12 Temmuz 2026

YORGUN ZAMANLAR İÇİNDEN

Bir bayram sabahı değil artık zaman…
Ne kapılar ardına kadar açık, ne sokaklarda çocuk sesleri var. 
Bir selamın hatırı, bir dost bakışının sıcaklığı eski bir fotoğraf gibi kaldı avuçlarımızda.

Bir zamanlar dünya daha kalabalıktı sanki… 
İnsanlar daha azdı belki, ama gönüller daha geniş, yürekler daha cömertti.
Bir kapı çalınırdı usulca, bir sofra kurulurdu sessizce. 
Bir dert paylaşılır, bir acı bölünür, bir sevincin gölgesinde nice gönül dinlenirdi.

Şimdi aynı şehirlerde yaşıyoruz; aynı kaldırımlardan geçiyor, aynı gökyüzüne bakıyoruz. 
Ama birbirimize uzak ülkeler gibiyiz.
Sokaklar kalabalık… 
Yürekler ıssız.
Kelimeler çoğaldı, ama anlamlar azaldı. 
Gülüşler çoğaldı, ama içtenlik eksildi. 
Birbirimize yaklaşmak yerine duvarlarımızı büyüttük.

Ne çok şeyi fark etmeden bıraktık geride…
Bir çocuğun tertemiz kahkahasını, akşamüstü kapı önlerinde başlayan sohbetleri, dost meclislerinin sıcaklığını, bir yüreğin başka bir yüreğe sığınma ihtiyacını…

Bazen bir şehirde saklıdır geçmiş… 
Benim için o şehir, Yeşilırmak’ın kıyısında sessizce duran Amasya’dır.
Harşena’nın gölgesinde, eski konakların yorgun duvarlarında, Yalıboyu’nun akşam ışıklarında çocukluğumdan kalan sesler vardır.

Bir zamanlar sokaklarında yürüdüğüm, her köşesinde bir hatıra bıraktığım o eski şehir… 
Bana kaybettiklerimi değil, kim olduğumu hatırlatır.
Hepsi şimdi uzak bir mevsimin hatırası.
Belki de en büyük kaybımız; içimizde yanan o eski ışığı sessizce söndürmekti.
Sevmeyi unuttuk biraz… Beklemeyi, sabretmeyi, bir insanın gözlerinde kendimizi bulmayı…

Şimdi herkes kendi duvarlarının ardında, kendi sessizliğinin nöbetçisi. Kendi yaralarını saklıyor, kendi yalnızlığını taşıyor.
Biz ise eski bir şarkının içinde kalmış gibiyiz…
Bir hüzzam akşamında, solgun bir fotoğrafın kenarında, yarım kalmış bir sevdanın sessiz gölgesinde…
Dönüp geçmişe bakıyoruz.
Orada çocukluğumuz duruyor; tozlu sokaklarda koşan hâlimizle. 

Orada dostlarımız var; sesleri hâlâ kulaklarımızda. Orada Yeşilırmak’ın sesi, eski taş köprülerin sessizliği, kaybettiğimiz yılların izi var.

Ah zaman…
Sen ne uzun bir yolcusun. Aldıklarını geri getirmiyorsun. 
Sadece hatıraları bırakıyorsun yorgun ellerimize.

Biz de her gece sessizce açıyoruz eski sandıkları. 
Bir yüz arıyoruz içinde… 
Bir ses, bir sıcaklık, bir zamanlar bizi biz yapan o küçük mutlulukları…
Yorgunuz…
Çünkü çok şey yaşadık. 
Çok sevdik, çok özledik, çok yara aldık.
Bir yanımız hâlâ yarına inanıyor, bir yanımız geçmişin kapısında bekliyor.
Belki hayat dediğimiz şey; kaybettiklerimizin ardından sessizce yürümeyi öğrenmektir.

Belki insan, en çok kendi içinde kaybolur. 
Ve geriye bazen tek bir kelime kalır:
Keşke…
Sonra uzun bir sessizlik çöker.
Uzaklardan bir şarkı yükselir; kimsenin duymadığı, ama herkesin içinde taşıdığı…

Ve biz, yorgun zamanların içinden geçerken biraz geçmiş, biraz hüzün, biraz da umut olarak kalırız.
Çünkü insan; kaybettikleriyle büyür, hatırladıklarıyla yaşar, umut ettikleriyle ayakta durur.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Temmuz 2026

YORGUN ZAMANLAR



Bir bayram sabahı değil artık zaman…
Ne kapılar ardına kadar açık,
ne de sokaklarda çocuk 
sesleri var.
Bir selamın hatırı,
bir dost bakışının sıcaklığı
eski bir fotoğraf gibi 
kaldı avuçlarımızda.

Bir zamanlar dünya daha kalabalıktı sanki…
İnsanlar azdı belki,
ama gönüller daha genişti.
Bir kapı çalınır,
bir sofra kurulur,
bir dert paylaşılırdı sessizce.
Şimdi aynı şehirlerde yaşıyoruz;
ama birbirimize uzak 
ülkeler gibiyiz.

Aynı gökyüzüne bakıyor,
başka yalnızlıkların içinde kayboluyoruz.
Sokaklar kalabalık…
Yürekler ıssız.
Kelimeler çoğaldı,
ama anlamlar eksildi.
Gülüşler çoğaldı,
ama içtenlik azaldı.
Ne çok şeyi fark etmeden 
bıraktık geride…

Bir çocuğun tertemiz kahkahasını,
uzayıp giden dost sohbetlerini,
akşamüstü kapı önlerinde başlayan muhabbetleri,
bir yüreğin başka bir yüreğe sığınmasını…

Hepsi uzak bir mevsimin 
hatırası şimdi.
Belki de en büyük kaybımız;
içimizde büyüttüğümüz o eski ışığı kaybetmekti.
Sevmeyi unuttuk biraz,
beklemeyi, sabretmeyi,
bir insanın gözlerinde 
kendimizi bulmayı…

Şimdi herkes kendi duvarlarının ardında,
kendi sessizliğinin bekçisi.
Kendi yaralarını saklıyor,
kendi yalnızlığını taşıyor.

Biz ise eski bir şarkının içinde kalmış gibiyiz…
Bir hüzzam akşamında,
solmuş bir fotoğrafın kenarında,
yarım kalmış bir sevdanın gölgesinde…
Geçmişe dönüp bakıyoruz.

Orada çocukluğumuz duruyor;
tozlu sokaklarda koşan hâlimizle.
Orada dostlarımız var;
sesleri hâlâ kulaklarımızda.
Orada kaybettiğimiz yıllar,
dokunamadığımız hayaller var.

Ah zaman…
Sen ne uzun bir yolcusun.
Aldıklarını geri getirmiyorsun.
Sadece hatıraları bırakıyorsun
yorgun ellerimize.

Biz de her gece
sessizce açıyoruz o eski sandığı.
Bir yüz arıyoruz,
bir ses,
bir sıcaklık…
Yorgunuz…
Çünkü çok şey yaşadık.
Çok sevdik,
çok özledik,
çok yara aldık.

Bir yanımız hâlâ yarına inanıyor,
bir yanımız geçmişin kapısında bekliyor.
Belki hayat dediğimiz şey;
kaybettiklerimizin ardından
sessizce yürümeyi öğrenmektir.
Belki insan,
en çok kendi içinde kaybolur.
Ve geriye yalnızca bir kelime kalır:
Keşke…

Sonra uzun bir sessizlik…
Uzaklarda bir şarkı çalar;
kimsenin duymadığı,
ama herkesin içinde taşıdığı…
Ve biz,
yorgun zamanların içinden geçerken
biraz geçmiş,
biraz hüzün,
biraz da umut olarak kalırız.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Temmuz 2026

YOLCULUKLAR

Bu gün de böyle olsun…
Bir eski şarkının gölgesinde
kendime doğru yürüyorum.
Hicaz bir kapı açıyor uzaklara,
rast bir sızı bırakıyor yüreğime.
Notalarla konuşuyorum bu sabah,
çünkü bazı yaraları
yalnız şarkılar anlar.

Yüreğim yine dalgalı…
Bir deniz gibi içimde ömrüm.
Kıyılarımda anılar,
ufkumda yıldızlar…
Ve ben, bitmeyen bir yolculuğun
sessiz yolcusuyum.

Menzilim bulutlar değil yalnız,
ay ışığı da değil…
Ben insanın içindeki o büyük aydınlığı arıyorum.
Güneşin doğduğu yerde değil,
karanlığın yenildiği yerdeyim.

Hayâllerim hâlâ çocuk,
düşlerim hâlâ kanatlı…
İçimde aşk var, sevda var,
bir de ömrün en onurlu kavgası:
Hakikatin peşinden yürümek var.

Dünden geliyorum ben…
Yolum taşlı, gecem uzun.
Arkamda sevinçler kadar acılar,
zaferler kadar yenilgiler var.
Gördüm zulmün soğuk yüzünü,
duydum kapalı kapıların sesini.
Mahpus damlarında öğrendim
özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu.

Yaralar taşıdım içimde,
ama kin büyütmedim.
Sonra zaman değişti…
Saçlarıma ak düştü,
ellerime yılların izi.
Çocuklar büyüdü,
torunların gülüşü doldu evime.

Şimdi bir gül bahçesinde yürür gibiyim;
ama dikenleri unutmadan…
Çünkü insan geçmişini silerek değil,
onunla barışarak büyür.

Ne dünü terk ettim,
ne yarından vazgeçtim.
İnat mı dersiniz, umut mu?
Belki ikisi de…
Çocuklar babalarına çeker derler.
Ben de yetmişinden sonra
kızımdan öğrendim yeniden yaşamayı.

Gözlerinde ışık taşıyan,
bir sevgi uğruna dünyayı karşısına alan,
dostluğu kardeşlik bilen,
insanı insan yapan değerlere inanan
bir yürekten pay aldım.
Çünkü biliyorum artık;
Bu gezegen kısa bir misafirlik…
Geriye ne mal kalır, ne makam…
Bir güzel söz kalır,
bir dost eli,
bir de kırmadan yaşanmış bir ömür.

