Bugün pazartesi
Güneşli bir İstanbul sabahı.
Gökyüzü mavi değil yalnız,
eski bir çocukluğun yüzü kadar duru.
Hafif serinlik dokunuyor tenime,
bir annenin sabah eli gibi.
Bahar gelmiş…
Kimseye sormadan, kimseyi beklemeden.
Çiçekler utangaç bir sevinçle açıyor gözlerini,
martılar denizin üstünde beyaz harfler çiziyor,
kuşlar başka ötüyor bugün;
sanki unuttuğumuz bir türküyü hatırlatır gibi.
Ve hayat,
bütün yaralarımıza rağmen
ısrarla omuzlarımızdan tutup kaldırıyor bizi.
Gönüller yorgun belki,
yürekler eski bir yangının külleriyle örtülü…
Ama bahar söz dinlemez;
en derin acının içine bile
bir tomurcuk bırakır inadına.
Nazım’ın ceviz ağacı uyanmış
Gülhane Parkı’nda.
Gölgesine şiir serpiyor rüzgâr.
Bir yerlerden
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür…”
diye geçiyor zaman.
Orhan Veli İstanbul’u dinliyor yine,
gözleri Boğaz’ın uzak mavisinde.
Yelkovan kuşları telaşlı,
deniz eski bir hikâyeyi anlatır gibi.
Aşiyan Müzesi’nde
Tevfik Fikret suskun.
Bir yamaçtan aşağı
saltanatın gölgesine bakıyor
Yahya Kemal.
Az ötede, zamanla kavgalı bir huzur içinde
Ahmet Hamdi Tanpınar,
ve aşkın yaralı aynasında
Attilâ İlhan…
Yeşilçam,
eski bir rüyanın kırılmış aynası şimdi.
Siyah beyaz umutlar dolaşıyor sokaklarda,
onurlu yoksulluğun sesini bırakmış geriye.
Orhan Kemal
bir fabrikanın gölgesinde hâlâ iş arıyor sanki,
cebindeki yoksulluğu ekmeğe bölüştürür gibi.
Dostu
Fikret Otyam
inatla renk sürüyor hayata;
Akdeniz’den İstanbul’a umut gönderiyor.
Ada vapurları sessiz bugün.
Bir şiirin yarım kalmış dizesi gibi.
Gözler
Sait Faik'i arıyor
Burgaz kıyılarında.
Komşusu
Hüseyin Rahmi Gürpınar
her zamanki hüznüyle bakıyor zamana.
Martılar bağırıyor göğün çatlak yerlerinden.
Hatıralar resmî geçit yapıyor içimizden.
Köşe başında
Ahmet Rasim,
eski bir çilingir sofrasının buğusunda.
Babıâli yokuşunu ağır ağır çıkıyor
Aziz Nesin’in gölgesi.
Bir masada rakı hâlâ eksik,
bir dost sesi kadar yarım İstanbul.
Bugün
Şemsi Paşa Camii kıyısı neşeli görünse de
içimiz aynı değil.
Çünkü gözlerimiz kömür karası,
yarınlarımız yorgun.
Bir memleket ağır geliyor omuzlara,
bir şehir utanıyor kendi sessizliğinden.
Ve ben,
Marmara’nın yüzüne eğilip
boğaza karşı sesleniyorum:
Ey güzel İstanbul!
Nasıl taşıdın bunca yorgunluğu?
Nasıl büyüttün kendi gölgende
sana yabancı kalanları?
Martılar susuyor.
Deniz başını eğiyor.
Bahar bile mahcup bugün;
çünkü bazı karanlıklar
güneş doğunca geçmiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder