukarayı bozar, zaten istese de alamaz, o nedenle eşeğin sırtındaki oduna muhtaçtır...
Çünkü günlük haftalık yaşar...
Velhasılıkelâm fakir olmak zor zenaattır.
Benim hikâyelerimde genellikle onların hayatı vardır.
Yine de kış güzeldir, çocukların en coşkulu mevsimi.
Onlar kızak kaymayı, babalar soba yakmayı düşünür.
Ve benim yüreğim böylesi hazin sahneleri hiç kaldıramaz.
Nokta!

Macit CÜNÜNOĞLU


17 Ocak 2026

AH BU ŞARKILAR

Akşam oldu mu sol mememin altındaki cevahir başlıyor kıpırdanmaya... 
Sizin de başınıza geliyor mu, bilmem... 
Ancak benim hemen hemen her akşam yaşadığım bir durum.
İyi midir kötü müdür, onu da bilmem.
Tek bildiğim cevahirin arzularını yerine getirdiğim zaman ortalık süt liman...
Ruhum zevkten dört köşe, asayiş berkemâl. 
Çünkü sahnede Cevher var.
İnanmayacaksınız Hüner'i (Coşkuner) sonsuzluğa uğurladıktan sonra kalbimde büyük bir boşluk oluştu.
Günlerce haftalarca aylarca kendime gelemedim. 
Ne zor işmiş aşık olduğun sesi kaybetmek. 
İlk kez başıma geldi.
Oysa nice sanatçılar hayatımızdan çıkıp gitti. 
Elbette etkilendim, çünkü şarkılarla yatıp kalkan biriyim.

Şöyle ki, bir insan 24 saat müzikle yaşar mı? 
Valla ben öyle biriyim. 
Hem gündüz hem gece hem de rüyalarımda hüzzamdayım. 
Özellikle uykularımda, güzel sesli kadınlar meleklerim... 
Güzel gözlü kadınlar da cennetim. 
Hep böyle yaşadım böyle de öleceğim. 

Aslında her bir doğum benim dünyamda bir notadır. 
Daha sonra bemol diyez takılır peşimize.
Mayestromuz Bimen Şen'dir...
Bize ''Fasıl'' derler.
Serkis, Tatyos, Hırant, Tunar, Pınar cümbül cemaat oradayız... 
Kaynağımız Sadettin, güftekârımız Ahmet Rasim. 
Hep beraber yolculuğa çıkarız...
Bulutlar sahnemiz, yıldızlar yoldaşımız, ışığımız isyanımızdır... 
Hedefimiz güneşi zapt etmek, motorları maviliklere sürmek... 
Umudumuz her çocuğun şeker yiyebilmesi... 
Ancak düştük tuzağa, düştük kör çukurlara...
Sığındık Kayahan'ın ''Yalan yalan...'' şarkısına...
Lâf aramızda İbo'da bir güzel söyler ki...
Değme tenörlere taş çıkartır.

Neyse, hepsi bir tarafa...
Akşamın içindeyim, elimde kadehim Cevherimi dinlemekteyim. 
Haspam, canım benim...
Birazdan peçeteye yazıp istek yapacağım... 
''Söyleyemem derdimi kimseye... '' şarkısıyla denizlerin derinliklerinde koybolacağım... 
Boğulurcasına, geri dönmemecisine...
Cevher'in sesini cilvesini sonsuzluğa götüreceğim. 

Macit CÜNÜNOĞLU

TIMARHANE

Kaç defa yazdım, vallahi hatırlamıyorum. 
Öyleyse Amasya'da yaşayan dostlarımıza son kez bir çağrı yapayım...
Ve bir fotoğraf paylaşayım, lütfen bu kareyi bastırın;
bir utanç belgesi olarak da tanıdığınız ne kadar yetkili varsa gözünün içine sokun.
Farkındayım, ifade tarzım biraz kaba oldu ama lütfen kusura bakmayın, manzarayı gördükçe içim parçalanıyor.