Şimdi sırtımda yıllar,
yüreğimde ateş…
Ufuklara bakıyorum.
Mangal gibi bir kalple,
yarınlara selâm vererek
engin denizlere açılıyorum.
Çünkü yol bitmez…
İnsan yürüdükçe yaşar.
Ve umut,
son nefese kadar
insanın içindeki en derin şarkı olmaya devam eder.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Temmuz 2026

SON FASIL

Bir akşam daha çöktü ömrümün omuzlarına.
Eski bir defter açtım, sararmış sayfalarından gençliğimin sesi yükseldi.
On İki Eylül'ün karanlığı hâlâ kurumamış mürekkep gibi duruyor içimde. 
Kaçak günlerin uykusuz geceleri, kitaplara sığınan umutlar, yarım kalmış düşler…

Bir cümle ilişti gözüme, 
Oscar Wilde yıllar öncesinden seslendi:
“Yaşlılığın trajedisi yaşlanmak değil,
yaşlanmamış olmaktır.”
İşte o an içimde bir kapı daha kapandı.
Çünkü saçlarıma düşen aklar değil acıtan, genç kalan yüreğimin yaşlanan bedenime sığmayışıdır.

Ayaklarım koşamıyor artık, ama düşlerim hâlâ dağlara çıkıyor. 
Yollar beni çağırıyor, ben pencereden bakıyorum.
Bir ömür, dört duvar arasında kitapların sayfalarına emanet.

Kuşlar sabahı bana getiriyor, ağaçlar mevsimleri anlatıyor. 
Ortancalar eski bir gülüş gibi açıyor, kuruyan erik ağacı her gün biraz daha beni anlatıyor.
Bahçedeki kuyudan akan su, ölüme inat hayatın son türküsünü söylüyor.

Ne garip…
Bir yanım çoktan vedalaşmış bu dünyayla, bir yanım hâlâ çocuklar gibi yarına inanıyor.
Kimi zaman udumu alıyorum. 
Hüzzam dökülüyor parmaklarımdan, nihavent usulca oturuyor akşama.
Sonra radyoda bir ses… Müzeyyen'in sesi.
Bir şarkı açılıyor içimde, bir ömür kapanıyor.
Yeşil gözlere duyulan hasret, artık yalnız bir insana değil; gençliğe, aşka, kaybolan yıllara…

Soruyorum kendime:
Nerede o coşkulu günler? 
Nerede dünyayı değiştireceğine inanan o asi delikanlı?
Hani eşitlik diye yürüdüğümüz yollar? 
Hani özgürlük diye tükettiğimiz ömür?

Şimdi geriye, bir avuç anı, birkaç sararmış fotoğraf, eski dostların eksik sesleri ve ağırlaşan akşamlar kaldı.
Yine de yenilmiyorum.
Çünkü torunlarımın gülüşünde yarın var.
Evlatlarımın gözlerinde devam eden hayat var.

Ben ise son faslını yaşayan eski bir şarkı gibiyim.
Bir gün sessizce biteceğim.
Ama isterim ki ardımdan yalnız şu kalsın:
Bir adam geçti bu dünyadan…
Çok sevdi, çok özledi, çok direndi…
Ve gözleri nemli olsa da umudunu son nefesine kadar kimseye teslim etmedi.

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Temmuz 2026

AMASYA’YA SELÂM

Bir şehir düşünürüm bazen,
adı dudaklarıma değince
çocukluğum usulca doğrulur yerinden.
Bir rüzgâr eser içimde,
ne tam hüzündür
ne bütünüyle sevinç.
İnsan hangi yaşa gelirse gelsin,
bir yerlerde eksik kalan çocukluğudur memleket.

Ah Amasya…
Bir sabah serinliğinde açmış gözlerim sana.
İlk yağmuru sende duydum ben,
ilk yalnızlığı,
ilk sevinci,
ilk düş kırıklığını da.
İnsan büyüyor belki ama
bazı şehirler büyütmüyor insanı;
hep içine saklıyor.

Yeşilırmak ağır ağır geçerdi önümüzden,
sanki acele etmeyen bir zaman gibi.
Suya eğilip yüzümü seyrettiğim günler olurdu.
Bir çocuk,
bir genç,
bir telaşlı adam…
Hepsi aynı suda birbirine karışırdı.
Akşam olunca başka güzeldi şehir.
Serçeler telaşla yuvalarına döner,
güneş Harşena’nın ardında yorulurdu.
Bir ezan sesi yayılırdı taş sokaklara,
eski duvarlar bile hatıra anlatırdı insana.
Yalıboyu evleri…
Sessiz bir zarafet gibi dururdunuz kıyıda.

Sanki her pencerenizde bir hikâye,
her ahşabınızda bir ömür saklıydı.
Bir zamanlar gülüşler vardı belki içinde,
belki gizli sevdalar,
belki gurbet korkusu.
Kral mezarlarına bakardım uzun uzun.
Kayalara oyulmuş bir sabırdı onlar.
Tarih dediğin biraz da budur derdim içimden:
ölüp gitmeyen izler bırakmak dünyaya.
Bir dağın yamacına kazınmış sessizlik,
bin yılların inadıdır bazen.
Kaleye çıkan yolları bilirim ben.
Taşlarına sinmiş ayak seslerini,
eski zamanların gölgesini…
Her şehir bir kitapsa
Amasya ağır okunur bir kitaptır;
sayfalarını acele çevirene kendini açmaz.

Bir yağmur yağardı bazen.
Ağaçlar yıkanır,
toprak derin bir nefes alırdı.
Yeşilin bin tonu inerdi ovaya.
İşte o zaman anlardım:
memleket yalnızca doğulan yer değildir,
insanın içine işleyen havadır biraz da.
Ve tarih…
Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan kubbeler,
medreseler, türbeler, eski çeşmeler…
Taş susar sanırlar;
oysa taşın da hafızası vardır.
Bir mabedin gölgesinde dinlenirken
geçmiş omzuna dokunur insanın.

Şehzadeler yürüdü bu sokaklarda,
bilgeler konuştu,
şairler sustu bazen.
Çünkü bazı şehirleri anlatmaya kelime yetmez.
Amasya biraz da anlatılamayanın adıdır.
Ben seni yalnız güzelliğinle sevmedim şehir.
Hüznünle de sevdim.
Eksilen yanlarınla,
unutulmuş sokaklarınla,
eskiyen taşlarınla…

Çünkü insan memleketini kusursuz olduğu için değil,
kendinden bir parça bulduğu için sever.
Şimdi uzakta olsam bile
bir akşam üstü içime düşüyorsun ansızın.
Bir serçe sesi,
yağmur sonrası toprak kokusu,
bir türkü,
bir eski fotoğraf…
Ve ben dönüp dolaşıp sana varıyorum.
Bilirim, zaman değişir.
Evler eskir, insanlar göçer,
çocuklar büyür,
ırmaklar bile başka akar bazen.

Ama bazı şehirler insanın içinde yer değişmez.
Bir yara gibi değil,
bir sığınak gibi yaşar.
Ey çocukluğumun gölgesi,
ey ilk sevincim, ilk yalnızlığım,
ey tarih kokan sokakların şehri…
Seni düşünürken anlıyorum:
İnsan bazen bir şehri değil,
kendinde kalan tarafını özlermiş.
Ve adı Amasya olur bunun.
Bir nehrin kıyısında,
akşamın morluğunda,
serçelerin yorgun sesleri arasında
yavaşça eve dönen bir kalbin adı…
Amasya.

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Temmuz 2026

ZANTARA

Köyün adı değişmiş… 
Şimdi Akharman diyorlar. 
Ama benim gönlümde hâlâ Zantara'dır. 
Bazı isimler tabelalardan silinir; insanın yüreğinden ise hiçbir zaman.

Ne zaman bir fotoğrafına rastlasam, yılların ötesinden bir rüzgâr eser. 
Gözlerim, genç bir öğretmenin umut dolu günlerine gider. 
Dağların sessizliği, derelerin türküsü, fındık dallarının Karadeniz'e uzanan selâmı yeniden canlanır içimde. 

Yeşil orada gerçekten yeşildir; su, yalnız susuzluğu değil, ruhu da doyurur.
1970 ile 1972 arasında iki yıl öğretmenlik yaptım o köyde. Takvim için kısa, ömür için çok uzun iki yıl… 
Çocukların gözlerinde geleceği, köylünün emeğinde alın terinin bereketini gördüm. 

O günlerden geriye yalnız hatıralar değil, ömür boyu taşınacak dostluklar kaldı.
Salif'i hatırlıyorum… 
Nüfustaki adıyla Salih Turp. 
Çocukluğun yaramazlığı ile temizliğini aynı yürekte taşıyan o güzel evladı… 
Yusuf ağabeyin emaneti. 
Aradan geçen onca yıla rağmen bazı yüzler hafızadan hiç eksilmiyor.

Bekir Hoca'yı da unutmak mümkün mü? 
Hayatın insana her zaman yeni bir başlangıç sunduğunu gösteren bilge bir Anadolu insanıydı. Yanlışlarıyla da doğrularıyla da köyün hafızasına karışmış, ardından güzel izler bırakmıştı.

Yıllar sonra İstanbul'da Ahmet'le tanıştım. 
Köyünü unutmayanlardan… Nerede yaşarsa yaşasın, gönlünün pusulası hep Zantara'yı gösterenlerden. 
Dernek başkanı olmuş ama makamın değil, hizmetin peşine düşmüş. 
İhtiyaç sahibi çocuklara uzanan eli, cenaze günlerinde köylünün yükünü hafifleten gayreti, imece ruhuna olan inancı bana 
Anadolu'nun hâlâ dimdik ayakta olduğunu hatırlattı.
Ahmet yalnız değildi. 
Osman, Recep, Haydar ve daha niceleri… 
Her biri aynı sevdanın, aynı vefanın yolcusuydu. 
Kimse kendisi için değil, doğduğu topraklar için emek veriyordu. 

İşte insanı asıl zengin eden de buydu.
Bugün dönüp geriye baktığımda anlıyorum ki insan bazen bir köye öğretmen olarak gider, ama oradan bir ömür yetecek dostluklarla döner. 
Bana düşen de geçen yıllara şükretmek oluyor.
İyi ki Zantara'yı tanımışım.
İyi ki o güzel insanlarla aynı gökyüzünü paylaşmışım.
Ve iyi ki, aradan geçen bunca yıla rağmen, yüreğimde hâlâ o köyün dereleri akıyor, fındık dalları Karadeniz'e el sallıyor, çocukların gülüşleri sınıfın pencerelerinden bana sesleniyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Temmuz 2026

MEMLEKET TÜRKÜSÜ

Ben sana yalnız bir şehir diye bakmadım Amasya,
bir harita kıvrımında unutulmuş ad da değildin benim için.
Sen, insanın içine işleyen eski bir zaman gibiydin;
taşına dokunsam çocukluğum uyanır,
ırmağına baksam gençliğim geçerdi önümden.
Bir şehir değil,
ömrümün sustuğu yerde konuşan bir hatıraydın.

Ah Amasya…
Adını söylemek bile bazen
yitik bir türküyü yeniden duymak gibidir.
Bir ses gelir uzaklardan;
annemin pişi kokusuna karışan sabahı,
babamın yorgun sessizliğini,
çocukluk arkadaşlarının toza bulanmış kahkahasını getirir.

İnsan hangi yaşa varırsa varsın,
bir memlekete değil,
kendinde eksik kalan yere döner.
Ben döndüm sana içimde bin kere.
Bir sabah vaktiydi seni ilk görüşüm;
dağların gölgesinde ağır ağır açılan bir ömür gibi.
Sis vardı belki,
belki bir kuş kanadı değmişti göğe.
Yeşilırmak, kadim bir derviş sabrıyla geçiyordu şehrin içinden;
acele etmeden,
kimseyi yarı yolda bırakmadan,
her şeyi görmüş bir ihtiyar gibi.

Ey ağır akan su!
Sen yalnız su değildin bence.
Sen zamanın kendisiydin.
Çocukları büyüten,
gençleri alıp bilinmez savaşlara uğurlayan,
sevdaları sessizce eskiten,
acıları suyun dibine çöktüren zamandın.

Kaç akşam senin kıyında yürüdüm ben.
Güneş, Harşena’nın omzunda yorulurken
şehir ağır ağır geceye hazırlanırdı.
Bir serçe telaşı başlardı çatılarda.
Bir ezan sesi inerdi gökten,
taş sokaklara vurur,
insanın içine kadar yürürdü.

İşte o saatlerde anlardım:
Bazı şehirler geceleri konuşur.
Ve sen konuşurdun Amasya.
Yalıboyu evleri eğilirdi suya,
yaşlı insanlar gibi hatıralarını yoklarcasına.
Her penceren bir ömrün sırrını taşırdı.
Kim bilir hangi sevda büyüdü o cumbalarda,
hangi gurbet mektubu gözyaşıyla açıldı,
hangi ana sabaha kadar yol bekledi?

Ahşabına sinmiş ömürleri duyardım bazen;
ev dediğin yalnız taş ve tahta değildir çünkü,
biriken nefeslerdir biraz da.
Sonra dönüp kral mezarlarına bakardım.
Kayalara oyulmuş suskun hükümdarlar…
Zamanın bile silemediği bir inatla dururdunuz orada.
Ey dağın bağrına kazılmış yalnızlık!
İnsan size bakınca şunu anlıyor:
Büyüklük bazen konuşmak değil,
zamana direnebilmektir.

Bir şehir düşünün ki
ölülerinden bile vakar taşsın.
Kale hâlâ göğe yaslanır.
Taşlarında eski çağların ayak sesleri vardır.
Bir asker nöbet bekliyormuş gibi eser rüzgârı.
Bir şehzadenin düşü dolaşır bazen surlarında.
Çünkü sen yalnız bir şehir olmadın hiçbir vakit Amasya;
bir imparatorluğun çocukluğunu taşıdın omzunda.
Şehzadeler yetişti sende.
Devlet aklı, sabır, terbiye…
Tahtın gölgesine gitmeden önce
insan olmayı öğrendiler sende belki.
Bir memleket düşünün ki
geleceğin hükümdarlarını önce vicdanla sınasın.
Medreselerinde ilim dolaşırdı vaktiyle,
camilerinde zaman yavaşlardı.
Bir kubbenin altında edilen dua
yalnız göğe yükselmezdi;
insanın içine de inerdi.

Ve dağlar…
Ah o dağlar!
Bir memleketi en iyi dağları anlatır bazen.
Sessizdirler ama unutmazlar.
Kaç ayrılık gördüler,
kaç kavuşma,
kaç asker uğurlandı yollarından,
kaç ana gözyaşını toprağa gömdü?
Dağ dediğin biraz sabırdır,
biraz kader.
Sonra bağlar, bahçeler…
Yağmur sonrası toprak kokusu…
Elmaya düşen güneş…
Bir çocuk elinin toprağa ilk değdiği yer.
İnsan büyük şehirlerde unutur bazen;
hayat yalnız beton değildir.
Bir ağacın gölgesi kadar dürüst,
bir bahar sabahı kadar temiz zamanlar da vardır.

Ey benim çocukluğumun gizli ülkesi!
Seni düşündüğümde
yalnız geçmişi hatırlamam ben.
Bir memleketin nasıl korunması gerektiğini de düşünürüm.
Çünkü tarih, yalnız övünmek için değildir;
emanettir biraz da.
Bir mezar taşına bakıp geçmek değil,
onu geleceğe taşıyabilmektir marifet.
Turist gelsin diye değil yalnız;
bir çocuk geçmişini tanısın diye ayakta kalmalı şehirler.
Bir genç, kökünü unutmasın diye.
Bir ihtiyar ölmeden önce
“Bizden de bir iz kaldı” diyebilsin diye.
Ben seni böyle sevdim Amasya.
Eksiklerinle, suskunluğunla, yorgunluğunla…
Bazen ihmal edilmiş sokaklarınla,
bazen unutulmuş yüzlerinle.
Çünkü hakiki sevgi,
yalnız güzel olana duyulan hayranlık değildir;
yarayı da bağrına basmaktır biraz.

Şimdi uzak bir yerde olsam bile
bir akşamüstü ansızın çıkıp geliyorsun içime.
Bir kuş sesiyle,
bir eski türküyle,
yağmur yemiş toprağın kokusuyla…
Ve ben anlıyorum:
İnsan dünyayı dolaşsa da
bazı yollar hep çocukluğuna çıkar.
Benim yolum sana çıkar Amasya.
Yeşilırmak’ın sabrına,
kaya mezarlarının vakur sessizliğine,
Yalıboyu’nun yaşlı pencerelerine,
akşam ezanının taşlara çarpan hüznüne…
Bir gün ömür tükenirse
ve insan son defa geriye bakarsa,
inanırım ki herkesin içinde bir şehir yanar.
Benim içimde sen yanarsın Amasya.
Bir kandil gibi,
bir türkü gibi,
yarım kalmış ama hiç sönmemiş
eski bir memleket sevdası gibi…

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Haziran 2026

ŞİİRİN PENCERESİNDEN

Çağ yoruldu,
şiir de nasibini aldı bu tükenişten.
Oysa ne ustalar geçti bu dünyanın eşiğinden,
her biri başlı başına bir mevsimdi,
bir dil, bir iklim, bir ekol.

Bir yanda
rüzgârı memleketlerden insanlığa esen
uzun yürüyüşlü bir şair:
Nâzım Hikmet…
Onun sesi yalnız sınırları değil,
yalnızlığı da aşardı.

Bir yanda
aşkı gül yaprağına işleyen
ince sızılı adam:
Cemal Süreya…
Bir daha gelir mi böylesi?
Kelimeler onun elinde
bir kalbin nabzına dönüşürdü.

Ve o güzel yoksul sevinçlerin şairi,
gündelik hayatın içinden sonsuzluk devşiren
Orhan Veli Kanık…
Bir simitçinin sesinde şiir bulur,
bir vapur dumanında ömrü anlatırdı.
Bugün de iyiler var elbet,
şiirin kapısını aralık tutanlar…
Mesela
Murathan Mungan;
her dizesi yeni bir pencere,
her kitabı içe doğru bir yolculuk.

Ama ben yine de
sonsuzluğa uğurladığımız ustaların
kitaplarında kaybolmayı seviyorum.
Sayfalar arasında dolaşırken
sanki bir trene binmişim de
anıların istasyonlarından geçiyorum.
Her okuyuş bir yeniden doğuş;
ruh biraz dinleniyor,
biraz ferahlıyor dünya.

Çünkü hayat ağır…
Çünkü insan yoruluyor.
Çünkü gün gelip
gürültüye dönüşüyor memleketin kalbi;
yorgun siyasetler, eksik kalan umutlar,
yarım bırakılmış düşler arasında
insan kendine bir liman arıyor.

Ve sonunda dönüp dolaşıp
sanata sığınıyor.
Bir kemanın iç titreyişine,
bir romanın derin kuyusuna,
ama en çok da şiire…
Şiir;
sözcüklerin kristalleşmiş hâlidir bana göre.
Kolay doğmaz.
Bir ömürlük birikim ister,
biraz acı, biraz sevda,
biraz gece uykusuzluğu…
Sonra bir gün
kelimeler el ele tutuşur,
duygular masaya oturur,
hayaller sınır tanımaz olur.
İşte o vakit
başlar sözcüklerin dansı.
Bir dize gelir,
arkasından diğeri…
Bir iç çekiş olur önce,
sonra şiire dönüşür insan.
Paylaşırsın dostlarla,
gönül yoldaşlarıyla.
Şiir çoğaldıkça büyür,
büyüdükçe göğe yaklaşır insan.
Bir de çağın kalabalık alkışlarına yaslananlar vardır;
hamasetin sıcak gölgesinde büyüyen,
çok satan ama az kalan sözler…

Oysa edebiyat,
ince bir senfoni gibidir;
hemen açılmaz kapıları.
Emek ister, sabır ister,
uzun bir yolculuk ister.
Nasıl ki aşk
çiçek açacak bir yürek ararsa,
şiir de öyle…
İçinde karanfiller büyümeyen kalpte
mısralar yetim kalır.

Sonra bir gün
kelimeler yan yana gelir;
önce cümle olur,
sonra dizelere dönüşür.
Ve en anlamlı şiir
belki de tam o anda doğar.
Boş ver ölçüyü,
kafiyeyi biraz da…
Şiirin göğünde
özgürlüğün kuşları uçsun.
Bir yer vardır mutlaka
her şeyi söylemenin mümkün olduğu.
Biz yaklaşırız bazen,
sesini duyarız uzaktan.
Ama insan,
en çok da anlatamadıklarıyla şair olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Haziran 2026

ELEM DOLU HATIRALAR

ELEM DOLU HATIRALAR

Bugün pazar… 
Elimde kadehim, meyhane şarkıları dinliyorum. 
Akşamın içindeyim; gönlüm ise çoktan Amasya'ya varmış.
Gurbetteyim… 
Hem de uzun yıllardır. 
Ama doğduğum topraklar, çocukluğum, gençliğim, bir an olsun aklımdan çıkmıyor. 
İnanır mısınız, yorgun yüreğime memleketi düşünmek, onu düşlerimde yeniden yaşamak ilaç gibi geliyor.

Bilirsiniz, Amasya'nın nam-ı diğer adı "Müze Kent"tir. 
Ben buna bir isim daha eklemek isterim: 
"Müze Evler Şehri."
Çünkü o evlerin her biri bir hayat, her sokağı bir hikâye, her mahallesi ayrı bir destandır. 
Bunu ancak orada yaşayan, o havayı soluyan, o insanlarla aynı ekmeği bölüşen bilir.
O günlerin hayatı bugünküne benzemezdi.
Öncelikle insanlar bu kadar talepkâr değildi.
Zenginle fakirin arasına aşılmaz duvarlar örülmemişti.
Çocuklar aynı okulun bahçesinde koşar, aynı sokaklarda büyürdü.
Herkes Ruhi Tingiz'in hastasıydı. 
Mehmet Ali Amca, nice çocuğun sünnet sevincine ortak olurdu. 
Doktor Ali Fuat ile Mazhar, kimsesizlerin kimsesiydi. 
Cafer Ağa'nın dükkânı dost sohbetlerinin mekânı, Şuayip Usta'nın tandırı ise şehrin iştahını kabartan bereket ocağıydı.

Fotoğrafçılar arasında duayenim Ekrem Tunçok'tu. 
Faytoncular içinde, biraz da dayım olduğu için, İskender Sonuşen'in yeri başkaydı. 
Taksicilerden Opel Mustafa'yı da tek geçerim. 
Ne de olsa anne tarafından akrabam olurdu.
Eh… Soyumuzda muhacirlik var. 
Bu kadar torpil de bizim hakkımız olsun.
Ama asalet denildi mi, benim gönlümde ilk sırayı babam Mehmet Cününoğlu alır.
Çoğu kimse Pastırmacı İsmail'i babamız sanır. 
Oysa o kıymetli insan, Ahmet Amcamın oğludur; yani bugünün diliyle kuzenim. 
Lâf aramızda, hayatı boyunca çok yanlışına şahit olduğum için aramız hiçbir zaman yakın olmadı. 

Neyse…
Gelelim beni asıl yaralayan meseleye…
Benim "Müze Evler" derken kastettiğim; duvarlarda asılı antikalar, sandıklarda saklanan eşyalar değildir.
Benim sözünü ettiğim; o çatılar altında yaşanan hayatlardır.
Kızılcık şurubu içtim deyip kan kusan insanların vakur duruşudur. 
Ocağı güçlükle yanan, bacası bin bir emekle tüten evlerin sessiz dramıdır.
Bunları düşündükçe içim kan ağlıyor.
Sonra bugünden geriye dönüp bakıyorum da, aynı cümle dökülüyor dudaklarımdan:
"Hiçbir şeyimiz yoktu… 
Ama mutluyduk."
Gerçekten de öyleydi.
O çocukların çoğunun ne meşin topu vardı, ne bisikleti…
Ama sımsıcak aileleri vardı. Sokakta omuz omuza büyüdükleri arkadaşları vardı. 
Veresiye ekmek aldıkları bakkal amcaları vardı. Kapısını çalmaktan çekinmedikleri komşuları vardı.
Belki cepleri boştu; ama gönülleri dopdoluydu.
İşte bu yüzden, mutluluğun gerçek tarifini onlar bizden daha iyi biliyordu.

Bugünün oyuncaklarından, parlak vitrinlerinden, yapay mutluluklarından çok daha büyük bir dünyaları vardı.
Ya şimdi?..
Ne eski Amasya kaldı, ne de o eski duygular.
İnsanlık bambaşka limanlara demir attı.
Görgüsüzlüğün meziyet, görmemişliğin zenginlik sayıldığı bir çağın içindeyiz artık.
Ben ise sessiz dünyamdan, elimde kadehim, akşamın içinden siz dostlarıma sesleniyorum:

"Dertleri zevk edindim, 
bende neşe ne arar... 
Elem dolu kalbimden 
gitmiyor hatıralar..."

Çünkü bazı şehirler yalnızca yaşanmaz…
Ömür boyu insanın içinde yaşamaya devam eder.
Ne dersiniz değerli dostlar?
Bu arada "Babalar Günü" kutlu olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: Babam Mehmet Cününoğlu
Otuzlu yıllar.

09 Haziran 2026

BORABOY YOLUNDA

Haziran omzuma elini koydu sessizce.
Bir çağrı düştü içime
eski dostların sesi gibi:
“Haydi Boraboy’a…”

Çünkü insan bazen
şehirlerden değil,
yorgunluğundan kaçar.
Yaş dediğin nedir ki?
Biraz eksilmiş heyecan,
biraz ağırlaşmış akşamdır.

Yıllar insanın omzuna çöker ama
bazı yollar vardır,
ruhun pasını siler.
İşte öyle bir sabahta
düştüm yola.
Bir yanımda bağlar,
bir yanımda bahçeler…
Toprak bereket kokuyor.
Kiraz dalları al al yanıyor;
sanki çocukluğumun elleri
ceplerime meyve dolduruyor.

Şeftaliler mağrur,
kayısılar nazlı…
Her biri Anadolu gibi;
az konuşan,
çok şey anlatan.
Ve bir sağımda, bir solumda
vakur bir ihtiyar gibi
Yeşilırmak…
Sessizce akıyor.
Sanki diyor ki:
“Ey insan,
acele etme…
Ömür dediğin de benim gibi
bir kıvrıla bir doğrula geçip gider.”

Durucasu Köprüsü’nden geçerken
gençliğim çıktı karşıma ansızın.
Baraj kıyılarında yaktığımız ateşler…
Bir mangal dumanına sığdırdığımız umutlar…
Memleket kurtardığımız uzun geceler…
Ne kadar yoksulduk belki,
ama ne kadar zengindik düşlerde!

Bir elimizde türkü,
öbür elimizde yarınlar vardı.
Henüz
Zülfü Livaneli
uzaklarda, sürgünde bir ses,
bizim soframızda ise
Ruhi Su’nun kederi,
Aşık Mahzuni’nin isyanı,
Aşık İhsani’nin sözü vardı.

Pikap dönerdi ağır ağır…
Kırk beşliklerde dünya değişirdi sanki.
Bir de yüzyıllar öncesinden
Yunus Emre
gelirdi otururdu yanımıza.
Derdi ki:
İnsan gönül kırarsa
taş olur secdesi.
Ve biz,
dünyayı değiştirmeden önce
kendimizi değiştirmeyi öğrenirdik biraz.

Amasya…
Ey kadim şehir!
Dağın taşın bile hikâye anlatır senin.
Bir köy camisinin adına
Cumhuriyet koyacak kadar
ince ruhlu memleketsin sen.
Çünkü sen yalnız şehir değilsin;
hatıradır, dirençtir, hafızadır.
Bir milletin ayağa kalktığı
ilk iradedir bazen.
Aradan yüz yıl geçmiş olsa da
hâlâ aynı soruların kıyısında bekler insan:
Cumhuriyet bir söz müdür yalnızca,
yoksa her sabah
yeniden savunulması gereken
bir emanet mi?

Neyse…
Az kaldı Boraboy’a.
Şimdi beni
ormanların koynunda saklı
yeşil bir sessizlik bekler.
Suların içine gökyüzü düşmüştür belki.
Ağaçlar eski dost gibi eğilir üzerime.
Fırında kebap hazırdır kim bilir,
rakı masasında akşam usul usul büyür.
Bir kadeh geçmişe,
bir kadeh kalan ömre…

Ve ben bilirim:
Mutluluk büyük şeylerde değil;
bir göl kıyısında,
iyi demlenmiş bir dostlukta,
bir türkü arasında saklıdır bazen.

Ey dostlar!
Yolunuz düşerse Boraboy’a,
yalnız manzaraya değil,
kendinize de bakın.
Çünkü bazı göller
yalnız suyu değil,
insanın içini de gösterir.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Haziran 2026

FELEĞİN ÇEMBERİ

Nihayet bayram bitti.
Yeni bir haftaya başlıyoruz.
Tarih 1 Haziran 2026.
Güne erken başlayanlardanım.
Çay demlendi, dumanı ince ince yükseliyor,
balkonda ilk sigaram;
şehir daha tam uyanmamış.
Serçeler telaşlı,
kumrular gönül peşinde.
Kargalar mesafeli bugün,
akılları kedi mamasında belli.

Martılarsa arsız çocuklar gibi
penceremin pervazına konup
aynı şeyi fısıldıyor kulağıma:
“Denize gel…
ama simidi unutma.”

Bahçe yemyeşil;
palmiye, İstanbul’a inat bir Akdeniz masalı.
Çamlar vakur,
ladinler göğe yazılmış dua gibi.
Şimşirler top top suskun,
köşede ortanca morla eflatun arasında
gizli bir sevinç taşıyor.

Bir de pembe gülümüz var;
torunumun sevdiği renkte.
Dokunmak yasak ona,
sanki çocukluğun kırılgan bir emaneti.

Şarkısız olur mu hayat?
Sabahları oyun havası severim ben,
hele Bedia Akartürk çalsın,
dizler unutsa da
ruh kalkar oynamaya.

Komşular bir gün görmüş beni,
hanıma sormuşlar:
“Beyefendi hep böyle midir?”
Gülmüş kadın:
“Daha hiçbir şey görmediniz...”
Haklıydı.
Ama bugün başka bir türkü değdi içime.
Musa Eroğlu ile
Cem Adrian
aynı yüreğe dokundu sanki.

Bir bağlama sesi geçti sabahımdan,
feleğin kapısını aralayarak:
“Geçtim dünya üzerinden…”
Bir an sustum.
Çünkü yaş almak başka,
yaşamak başka şey meğer.

İnsan bazen bir türküyle anlıyor
ömrün bir nefes kadar kısa olduğunu.
Ama hüzne teslim değilim bugün.
Dostlarla sözüm var.
Yol uzun olsa da
gönlüm hâlâ genç.
Bekle Karadeniz…
yarım asırlık hasretimi alıp geliyorum.

Bir kemençe sesi duyarsam eğer,
omuzlarım beceremese de
yüreğim horona duracak.
Ve ben,
şu pazartesi sabahında,
yeniden başlayacağım hayata;
çayın buharı, martı sesi
ve memleket özlemiyle.

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Mayıs 2026

YILDÖNÜMÜ

Darbe değildi Gezi,
külliyen yalan.
Bir isyandı;
doğrunun, güzelin, vicdanın
başkaldırısıydı.

Ağaç olup çoğaldılar önce,
sonra orman oldular
sevginin bahçesinde
omuz omuza.

