06 Temmuz 2019

Kayıp dünyalar

Gümüşlü Cami-î

















Gümüşlü mahallesi Amasya'nın tam merkezinde,
Selağzı'na bitişik çok kalabalık olmayan yerleşim birimidir.
Mahallenin adını taşıyan Selçuklular'dan kalma bir cami ile
Osmanlı mirası Vakıfhan en görkemli tarihi eseridir.
Her mahallede olduğu gibi Türkler ve Ermeniler oturur.
Şerafettin amca (Erdem) Yeşilırmak İlkokulu müdürü olarak efsanedir.
Aynı şekilde tornacı Yervant usta, değirmen sahibi olanların
vazgeçilmez ismidir.
Fanileci Gülizar abla ile oğlu Agop, sakinlerin âdeta neşe kaynağıdır.
Kentin büyük toptancısı Taşdemirler ile matbaacılar güzeli
Nimet abla komşumuzdur.
Emel gazetesinin sahibi.
Kapı bir aile dostlarımızdan 
Yumuk ailesi sokağımızın ağır topudur.
Hemen yanı başında Savadiyeli Surpik'in kızı Kumru teyze...
Bitişiğinde Kondoktür Hasan beyin kiracısı bandocu Reşat Tunçel...
Tam karşılarında da Ormancı Hasan efendi...
Bir üst sokakta Aziz amca, bitişiğinde meyhaneci Selim Süer,
altında saatçi Hafız, çaprazında Banyolu Mustafa...
Bir diğer köşede Suluovalı toprak ağası Mehmet Bilgili oturur.
Servet karısından...
Terkos çeşmemiz de vardı, az yukarısında Cırıkçılar...
Pirler yolu üzerinde de ağır ceza reisinin oğlu Mayk abimlerin
evi vardı.
Yaşça benden
 uzak ara ileride.
Hemen altında da Elmaspor'un unutulmaz sağ açığı Moto-Fahri...
Asıl mesleği sağlık memuru, az kan iğnesini yemedim.

Gelelim çarşımıza...
Balıkçı Rıfkı, kasap Şükrü, fırıncı İsmet, pastacı Mari, berber Cazım,
kebapçı Şuayip, pastırmacı İsmail (amca oğlum)
Tekel bayii Cafer aga, Camcı Rasim, Gazete bayii Namık Kitapçı,
yine pastacı Emrullah ve fotoğrafçı Çoşkun abi...
Nam-ı diğer Abdi, Foto Sabah'ın kurucusu, yaratıcısı...
Foto Abdullah'ın oğlu.
Sosyalist, TİP'in önderlerinden...
Düşünsel dünyama ilk harcı koyanlardan.
Bir de Amasyaspor hamilerinden Demir abimiz vardı...
Asker dostu, sımsıcak, herkesin sevgilisi.

Ah Amasya ah, en küçük mahalleni aktarmaya çalıştım.
Biliyorum, çok eksiğim var.
Ancak orada doğdum, orada yaşadım çocukluğumu.
Bahçeli, havuzlu bir evimiz vardı.
Upuzun bir kiraz ağacı...
Altında masa, her akşam rakı içerdi babam...
Nargilesi de eşlik ederdi keyfine.
O günleri özlemedim dersem yalan olur...
Lâkin hayatın gerçekleri var.
Yoksulluğumuzun acısı daha ağır basıyor...
Hele de anamın gözyaşları...
İçime akıp yüreğimi dağlıyor.
Bu arada mahallem de artık yok, ne adı ne kendi var...
Yandı bitti, tıpkı çocukluk hayâllerim gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU

Tomurcuğun ardından...

Macit CÜNÜNOĞLU


"Teşekkürler Macit Cününoğlu.... Bu dostluğa, insan olmaya, sevgiye dair bir sone gibi yazıya beni de dahil etmiş olmanız ne büyük bir incelik, ne büyük bir iltifat benim için...
Tabii “ Nesrin Ercan isimli bir Hanımefendi’ye rastladım” derken, o ismin sizin Amasya’dan komşunuz, liseden arkadaşınız olduğunu, daha doğrusu çıkacağını benim gibi siz de bilmiyordunuz...
Hayatın dört bir yana savurduklarını Facebook buluşturuyor... 
Teşekkürler Marc Zuckerberg..
Teşekkürler Kapalıçarşı’daki Gümüşçü Bey. Bana Amasya yıllarımı bulduğunuz için(Adınızı kaydetmeyi unuttuğum için beni kınayın ve affetmeyin...)
Teşekkürler Mari... Yıllarca yüreğimde kaldığın için. Benim kendi içimde vefa, dostlukla beslenme nedenim olduğun için..
Teşekkürler Agavni , Teşekkürler Agavni Ann Simon, Teşekkürler Ann Simon ( Kim olmayı seçiyorsan) . Hayalkırıklığımın hiç kaybetmediğin yaşam çoşkunla yeni bir hikayeye evrilmesine neden olduğun için ...
Teşekkürler Macit Cününoğlu bir paylaşımdan geçmişin izlerini bulabildiğiniz için...
Dostlara, dost olabilenlere, dost kalabilenlere varlıkları için teşekkürlerimle..."

Yukarıdaki satırları Nesrin hanım paylaşmış.
Evet, iyi ki Face var.
İnsanları kavuşturan sihirli organizasyon.
Asrın kutsal icadı.
Artık yedi buçuk milyar nüfuslu dünyada kaybolmak yok.
Arzu eden bir biçimiyle buluyor sevdiğini, merak ettiğini.
Ne güzel, işte globalizm, işte iletişim.
İstersen gizlen, teknoloji iğne deliğinde bulup çıkartıyor.
Aslında hepimiz başı kuma gömülü deve kuşlarıyız.
Ama kuyruğumuz dışarıda, bir nevi ayak izlerimiz.

Değerli Nesrin hanımla da böyle oldu...
Ortak paydamız Amasya'nın Gümüşlü mahallesi.
Saygın komşumuz Aziz amcamın kiracısı olmuşlar...
Tabii yıllar önce.
Aynı okulda okuyup aynı sıraları paylaşmışısız.
Çamaşırlarımız aynı güneşin altında kuruyup,
camimizin avlusunda hep beraber oynamışız.
İster istemez duygulanıyor insan, derin düşüncelere dalıyor.
Sanki milattan önceden söz ediyoruz...
En az atmış yıllık hatıralar...
Mücevher kadar kıymetli, şarkılar kadar hüzünlü,
kelebekler kadar sevinçli.

Bir de sevgili komşum açizane yazılarımı Fransız şiirinin
ekollerinden 
biri olan soneye benzetmez mi...
Vallahi utandım, içimden "yok artık" dedim.
Zaten duygularımı ifade ederken ellerim titriyor...
Aman ha, kimseyi incitmiş olmayayım diye.
Derdim sevgiyle yaşamak, özgürlük düşkünü sıradan biriyim.
Memleketimin dört bir tarafını gezdim, dayanamadım
hapishanelerinde bile yattım...
Ancak en çok İstanbul'u severim.
Sonra Amasyamı, Yeşilırmak boyunu...
Öyle aşk meşk maceraları da yaşamadım...
Yine de kalbimin en güzel yerinde saklıdır çocukluk anılarım...
Çünkü dokuz yıl babamla yaşadım...
O öldükten sonra yıkıldı dünyam...
Ve hâlâ özlerim...
Eğer bir araya gelirsek Nesrin hanım, bırak Mari'yi...
Her ne olmuşsa olmuş...
Babalarımız için birlikte ağlayalım.

Önemli Not:
Nesrin hanımcığım Marc Zuckerberg'e teşekkürü
unutmamışsınız ama sizi bu kadar güzel yetiştiren "Ramses" nerede? 

Düşler

Ustalara saygıyla

Afrika-Amerika ve Batı müziğinin harmanlanmasıdır "caz".

