27 Haziran 2019

Çağlar öncesinden...

Zantara























Yıllar ne çabuk geçiyor, geçenlerde Ali Çakır'la konuştum,

telefondan bıcır bıcır sesler geliyor...
Meğersem torununu gezdiriyormuş.
Ne güzel, en sevdiğim öğrencilerimden Ali ile torunu...
Ve rahmetli Osman dayımın torununun torunu.
Dört neslin hayat macerası, kim bilir neler yaşanmıştır.
Tabii aklıma 1970 yılı geliyor.
Zantara ve kara tahtalı devirler.
Tek derslikli okul, eğitim sabahçı-öğlenci olmak üzere
iki devre halinde.
Küçücük bir sınıf, tebeşir tozu havalarda uçuşuyor.
Şimdi akıllı tahtalar varmış, mikro
çipi yandan takıyor muşsunuz,
anında ekrana dönüşüyormuş.
Peki, bunlara akıllı deniyorsa bizim kara tahtalar aptal mıydı?
Hiç sanmam, her çağın kendine has özellikleri var.
Örneğin "lüks" denilen aydınlatma aracı.
Ne güzel de isim koymuşlar.
Adı gibi konforludur, pompasıyla basarsın havayı,
ipek gömleği anında bembeyaz olur.
Aydınlanır etraf,  gece gündüz olur, âdeta güneş doğar.
Ancak her evde bulunmaz, hali vakti yerinde olanlar kullanır.
Geri kalanda beş numara lamba.
Derdi yok tasası yok, koyarsınız gazyağını deposuna,
yansın sabaha kadar.
Işığı azdır mazdır ama kalenderdir, samimidir.
Seyrederken için ısınır, alevi sessizce dans eder...
Romantiktir, nice aşklara şahitlik etmiştir.
Benimki de yatağımın başında dururdu, birlikte
sabahlara kadar kitap okurduk...
Yoldaşım benim, o nedenle fevkâlâde bilgilidir...
Aynı zamanda derviş.

Fakat o yılların zenginliği bambaşkaydı.
Hele Zantara'da.
Hiç elektriğimiz, suyumuz kesilmezdi.
Çünkü ikisi de yoktu.
Ancak dostluk, kardeşlik, dayanışma ve muhabbet...
En kralı vardı.
Yolumuz izimiz rastgele, ancak Çanakçı deresi
bizi bağrına basar, donumuza kadar ıslatırdı.
Gel de özleme bu güzellikleri.
Telefonsuz, mesajsız hayatlar.
Göz göze, omuz omuza yaşanan...
Yüreğimiz, gönlümüz açık...
Kurşun işlemez sevdamıza...
Çünkü bizler Anadoluluyuz.

Macit Hoca

26 Haziran 2019

Kirazlıtepe'ye giderken...



Yakın zamanda Tahtakale'ye uğramıştım, belki üç dört yıl önce...
Osman'ı görmeden olmaz.
Hatırşinasdır, saygıda en ufak kusur etmez.
Tabii ki Görele ve Zantara sohbetleri yaparız.
Büyük keyif alırım.
Osman acar bir genç, âdeta piyasanın gülü.
Herkes tanıyor ve seviyor.
Doğal olarak ben de gurur duyarım.
O gün satır arası dedi ki Halit (Turp) ameliyat olmuş.
Nerede dedim...
Siyami Ersek'teymiş.
Lâfı uzatmadan hastanenin yolunu tuttum.
Bıçak altından yeni çıkmış, meğersem ikinci kez operasyon geçiriyormuş.
Odasına çıkmama izin yok, telefonla görüşüp geçmiş olsun
dileklerimi ilettim.
Çok severim kendisini, o pırıl pırıl kalbinin ikinci defa
teklemesine üzüldüm.
Neyse ki çaresiz dert değil, buna da şükür.
En azından hayat devam ediyor.

Bu arada bahçede yalnız değilim.
Bir yanımda Karabey, diğerinde Avni Turp.
Zantara sohbetleri yapıyoruz.
Yıllar sonra kavuşmanın heyecanıyla çok mutlu oldum.
Ve aklım Oscar Wilde'a gitti...
Daha doğrusu ünlü bir özdeyişine...
Diyor ki, "Savaşta babalar, barışta evlatlar ağlar."
Bu lâfını çok severim.
Lâkin bu kez işler tersine döndü, canım evladım yatakta,
ben ayaktayım.
Keşke tersi olsaydı.
Neyse, korkulan olmadı.
Halit şimdi dimdik ayakta, sık sık da görüşüyorum.
Ve Zantara ruhu yüreğime öyle bir işlemiş ki...
Asla ayrılamıyorum.
Zaten oldu bitti vedalaşmaları sevmem...
Ama kavuşmalar hayatın en tatlı anı.
O nedenle Pazar gününü iple çekiyorum...
Çünkü Kirazlıtepe'de gençliğimle buluşacağım.
Belki kirazlar kalmamıştır ama biriktirdiğimiz sevgimizi
paylaşıp, yarınları selâmlayacağız.

Macit Hoca

Haydar'a önemli NOT: Bu da mı politik arkadaş?



İyimser beklentiler

Macit CÜNÜNOĞLU










Reis kararlı...
"İmamoğlu'nu çalıştırmayacağım" diyor.
Aklı sıra ceza kesiyor.
Suçu 800 bin oy farkla İstanbul Belediye Başkanı seçilmek.
Ama ayırım göstermeden halkla bütünleşmesi çok daha önemli.
Çünkü kısır siyasi çekişmelerden bıktık.
Ayrıca Marmaray'ı, Avrasya tünelini kullanan bir vatandaşım.
Yapandan, işletmeye koyandan Allah razı olsun.
Hele Metrobüs, sanki özel arabam.
Çoğu yere onunla gidiyorum.
Fevkâlâde memnunum, ayrıca aklıma iktidarı eleştirmek de gelmiyor.
Normal değil mi?
Gel gör ki sürekli maraza çıkartıp gerginlikten medet uman
bir anlayış hakim.
Öyle ki, on yedi yıldır kavgaya doyamadılar.
Yalnız içeride değil, dışta da.
Başımızın belaya girmediği devlet kalmadı.
Haksızlık etmeyelim, elbette var...
Ama onlar da ya Güney Amerika'da, ya da Afrika'da.
Çoğu Arap ülkesiyle bile papaz olduk.

Fakat 23 Haziran aydınlık yarınlar vaat ediyor.
Moraller yüksek, umutlar yeşermiş...
Tüm Türkiye beklenti içinde.
Başta büyük bir toplumsal barışa ihtiyacımız var...
Ve hapishanelerin boşalması lâzım.
Katillerden, hırsızlardan söz etmiyorum, tabii ki düşünce suçlularından.
Bir an önce özgürlüklerine kavuşmaları gerekir.
İnanın sert rüzgârlar diner, ılıman bir iklime sahip oluruz.
Yeter ki samimi ve şeffaf olalım...
Suriye politikamız bile değişir, tekrar yıldızı yükselen 

ülke hâline geliriz.

Elbette Saraydaki ne düşünür, bilinmez.
Kafasındaki tilkiler yeni senaryolar peşinde mi...
Yoksa gerekli dersleri çıkartıp hukuk devleti inşasına niyetli mi?
Elbette zaman gösterecek.
Lâkin iyimserim, çünkü halkın sağduyusuna güveniyorum.
23 Haziran'da olduğu gibi işler şirazesinden çıktı mı,
Reis filan dinlemez, vurur tepesine tepesine...
Saraylar yıkılıp dümdüz olur.
Bu seferki başkaldırı 15 Temmuz soytarılığına da benzemez!

Bu dünyadan Sadık da geçti...

Sadık Başdağ





















Öğretmen okulu son sınıftayım.
Yıl: 1968
Siyasal tercihlerim epeyce yol almış, demek ki sol kulvardayım.
Sadık'la da böyle tanıştım.
Ayakkabı tamircisi ve TİP İl Başkanı.
Tokat'ın tarihi çarşılarının birinde iş yeri var.
Ve gidip gelmelerim sonucu dost olduk.
Sağlam bir kişilik, dik duruşlu sosyalist.
Bu arada kitap da pazarlıyor.
Hatta H. İ. Dinamo'nun Kutsal İsyan adlı sekiz ciltlik eserini
ondan almıştım.
Kitaplığımın baş köşesinde hâlâ durur.
Sonra yollarımız ayrıldı.
Ta ki İstanbul'da buluşuncaya kadar.
İTÜ Maden Fakültesi'nin salonunda okullu arkadaşlarım
bir yemek düzenlemişlerdi...
Seksenli yıllar, kalktım gittim.
Sadık da oradaydı.
Sarıldık, öpüştük ve derin sohbetlere daldık.
Ne de olsa yılların hasreti var.
Her zamanki gibi güleç yüzlü, samimi...
Özetle eskimeyen dost.

Bilahâre arkadaşlarımın düzenlediği her organizasyonda
birlikte olma fırsatı yakaladık.
Ve çağa ayak uydurarak hep birlikte sanal dünyaya geçtik.
Artık birbirimizden günlük haberler alabiliyorduk.
Fakat Sadıkcığımın sık sık hastalık görüntüleri de sayfalara
düşmeye başladı.
Bir keresinde telefonla konuştum, kansermiş...
Direnmesine rağmen gidişat iyi değilmiş.
Çok üzüldüm...
Ve kaçınılmaz son bugün gerçekleşti.
Gece yarısı bir hastane köşesinde vefat etmiş.
Kızı duyurdu ve artık Sadık yoktu.
Canım yoldaşım benim.
Haksızlıkla mücadelenin en önde gideni...
Yiğit adam...
Seni çok arayacağız çok...
Hani derler ya, "sen yoksan bir eksiğiz"...
Aslında sen yoksan çok eksiğiz.
Nurlar içinde yat dostum...
Elbet bir gün sonsuzlukta buluşacağız.

Macit CÜNÜNOĞLU





25 Haziran 2019

Benim uşaklar!

Ahmet Turp ile...

















Akşamın mucizevi sürprizi...
Bir telefon, misafirim var.
Tahmin edin bakalım, nerden ve kim?
Ben de inanamadım...
Taaa Zantara'dan.
Normaldir, o kadar çok yazdım ki köyümü...
Elbet biri çıkıp gelecekti.
Aslında bir süredir yazıştığım Recep Katırcı'yı bekliyordum...
Ama Ahmet Turp çıktı karşıma.
Medar-ı iftiharımız, başkanımız.
Mutluluğumu tahmin edersiniz...
Âdeta dört köşe oldum!
Ve başladık derin sohbete.
Önce seceresini döktü ortaya...
Tanımadığım isim yok.
Fırsat bu fırsat, köyün her bir köşesini gezdik.
Mahalle mahalle, kapı kapı.
Bu arada muhabbettin tam ortasına biri sarktı Almanya'dan.
Bizim Haydar, Hamburglu.
Artık naklen yayındayız...
Kadehler uçuşuyor havada.

Vallahi keyfim yerinde...
Sanki rüyadayım.
Fındık dikmedim Zantara'ya ama yüreğimi koydum.
Baktım yeşermiş, şimdi onları topluyorum.
Şu dünyada benden mutlu insan az bulunur...
Yanımda Ahmet, ekranda Haydar...
Verin bana silahımı, beş el havaya sıkacağım!
Desem de, şaka şaka!
İçime aktı gözyaşlarım, sevincim yüzümde.
Pazar gününe sözleştik, öğrencilerimle buluşacağım.
Belki eski günlerdeki gibi yaramazlık yaparız.
Kirazlıtepe sırtlarında kol kola girer...
Beyoğlu'nun ışıklı gecelerine akarız.

Ulan Macit hoca, sen adam olmayacaksın...
Yaşın geldi yetmişe, öğrencilerinden utanmıyor musun?
Ayrıca yukarıdaki fotoğrafı beş yaşındaki torunun çekti...
Ne diyeyim ben,
 Allah islâh etsin seni!