Efendim, tahmin ettiğiniz gibi Bimarhane'den söz ediyorum.
14. yüzyıl İlhanlı döneminden kalma.
Özellikle mimarinin girişindeki kapının üzerindeki taş işçiliğinin eşi benzeri yok.
Düşünsenize işçiliği, âdeta dantel inceliğinde, oya gibi.
İnsanın önünde oturup saatlerce izleyesi geliyor.
Ne yapalım, Batı'nın Davut heykeli varsa, bizim de sanat eseri kapımız var.
Ancak tüm bu güzellikler kıymet bilen için bir anlam ifade ediyor.
Yoksa insan müsveddesi birinin eline geçti mi, bahçesine duvar yapmakta beis görmez.
Sakın şaşırmayın, abarttığımı da sanmayın.
Özellikle Anadolu'da belirttiğim acı gerçeğin çok örneği var.
İnanın burada yazmaya kalksam, yüzlerce sıralarım da valla utancımdan elim gitmiyor.
Velhasıkelâm, enterasan bir milletiz.
Ayrıca göçebelik kültüründen bir türlü kurtulamayan zavallı çaresizleriz.
Haydi anladım, bu toprakların kadim halklarından Ermeni'lerin Rum'ların dinsel tapınaklarını yakıp yıktık, bari atalarımız diye çokça övündüğümüz Selçuklu, Osmanlı eserlerini gözümüz gibi koruyup, özen göstermemiz gerekmez mi?
Ne gezer, hâlbuki Amasya doğumlu Sabuncuoğlu Şerefeddin yıllarca bu hastanede başhekimlik yapmış, 
Benim gibi delileri su sesiyle, müzikle tedavi etmiş...
Ve bir vefa örneği gösteren sevgili hemşerilerim yüzyıllar sonra adını taşıyan bir de hastane inşa etmiş.
Oh ne alâ, ne güzel.
Ancak binanın girişindeki utanç verici restorasyondan 
hicap duymadığı gibi onlarca uyarıyı da dikkate almamış.

Denilebilir ki tarihi eser Anıtlar Kurulu'nun sorumluluğunda, işletmesi de Belediye'de.
Her kiminse efendim, uzaktan yakından beni ilgilendirmiyor...
Benim ilgilendiğim husus ''briket'' denilen asrın icadı çimento kum karışımı inşaat malzemesi.
Yani tuğlanın çakması, daha doğrusu modifiye olmuş çirkin mi çirkin ucube...
Öyleyse sorarım size, o güzelim zarif estetik taşların yanına bu dolgu malzemesi yakışıyor mu?
Ayrıca Bimarhane şehrin kıyısında köşesinde değil, tam merkezinde...
Şimdi müze olarak yerli yabancıya hizmet veriyor, milyonlarca kez fotoğrafı çekiliyor...
''Altı Şişhane üstü kaval!''
Ne mutlu Amasyalıya, bu kafayla gidilirse kentimize nah turist damlar!

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Alttaki fotoğrafta görülen kapının onarım işleri
orijinaline yakın olarak tarafımca bilâücret yapılmıştır.






ZAMAN



​Ne tuhaf bir akşam
İçimde garip duygular
Yüreğimde derin bir sızı
Yolculuk yapıyorum
Geçmişten geleceğe.

​Oysa çok uzaklarda
Beni bekleyen biri var
Kim mi?
Bal renkli gözler
Floransa'da, bizim kilisenin yakınında buluşacağız.
​Birlikte arayacağız
Medicilerin ayak izlerini.

Biliyoruz zor iş
Ama yarattıkları uygarlık 
bizi kesmedi.
​Çünkü biz, mermerin içindeki ruhu gördük,
Tuvalden taşan 
o sessiz çığlığı.
Arno Nehri’nin 
sularında yıkanırken...
Biz sadece tarihi değil, 
kendimizi aradık.

​Ponte Vecchio’da 
durup baktık eski günlere,
Zanaatkarların 
çekicinde vuran o ritim,
Şimdi kalbimizde 
bir vaat gibi çarpıyor.
Kubbelerin altında 
saklanan o büyük sır,
Bizim bakışlarımızda 
yeniden can buluyor.