Yirminci yüzyılın başlarında ABD'nin güney eyaletlerinde
başlamış hızla yayılmıştır.
Bir nevi isyanın, köle ayaklanmalarının haykırışıdır.
Müziğin başkenti New-Orleans olarak kabul edilir.
Özel gırtlak yapılarıyla yeryüzü sahnesine müthiş şarkıcılar çıkmıştır.
Örneğin Louis Armstrong âdeta bir efsanedir. 
Ella Fitzgerald geçen yüzyılın en büyük vokalistlerinden biriydi.
Ve daha niceleri.
Yalnız caz  ile doğu ezgilerinin yıldızı bir kaç denemenin dışında
bir türlü barışmamıştır.
Oysa hayâlimdi...
Rahmetli ağabeyimi enstrümanıyla caz orkestrası kadrosunda düşlemişimdir...
Ve sahneye çıkarlar...
Başlarlar ufaktan ufaktan çalmaya;
Açılışı davudi tınısıyla ud yapar...
"Üsküdar'a giderken aldı da bir yağmur..."
Peşinden "Yine bir gülnihal..."
Arkadan piyano, saksafon, trompet ve kontrbas eşlik eder...
Ne dersiniz, güzel olmaz mıydı?
Hem de nasıl!

Benim için müzik çoğu kez ilham perisi olmuştur.
Gözüm açık olduğu sürece non-stop dinlerim.
Âdeta kalp damarlarım açılır, ruhumun derinliklerinde
gezintiye çıkan notalar alır beni, bambaşka dünyalara götürür.
Ve müzik insanoğlu için mutluluk reçetelerinin başında gelir.
Ancak ülkemizde çoğu ev sessizdir.
Şaşar kalırım.
Belki de bu nedenle yüzler gülmez, karamsarlık yaşam biçimine dönüşür.
Kararmış ruhlarla bir arada olmak...
Aman tanrım, ne fena!

Bu nedenle dostlarıma daima caz dinlemelerini öneririm...
Ve ilave ederim, alın size cennetin pasaportu.
Eğer içselleştirmeyi becerebilirlerse gerçek aşkı tanırlar...
Sanatın güzelliklerini fark ederler...
Artık Monet arkadaşlarıdır, sergileri kaçmaz...
Bir çırpıda ezberlerler Orhan Veli'nin satırlarını...
Gözleri kapalı dinlerler İstanbul'u.

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Temmuz 2019

Recebimden mesaj var


"Yine bana hüsran
Bana yine hasret var
Yine bana esmer günler düştü

Hocam, 
Nesrin hanımın yazısını okudum da, ne değerli dostluklar,
arkadaşlıklar var dedim kendi kendime.
Karşılıklı hiçbir çıkar gözetmeksizin bağlanma,
Din, mezhep farklılığı gözetmeksizin kardeşlik,
Ramazana saygı, Paskalya’ya saygı,
Ermeni'si de, Müslümanı da ‘’beraber yürüdük biz bu yollarda’’
diyor adeta.
Gönül ister ki bu beraberliklerin, bu samimi kardeşliklerin
bir ömür boyu sürmesini,
ama bazen öyle olmuyor işte, önce bir umut, bir heyecanlı arayış.
Sanki beyaz ekrandan hayran olduğun ve kendi dünyanda baş tacı ettiğin değer verdiğin dostun,
bir karşılaştığında sendeki heyecanın zerresi olmayan yarenin olmuş,
Ben ise bu sevinçli heyecandan sonra yine esmer günler ile yapayalnız kalıyorum.

Hocam aslına bakarsan;
Bana ne yazdan bahardan
Bana ne borandan kardan
Diyebiliyor musun, diyebiliyorsan ne ala..."

Yukarıdaki satırlar Recebimin...
Ve her zamanki gibi geldi köşeme oturdu.
Cevap versen bir türlü, vermesen başka türlü.
Ama kıyamam, son zamanlarda tanıdığım en romantik genç.
Sanki dağlardan kopup gelmiş...
Gönlü çiğdemlerle dolu, yüreğinde papatyalar...
Sanki çiçek bahçesi.
Ruhunda kara lahanaya, ısırgana yer yok...
Aslında çok sevse de allerji adlarına...
Çünkü sevda, esmer günlerin insanı.
Âdeta aşk için yaratılmış, yazdıklarından belli değil mi?

Ayrıca çok merak ediyorum, ne kadar da duygulu...
Mübarek şarkı sözü yazarı mı, yoksa şair mi?
Belki yaşayamadığı aşkları var.
Normaldir, herkesin başına gelebilir.
Fakat insan sevgisi şayanı harika.
Keşke herkese nasip olsa...
Dünyada ne düşmanlık kalırdı, ne savaşlar olurdu.
Topraklarımızda kardeşlik rüzgârları eserdi ...
Ermeni'si, Rum'u, Kürt'üyle dans ederdik...
Rembetiko sahne alırken, sarı gelin çok uzaklardan el sallardı.

Yoksa hayâl âleminde miyim?
Severim rüyalarda yaşamayı.
Bu dünyadan zaten sıkıldım.
Alıyorum elime udumu, vuruyorum rakının dibine...
Belki kavuşurum olmayan sevgilimle...
Akşamın içinden tüm dostlarımın şerefine...
İyi ki varsın Recebim.

Macit CÜNÜNOĞLU

Recep ile...

Diva'nın dünyasından...


Orhan Pamuk "Yeni Hayat" adlı eserinin girişinde diyor ki,
"Bir kitap okudum, hayatım değişti."
Ben de bir yorum yazdım, ta Amerika'lara uzandım.
Nedeni değerli hemşehrim Agavni'nin torunu Zander.
Geleceğin yıldız piyanistlerinden.
Başarısını kutlamıştım.
Ancak yepyeni dünyalara yelken açtığımın farkında değildim.
Önce sosyal medya aracılığıyla Udi Yervant'ı tanıdım.
Diyarbakırlı Ermeni kardeşim...
Aşkını, ABD'ye göçünü Hıncal Uluç'un kaleminden okudum.
Müthiş, âdeta sarsıldım...
Ve şapka çıkarttım sanatçılığına, pırlanta yüreğine.
İşte memleket sevgisi dedim, işte kocaman kalpli insan...
Saygı ile önünde eğildim.

Sonra Nesrin Ercan isimli bir hanımefendi çıktı karşıma.
Minik hikâyesine beni de etiketlemiş...
Yine konunun öznesi Agavni...
Bu kez kız kardeşi Mari'de var.
Aman tanrım, aktardıkları sanki masal dünyasından.
Sevinçler, hüzünler, ayrılıklar, vefasızlıklar, ihanetler...
Tekmili birden.
Hele bir bölüm var ki, babasıyla ilgili...
Yüreğime oturdu, can evimden vuruldum.
"Yok artık" dedirtecek türden.
Aslında yabancı değilim.
Dokuz yaşında kaybettim babamı...
Şimdi yetmişindeyim, hâlâ özlerim.
Şamlar'a gömüldü.
Mezarı kaybolsa bile, bilirim ki toprağın altında.
Ya ortadan kaybolup bizleri terk etseydi?
Dayanır mıydı minik yüreğim...
Peşine düşer arar mıydım...
Kim bilir...
Nesrin hanım hayatım da gördüğüm en dayanıklı kale...
Yüksek karakter, duygusal kimliğiyle gönüllerimizi fethediyor.

Gördünüz mü, Amasya'nın güzeller güzeli Agavni
bizleri nerelere götürdü, hepsinden önemlisi de kimlerle tanıştırdı...
Dostluk bahçemiz zenginleşti.
Hem de binlerce kilometre uzaktan.
Öyleyse yaşadıklarımız nedir?
Hasrettir, insanlığın en zarif hâlleridir, kardeşliktir...
Tek kelimeyle aşktır.
O zaman çal nihaventten Yervant usta, dokun udunun tellerine...

"Eski dostlar, eski dostlar..."