Yürüdüler, haykırdılar,
coştular meydanlarda;
“Bu memleket bizim…”
türküleri düştü dillere.

Kavga büyüdü.
Sarsıldı iktidar,
korktukça sertleşti.
Yığınlar gürledikçe
ölüm yağdı gökyüzünden.

Düştü toprağa fidanlar.
Karardı gözler,
eksildi hayatlar.
Ama direnenlerin yüreği
geri çekilmedi.

Mücadele haklıydı,
direniş onurlu.
Lâkin saraylarda yaşayan efendiler
genç bedenler geçerken önlerinden
saklandılar gölgelerine.

Siperleri devletti;
asker, polis, toma, akrep…
Bir memleketin vicdanına
derin bir yara bıraktılar,
insanı insanlığından utandıran.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAYRAMLIK

Bayram da geldi…
Eskiden olsa içim kıpır kıpır olurdu,
gece erkenden ütülenirdi kısa pantolonlar,
ayakkabılar baş ucunda bekler,
evin içinde bir telaş, bir sevinç dolaşırdı.

Şimdi bayram,
biraz sessizlik getiriyor kapıma.
Bir sandalye eksik sofrada,
bir ses eksik evin içinde,
bir gölge çekilmiş hayatın kıyısından.

Ah çocukluğumun bayramları…
Şeker kokardı sokaklar,
kapılar ardına kadar açık olurdu.
Bir el saçımızı okşar,
bir ses “gel bakalım” derdi.
Harçlıkların bereketi değil,
sevginin bolluğuydu bizi zengin eden.

Sabah ezanıyla uyanırdı mahalle.
Yeni elbiseler biraz büyük alınırdı nasılsa,
“Seneye de giyersin” denirdi gülerek.
Bir mendile sarılmış kolonya kokusu,
bir tabakta lokum,
bir köşede eski hatıralar…

Şimdi aynı takvim dönüyor yine.
Bayram yine geldi işte,
ama bazı insanlar
yalnızca hatıralarıyla gelebiliyor.
Bir türkü çalınca içim sızlıyor,
bir ud sesi değince geceye
sanki yıllar geri dönecek sanıyorum.
Kapı açılacak da
“Haydi hazırlan, bayram namazına geç kalacağız”
diyecek biri bekliyorum.
Olmuyor…
Zaman, eksilenleri geri getirmiyor.

Yine de biliyorum;
sevdiklerimiz tamamen gitmiyor bu dünyadan.
Bir eski fotoğrafta gülümsüyorlar bazen,
bir şarkının içinde oturuyorlar usulca,
bir bayram sabahı ansızın
kalbin tam ortasında beliriyorlar.

Bu bayram da
göğe bakıp sessizce anacağım canlarımı.
Bir dua gibi geçecekler içimden.
Belki gözlerim dolacak biraz…
Ama bilin ki,
özlemek de sevgiden kalan bir bayramdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

26 Mayıs 2026

İÇSEL YOLCULUKLAR

Bir yanım Yeşilırmak kıyısında kaldı,
bir yanım uzak şehirlerin kalabalığında.
İnsan doğduğu toprağı terk 
etse de
içindeki memleketi nereye bırakır?

Amasya…
Adını ansam tarih düşer dilime;
kaya mezarlarında yankılanır geçmiş,
kalenin burçlarında rüzgâr gibi dolaşır çocukluğum.
Ama sorarım şimdi;
hangi yüzündür sevdiğim,
dünkü mü, bugünkü mü?

Bir sabah bakıyorum,
ırmak akıyor yine ağır ağır;
ama kıyısında eski sesler eksik.
Yalıboyu evleri suskun,
çınarların gölgesinde
eskisi kadar derin değil sohbetler.

Bir şehir yalnız taşla değişmez meğer,
ruhu eksilirse yorulurmuş.
Park gider, beton gelir;
anı gider, hesap gelir.

Bir vakit çocuk sesleriyle dolan meydanlar
şimdi aceleye teslim.
Yine de küs değilim sana Amasya.
Kırgınım belki,
ama sevda biraz da yaralı kalmaktır.

İnsan memleketine darılmaz bütünüyle;
en çok da sevdiğine içerler.
Bir hekim gelir, bir başkası gider,
isimler değişir siyasetin tabelasında.

Ben hâlâ aynı soruyu taşırım içimde:
Bir kent nasıl yeniden kendisi olur?
Neden bir tiyatro yükselmesin yıkılanın yerine?
Neden Yeşilırmak biraz daha nefes almasın?
Neden çocuklar geçmişi sadece kitapta değil,
yaşayan sokaklarda görmesin?

Ey benim eski zaman kokan şehrim,
sana ağıt değil, çağrı bırakıyorum:
Biraz vicdan, biraz estetik,
biraz tarih bilinci yeter bazen
bir memleketi ayağa kaldırmaya.

Ve biliyorum…
Bir gün yeniden akşam olur Yeşilırmak’ta,
çaylar demlenir, dostlar çoğalır.
Bir çocuk göğe bakıp umutlanır.
İşte o vakit
“Amasya geri dönmüş” derim,
sessizce, içimden…

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Mayıs 2026

HOŞ BİR SEDA

Sel gider, kum kalır…
Bir kaos daha geçer ömrümüzden,
meydanların gürültüsü diner,
duvarlara asılan sözler solar.
Geriye, ağır bir sessizlik kalır,
bir de içimize çöken
adı konulmamış keder.

Sabah olur, güneş doğar güya,
ama eksik bir şey vardır havada.
Çayın demi kaçar,
ekmek küçülür sofralarda,
insan, cebindeki yalnızlığı yoklar gibi
bakakalır vitrindeki hayata.

Bir memleket düşünürüm sonra;
yorgun, kırgın, biraz küskün…
Adalet uzak bir istasyon sanki,
tren çoktan geçmiş de
biz peronda unutulmuşuz gibi.
Her itiraz bir gölgeye çarpıyor,
her umut biraz daha
içine kapanıyor gecenin.
Ne garip…
Aynı göğe bakıyoruz hep birlikte,
ama başka başka karanlıklar taşıyoruz içimizde.
Kimi kabullenmiş susmayı,
kimi hâlâ kırgın bir inadın kıyısında.

Ben ise bir eski zaman yolcusu gibi
dalgın ve yorgunum.
Soruyorum kendime bazen:
Bir ülke ne zaman yorulur?
İnsan ne vakit vazgeçer umut etmekten?
Ve neden bazı akşamlar
gökyüzü bile kederli görünür insana?

Sonra müziğe sığınıyorum…
Mahler ağır ağır geçiyor içimden,
Dadaloğlu uzak bir dağdan sesleniyor,
Tatyos, eski bir yaranın yerini yokluyor sanki.
Bir rembetiko düşüyor geceye,
kederin dili oluyor usulca.
En sonunda bir ses geliyor derinden,
eski bir dost gibi,
yaraya dokunmadan kanatan.

Hayat yine de sürüyor işte.
Bir pencereye vuran akşam ışığında,
ansızın esen bir rüzgârda,
uzaktan gelen çocuk seslerinde.

İnsan kırılıyor ama
tam kopamıyor hayattan.
Dertler gelir geçer belki,
zaman da alır öfkesini herkesin.
Ama bazı geceler kalır insanın içinde;
bir şarkı gibi, yarım bir hatıra gibi.
Ve gök kubbede yankılanır yalnızca
kederli bir insan sesinin izi
hoş bir seda misali.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Mayıs 2026

GEL DE İÇME!

Akşam yine usulca çöktü omuzlarıma,
bir şarkı dolanıyor odanın içinde,
sesinde biraz hüzün,
biraz memleket yorgunluğu.
Kadehe eğiliyorum bazen,
dertleri küçültmek için değil,
yalnızlığın sesini bastırmak için belki.

Çünkü insan,
bazı geceler kendi içine fazla sığmıyor.
Bir ömür geçti göz açıp kapayıncaya dek.
Sevdiklerimiz eksildi sofralardan,
dostluklar azaldı,
hatıralar çoğaldı.

Ve insan anlıyor sonunda;
zaman en büyük öğretmenmiş meğer.
Memleket desen…
Bir yanı hâlâ çocukların gülüşü kadar güzel,
bir yanı haber bültenleri kadar karanlık.
Emek pahalı, umut ucuz,
adalet çoğu zaman gecikmeli bir tren gibi.

Gençler bavullarını hayâlleriyle topluyor,
emekliler market raflarında
eskiden kalan hayatı arıyor.
Bir yanda ekranlardan yükselen büyük sözler,
öte yanda mutfakta eksilen ekmek.

Kimse yüksek sesle söylemese de
herkesin içinde aynı soru:
“Bu kadar yükü daha ne kadar taşır insan?”
Ama yine de…
bir simit paylaşan iki arkadaşta,
sokak kedisine su koyan yaşlı bir elde,
sessizce birbirine omuz verenlerde
bir memleketin hâlâ yaşadığını görüyorum.

Belki de mesele budur;
karanlığa baka baka
ışığı unutmamak.
Öyleyse gel de içme…
Ama kedere teslim olmak için değil;
bir gün gerçekten
güzel günler göreceğiz diye,
yarım kalan umutların şerefine…
Kadehler biraz da yarınlara kalksın.

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Mayıs 2026

İÇİMDEKİ DÜNYA

Bir ülke düşünür insan bazen,
adını söylerken bile boğazında 
bir düğüm büyür.
Sabah olur, gün ışır güya,
ama güneş bile isteksiz doğar çatılara.

Pencereler açılır açılmasına da
kimsenin içine temiz bir hava dolmaz artık.
Sanki gökyüzü yorulmuştur,
kuşlar bile alçaktan uçar.

Hukuk, eski bir kitabın
tozlu sayfalarında unutulmuş bir kelime gibidir.
Adalet, herkesin dilinde
ama kimsenin avucuna değmeyen bir yağmur.

İnsan konuşmaktan çok susmayı öğrenir böyle zamanlarda,
çünkü bazı sessizlikler
çığlıktan daha ağırdır.

Ve mutsuzluk…
Öyle gelip geçici bir misafir değildir.
Bir sandalye çeker evine,
akşam sofralarına oturur seninle.
Çayın soğur fark etmezsin,
haberler akar ekrandan
ama hiçbir cümle geleceğe benzemez.

Bir zamanlar umut dediğin şey
sabah erkenden kapını çalan bir dosttu.
Şimdi gecikmiş trenler gibi
gelip gelmeyeceği belli değil.
Takvimler değişiyor, mevsimler geçiyor,
ama insanın içindeki kış
aynı yerde bekliyor.