​Gelecek dediğin, 
geçmişin tozlu raflarında 
bir düş,
Ve o bal renkli gözler, 
zamanın tek gerçeği.
Yorulursak eğer, bir Rönesans akşamında soluklanır,
Yarattığımız o dünyada kayboluruz.
Biliyoruz, bu yol bitmez;
Ama sevda, zamandan 
daha eski ve daha taze.
Gelecek her zaman bizimle.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Ocak 2026

SAMATYA'DA AKŞAM



Yaş mı kemâle erdi,

Yoksa hayatın olağan döngüsü mü?

Bedenim öylesine yorgun ki,

Anlayamadım gitti.

Oysa her sabah Vivaldi’yle uyanıyorum,

“Dört Mevsim”le başlıyor hayat.

Ama gel gör ki,

Ayaklar adım atmaya iştahsız.

Doktor, ilaç falan da çare değil,

Ev de, odam da mütevazı, sıradan 


Oysa biliyorum, dışarıda koskoca bir dünya var,

Üstelik tam bana göre.

Bir bilseniz,

Ne aşklar, ne maceralar yaşadım bu hayatta…

Tophane’de, Bebek’te, Emirgân’da.

Şahidim olsun martılar, güvercinler.


Cami şadırvanlarında dualar gönderdim semaya,

Ama hiç geri dönüş olmadı.

Kızmadım meleklere, Tanrı’ya;

Hüsranımı içime gömdüm.

Tekrar tekrar düştüm yollara.


Bir ara Helena’yı aradım,

Memleketimde kilise yaptıran Bizans güzeli.

Ayasofya’da, Kariye’de

Duvarlarda gördüm resmini.

Fresk yapmışlar o güzel yüzünü, ince belini.


Ah canım benim…

Bakan herkese gülümsüyordu.

Tanımasam, sanki Mona Lisa’ydı,

Batı’da “La Joconde” derler.

Başında mavi ışıklı hâleler,

Bir yanında İsa, bir yanında Meryem;

Bulutlara koşuyorlardı.


Katılmak istedim ama

Meğer gördüğüm rüyaymış.

Çok üzüldüm,

Kendimi boşlukta hissettim.

Bu kez yolum Samatya’ya düştü.

Haydar Usta’yı es geçtim,

Niko’nun meyhanesine oturdum.

Siz tanımazsınız;

Milli voleybolcu Violet’in ağabeyi.

İyidir, dost canlısıdır.


Masalar pek dolu sayılmazdı,

Yedi sekiz kişi en fazla.

İki aile de köşede.

Mezeler belli:

Lakerda, çiroz, kalamar, midye tava,

Pilaki, patlıcan musakka…

Hepsi zeytinyağlı, Rum usulü.

Rakı İzmirli Efe,

Yeşilinden, göbekten.


Lâf aramızda, ne milletiz be!

Voleybolcumuz Sultan-Efe,

Basketbolcumuz Dev Adam-Peri.

Futbolcumuz Aslan, Kartal, Kanarya

Ve bilumum hayvanat…

Kobradan timsaha kadar.

Ama içlerinden biri bile

Bahisçi-şikeci değil!

Hepsi çevik, zeki,

Bir o kadar da ahlâklı.


Oturduk Niko’yla karşılıklı,

Açtık muhabbeti.

Memleket meseleleri döküldü masaya.

Aramızda ayrı gayrı yok:

Ben Helena’ya,

O komşu kızı Afife’ye âşık.

Ayrılık acısıyla kaldırdık kadehleri,

“Şerefe!” dedik.

Baktık etrafa…

Ortada ne şeref kaldı

Ne de hesabı ödeyecek kimse.