Macit Cününoğlu

Dede evi












Yaz geldi mi anne babaların en büyük derdi çocuklarının bakımı.
Okullar tatil, yavrulara kim bakacak?
Tabii yüzlerce yaz okulu da var ama tam çözüm değil.
Neyse, her aile bir yolunu buluyor.
Benim torunlar ise, büyüğü Yalova'ya gidiyor, babalarının
teyzesine, küçük de benim eve kapağı atıyor.
Cici kampa!
Cici benim sonuncu hanım, 67 model.
Dün de yaş günüydü.
Birinci sınıf mutfak gülü, müthiş lezzetli yiyecekler üretiyor.
Yaprak sarmadan pastalara kadar.
Tabii ki çok mutluyum, turnayı gözünden vurduğum için de
tanrıya şükrediyorum.
Rahmetli ağabeyim hep derdi ki,
"Macit, eş ile para yaşlılıkta lâzım"

Çok haklıymış, yalnızlık zor zenaat, bir de paran yoksa
sürünmeye adaysın.
Neyse ki eş bölümünü vakti zamanında hâlletmişim...
Emekli maaşımla da geçinip gidiyoruz...
Hele kimyagerliğe terfi ettikten sonra bütçem iyice düzeldi.
Ama torunumun eve gelmesiyle âdeta güneş doğuyor.
Zaten neşeli biriyim, keyfim iki katına çıkıyor.
Başlıyoruz evcilik oynamaya, dans etmeye.
Yaşım ilerlemiş, kıçım başım oynamasa da ayak uydurmaya çalışıyorum.
Kahkahaların bini bir para!

Anneleri öldükten sonra yirmi yıl evlenmedim.
Evlatlarımı O'ndan kalan kutsal emanet olarak gördüm.
Oldu bitti üvey anne ortamına sıcak bakmadım...
Ama doğru ama yanlış, el yordamıyla bugünlere geldik.
Fakat torunumun eğitiminde en büyük katkıyı Cicisi veriyor.
İkisi birlikte sürekli mutfaktalar.
Geçen gün ıspanaklı börek yaptılar, hazır yufkadan değil...
Hamur açarak, pamuk elli torunum pembe merdanesiyle
bir gayretliydi ki, görülmeye değer.
Ayrıca ıspanakları yıkayıp doğradı...
Sonra da kahvelerimizi yaptı.
İşte hayat, işte pratik...
Elektronik uyuşturuculardan kırk kat daha değerli.

Bu arada düşünüyorum da sevgi ne kadar önemli.
Torunum beş yaşında, en saf hâlinde...
Aşk yaşıyoruz, o geldi mi evin ılıman iklimi değişiyor...
Aydınlanıyor ve melekler dünyasına dönüşüyor.
Ve geriye dönüp bakıyorum...
Çorak, kavruk yıllara...
Nobran suratlar düşüyor aklıma...
Ve tanrıya soruyorum, 

"Bizler Taş devrinden mi geliyoruz,
yoksa yaşadıklarımız rüya mı?"


Torunum yetişiyor imdada, bir çimdik...

"Uyan uyan dede, birazdan çilekli pasta yapacağız...

Bugün Cicimin yaş günü,
O'na hediyelerin en güzelini sunacağız,

Ve minik kalplerimizden taşan öpücüklerimizi konduracağız."

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Temmuz 2019

Yıldızlar arasında

Macit CÜNÜNOĞLU











Ezbere bilmesem de şiiri çok severim.
Hele baba şairleri.
Başta Mehmet Akif, ne samimidir.
Sonra Yahya Kemal, tam bir saltanat düşkünüdür.
Nazım, malûmunuz, en çilelidir.
Necip Fazıl ise fevkâlade lezzetlidir ama düzenin adamıdır.
Ayrıca düşkünlük seviyesinde zaaflarının esiridir.

Yine de şair olmak ustalık ister.
Onlar ki yeryüzünün yıldızlarıdır.
Sözcüklere dans ettirip duygulara takla attırırlar.
Zaten şiir düşüncenin kristalize hâlidir.

Bir roman, bir öykü değildir, fazla lâfın da lüzumu yoktur.

Diğer sanat dalları da öyle değil mi?
Adam kayanın fazlalıklarını alıyor, oluyor Rodin...
Ve çılgın genç, Sarayların bestecisi...
Mezarı bile yok, ama zirve...
34 yıla sığan 620 eser...
Hepsi gökten yağan mücevher.
İmza: Mozart.
Ya Beethoven...
Dokuzuncu senfoni için otoriteler diyor ki...

"Bir doruk, eşi benzeri yok"

Üstelik sağır.
Bu kez Van Gogh'un papatyaları, kargaları çıkıyor sahneye.
Kulağı kesik ressam.
Beş parasız sefil hayatlar, kardeşi Teo olmasa intihar bile edemez.
Ama güneş, erişilmesi zor.
Dilerseniz biraz da edebiyatın misafiri olalım.
Romanda Kemal Tahir'i tek geçerim...
Öyküde Sait Faik.
Öyleyse uzanalım tiyatroya, gençler bilmez...
Ülvi Uraz diye bir usta geçti bu dünyadan.
Müthişti, belgeli komünistti...
Oynadığı oyunlar iz bırakırdı.
Beyaz perdenin kahramanı Turhan Seyfioğlu da el sallardı
beyaz perdeden...
Daha Ayhan Işık, Yılmaz Güney efsane olmamışken.

Fakat Tankut hocayı (Öktem) unutmam.
Memleketim Amasya'nın tam orta yerine dikti anıtını...
Meşale yakılmıştı, Kurtuluşun müjdesi veriliyordu...
Tarih: 22 Haziran 1919
Ne zaman ziyaret etsem önünde saatlerce otururum...
Ve bir türkü söylerim...

"Allı turnam eğer bizim ele varırsan,
şeker söyle bal söyle kaymak söyle"
...

Sonra derin düşüncelere dalıp sonsuzlukta kaybolurum...
En sevdiğim mısraları mırıldanarak...


"Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?"

Çok uzaklardan...



"Ann Simon Çok teşekkür Macit bey ..bende müzik çok seven birisiyim ..Kızım Kemanla büyüdü Zander piyanodan başka daha çok şeyler çalıyor ,kardeşleri piyonu Kenan kızımın onniğin ududa var Türkiye’den ben getirmiştim evleri 🎧 her köşede müzik clarinet ,dumbek ,a-rumba ziller ne istesem var kızım Türk müziğinide çok sever ve klasik Türk müziği Fazıl say Harika ..yazılarınızı okuyorum galiba yazarsınız çok güzel mutlu günler dileğimle selamlar" 


Yukarıdaki satırlar Agavni'ye ait.

Aslen Amasyalı, yarım yüzyıldan fazla süredir Amerika'da yaşıyor.
Ve torunu Zander İzlanda'da yapılan piyano festivalinde yıldızlaşıyor...
Ne mutluluk.
Zakar amcamın soyundan.
DNA'larında memleketimin izleri var.
İnanın çok gururlandım, duygulandım.
Ayrıca Agavni'nin ailesi âdeta orkestra.
Yok yok.
Uddan klarnete, dümbelekten zile.
Tam bir "Hisseli Harikalar Kumpanyası".
İşte asla kaybolmayan Amasyalılık ruhu.
Zarafet dolu, sanat büyükten küçüğe dalga dalga yayılmış...
Bir köşede Mozart, Beethoven çalıyor...
Diğer köşede Bimen Şen ile Kemani Sarkis fasıl yapıyor.
Bakar mısınız zenginliğe...
Ve kökler Amasya.
Kim bilir Massachusetts semaları ne kadar mutludur.
Anadolu'nun bağrından kopup gelen bu insanlar müzik yapıyorlar.

İçinde dağların rüzgârını, Yeşilırmak'ın hüznünü, Ulu Mama'nın
göz yaşlarını taşıyor.
Ve Mama diyor ki, 

"Terk edildim artık, ne gelenim var ne gidenim.
Dağın eteğinde tek başına kaldım.
Bir ara Adnan ile Levon uğrardı.
Tabii ellerinde enstrümanları, ud ile akordeon...

Ne güzel çalar söylerdik, ancak duydum ki her ikisi de
bu dünyayı terk etmiş, toprakları bol olsun."

İşte böyle dostlar, Amerika'da da olsa canım hemşehrilerim,
Ermeni dostlarım sanatın peşindeler.
Yüreklerinde ise doğdukları topraklara duyulan hasret var.
Hissediyorum...
Elbet bir gün buluşacağız...
Hele Paskalya günlerine denk gelirse, soğan kabuklarıyla
geçmiş yılların anısına yumurta kaynatacağım...
Komşum Yervant ustanın mezarına da karanfillerin en güzelini koyacağım.