İçine kapanırsın sonra.
Kalabalıkların ortasında bile
kimseye görünmeden yürümeyi öğrenirsin.
Bir şehrin en gürültülü caddesinde
sessiz bir gölgeye dönüşür insan.
Konuşsan anlaşılmayacakmış gibi,
susunca eksilecekmiş gibi…

İşte tam da böyle vakitlerde
kapıyı usulca sanat çalar.
Bir şiirin içinden geçerken
kendini yeniden duyarsın.
Bir kemanın kırık sesi
kalbinin pasını söker.
Eski bir film,
unuttuğun duyguları getirir önüne.
Bir türkü vardır bazen,
insanın omzuna başını koyup ağlar sanki.
Bir ressamın yarım bıraktığı gökyüzünde
kendini tamamlarsın.
Bir romanın arasında
kaybettiğin cesareti bulursun.

Çünkü sanat,
yalnızca güzellik değildir.
Bir sığınaktır biraz da.
İnsan kırıldığında içine girdiği,
yaralarını saklamadan durabildiği bir yer.

Belki dünya değişmez hemen,
belki sabah yine ağır gelir,
belki haberler yine içini daraltır.
Ama bir şiir düşer masanın üstüne,
bir şarkı başlar ansızın,
ve insan bütün karanlığına rağmen
bir gün daha dayanmanın yolunu bulur.
Çünkü bazen
umut büyük meydanlarda değil,
bir dizenin tenha yalnızlığında yaşar.

Macit CÜNÜNOĞLU

21 Mayıs 2026

ANILARIN RÜZGÂRI



İstanbul…
Seni düşününce bir martı çığlığı düşer içime,
bir vapur düdüğü bölüverir suskunluğumu.

Bu şehir var ya,
hem kucaklar insanı
hem de tek başına bırakır kalabalığın ortasında.

Bir yanım eski zamanlardan gelir,
taş kaldırımlı sokaklardan,
çay buğusuna karışmış memleket özleminden.

Bir yanım bugün,
bir yanım yarın,
bir yanım inadına umut…
Sabah olur,
güneş usulca süzülür
Boğaziçi üstüne.
Martılar açlığını değil yalnızlığını bağırır sanki,
insan kalabalığı akar gider;
kimi aşka yetişir,
kimi ekmeğe,
kimi de kendi içine düşer sessizce.

Derler ki:
Bu şehir yorar adamı.
Doğrudur.
Bir bakarsın omuzlarında yüzyılların yükü,
bir bakarsın bir çocuk gibi gülümser sana
bir akşam vakti
Kız Kulesi kıyısından.

Ben İstanbul’u biraz da hatıralarımda severim.
Kaybettiklerim yürür sokaklarında,
sesleri karışır rüzgâra.
Bir dost kahkahası geçer içimden,
bir eski şarkı dokunur omzuma,
ve insan anlar
anı dediğin şey
bazen bir semt kadar eski,
bazen bir bakış kadar yakın.

Ey İstanbul!
Sen biraz kavga,
biraz sevda,
biraz yorgun işçi elleri,
biraz gençliğin cebindeki son umut…
Ama ne olursa olsun
yaşamak senden geçiyor sanki;
acıyla, özlemle, dirençle.

Ve bilinsin:
Bir insan geçmişini 
sırtında taşır da
yenilmez yine.
Bir şehir insanın içine 
işler de
kolay kolay çıkmaz.

İstanbul…
Sen şimdi gecenin koynunda
ışıklarını yakarken,
ben yine hayata dair
küçük bir umut bırakıyorum
yarınların yüreğine.

Macit CÜNÜNOĞLU

ANILARIN RÜZGÂRI

Amasya, seni düşünürken her bahar bir başka açıyor içimde.
Yeşilırmak gibi akıp giden zaman, çocukluğumun kıvrımlarında duruyor.

Kral mezarları, Kızlar Sarayı, sarnıçlar;
tarihin sesini duyuyorum her adımda.
Herodot’un izinde ben de bir yolcuyum;
geçmişin gölgesinde, geleceğin ışığında.

İstanbul diyorlar ona, bir başka dünya;
ama benim kalbim, köklerimle Amasya’da.

Sevgiler, anılar, kökler;
bir devrimci yüreğin, bir çınarın sesi gibi.
Ve bil ki, her şiir bir vatan, her yolculuk bir umut.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Mayıs 2026

AMASYA’YA SIĞINIRKEN

Daraldıkça dünya,
evin duvarları üstüme yürüdükçe,
gönlüm alır başını gider
çocukluğumun şehrine;
Amasya’ya…

Çünkü bilirim,
insan bazen memleketine sığınır
bir türkü gibi,
bir çocukluk hatırası gibi.
Burada beton göğü kapatırken,
güneş yüksek duvarların arasında yorulurken,
sen gelirsin aklıma Amasya;
dağlarına yaslanmış eski zaman sabrı,
ırmağında usul usul akan ömür gibi.

Bir yanım İstanbul’un yorgun sokaklarında,
bir yanım Yeşilırmak kıyısında kalmış hâlâ.
Akşam serinliği inerdi ya eskiden,
serçeler telaşla yuvasına döner,
bir çayın buğusunda memleket kokardı insan.

Şimdi diyorum ki:
Ne çok eksilmişiz meğer…
Göğe bakmayı unutturmuş şehirler,
bahçeleri susturmuş betonlar.
İnsan kendi yaşadığı yere yabancı olur mu?
Oluyormuş…

Oysa sende başka akardı zaman Amasya.
Kale uzaktan sessizce göz kırpar,
kaya mezarları akşamı beklerdi sabırla.

Eski konakların pencerelerinde
geçmiş otururdu ince bir hüzün gibi.
Belki de bundandır
her sıkıldığımda sana dönmem içimden.
Bir sığınak gibi,
bir anne sesi gibi,
yarama iyi gelen eski bir türkü gibi…

Ve bugün yine uzaktan sesleniyorum sana:
Ey çocukluğumun şehri,
ey içimde hâlâ serin akan memleket…
Bir gün gelir de yorulursam bu hengâmeden,
bil ki dönüşüm sanadır.

Çünkü insan
en çok doğduğu toprağı özler;
ve bazı şehirler
yalnız şehir değildir,
ömrün kalbidir.
Amasya…
Sen hâlâ içimde
bozulmamış bir gökyüzüsün.
Bu gerçeği böyle bil.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Mayıs 2026

BİR BAHAR SABAHI

Bugün pazartesi 
Güneşli bir İstanbul sabahı.
Gökyüzü mavi değil yalnız,
eski bir çocukluğun yüzü kadar duru.
Hafif serinlik dokunuyor tenime,
bir annenin sabah eli gibi.

Bahar gelmiş…
Kimseye sormadan, kimseyi beklemeden.
Çiçekler utangaç bir sevinçle açıyor gözlerini,
martılar denizin üstünde beyaz harfler çiziyor,
kuşlar başka ötüyor bugün;
sanki unuttuğumuz bir türküyü hatırlatır gibi.

Ve hayat,
bütün yaralarımıza rağmen
ısrarla omuzlarımızdan tutup kaldırıyor bizi.
Gönüller yorgun belki,
yürekler eski bir yangının külleriyle örtülü…
Ama bahar söz dinlemez;
en derin acının içine bile
bir tomurcuk bırakır inadına.

Nazım’ın ceviz ağacı uyanmış
Gülhane Parkı’nda.
Gölgesine şiir serpiyor rüzgâr.
Bir yerlerden
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür…”
diye geçiyor zaman.

Orhan Veli İstanbul’u dinliyor yine,
gözleri Boğaz’ın uzak mavisinde.
Yelkovan kuşları telaşlı,
deniz eski bir hikâyeyi anlatır gibi.

Aşiyan Müzesi’nde
Tevfik Fikret suskun.
Bir yamaçtan aşağı
saltanatın gölgesine bakıyor
Yahya Kemal.
Az ötede, zamanla kavgalı bir huzur içinde
Ahmet Hamdi Tanpınar,
ve aşkın yaralı aynasında
Attilâ İlhan…

Yeşilçam,
eski bir rüyanın kırılmış aynası şimdi.
Siyah beyaz umutlar dolaşıyor sokaklarda,
onurlu yoksulluğun sesini bırakmış geriye.
Orhan Kemal
bir fabrikanın gölgesinde hâlâ iş arıyor sanki,
cebindeki yoksulluğu ekmeğe bölüştürür gibi.

Dostu
Fikret Otyam
inatla renk sürüyor hayata;
Akdeniz’den İstanbul’a umut gönderiyor.
Ada vapurları sessiz bugün.
Bir şiirin yarım kalmış dizesi gibi.
Gözler
Sait Faik'i arıyor
Burgaz kıyılarında.
Komşusu
Hüseyin Rahmi Gürpınar
her zamanki hüznüyle bakıyor zamana.

Martılar bağırıyor göğün çatlak yerlerinden.
Hatıralar resmî geçit yapıyor içimizden.
Köşe başında
Ahmet Rasim,
eski bir çilingir sofrasının buğusunda.
Babıâli yokuşunu ağır ağır çıkıyor
Aziz Nesin’in gölgesi.
Bir masada rakı hâlâ eksik,
bir dost sesi kadar yarım İstanbul.
Bugün
Şemsi Paşa Camii kıyısı neşeli görünse de
içimiz aynı değil.

Çünkü gözlerimiz kömür karası,
yarınlarımız yorgun.
Bir memleket ağır geliyor omuzlara,
bir şehir utanıyor kendi sessizliğinden.

Ve ben,
Marmara’nın yüzüne eğilip
boğaza karşı sesleniyorum:
Ey güzel İstanbul!
Nasıl taşıdın bunca yorgunluğu?
Nasıl büyüttün kendi gölgende
sana yabancı kalanları?

Martılar susuyor.
Deniz başını eğiyor.
Bahar bile mahcup bugün;
çünkü bazı karanlıklar
güneş doğunca geçmiyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Mayıs 2026

MEMLEKETİM AMASYA

Bir şehir değil yalnızca,
ömrümün ilk nefesi senin koynunda açtı gözlerini.
Çocukluğum senin sokaklarında büyüdü,
gençliğim akşamlarına tutundu.

Ah Amasya…
Bir başka sevilir sende gökyüzü,
bir başka akar zaman.
Sabahın serinliği düşer dağlarından,
akşam olunca eski bir türkü çöker yamaçlarına.