Macit CÜNÜNOĞLU

KAPILDIM GİDİYORUM

Oldum olası ''Devlet Sanatçısı'' fikrine karşı çıkmışımdır.
Bence sanatçı bağımsız özgür ve muhalif olmalıdır.
Çünkü iktidarda hangi zihniyet olursa olsun kaçınılmaz olarak güç zehirlenmesi yaşar.
Bu da başlangıçta verdikleri parlak sözleri unutup yoldan çıkmasına sebep olur.
Neyse, gelelim güzelim memleketimiz Amasya'ya.
Dün ne demiştik?
Osmanlı mirası 1913 doğumlu Musiki Cemiyeti'imize n'oldu?
Soru basit, cevabı da açık ve net olmalı.
Valla bendeniz 12 Eylül sürecine kadar geçen evreleri biliyorum.
En son Gündüz ağabey (Türem) başkandı, sonra darbe oldu...
Ya gerisi?
Irmak kenarındaki cemiyet binası yıkıldı mı?
Biliyorsunuz cemiyetler ''Sivil Toplum Kuruluşu'' statüsünde olup ''Dernekler Kanunu''na tabidir.
Öyleyse yöneticiler buhar olmadıklarına göre neredeler?
Veya cemiyet mutasyona uğrayıp başka bir kuruluşa mı devroldu?
Örneğin belediyeye, öyle olsa bile böyle bir şey yasal olarak mümkün mü?

Evet, gecikmiş deli sorular!
Oysa olayın sırrı başta belirttiğim sanatçının ''bağımsız, özgür'' niteliğinde yatıyor.
Yaşı müsait hemşerilerim hatırlar: Amasya Musiki Cemiyeti sivil toplum kuruluşu özelliklerinden çok daha öte özelliklere sahipti.
Şöyle ki, devlet organlarına göbekten bağlı değildi.
Hükümetler, yerel yönetimler değişir, gelen ağam giden paşam ilkesinden hareketle varlığını sürdürüdü.
Çünkü 1913 yılında kurulmuş, üstelik banisi tarihi kişilik Giriftzen Asım Bey ve hepsinden önemlisi Anadolu'da bir ilk.
Az şey mi?

Ayrıca güzel sanatlar sevdalısı Amasya halkı yıllarca bağrına basmış, nice müzisyenin yetişmesine vesile olmuştu.
Eğitim metodu basit ve mütevazı, tamamen çırak usta ilişkisi, tek kelimeyle alaylı.
Ahilik tekniklerinin doğaçlama uygulanışına şahit olmuştuk.
Tabii işaret fişeği Asım bey ve ardılları.
Elbette Amasya için büyük şans, Cemiyet kapıları herkese açık, din dil ırk mezhep yaş ayırımı mevzu bahis değil.
Ver parayı düdüğü çal ilkesi geçersiz, sadece müziği sev, katıl meclise.
Oh ne alâ, var mı böyle dünya, bilhassa günümüzde?

Deniyor ki cemiyet ''Belediye Konservatuarı'' oldu.
Eyvallah, aynı şey mi aynı yapı mı?
Cevabım asla ve kat'â, bir kere cemiyet gibi örgütlenmeler doğal akan su yatağı gibidir.
Gönüllü katılımlarla büyür büyür çağlayan olurlar.
Hele hele de güzel sanatlar temelli oluşumlar kentlerin, ilçelerin ışık saçan vitrinleridirler.
Genç nesiller bu tür aktivitilere katılım sağladığı oranda toplumsal sorumlulukları artar, çok yönlü gelişim sağlar.
Örneğin sanatın ahlâki boyutu çağlar boyunca dinsel ahlâkın önüne geçmiştir, üstelik de kalıcı olmuştur.

Bir de sanat özgürleştiği ölçüde bağımsızlaşmış, siyasetin kulu kölesi olmamıştır.
Meyve veren ağaçlar gibi korunması, gelişmesi sağlanmalıdır...
Ki güzel nağmelerle bu gök kubbede hoş bir seda kalsın.

Son olarak da kulaklara küpe bir vakaya değineceğim.
Biliyorsunuz 10 Ocak günü ''Gazeteciler Cemiyeti''nin Amasya'nın ''Enleri'' ödül töreni vardı.
40 muhterem kişi ve kuruluşa verildi.
Yalnız biri var ki evlere şenlik, traji-komik türden.
Hani bizim toplum için:''Sevdiğini önce başına taç, sonra kıçına tıkaç'' yapar derler ya...
Tahmin etmişsinizdir kimden söz edeceğimi, daha doğrusu hangi işyerinden, elbette Amasya'nın gururu Ali Kaya Restoran'dan.
Yerel yönetimlerle başı bir tür belâdan kurtulmayan talihsiz işletme yakın zamanda kapatılmak istendi...
Sebep malûm da, neyse...
Bugün de ''Amasya'nın Kültürel Mirası Restoran'' olarak Davut Keleş'e takdim edildi ''EN'' ödülü(!)
Haydaaa, hayırlı işler Türkiye...
Olur böyle numaralar!
Bu arada Amasya Musiki Cemiyeti'nin cenaze töreni gerçeklemiş sessiz ve derinden...
Ruhuna Fatiha okuyacak cemaat yok...
''Nasıl bilirdiniz?'' sorusuna da verilecek tek cevap var:
''İyi bilirdik, hem de çok iyi. Gerçek kültürel mirasımızdı O, ya sizin gibi zamane fırıldaklar, doluştunuz bir taş hana , al takke ver kûlâh!''
Bu kadar basit mi tatlı hayat?

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Bu mesele daha çok su kaldırır,
devamı yarın değerli dostlar.
 





 



 

15 Ocak 2026

ACEMAŞİRAN



Abdülhamid'i seven de çoktur sevmeyen de.
Bendeniz iki görüşten de uzak durmayı tercih ederim.
Çünkü 34. Osmanlı padişahının hayatını tarafsız kaynaklardan öğrendim, özellikle Avrupalı tarihçilerden.
Evet, yaptıkları onca olumlu icraatlarının yanı sıra
baskıcı istibdat rejimini şiddetle uygulaması dikkat çekmiştir.
Az buz da değil, 33 yıla yakın süre aydınların başında belâ olmuş, astığı astık kestiği kestik, kan kusturmuştur.

Fakat fazla zulümden bazen iyilik, güzellik de doğar.
Sultanımız da tutmuş asker kökenli itfaiye müdürü Asım Bey'i Amasya'ya sürgün etmiş.
Oh ne alâ!
Adam neyzen, girift çalıyor.
İlk iş olarak da sürgünde musiki cemiyetini örgütlüyor,
ve Anadolu'da bir ilki başarıyor.
Yıl: 1913, Amasya Musiki Cemiyeti artık sanatseverlerin hizmetinde.
Üsküdar Musiki Cemiyeti'nin doğumuna daha yıllar var.
Tabii o devirlerde Amasya Osmanlı'nın müstesna illerinden biri...
Aristokrat gelenekleri kentte hüküm sürüyor.
Halk bağrına basmış Giriftzen Asım Bey'i...
Cemiyet yaptığı çalışmalarla şöhretini her geçen gün daha da artırmış.

60'lı yılların başlarını hatırlıyorum, Cemiyet  o tarihlerde Pirinççi mahallesindeki adresinde.
Kocaman bahçeli bir konak, ırmak kenarında.
Haftanın üç dört günü fasıl çalışmaları yapıyor.
Sazendelerin başında neyzen Asım hoca (Kemeroğlu),
udlarda Kazım Kocaman ile rahmetli ağabeyim Adnan Cününoğlu, keman da Necmi abi, ritm sazda Hamdi...
Ve isimlerini hatırlayamadığım bir kaç kişi daha.
Girişte büyük bir salon, sağ dipte küçük bir oda...
Fasıl geçiyorlar, nihaventten, hüzzamdan, rasttan...
Bimen Şen eserleri baş rolde.

Hey gidi günler hey, daha gençliğimin başındayım...
Damarlarımda dolaşan kan hızlı akıyor, tam deli zamanı...
Bense sevgili ağabeyimin yanı başında Giriftzen Asım Bey'in uşşak makamındaki ''Cana rakibi handan edersin'' bestesini dinliyorum!
Ne keyif ama(!)

Yine de o günleri özlüyorum, hatta çalınan şarkılar yüreğime o kadar işlemiş ki gün batıp akşam oldu mu doğal olarak uduma ve olmazsa olmaz kutsal suyla dolu bardağıma uzanıyorum.
İşte geçmişten günümüze intikâl eden gerçek saadet...
Ve de şad olan gönlümde Cemiyet hayatında tanıma fırsatı bulduğum büyük ustaları yad etmek...
Bilseniz, ne değerli mutluluk, inanın ömre bedel.