Not: Değerli Agavni, bendeniz yazar falan değilim
Sadece duygu ve düşüncelerini basit bir dille ifade etmeye
çalışan sıradan biriyim.
Selâmlarımla, sevgilerimle.

Macit CÜNÜNOĞLU

03 Temmuz 2019

Yarim İstanbul


Ah İstanbul, senden vazgeçemiyorum.
Nasıl bir caziben var?
Ne şair çözüyor, ne besteci, ne de ressam.
Yıllardır poz veriyorsun!
Kimse doyamıyor, bağışla beni ama fahişe gibisin.
Biliyorum çok kocan oldu.
Çok eskilere gitmek de istemiyorum.
Bizden önceki Doğu Romalılardı, Bizans derdik.
Sonra Osmanlı'ya teslim oldun.
On beşinci asır.
Beş yüzyıla yakın boyun eğdin...
Ta ki Cumhuriyete kadar.
İşte o zaman film koptu.
Yıl: 1950
Bir parti geldi iktidara.
"Millet" dedi "Vatan" dedi...
Kalbine ilk hançeri sapladı.
Zaten ondan sonra da iflah olmadın.
Saldırdılar dört bir taraftan.
Yıkılmadın, ama direndin...
Çünkü sen dünyanın merkeziydin.
Helâl olsun!

Seksenli yıllarda Dalan geçti üzerinden...
Sonra da bir belaya çattın ki...
Tam yirmi beş yıl katlandın.
Adam Arap sevdalısı ama gönlü Amerikalı...
Saltanatı, gösterişi pek seviyor.
Peş peşe gökdelenler...
Bir de Çamlıca'ya cami, hepsinin üzerine tüy dikti.

Vallahi halkın gördüğü Vandallıktan utandı...
Ama sen?
Tarih boyunca olduğu gibi vakur, sabırlıydın.
Gıkın çıkmadı, sadece yapılan tahribatları seyrettin.
Bu arada içine kapandın.
Dayadın sırtını Ayasofya'ya...
En büyük mabedin...
Üç beş kilise, biraz da Mimar Sinan...
Yüz akın Balyanlar, hep vaziyeti idare ettin.

Artık ne diyeyim bilmem ki...
Gelen gidenin oyuncağı olmayacak kadar asilsin...
Çünkü köklerin insanlık tarihi kadar eski.
Ayrıca büyülü bir havan var, tam orta yerinden deniz geçer...
Seni sevmeyenin aşık olamayacağı da rivayet olunur...
Ki doğrudur...
Elli yıldır seninleyim...
Babam gibi, anam gibi, karım gibi, evladım gibi severim...
Kılına zarar gelse senden önce ölürüm...
Canım İstanbulum benim.

Macit CÜNÜNOĞLU

Burası Anadolu

Macit CÜNÜNOĞLU










Yaşım yetmiş.
Demokrat Parti iktidara, ben gezegene merhaba demişim.
Çok şey gördüm hayatta.
Menderesler, Denizler asıldı, Mahirler kurşuna dizildi.
Ve 12 Eylül...
Kanlı senaryo.
Yıktı, ezdi geçti.
Bu arada Sovyet İmparatorluğu çöktü.
Artık tek efendi kaldı dünyada, adı: ABD...
Çirkinlikler ülkesi, insanlığın yüz karası.
Bu arada Globalizm icat oldu, sermaye birleşti,
uluslararası boyuta ulaştı.
Emek her zamanki gibi yerlerde.
Ne kutsallığı kaldı, ne yüceliği.
Siyasal temsilcileri göçtü.

Aslında insanlık çaresiz, zavallı.
Bir avuç multi milyarderin kölesi.
Orta Direk denilen bir sınıf türetildi, resmen küçük burjuva...
Evi, arabası var, tatil yapıyor...
Çocukları özel okulların sadık müşterisi.
Konformizm düşkünü...
AVM müptelası...
Aslında ukalanın ta kendisi.

Ya alttakiler...
Kimin umurunda, alçak sürünmeye devam.
Ellerinde bayrak ile bağnazlık...
Toplumların geleceğini tayin ediyorlar.
Amerika'da Trump, Rusya'da Putin onların eseri.
Neyse ki bizimki müstesna, özel mi özel.
Mustafa Sandal şarkısı gibi!
Tartışmasız asrın lideri(!)
Yalnız halkımızın en önemli özelliği sağ gösterip sol vurabiliyor...
Bu da Türkiş demokrasinin zaferi.
Ayrıca iyimser olmamız için çok sebep var.

Güneş doğacak Nemrut'tan, laleler ters fışkıracak Cilo'da,
kardelenler Toroslar'dan el sallayacak Akdeniz'e...
Yeter ki toprağı koklayın, hissedin...
Burası Anadolu'dur...
Medeniyetin beşiği, tanrıların ana vatanıdır.

Müsaadenizle...

Zantara

Vay anasını be!
Yolum bir Zantara'ya düştü, ayrılmam ne mümkün.
Harika yorumlarıyla Recep, sanat şaheseri fotoğraflarıyla
Köksal âdeta paçamdan çekiyor.
İşin gerçeği ise, İstanbul beni bekliyor.
Büyük aşkım.
Sevdam, kraliçem.
Elli yıldır koynunda yaşadım, inanır mısınız hâlâ doyamadım.

Geçen gün martılardan mektup aldım.
Özlediklerini, çabuk dönmemi istiyorlar.
Bir de değişiklik olmuş kentte.
Yirmi beş yıllık saltanat yıkılıp, genç bir adam belediyenin
başına geçmiş.
Hem de bizim oralıymış, Karadenizli.
Çok mutlu oldum.

Fakat çok özledim yarimi.
Hem de nasıl, ayrıca nasıl özlemem ki...
Bırakın semtlerini, caddelerini...
Sokaklarını dahi bilirim.
En son Kulaksız'da, Şakir'in oradaydım.
Nefis Görele pidesi yapar, insana parmaklarını ısırtır.
Ya kara lahana dolması...
Olgun'u tek geçerim, O da Kuzguncuk'ta.
Anası sarıyor, aslen Terzialili ancak İmatlı'ya gelin gitmiş.
Adı Havva, dünya tatlısı.

Diğer mekânlarımı saymayayım, ayıp olur.
Giden var, gidemeyen var...
Tabii çoğu da meyhane!
Mesela İsmet Baba, Kadıköy'de Benusen, Arnavutköy'de Kaptan,
Beşiktaş'ta Ahtapot...
Buralarda ömrüm geçti dersem yalan olmaz.
Artık gidemiyorum.
Neyse, şimdi emekliyim ama kendi rakımı kendim yapıyorum.
Malûm şahsiyet yüzünden!
Ne yapalım, kader utansın.

Evet, Zantara küçük bir köy.
Ama İstanbul okyanus.
Burada yalnızlık yaşam biçimi.
Günahta sevapta göze batmaz, ruhlarda sessizlik hâkimdir.
Aslında iklim kaostur.
Fakat kimse sana dikkat etmez, peşinden gelmez...
Hepsinden önemlisi de asla dedikodun yapılıp dillere düşmezsin.
Ne güzel.
O nedenle müsaadenizle...
Bundan böyle anavatanımdayım...
Kimse kızmasın, kusuruma bakmasın...
Artık kürkçü dükkânındayım.
Sizleri çok seviyorum, hem de çokkk...
Hoşçakalın can dostlar.

Macit Hoca

Ağabeyimin anısına...

Şerefine canım abim, ruhun şad olsun.










Ağabeyimi geçen yıl bugün kaybettim.
Kardeş kaybı zor işmiş, her geçen gün daha fazla özlüyorum.
Hayatımız boyunca birlikte olduk.
Arada sırada arızalar çıkartsak da, yine de adı üstünde, kardeş.
İyi ki var denilen türden.
Ayrıca şu lâfı çok severim,
"Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş."
Aslında çok şey ifade ediyor.
Elbette hakiki yaşanan kardeşlikten söz ediyorum.
Her ne kadar günümüzde kalmasa da.
Çağımız insanı öylesine yalnızlaştı ki...
Çoğu kişi evladına hasret kaldı.
Hele de yoksulsa kapısını çalan da kalmadı, telefon açan da.
Kaderine boyun eğip köşede oturmaya mahkûm oldu demek.
Çok acı!

Zaman zaman gençlerle birlikte olurum.
Onlar da yalnızlıktan şikayetçi.
Hatta anne babalarının yaşadığı devirleri çok özlüyorlar.
Sıcaklığını, samimiyetini, aile ilişkilerini, komşuluklarını.
Bir de atalarının bilgeliklerine hayranlar.
Onlar ki pek çoğu diplomasız, eğitimsiz.
Yine de hayatın içinden süzülerek gelmişler.
Anlattıkları hatırattan romanlar çıkar.
Oysa ne arabaları oldu, ne cep telefonları.
Ne İstanbul gördüler, ne Paris.
Fakat mutluydular...
Üstelik onca yoksunluğa rağmen.
Hayata karşı daima dik duruşları vardı, lâfı eğip bükmeden söylerlerdi.
Hatırşinastılar, dünya savaşlarına şahit olmuşlardı.
Kimi cephelerde bulunmuş, bazıları da madalyalı gaziydi.
Mangal gibi yürekleri vardı.
Vefa, tevazu, sadelik o dönemin temel özellikleriydi.
Bilhassa vicdan sahibi olmak, yüksek karakterli yaşamak
âdeta şeref belgesiydi ve itibarlı ömrün olmazsa olmazıydı.
Ahlâk denilen asalet ise asla yere düşürülmemeliydi, banka hesap
cüzdanından çok çok ötesindeydi, değerliydi.
Köşk sahibi olanla gecekondu da yaşayan sosyal hayatta eşitti.
Çocukları aynı okula gider, aynı hamamda yıkanır, aynı hastanede yatarlardı.
Gel de gençlere hak verme!

Evet, global dünyada insanlık bilinmez ufuklara yelken açmış durumda.
Bakalım sonu nereye varacak?
Neyse ki zamanında gelmişiz gezegene, zamanında da gideceğiz.
Tanrı geride kalanların yardımcısı olsun.
Asla aç susuz bırakmasın...
Ve bol bol sağlık ve huzur nasip etsin.
Bu arada sevgili ağabeyime de hicazdan bir şarkı gönderdim...
Melekler ruhunu şad etsin.

Macit CÜNÜNOĞLU

02 Temmuz 2019

Sırlar dünyasından

Gecenin içinden



















Hocam, bizim ev Tuzla, Pendik arasında küçük bir tepede,
biraz yeşillik yanında...
Hiç olmazsa nefes alıyor insan az da olsa, malum yeşillikler
olunca az ötesinde de mezarlık,
gece gündüz bakarak ölümü düşünüyor insan gördükçe...
E tabi mezarlığın olduğu yerde mermerciler, mezar taşı yapanlar,
hemen balkonumun karşısında, baktıkça içim açılıyor.


Dün akşam bir elimde sigaram, diğerinde çayımı yudumlarken,
sokak lambasının aydınlattığı kısımda mermerin üzerinde onun adını gördüm....
DENİZ

İlk o geldi aklıma hocam, senin dönem arkadaşı,
okudum ama hâlâ bilmediğim çok şey var sanki.
Ahhh hocam senin kaleminden ne okunur 1968 kuşağı,
tam o yılların adamısın.
Oku oku git o günlere, yaşa doyumsuzca.


Bana Denizi anlat hocam,
28 Şubat doğumlu Denizi 
Bir tarafı Rize, bir tarafı Erzurum.
Ankara, Ayaş’ta doğmuş, Kadıköylü Denizi anlat,

Babıali’de Hürriyet'i protesto eden Deniz’i anlat,
İşçinin dostu Deniz’i anlat,
Taksimde ABD bayrağını yakan Deniz’i anlat,
Altıncı filoyu anlat,

Hocam bana Deniz’i anlat.
Aşk olsun sana hocam aşk olsun.
Bana Filistin için savaşan, FKÖ üyesi olan Deniz’i anlat.
Gemerek‘te karlar üstünde motoruyla giderken bekçiye
yakalanan Deniz’i anlat.

Arabasını almak için subayın karısının elinden kaza ile yaraladığı için eşinden
defalarca özür dileyen Deniz’i anlat.

Terörist ilân edilen Deniz’i anlat.
İdam edilirken bile;
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye” diyen Deniz’i anlat.

"Şarkışla’ya düşürmesin oy
Allah sevdiği kulunu oy
Gemerek’te çevirmişler
Deniz Gezmiş’in yolunu..."

                                                ***

Yetişin dostlar, bir delikanlı çıktı karşıma...
Resmen mütevazı sayfamı işgâl etti.
Baksanıza hâlime, yazacak yer kalmadı.
İster inanın, ister inanmayın; yukarıdaki satırların tamamı O'na ait.
Haaa, bir kaç kez daha bu numarayı çekti...
Gençtir dedim, sineye çektim.
Ama şimdi, sanki bloğumun sahibi!
Olacak iş değil ama neyse ki dervişliğim üzerinde...
Bir de yönelttiği sorular yakın tarihimizin hicran yarası.
Nasıl cevaplayacağımı da bilemiyorum.
"Denizleri anlat" diyor.
Allah Allah, cennetteki adam nasıl anlatılır?
Keşke gidip gelmek nasip olsaydı!
Yalnız şahit olup bizzat yaşadığım gerçekler var.
Onlar rüzgârın çocuklarıydılar.
Sene: 1968...
llk dalga Paris'ten koptu...
Ve kısa sürede yayıldı.
O devirlerde ABD azgın ve şımarıktı.
Bugünde öyle ya.
Ancak Soğuk Savaş yılları, Tom amca Türkiye'nin mutlak efendisi.
Ne de olsa fakir ülkeyiz.
Cumhurbaşkanı'nı, Başbakan'ı, Genel Kurmay Başkanı'nı O atıyor.
Canı isterse darbe yapıyor, canı isterse ambargo uyguluyor.
Tuhaf bir ittifak.
Bir nevi zengin fakir ilişkisi.
Kuzeyde sözüm ona komşu, o da dünya devi...
Başka bir havadan çalıyor.
İki derede bir arada kaldı canım memleketim.
Deniz denilen bir çocuk çıktı ortaya...
Ve haykırdı: "BAĞIMSIZ TÜRKİYE"
Arkasında yüz binlerce genç...
Altıncı Filo, boykotlar, üniversite işgalleri derken...
Ortalık karıştı.
Kutsal devletimiz durur mu?
Balyoz gibi demir yumruğunu indirdi.
Kuruldu darağaçları...
Asıldı gencecik fidanlar.
Tarih: 6 Mayıs 1972

O tarihte köyünüzdeydim Recep...
Duyuyor musun...
Radyomun başında.
Dinledim acı haberi, boğazım düğümlendi, dondum kaldım.
Sanki canım gitmişti.
Gözlerimden yaşlar döküldü...
Sessizce hıçkırıyordum...
Lânet okudum düzene, âdeta isyan ediyordum...
Belimde silah, cesaretim olsa canıma kıyacaktım...
Çünkü yaşayacağımdan umudum yoktu.
Şimdi anladın mı Recep...
Bu konuları çok konuşmam, çok yazmam...
Çünkü onlar ruhumun en güzel yerinde, derinliklerinde...
Ve mezara kadar taşıyacağım sırların içinde.

Macit CÜNÜNOĞLU

Büyüklere masallar!


Macit CÜNÜNOĞLU










İnternet yazarlığı günümüzün modası.
Eli kalem tutan herkes bir köşeden sesini duyurmaya çalışıyor.
Elbette doğrudur. zaten yazılı basın bitti.
Gazete falan da satmıyor.
İlân edilen tirajlar da şişirme, reklâm kapma kaygısı.
Ancak çok okunan Web sayfaları da var.
Burada sıralamaya gerek yok, zaten meraklısı biliyor.
Ama okunurluk oranı, işte burası önemli.
Öncelikle uzun yazılar okunmuyor.
Bir de siyasi bombardımana tutanlar.
Başlıyorlar bilinen hikâyeleri anlatmaya.
Onu da beceremiyorlar.
Kardeşim araya bir iki tane buse koy...
Minik heyecanlar yarat.
Biraz mizah, bir kuple ironi, yüz gram metafor...
Hiç de fena olmaz.
Ama nerdeee?

Aslında yazı kayak pistine benzer.
Start alan okur ipi göğüslemelidir.
Yani son noktayı görmeli.
Yarışı terk etmesi ise kayıtsızlık belirtisidir.
Bir kaç yorum ile elli yüz tıklanma ise sadece egoları tatmin eder.

Açıkça itiraf ediyorum ki, ben de bu tuzağa zaman zaman düşüyorum.
Ne vakit kısır siyasetin çemberinden çıkamayıp kör kuyularındayım...
Köşeme ne uğrayan var, ne el sallayan.
Tabii bütün bunlar zengin tecrübe oluyor.
Açık zihinle, basit ifade tarzıyla, ağdasız cümlelerle,
insanın içine akıp yüreğine dokunabiliyor musunuz?
İncitmeden, kırmadan dökmeden, sevgiyle dostlukla...
İşte o anda kopmaz bağlar oluşuyor.
Şarkı gibi, aşk gibi...
Sen de yarını iple çekiyorsun, o da.
Biliyorsun ki kapın tekrar çalınacak...
Ve ardına kadar açılacak.
Gelen tanrı misafiri değil, hele oltaya takılan balık hiç değil...
Emin ol ki yazı dostlarındır, beyinsel akrabalarındır...
Ne kadar çoksalar da o kadar ustasındır.
Gerisi de maalesef büyüklere masallardır!

Mihraba çıkarken!


Söylemedim mi size...
İstanbulum vefalıdır, asildir.
bağışladı beni, bağrına bastı.
Şükürler olsun, bir daha böyle ayrılık acısını tanrım
düşmanıma dahi yaşatmasın.
Bu arada kraliçem, tekrar kavuşmanın şerefine beni
köprü altına davet etti...
İki kadeh atıp hasret gidereceğiz.
Bilirsiniz, Sirkeci ile Karaköy arasındaki gerdanlık.
Orijinali çok güzeldi ama Haliç diplerine sürgüne gönderildi.
Hani piyasa ekonomisinin temel kuralıdır...
"Yeni para eski parayı 
kovar!"
Acı ama gerçek.

Ancak Galata kulemiz hâlâ yerinde...
Bölgenin gerçek efendisi.
Nasılsa onu yıkmayı akıl edemedik!
Ama güdük kaldı, Bizans'taki en yüksek saltanatı da tarihe karıştı.
Artık Manhattan'la yarışan gökdelenlerimiz var.
Normaldir, biz karabıyıklı Türklerin her şeyi büyüktür...
Bir zamanlar efsane olmuştuk, bütün Alman kadınları
Trabzonlu, Diyarbakırlı işçilerimizin peşine düşmüştü...
Şaka söylemiyorum, basında yer aldı, filmlere konu oldu.
Çoğu kaçarak canını zor kurtardı(!)
Zaten insanlık iki zülme şahit olmuştur.
Birincisi ve en çok bilineni Yahudi soykırımı...
İkincisi de Helga saldırıları...
Neyse ki Ruslar yaptıkları ihracatla durumu kurtardılar!

Gördünüz mü muhabbeti, nereden nereye geldi...
Evet, en son köprü altına randevuya gidiyordum...
Sevgilimin koynuna, gittim de...
Ara ki Rum meyhanesi bulasın...
Mecburen oturduk Mardinli arkadaşımın yerine...
Yukarıda Allah, midye dolmasından iyi anlar...
Ne de olsa deniz çocuğu, üstelik de ata mesleği.
Fakat dakka bir, gol bir...
Sultanım ben şarap içeceğim demez mi...
Hem de Petrus, deli mi ne?
Uzan soyadlı eski sevgilisi alıştırmış...
Pezevenk!
Maço adamım, karizmamı çizdirir miyim..
Paşalar gibi rakımı söyledim...
Ona da en ucuzundan Marmara, tabii en güzelinden.
Sabaha kadar içtik, sohbetin en kralını yaptık.
El eleydik, yıldızlar uçuşuyordu gönlümüzde...
Fakat ben yıkıldım, O ise dimdik ayaktaydı...
Natura sağlamdı, geçmişi asırlara sığmazdı...
Ve çok kocalı dul kadınımın minberi yıkılmıştı ama mihrap yerindeydi...
Adı İstanbul'du.

Macit CÜNÜNOĞLU

Ah İstanbul!

Macit CÜNÜNOĞLU












Pazar günü Yahya Kemal'in izindeydim...
Ve aziz İstanbul'a bir tepeden baktım.
Düşündüm de, aşkımı son zamanlarda ne çok ihmal etmişim.
Baktım, küsmemiş ama alınmış.
Sanki arkasını döner gibi yaptı.
Ah canım, ben sana ihanet eder miyim?
Sende okudum, sende büyüdüm, sende doydum.
Az şey mi?
Hatta bir ara ayrıldık, beş yıl terk ettim.
Ama dayanamayıp geri döndüm.
Barışmak için neler yapmam ki...
Tanrıya yalvarırım, hatta kurban keserim...
Ama bilirim ki bu tür yollara itibar etmezsin.
Aslında ne istediğini biliyorum.
Bir demet gül, deniz kenarında martılarla oynaşmak...
Beyoğlu güzellerini sevmek, Çiçek Pasajı'nda bol köpüklü
bir Arjantin...
Nev-i Zade'de ince saz...
Sultanahmed'de köfte piyaz, Süleymaniye'de kuru fasulye pilav...
Orta şekerli kahveler Piyer Loti'de, Ortaköy'de.
Al sana barış reçetesi.
Haaa, az daha unutuyordum.
Prens Adaları'nda da balayı.

Gördünüz mü, ne masum istekler.
Zarafet dolu, incelik ruhunda zaten var, sanatla dokunmuş davetiye...
İşte İstanbul, işte dünyanın gözbebeği...
Merak etme, artık sendeyim.
Kulaksız'dayım, Cihangir'deyim, Samatya'dayım...
Velhasılıkelam her köşende, içindeyim.
Lütfen bağışla beni, eskisi gibi bağrına bas.
Söz veriyorum şiirlerimin en güzelini senin için yazacağım...
Şarkılarımın en duygulusunu sana adayacağım...
Bilirsin, elimden resim yapmak gelmez...
Ama fotoğraf öyle mi, makinem boynumda, Erguvan ağaçlarının
gölgesinde kelebekleri...
Mimozaların dallarında Yelkovan kuşlarını kovalayacağım.
Lütfen affet beni...
Seni çok seven Macit!

01 Temmuz 2019

Mutluluğun fotoğrafı

Kemal, Recep, ben, Haydar, Avniye.

"Güzel bir günde, güzel bir mekanda, güzel insanlar ile buluşmanın ve sohbet etmenin keyfini yaşadık, buna vesile olan 
Macit Cününoğlu hocamıza tekrar sonsuz  teşekkürler ve saygılar."

Recebimin Face'deki yorumu bu.
Çok duygulandım,, bir insan bundan daha büyük ödül alabilir mi?
Samimiyetle itiraf ediyorum ki, benim için Nobel'den de değerli.
Nasıl da mutlu oldum, anlatamam.
Hele sözcüklerle asla ifade edemem.
Aslında köyümüz ortak payda...
Bir nevi kaynak, çıkış noktamız.
Çok küçüktür ama insan malzemesi zengindir.
Güven verir dostuna.
Bizler ise sadece pınarız.
O topraklarda öğrendiğimiz kıymetli güzellikleri yazıya döküp aktaranız.

Geldik gidiyoruz işte.
Ama bir Kirazlıtepe buluşması unutulur mu?
Yarım yüzyıla yakın süreden sonra sevdanın yollarını paylaşıyoruz.
Organizasyonun öncüleri Ahmet ile Recep.
Emeklerine binlerce teşekkür, kalplerimizi fethedip bize
insanlığımızı hatırlattılar.
Ne güzel.
Hele final bölümü, yani kapanış sahnesi...
Kırmadılar, fakirhanemi şenlendirdiler.
Haydar'ın hediyesi export rakı, torunlarıma çikolatalar...
Âdeta şımardım, bir ara gaza gelip kendimi önemli biri hissettim.
Neyse ki hanım var, çekti arka odaya,
"Bey bey" dedi, "n'oldu sana, lütfen kendine gel" deyip kulağımı çekti...
Ve ilave etti, "Rica ederim aslına dön, eskisi gibi çelebi ol."...
İşte o an da uyandım, hızla normal hâlime rücu ettim.
Evet, yukarıdaki fotoğraf dün gecenin belgesi...
Belki siz göremezsiniz ama gülümseyen yüzlerimizin arkasında

yılların birikimi, sevgisi var.
Canlarım benim, gönül yoldaşlarım...
Sırlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz...
Bizlerin mutluluk hasreti ise Zantara'dan geçiyor.
Ne yapalım, her yiğidin bir yoğurt yiyişi var.

Macit Hoca

Biz buradayız!



Zantara'dan bir gökkuşağı doğdu.
Geldi yüreğimize oturdu.
Ahmet, Recep, Mehmet, Mustafa x 2, Ömer, Metin, Kemal,
Haydar, Meryem, Avniye ve diğer dostlar birlikteydik.
Soframızda köyümüz, başladık didiklemeye.
Karşımıza neler neler çıkmadı ki...
Zaten her hayat bir hikâye.

Çok şaşırdım, yarım yüzyıl boyunca eteğimizde ne kadar çok
taş biriktirmişiz...
Başladı  tek tek dökülmeye.
Açıldı parantezler, kapanmak bilmez...
Âdeta zaman tünelinde yolculuk ediyoruz.
Hepimiz mutluluktan dört köşeyiz.
Bu arada Şair Mustafa bir-iki şiir patlatıyor...
Her satırı tek kelimeyle harika.
Ömer'in kemençesinden dokunaklı türküler yükseliyor...
İçimize akıyor Karadeniz.

Halit'in telefonu yetişiyor Görele'den...
Gözleri nemli yazılarımı okuyormuş.
Gurur duydum, ne de çok severim civanmertimi.
Baktım dostlarımın yüzüne, hiç biri bu dünyada boş yaşamamış...
Pırıl pırıl evlatlar yetiştirmiş vatana.
Görüyor musun ey hayat...
Yıldızlarla beraberim, güneş birazdan batacak.
Ama bizim kardeşliğimiz mezara kadar sürecek.
Ayrıca yeryüzünde kaç kişiye nasip olur böylesi zenginlikler...
Günümüz insanı yalnız, yaşam gailesi uğruna kör kuyularda çırpınıyor.
Tanrı yardımcıları olsun, verdikleri kavga hiç de kolay değil.

Yine de küçük bir ada keşfettik...
Yeryüzü cenneti.
Işığımız Zantara...
Kimse kıskanmasın, elbette daha fazla çoğalacağız...
Ve haykıracağız bulutlara; "biz buradayız."
Madalyamız köyümüzün gökkuşağı...
Ruhumuzda sevgi, dostluk, barış...
Umutla bakıyoruz yarınlara.

Macit Hoca

Bizim diyarlardan...














Hayat insanı zaman zaman ödüllendirir.
İyi bir eş verir, pırlanta gibi çocuklar hediye eder.
Ve insan düşünen, üreten, duygulu bir varlıktır.
Yaş aldıkça olgunlaşır, çevresiyle zenginleşir.
Artık algıları zevkleri bir başka boyuta geçmiştir.
Geçmişten taşıdığı hazinenin kıymetini daha iyi anlar.
Çünkü her bir ilişkisini ilmek ilmek örmüştür.
Tezgâhı yüreğidir, gönlüdür.

Evet, dün Kirazlıtepe'deydik.
Bir avuç Zantaralı.
Boğaz sırtlarında toplandık.
Lokasyon harika, karşımızda İstanbul...
Bütün güzellikleriyle sahnede, bizleri selâmlıyor.
Heyecanlıyız, yarım yüzyıla yakın hasret bitiyor...
Çocuklar gibi sevinçliyiz; sarılmalar, kucaklaşmalar.
Gözler ışıldıyor, kemençe sesi fonda...
Âdeta şölenimiz var, artık horondayız.

Ve sohbetlerin en değerlisine dalıyoruz...
Uzanıyoruz şirin köyümüze.
Yunus dededen başlayıp Bekir amcayı yad ediyoruz.
Melekler diyarından el sallıyor Bakiye.
Yüreğimiz yanıyor, bağrımıza basıyoruz.
Geziyoruz Ağharman'da, mezarlığın yanından geçip Gıran'a ulaşıyoruz.
En tepede Nazmiye ablam, Mustafamın anası...
90 yaşında, inanmayacaksınız ama telefonun ucunda.
Berrak bir bilinç, müthiş bir hafıza.
Canlı tarih karşımızda, bu kez belinde silahı yok!

Muhabbet derin, boğazımız kurudu.
Çakırların evinin arkasındaki göletten birer maşrapa su içiyoruz.
Ve varıyoruz ikâmet ettiğim evin bahçesine.
Kırk yedi yıl sonra yeniden karşımda Karadeniz.
Coşku tavan yapmış...
Kuzey rüzgârları canlanmış, olmayan saçlarımı dağıtıyor.
Güzeller güzeli Avniye, peşinden bir küçük hanımefendi Meryem
masamızın kraliçesi...
Sanki hayâl dünyasındayız...
Gözler dalıp gidiyor okul sıralarına...
Salifim benim, Ömer Osman'dan sonra köyün "ağa"sı seçilmiş.
Yakışır delikanlıma!

Evet, şimdilik anılardan bir demet.
Daha çuvalla var.
Vakti zamanı gelince paylaşırız...
Sırada bekliyor Haydar.
Sağolsun, Almanya'dan Hızır gibi yetişti.
Elinde son model fotoğraf makinesi...
Hiçbir güzel enstantaneyi kaçırmadı...
Gerçek Foto ŞipŞak!

Yukarıdaki fotoğrafa gelince, yine Köksal'dan...
Taze taze, an itibariyle...
Zantara tepelerinden ateş yükseliyor...
Belki de hissetti köyümüz, Kirazlıtepe'ye mesaj gönderiyor...
İçeriğinde sevgi, hasret...
Hepimizi kucaklamaya hazır, samimi davetini iletiyor.

Macit Hoca

Siyah&Beyaz yıllar














Sene 1970, Kademlerin evine yerleştim.
Baştaki odada Hanife nine yaşıyor, ancak çok yaşlı.
Bir süre sonra da vefat etti.
Kuzeydeki oda mısır deposu, köyün bütün fareleri orda yaşıyor.
Sık sık da beni ziyaret ediyorlar.
Uyurken başımın üstünden geçtiklerini bile hissediyorum.
El feneriyle cennet mekânlarına bazen baskın yapıyoruz.
Yanımda Avni, elinde silahı...
Karşılaştığımız manzara ürkütücü.
Ancak filmlerde görülecek türden, yüzlerce fare!
İnsan alışıyor.
İki yıl beraberce yaşamayı becerdik.

Her şeye rağmen özlüyorum.
Evin koordinatları çok güzeldi.
Hepsinden önemlisi deniz manzaralıydı.
Sanki gökyüzünden gelip yeşilliklerin tam ortasına konmuştu.
Ama bakımsızdı.
Bir nevi Perili Köşk.
Allahtanki cinle şeytanla işim olmaz...
Yoksa korkuları olan birini bağlasan durmaz!

Gelelim manevi hamim Osman dayıya.
Bence peygamber soyundan.
Pırlanta gibi bir yürek, paylaşımcı...
Asla beni yalnız bırakmadı.
Aşına ortak etti, gece yarılarına kadar süren ocak başı sohbetlerine de.
Oğulları gurbette, ortada dönen bir gelin...
Dört çocuk, kaynayan çorba...
Yengemin fedakârlıkları hiç bir zaman unutulmaz.
Tam bir emekçi.
Eğer bu yazımı okursa, yalvarırım; hakkını helâl etsin.
Ya Osman dayım, melek gönüllüm benim...
Nurlar içinde yatsın.
Hâlâ rüyalarıma girer, hâlâ halimi hatırımı sorar.

Kim ne derse desin, kimi para biriktirir...
Kimi dost...
Hangisi değerli derseniz yarın paylaşacağım...
Bakın ne servetler varmış bu dünyada...
Yeter ki hissedin, eğer mangal gibi yüreğiniz varsa.

Macit CÜNÜNOĞLU

30 Haziran 2019

Elma Şekeri

İşte O, bir de zafer işareti yapmaz mı!











2,5 kuruş, nam-ı diğer delikli para.
Çocukluğumuzun efsanesi.
Çoğu zaman sohbetlerin en güvenilir referansı.
Tarihten önceki zamanlarda yaşanmışlıklar onunla anlatılırdı.
Ellili yılar.
Amasya'da ilkokula gidiyorum.
Haftalık harçlığım 2,5 kuruş.
Onunla da küçük bir bardak kırık çerez alıyorum...
Aman tanrım, ne mutluluk!
Bir de okul önlerinde satılan horoz, pamuk şekeri,
en kıymetlisi de elma şekeri var.
Elma şekerinin kabuğu gıcır gıcır parlıyor.
Ancak yoksulluk var, sadece ağzımız sulanıyor.
Kınalı, horoz şeker de var...
Bir de rengârenk macun.
Devrin en favori yiyecekleri.
Şimdi ise kuşaklar kategorize ediliyor...
Acaba hangisine giriyorum?
Ancak torunlarımın "Z" kuşağından olduğunu biliyorum.
Pastahaneden torunlarıma bazen elma şekeri alıyorum...
Bir iki yalayıp masanın üstüne bırakıyorlar.
Zaten gardıropları da tıka basa dolu, ayakkabıları çuvalla.
Vay yavrum vay, nereden nereye!
Bayramlık bir ayakkabı alındı mı sabaha kadar uyuyamazdım.
Demek ki başka bir çağda yaşamışız.
Fakirdik makirdik ama çamurdan oyuncak, kumdan
tepeler yapardık.
Yüzme öğrenmek için kurslara falan da gitmezdik.
Zaten yoktu.
Yeşilırmak ne güne duruyor...
Coşkun sularında kulaç atarken balık tutmayı bile öğreniyorduk.
Siz hiç ılganus yediniz mi?
Nehirlerin kraliçesi.
Yayın balığı diye de bilinir, beyaz eti olağan üstü lezzettir.
Son yıllarda İznik gölünün kenarındaki lokantaların menülerinde

ilk sırada yer alır.
Mangalda şiş olarak yapılıyor...
"Rakı&Balık" ikilisinin vazgeçilmezidir.

Neyse, bırakalım yoksulluk edebiyatını...
Oradan bir yere varılmaz.
Herkesin hayatı kendisine.
Ancak eşitlik meselesi mühim.
Adaletsiz bir toplumda yaşamak ise cehennem azabı.
Kitap diyor ki, "komşun açken tok yatma"...
Sahi, bu mesajı kime gönderiyor?
Şahsen alınıyorum...
Ya dindarlar, ya iktidar?
Haydi canım sen de...
"Bak işine, torunlarından kalan elma şekerini ye!" 
diye bir ses duyuyorum uzaklardan...
Öyleyse müsaadenizle...

Macit CÜNÜNOĞLU

Sevdalar



Bugün Pazar, güne erken başlayanlardanım.

Çayı demledim, balkonda ilk sigaram.
Serçelerle sohbet, kumrularla oynaşma.
Kargalar yanaşmıyor, kedi maması peşindeler.
Ama martılar, penceremin pervazına konuyorlar...
Dertleri beni denize çağırmak ve kulağıma fısıldıyorlar,
"Sakın ha simit almayı unutma."
Etraf yemyeşil, bahçemde palmiye ağacı...
Yoldaşı çamların en güzeli ladinler.
Şimşirler koskocaman, top top...
Köşeden ortanca göz kırpıyor...
Eflatundan mora çalan renkleriyle âdeta gülümsüyor.
Bir de gülümüz var, torunumun en sevdiği renkte, pembe.
Gözümüz gibi bakıyoruz, dokunmak yasak.

Şarkısız, türküsüz hayat olur mu, bu kez farklı bir 
şeyler dinlemek istiyorum.
Gezindim You Tube'da...
Karşıma Musa Eroğlu ile Cem Adrian çıktı.
Musa'yı bilirim de, tuhaf soyadlı bu çocuk kim.
Araştırdım, Yugoslavya kökenli, 1980 Edirne doğumlu.
Kendini müziğe adamış.
Müthiş bir ses, 4,5 oktav, yanık mı yanık...
Yorumuyla nokta atışı yapıyor, hedefinde yüreğim...
Tam isabet.
Şiddetle tavsiye ederim, tanışın, dost olun.
Hele aşağıdaki türküsü içime işledi.
Bağlama eşliğinde nefis bir düet.

"Bana ne yazdan bahardan
Bana ne borandan kardan
Aşağıdan yukarıdan
Yolun sonu görünüyor

Geçtim dünya üzerinden
Ömür bir nefes derinden
Bak feleğin çemberinden
Yolun sonu görünüyor"

Aslında sabahları dokunaklı parçalar dinlemem.
Çoğunlukla oyun havalarını tercih ederim.
Bilhassa Bedia Akartürk'ten.
Dayanamam, çoğu kez kalkar oynarım.
Bir seferinde komşular görmüş, hanıma sormuşlar,
"Eşiniz hep böyle midir?"
O da "evet" demiş, 
"ayrıca siz daha ne gördünüz ki"
Dert etmedim, ayrıca karım yalan da söylememiş.
Ne zaman bir kemençe sesi duysam horona yeltenirim.
Omuzlarımı titretemesem de, gönlümdeki coşku yeter.
Karadeniz ezgileri bilincime iki yıl boyunca kodlanmıştır...
Ama "yolun sonu" iyi geldi.
Feleğin çemberinden geçerken bugün dostlarımla randevum var.
Yeniden doğacağım yarım yüzyıl sonra...
Hasret kaldığım toprakların kokusuyla...
Bekle Zantara, geliyorum, uşaklarınla sevdalara koşuyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

29 Haziran 2019

Evrim'in dünyasından

Üç Silahşör ve bir Melek












Çok uzaklardan Evrim'in sesi geliyor.
Uğur ile Mehmet Ali'nin kızı.
Kanada'da yaşıyor.
Ve kanlı 12 Eylül günlerinde babasının gördüğü acıları paylaşıyor.
Dayanılır gibi değil.
DAL denilen işkence sarayı var.
CHP'li İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş kurmuş...
Personeli CIA eğitimli...
Ellerine düşen ya işkenceden ölüyor, ya da sakat kalıyor...
Kurtulan tanrının sevgili kulu!
Yoldaşımın maruz kaldığı ağır sahneleri aktaracak değilim...
Zaten bu işleri dramatize etmeyi de sevmem...
Yaşandı bitti.
Onca acıyı içimize gömdük.
Lâkin Evrim başka bir şey söylüyor...
İlkokul beşinci sınıfta, dersten çıkartılıp I. Şube polislerince sorgulanıyor.
Dertleri Mehmet Ali'nin izini bulmak.
Yazarken bile dayanamıyorum, aklım almıyor.
On bir yaşındaki çocuğa bir nevi işkence yapmak.
Ve bırakacağı izler.
Kimin umurunda, faşizm iktidarda.
On yedilik delikanlıyı da asıyor, yetmişindeki devrimciyi
zindanlarda ölüme mahkûm ediyor.
Bu arada anneye bir parantez açalım.
Sevgili Uğur, Evrim'in annesi.
Onca çileye rağmen yüzünden gülümseme eksilmeyen kadın.
Kan kusup kızılcık şurubu içtim diyen türden.
Tek kelimeyle örnek karakter.
Vefalı, fedekâr, kocasının gerçek yoldaşı.
Aynı zamanda evlat kölesi.
Canım benim, senin hakkın ödenmez.

İşte böyle dostlar, değerli kızım beni nerelere götürdü...
Unutmak istediğim devirlere.
Ancak insanın elinde değil...
Yitirdiklerimiz beynimize kazınmış...
Aklıma geldikçe yüreğim kan ağlar...
Lânet okurum darbecilere, aydınlık düşmanlarına.
Bak işine can kızım, güzel evlatlar yetiştir gezegenimize.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...