Yeşilırmak öğretmendi bana;
akıntısında cesareti öğrendim,
serinliğinde sabrı.
Kimi zaman suya bıraktığım hayâllerim,
bir çocuk yüreğiyle uzaklara yüzdü.

Bağların vardı…
Toprak kokan elleriyle insanı büyüten,
üzüm salkımlarında bereket saklayan.
Toprağın anam gibi sıcak,
rüzgârın baba nasihati kadar içtendi.

Sen tarihtin biraz da;
taşına dokunsam geçmiş konuşurdu.
Kalende bir direniş,
dar sokaklarında nice 
ömürlerin izi.

Medeniyet dediğin, sende sessizce kök salardı.
Ben senden öğrendim memleket sevmeyi;
bir ağaca selam vermeyi,
komşunun derdini kendi derdi bilmeyi.

Belki çok şehir gördüm,
çok kapıdan girdim çıktım ama
hiçbiri senin gibi “hoş geldin” demedi yüreğime.

Ah Amasya…
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin
dönüp çocukluğunu arıyor bir gün.
Ben çocukluğumu sende bıraktım;
biraz ırmak kıyısında,
biraz bağ bozumu akşamında,
biraz da içimde hiç dinmeyen memleket özleminde.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Mayıs 2026

İKİ DÜNYAM

Bir yanım bahara inanır hâlâ,
serçelerin kanadında sabah arar.
Gülümserim çoğu zaman,
çünkü hayat dediğin şey
bir çocuk kahkahası kadar kısa,
bir dost selâmı kadar kıymetlidir.

Ama öte yanım karanlıkta yürür.
Ülkemin üstüne çöken ağır bulutlar
geceler boyu içimi yoklar.
Adalet diye çıktığımız yolların
suskun duvarlara çarpmasını
kolay kabullenemem.

Özgürlük dedik,
eşitlik dedik yıllarca.
İnsan insanı incitmesin istedik.
Bir lokma ekmek için
onuru eğilmesin emekçinin.
Fakat şimdi sokaklarda
yorgun yüzler dolaşıyor;
işsizlik, paslı bir bıçak gibi
geleceği kesiyor ortadan.

Bir yanım buna üzülüyor işte.
Çünkü memleket dediğin
yalnızca toprak değildir;
bir annenin sessiz bekleyişi,
bir çocuğun yarım kalan düşüdür.
Yine de umudu bırakmıyorum.
Yetmiş altı yaşımda bile
içimde direnen bir ışık var.

Belki bir kitap sayfasında,
belki Brahms’ın piyanosunda,
belki de uzak kaldığım
sevgili İstanbul’un martılarında…

Bazen gözlerimi kapatıyorum:
Galata’da bir akşamüstü,
ıslak kaldırımlarda dolaşıyorum yeniden.
Boynumda fotoğraf makinem,
hayat omzuma hafifçe dokunuyor.
Ve anlıyorum
insan yalnız acıyla yaşamıyor.

Bir ülke ne kadar yorulursa yorulsun,
bir yerlerde mutlaka
iyiliği büyüten insanlar kalıyor.
İşte benim iki dünyam bunlar:
Biri hüzünle kararmış,
biri inadına aydınlık.

Ve ben ikisinin arasında
ince bir köprü gibi duruyorum.
Yıkılmadan.
Eksilmeden.
Gülümsemeyi unutmadan.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Mayıs 2026

ARTIK SIKILMADIK MI?

Bugün kızım Sıla sayfamızın konuğu; Hıdırellez esintilerini paylaşmış, umarım ilginizi çeker.

Bugün Hıdırellez. 
Ritüellerin arasında bırakmak istediklerimizi bir kağıda yazıp yakmak var.

Fikir ayrılıklarında, sonuna kadar kendi fikrini savunanlardan. 
Dinlemeden konuşanlardan. Kabalıktan. 
Sabit fikirli insanlardan. 
Sadece kendini anlatanlardan.

Yaptığınızı da yapamadığınızı da sert bir dille eleştirenlerden. 
Takdir bilmeyenlerden, teşekkür etmeyenlerden. 
Gidiş yolundan puan vermeyip çabayı görmeyenlerden. 

Size tavsiye ve akıl verirken kendi hayatına dair hiçbir farkındalığı olmayanlardan.

Kendi söylediklerinin, yaptıklarının, duygularının sorumluluğunu almak yerine sadece karşı tarafı suçlayanlardan  ve her şeyden şikayet edenlerden.

Sahip olduklarına odaklanmak yerine olmadıklarıyla ilgili söylenip duranlardan. 
Sizi desteklemek yerine aşağı çekenlerden. 
Çöplüğünü üstünüze boşaltanlardan. 

Başarılarınızla mutlu olmayanlardan. 
Derdinizle mutlu olanlardan. Hasetlikten. 
Hakkınızda hiçbir doğruluğu olmayan şeyleri sıfır rahatsızlıkla başkasına anlatanlardan. 
Kendinden çok başkaları ile uğraşanlardan. 

Sahte mutluluk çabalarından. 
Mutsuzluğa tahammülsüzlükten. 
Sahte yüzlerden... 

Sürekli güzel, bakımlı, akıllı, doğru olmaya çalışmaktan 
bıkmadınız mı? 
Sürekli onaylanma ihtiyacından, görülme arzusundan. 

Geldiğimiz nokta:
Güzel kelimeler konusunda cimriliğimiz tavan yaptı. 
Günaydın demez olduk. 
Kolay gelsin demez olduk. 
Özür dilemek yanından geçmeyiz.  
Yapılandan çok yapılmayanın peşine düştük. 

Hep yargı. 
Hep eleştiri. 
Birilerini düzeltme çabası, olmadı hemen cezalandırma.

Bence insanlık olarak bırakmamız gerekenlerin listesi çok uzun, duygusal yüklerimizden, birikimlerimizden ve tortularımızdan kurtulup bahar temizliğini içimizde, kendimizde yapmalıyız.

Biz ne yaparsak yapalım, hayat akmaya devam ediyor. 
Her şey bizim için, biz hazır olsak da olmasak da.

İçimizdeki baharın uyandığı bir Hıdırellez olsun  🌿

SILA

10 Mayıs 2026

ANILARDAN YARINLARA

Altı yedi yaşındayım,
Gümüşlü Mahallesi’nde
ahşap kokulu bir evin içinde büyüdüm.
Annem mutfakta,
Talisman ocağın üstünde kabak kızartır,
akşamın içine ince bir yağ kokusu yayılırdı.
Radyoda bir Rumeli türküsü…
Birden annemin gözlerinden
sessizce yaşlar düşmeye başlardı.

O an öğrendim:
İnsan bazen hiç gitmediği yerlere bile özlem duyarmış.
Çünkü annem
kundakta ayrılmıştı Selanik/Usturumca'dan.
Ama demek ki toprak
insanın içine bir kez düşmeye görsün,
ömür boyu çağırıyor insanı.

Ben de sonra anladım;
Amasya neden içimde böyle sızlıyor…
Yeşilırmak’ın kıyısında
çocukluğumu bıraktım biraz.
Birazını akıntıya kaptırdım,
birazını dağ yollarında düşürdüm.
Lokman Dağı’nın yamacında
ölüm ilk kez dokundu omzuma.
Akbabalardan kaçarken
uçurumun kenarında bir çalı tuttu hayatımı.
Alnımdan akan kan değil sadece,
çocukluğum da süzülüyordu gözlerime.

Bayram yerlerinde su sattım,
yangın yerinde ilk bisiklete bindim.
Mart dokuzlarında dualar karıştı içime,
Cilanbolu yollarında
ayakkabılarıma toprak bulaştı.

Şimdi dönüp bakıyorum da…
İnsan yaş aldıkça
gelecekten çok geçmişe yaslanıyor.
Çünkü hatıralar,
kırılmış bir aynanın parçaları gibi;
can yakıyor ama
yine de kendini onlarda görüyorsun.

Amasya…
Sen benim susarken bile konuştuğum şehirsin.
Dağların sığınağım,
Yeşilırmak içimde akan çocukluğumdur.
Ve dostlar…
Bir telefon sesinde bile
insanı hayata bağlayan güzel insanlar…
Bazı yüzler vardır,
ömür geçse de kalbin kapısını sessizce çalar.

Şimdi anlıyorum;
hayat yalnız yarınlara yürümek değilmiş.
Biraz da geçmişin avlusunda oturup
kaybettiklerini usulca anmakmış.
Bu yüzden
güneşi görünce selâm veriyorum hâlâ.
Martılar konunca pencereye kovmuyorum.
Fesleğeni sularken
annemin o eski mutfağı geliyor aklıma.
Ve içimden hep aynı cümle geçiyor:
İnsan doğduğu toprağı değil,
aslında orada bıraktığı kendini özlüyormuş…

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Mayıs 2026

BİRAZ KÜL BİRAZ DUMAN

Bu akşam efkârlıyım…
İçimde tarifi zor bir sızı,
uzun bir yolun yorgunluğu var.
Biraz kül, biraz duman
olup gecenin içine karışmak istiyorum.

Hatıralar geliyor ilmek ilmek…
Yarım kalmış sevdalar,
eski meydanlar,
siyasetin karanlık labirentleri,
cop sesleri, mahpus damları,
direnerek geçen gençlik yılları…

Ve bütün o fırtınaların ortasında
avuç içi kadar bir gökyüzü.
Şimdi gece derin.
Şarkılar daha dokunaklı,
sessizlik daha ağır.
İnsan bazen
kendi hayatının küllerinde üşüyor.

Bu akşam yangın yeri yüreğim.
Bir şarkı düşüyor dilime durmadan:
“Akşam oldu hüzünlendim ben yine,
hasret kaldım gözlerine…”

Sanki geçmiş konuşuyor o sözlerde.
Sanki kaybettiklerim
tek tek oturuyor karşıma.
Bir yanım İstanbul geceleri,
bir yanım Amasya’da kalan çocukluğum.
Ve ben,
ömrümün son çeyreğinde,
yorgun bir akşam gibi
kendime susuyorum…

Macit CÜNÜNOĞLU

TURİZM ÜZERİNE

Turizm bir kent için yalnızca otel doluluğu ya da birkaç esnafın kazancı değildir.
Bir şehrin dünyaya açılan vitrini, hafızasını geleceğe taşıyan en güçlü araçlardan biridir.
Bu nedenle yıllardır kullanılan “bacasız fabrika” sözü kısmen doğrudur; çünkü turizm gerçekten gelir üretir.
Ama sanıldığı gibi emeksiz bir kazanç kapısı değildir.
Tam tersine; koruma, tanıtım, ulaşım, kültür yönetimi, estetik, vizyon ve süreklilik ister.