Ya konserler, balolar...
Amasya Musiki Cemiyeti'nin periyodik gösterileri hiç bir zaman bitmezdi.
Âdeta halk musikiyle bütünleşir, şarkıların dünyasında kendinden geçerdi.
Yaşlısıyla genciyle Amasya ince ruhlu olmanın her hâlini sergilerdi.
Gel de özleme?
Hakikaten zarif yıllardı, nezaket letafet sevgi saygı henüz hayattaydı...
Ve insanlar bugünkü gibi yorgun, ıslak gözlü değildi.
Bir kuple hicaz bir kuple acemaşiran, radyoda Müzeyyen Senar ile Zeki Müren...
Mutlu olmak için fazlasıyla yeterdi.

Peki bu cemiyete n'oldu?
Yerini yurdunu bilen var mı?
Amasya Musiki Cemiyeti bir zamanlar markaydı, 
ulusal çapta tanınırlığı vardı.
Çünkü ustalar kurmuş, ustalar devam ettirmişti.
Başta giriftzen Asım Bey, peşinden neyzen Asım Bey ve diğerleri...
Sonsuzluğa göç edenleri biliyoruz, mekânları cennet olsun...
Ya genç nesiller, bayrağı devralan Amasyalı sanatseverler...
Göç mü ettiler, Amasya dar mı geldi onlara?
Yoksa koca memlekette kafalarını sokacak bir delik bulamadılar mı?
Ne dersiniz?
Öyleyse bu meseleyi enine boyuna konuşmak umuduyla yarın görüşürüz...
Saygıyla.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR DİLEĞİM VAR


Üst üste iki gün Amasya Musiki Cemiyeti hakkındaki düşüncelerimi ve izlenimlerimi paylaştım.
Biliyorum, benimkisi suya yazı yazmak gibi bir şey.
Çünkü beklediğim ilgiyi bulamadım.
Sağlık olsun, ancak bu gerçeğin bir yığın sosyo-ekonomik ve psikolojik sebepleri var.
Bir kez toplum olarak geçmiş değerlerimize sahip çıkmama özelliğimizi sorgulamıyoruz.
Daha açıkçası yüzleşme geleneğine sahip değiliz.
Ayrıca dertleri, gözümüze çarpan çöpleri halının altına süpürmekte de oldukça mahiriz.
Tersi olsaydı Amasya böyle mi olurdu?
Bir dönem kent barbarca yıkıldı, alt üsat oldu, halkta tık yok.

İki gündür anlatmaya çalıştığım Amasya Musiki Cemiyeti tamı tamına 113 yıllık kurum.
Kıdem bakımında yarışacak il yok, Üsküdar bile O'nun yanında küçük kardeş kalıyor.
Hâl böyle olunca da bizmkinin cenaze namazını çoktan kılmışlar, yüz yıldan fazla birikimini de Belediye'ye devretmişler.
Oh, suyundan da koy!
Vallahi emeği geçen onca üstadın mezarlarında kemikleri sızlamıştır.
Ancak kimin umurunda, sanatmış manatmış...
Geç bunları anam babam, aç YouTube...
Patlat arabeskin allahını, peşinden Cevher'in tombul memeleri, finaldaki şarkımız ise bir İstanbul türküsü: Beyoğlu'nda gezersin güzelleri süzersin...
Öyleyse yandan Halimem yandan!

Oysa bugün bir anımı paylaşmak istemiştim.
Bundan on bir sene önce Amasya'yı ziyaret ettim.
Tahmin edeceğiniz popüler adresleri yegân yegân gezip dolaştım.
Başta Ebemü, Belevi, Uygur, son durak da Kulüp balkonunda gün batımı.
Bu arada da Mustabey hamamında bir güzel yıkandım.
Ne yazık ki tellak Mehmet ile Hasan abiler çoktan vefat etmişler.
Nurlar içinde yatsınlar, az keselerini yemedik.
Neyse efendim, oradan bizim Tımarhane'ye uğradım.
Tımarhane diyorum, çocukken büyüklerimiz bize öyle öğrettiler.
Harap hâlde bir ören yeriydi.
İç avlusunda ipek böcekciliği ticareti yapılırdı.
Çuval çuval koza hâlindeki ipek böcekleri, al gülüm ver gülüm el sıkışmalar, ortam hareketliydi.
Biz çocuklarda ipek böceği hırsızlığına dadanmıştık.
Tabii üç beş tane, kimse kızmazdı...
Dut yaprakları Gümüşlü camisinin bahçesinden...
Darwin ustanın evrim teorisini yaşayarak öğrenirdik!
Tabii tüm bunlar mazide kalmış hoş hatıralar.