Kendi hikâyesini anlatamayan kentler, ne kadar zengin olursa olsun turizm yarışında geride kalır.
Amasya tam da bu noktada büyük bir potansiyelin üzerinde oturuyor.
Çünkü bu şehir yalnızca tarihi eserlerden oluşan bir açık hava müzesi değildir;
aynı zamanda binlerce yıllık Anadolu medeniyetlerinin iç içe geçtiği yaşayan bir kültür havzasıdır.
Bir yanda dağların göğsüne oyulmuş Pontus kaya mezarları…
Hemen altında Yeşilırmak boyunca uzanan yalıboyu evleri…
Harşena Kalesi, su kanalları, Selçuklu ve Osmanlı mabetleri, medreseler, dar sokaklar, hanlar, çeşmeler…
Bütün bunlar yalnızca “taş yapı” değildir.
Her biri Amasya’nın hafızasıdır.

Ancak günümüz turizm anlayışı değişmiştir.
Artık insanlar sadece deniz, kum ve güneş aramıyor.
Dünyanın her yerinde “karakteri olan şehirler” öne çıkıyor.
İnsanlar artık ruh görmek, hikâye dinlemek, geçmişi hissetmek istiyor.

Bakınız, Mardin’i özel yapan yalnız taş evleri değildir.
Mardin bir atmosfer kurdu.
Sokaklarını, ışığını, mutfağını, müziğini ve tarihini ortak bir kimliğe dönüştürdü.
Bugün insanlar Mardin’e yalnızca gezmeye değil, “o duyguyu yaşamaya” gidiyor.
Safranbolu da aynı yolu izledi.
Osmanlı kent dokusunu korudu, ahşap evlerini yaşattı, küçük esnaf kültürünü yok etmedi.
Sonuçta ortaya kartpostal gibi bir şehir çıktı.
Bugün dünyanın dört bir yanından insanlar birkaç sokakta dolaşabilmek için Safranbolu’ya geliyor.

Peki Amasya’nın bunlardan eksiği ne?
Aslında eksik olan tarih değil; güçlü bir turizm vizyonu.
Çünkü Amasya’nın elindeki miras birçok şehirde yok:
-Şehzadeler şehri kimliği.
-Anadolu’nun en estetik nehir kentlerinden biri oluşu
-Roma, Pontus, Selçuklu ve Osmanlı katmanlarını aynı anda taşıması.
-Yeşilırmak kültürü.
-Elması, kirazı, mutfağı, efsaneleri, musikisi...
Ve en önemlisi hâlâ tamamen kaybolmamış şehir ruhu…

Amasya’nın geleceği belki de tam burada saklıdır.
Örneğin şehir yalnızca “gezilecek yerler listesi” olmaktan çıkarılmalı.
Bir deneyim şehrine dönüştürülmeli.

Nasıl mı?
Gece ışıklandırmalarıyla kaya mezarları dünya standartlarında görsel bir merkeze dönüştürülebilir.
Yeşilırmak boyunca tarih ve müzik temalı akşam yürüyüşleri düzenlenebilir.
Şehzadeler tarihini anlatan dijital gösteriler yapılabilir.

Gelen turist yalnız fotoğraf çekip dönmemeli;
Amasya’yı hissetmeli.
Eski konaklar butik otellere dönüştürülebilir.
Geleneksel Amasya mutfağı öne çıkarılabilir.
Yerel sanatçılar, fotoğrafçılar, halk müziği ve el sanatları desteklenebilir.
Çünkü turizm yalnız bina değil; yaşam kültürüdür.

Bir başka önemli konu da uluslararası tanıtım.
Bugün insanlar şehirleri sosyal medya üzerinden keşfediyor.
Kapadokya’nın balonları nasıl dünyaya yayıldıysa,
Amasya’nın Yeşilırmak silueti de aynı şekilde küresel bir simgeye dönüşebilir.

Belki bir gün insanlar: “Ölmeden önce görülmesi gereken nehir şehirleri” listesinde
Amasya’yı konuşacak.
Çünkü bazı şehirler denizsiz de büyüleyicidir.
Onları özel yapan şey sahicilikleridir.
Amasya da tam olarak böyle bir şehir…
Yeter ki kendi değerinin farkına varsın,
tarihini betonun değil kültürün diliyle geleceğe taşısın.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Mayıs 2026

YEŞİLIRMAK KENARINDA

Havada ince bir serinlik,
akşam usulca iner şehre.
Yağmurun izi kalmış taşlarda,
ırmakboyu evleri
sanki yeni hatırlanmış bir rüya gibi.

Yeşilırmak ağır ağır akar,
suyunda geçmişin sesi var.
Serçeler günü uğurlar
Kral Kaya Mezarları’nın gölgesinde,
zaman burada
biraz daha yavaş yaşar.

Amasya sabırlıdır,
insanı kendine benzetir.
Beklemeyi öğretir önce,
sonra susmayı,
sonra da içten içe direnmesini.

Bahçelerde çalışanları seyrederim,
elleri toprak kokanları…
Bir hakikat gibi durur söz:
Toprak insanı unutmuyor,
insan unuttuğunu sanırken bile.

Elma ağaçları çiçek açar,
beyaz bir umut yayılır ovaya.
Bir dalın ucunda
bütün yorgunluklar hafifler,
bir anlığına dünya
olması gerektiği gibi olur.
Ne tam geçmişteyiz
ne bugünün içindeyiz aslında.
Biraz eksik, biraz gecikmiş,
ama hâlâ buradayız,
aynı nehrin kıyısında.

Akşam çöker Amasya’ya,
Yeşilırmak koyulaşır,
evlerin ışıkları
birer birer yanar.
İçimden sessiz bir dilek geçer:
biraz adalet,
biraz merhamet,
biraz da umut kalsın bu şehirde.

Çünkü Amasya
yalnızca yaşanan bir yer değildir,
insanın içine yerleşir.
Ve bir gün anlarsın
en uzak sandığın şey bile
bir avuç toprak kadar değerlidir.

Macit CÜNÜNOĞLU

MAYIS ACISI

Mayıs gelir
kapımı çalmaz,
doğrudan içeri girer.
Bir elinde bayram,
diğerinde darağacı.

Meydanlar kurulur önce,
alın teri konuşur,
yumruklar havaya kalkar.
Ama bilirim,
bu memlekette
bazı bayramların gölgesi uzundur.

Ayın altısı…
Elli dört yıl önce bugün...
Geceyi sabaha bağlayan o ince çizgi,
bir daha kopar üç yerinden.
Üç genç…
daha hayatın başında,
daha düş kuracak yaştayken
ölüme büyütülür.
İpler sallanmaz sadece,
adalet de sallanır o sabah.

Sonra on ikisi…
Bu kez sıra bana gelir.
Benim evimden eksilir hayat.
Bir kadın gider,
adı Onur,
adı gibi dimdik ama
bedeni yorgun düşmüş zamana.

Bir buçuk yıl…
İnsanın çaresizliğiyle
ölümün sabrı yarışır.
Kazanan hep aynıdır.
Geriye ne kalır?
İki çocuk,
bir baba,
ve duvarlara sinmiş bir sessizlik.

Ben o sessizlikle yaşadım.
Yıkılmadım demem,
ama dağılıp kalmadım da.
İnsan bazen
rezil rüsva olmamak için bile
yaşamaya devam eder.

Yıllar geçti…
Bir fotoğraf tuttum elimde,
güneş yakmış yüzümü,
gözlerimde emir bekleyen bir gençlik.
Ne çabuk geçmiş…
Ne çabuk eksilmişiz.
Şimdi hesap yapıyorum:
Ben yetmiş yediye dayanmışım,
çocuklarım büyümüş,
elde var dört torun.
Ama kimileri
yirmi beşe varamamış.
Kimileri
on altısında koparılmış hayattan.

İşte orada
ben susarım.
Kendi acımı
yüreğimin en dip yerine gömerim.
Çünkü bazı ölümler
kişisel değildir.
Bazı acılar
bir milletin vicdanına yazılır.

Mayıs…
Sen ne zor aysın.
Hem doğurursun,
hem asarsın.
Benim ocağıma ateş düştü,
doğru.
Ama üç fidanın acısı
milyonların yüreğinde yanıyor hâlâ.
Ve ben her Mayıs’ta
başımı eğerim:
Kaybettiklerime değil sadece,
unutmayanlara da selâm dururum.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Mayıs 2026

1 MAYIS

“1 Mayıs… 1 Mayıs…” diye başlayan bir ses var hâlâ içimizde,
eskimeyen bir yankı gibi,
bir meydanın taşlarında kalmış ayak izleri gibi.

Yıllar geçti…
Takvimler yırtıldı, isimler eksildi,
ama o günlerin rüzgârı
hâlâ esiyor Taksim’in üstünde,
biraz hüzün, biraz direnç taşıyarak.

Bir zamanlar omuz omuza yürüyenler
şimdi fotoğraflarda yaşıyor,
gülüşleri solmamış,
ama sesleri uzak bir kıyıya çekilmiş.
Dünya değişti diyorlar,
ama emek hâlâ aynı yorgunlukta,
eller hâlâ nasırlı,
umut hâlâ yarım bırakılmış cümleler gibi.

Birleşemedi işçiler…
Ama birleşti betonlar, kuleler,
camdan saraylar yükseldi göğe doğru,
insan biraz daha küçüldü içinde.
Yine de
tam bitmedi hiçbir şey.
Çünkü bir martı
inadına maviliğe kanat açıyorsa,
bir çocuk,
sokakta kahkaha atabiliyorsa,
bir dede torununa gülümseyebiliyorsa
yenilmemişiz demektir biraz.

Bugün 1 Mayıs…
Belki eskisi kadar kalabalık değil meydanlar,
ama kalpler hâlâ dolu,
ve bir yerlerde
sessiz ama inatçı bir ateş yanıyor.
Biz artık bekleme salonundayız belki,
ama biliyoruz
o tren bir gün
adalete de uğrayacak.

O güne kadar
şiirle, hatırayla, dirençle
tutacağız hayatın ucundan.
Ve dileğimiz basit aslında:
Biraz eşitlik,
biraz adalet,
ve çocukların gözlerinde
hiç sönmeyen bir ışık…
Kutlu olsun 1 Mayıs.

Macit CÜNÜNOĞLU

Fotoğraf: 78 1 Mayıs, rahmetli eşim Onur ile...

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...