Fakat on bir sene önceki ziyaretimde başka bir şey daha öğrendim.
Bizim Tımarhane olmuş Bimarhane (Daruşşifa)...
Tımarhane diye sesleneni yakalarlarsa falakaya yatırıp bir güzel dövüyorlar!
İçeri girdim meşhur kapısından, yarısı olağanüstü taş işçiliği, eşi benzeri yok, diğer yarısıda halis Türk malı briket.
Bir de yakışmış antik mimariye, girizgâha ayrı bir hava katmış.
Özellikle turistler hayran kalıyor, hatta briket ustalarının kimlklerini öğrenmek istiyorlar ki Avrupa medeniyetine taşısınlar!

Şaka bir yana, içerideki odalardan tambur, ney sesi geliyor.
Şaşırdım kaldım.
Sanki zaman tünelindeyim, yedi yüz yıl öncesindeyim...
Şerafettin Sabuncuoğlu hocamız benim gibi çatlağı müzikle tedavi ediyor.
Vallahi de billahi de inanmayacaksınız ama yorgun ruhuma öyle bir iyi geldi ki...
Hiç ayrılmak istemedim.
Neyse ki müzisyen hemşerimiz İlhan Demirci makam odasında beni bir güzel ağırladı...
Rahmetli Muammer Palamut kardeşim de sahne hazırlığı içindeydi...
O akşam repertuvarları kürdilihicazkârdı...
Çok severim, sevgili dostum Zekai Tunca'nın favori makamıdır.
Palamut'un şefliğinde ''Yıldızlara baktırdım, fallarda çıkmıyorsun...'' şarkısını icra ettiler.
Ben de neşe bol kepçe, keyif dört köşe...
Coşku içinde koştum dağlara, yalçın kayalardan seslendim:
''Ey Amasya, efsane Musiki Cemiyeti'ni yedin bitirdin...
Bari bir oda ver tımarhaneden, biz deliler çalıp coşsun sabaha kadar!

Macit CÜNÜNOĞLU

YARIM KALAN GÖKYÜZÜ



Hüzünlü bir ayrılığın
yükü ağırdır Amasya’da.
Dağlar bilir bunu,
kayalara yaslanan evler,
yüzyıllardır susarak taşır vedaları.

Bazen kelimeler,
Yeşilırmak’ın geceye fısıldadığı gibi sessizdir, ama derindir.
Kalbimdeki buğulu hisler,
Kale'nin gölgesinde
zamana karışır.

Yarım kaldı gökyüzü.
Bir vedanın ağırlığı çöktü omuzlarıma;
Yalıboyu sustu, lambalar ışığını kıstı, şehir iç çekti.

Gidişin tarih kitabının ortasından, en kıymetli sayfanın koparılması gibiydi.
Ne yazan geri dönebildi,
ne okuyan tamamlayabildi.

Eşyalar yerli yerinde duruyor hâlâ, ahşap evlerin içi hatıra kokuyor.
Masadaki kadehlerin izi taze, ama kapı önündeki o tanıdık adım sesi, artık sadece taş sokakların hafızasında.

Gözlerinde bıraktım ben kendimi ırmak kıyısındaki son dönemeçte.
Dönüp bakamadın.
Şimdi hangi rüzgâr siler bu izi?
Ferhat tepesinden esen
rüzgâr içimdeki sessiz çığlığı yok eder mi?

Gitmek mi zordu,
yoksa bu şehirde kalıp
her gün biraz daha eksilmek mi?
Bunu ne sen bildin,
ne de ben çözebildim.
Koca bir ömre
sadece bir “hoşça kal” sığdı.
Amasya’ya ise bir vedayı daha emanet ettin;
gökyüzü yine yarım kaldı.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...