Macit Hoca


Amasya rüyası

Macit CÜNÜNOĞLU










İstanbul'u her yıl olduğu gibi sıcaklar bastı.
Zaten mevsimler de yolunu şaşırdı.
Ekolojik denge bozulmaya görsün, çivisi çıkar dünyanın.
Bu arada neler özlemiyor insan...
Örneğin benim favorim doğduğum topraklar, Amasya.
Yeşilırmak boyunda, selviler altında tatil yapmak.
Dört beş sene evvel bir büyüğümün bağ evinde misafir olmuştum.
Tadı damağımda kaldı.
Âdeta cenneti yaşadım.
Dalında kiraz, yanı başında vişne...
Narlar çiçek açmış, bekle beni diyor.
Kaysı, şeftali iştah kabartıyor, dokunsan düşecek.
İstanbul'un keşmekeşinden sonra masal diyarı.
Durgun akan ırmağın kenarında dingin geçen zaman.
Aklımda ne siyaset, ne sevgili.
Çok uzaklardan abimin hayâli...
"Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok..."
Hicaz makamından udunun davudî sesi.
Canım memleketim benim.
Ağırbaşlı, derviş kimliğinle kimleri bağrına basmadın ki...
Kaç uygarlık geçti üzerinden?
Hatırlar mısın Hititleri, Pontusluları, Bizanslıları,
Selçukluları, Osmanlıları?
Alevi isyanlarında başı çeken Baba İshak'ı, İlyas'ı...
Ve beni?
Cününoğullarından Mustafa'nın torunuyum.
Nenem Ümmü, babam Mehmet, anam Hava,
amcam Ahmet, halam Hacer...
Dayım faytoncu İskender...
Ve dağların kadar yüksektir ideallerim...
Karınca gibi yaşarım ama yüreğim ateş parçası.
Yaşlanmama rağmen aşktır hayatım...
Bunlardan biri de sensin canım Amasyam.

Felsefi dualar!

Macit CÜNÜNOĞLU










Ne demiş Sokrates:
"Önce kendini tanı." ve ilave etmiş
"Bir şeyden eminim, o da hiçbir şey bilmediğimden."
İşte hayat felsefem.
Yaşım yetmişe geldi, hâlâ kendimi tanımaya çalışıyorum...
Ve hakikatler peşinden koşarak bilgisizliğimi gidermenin
yollarını arıyorum.
Henüz bilgisayar teknolojisi icat olmadan basılan kitapların
arkasında "Doğru-Yanlış" cetveli vardı.
Bir nevi yapılan hataları düzeltme işlemi.
Hayat da öyle değil mi?
Eksiler artılar toplamından ortaya çıkan müthiş sentez.
Yeter ki farkına var, esen rüzgâra karşı dikine dikine gitme.
Ayrıca Heraklit de demiş ki, "Aynı nehir de iki kez yıkanılmaz."
Arif olana derin göndermeler var...
Öyleyse zengin tecrübelerinle yanlışları doğruya çevirmenin
yollarını keşfedeceksin...
İşte o zaman çağlar önce yaşamış düşünürlerin dünyasına girersin.
Tabii tanrıları da göz ardı etmeden.
Bilhassa Dionysos ile Afrodit önemlidir.
İlki şarap tanrısı, diğeri de aşk ve güzellik tanrıçası.
Bu ikisiyle dost olmayı becerirsen âdeta cennette yaşarsın.
Baba Zeus bile karışmaz yaşamına...
Nasıl yaşarsan yaşa.

Fakat cehalet zor zenaattır.
Bir de bilgisizliğinin farkında değilsen, kusura bakma arkadaş,
hiç çekilmezsin.
Kesin ukalalık da vardır...
Kendini beğenmişlik dersen, zaten fıtratındır.
Böylelerini çok merak ediyorsan tepelere bakman da yeterli.
Örneğin Saray ve cemaati.
Ne dersiniz, verdiğim örnekte haksız mıyım?
Bir milyona yakın oy farkıyla seçilen genç adama,
önce Sisi dediler, sonra "Vitrin süsü."
Tabii tüm bu yakıştırmalar halkın ağırına gitti...
Ve koştu sandığa, gereken cevabı verdi.
Peki, ders çıkartırlar mı?
Hiç sanmam.
Tarih ve felsefe onların ilgi alanı değil.
Bedevi kültürü olsa eyvallah.
Hele Antik Çağ'a uzanmak, cehennem azabı...
Haksızlık etmeyelim, mehteri çok severler, bir de attan düşmeyi.
Lâkin attan düşen ölmezmiş de, sandıktan düşen sizlere ömür.
Tanrı taksiratını af etsin.
Amin!

Haydar'a mektup

Kaval sesi eşliğinde...















"Zantara'ya yolculuk" yazımı sevgili Haydar Turp politik bularak
paylaşmakta tereddüt etmişti, bilahâre  Akharman Köyü sayfasında yayımladı.
Tabii ben de memnun oldum.
Kendisine buradan bir kez daha teşekkür ederim.
Yalnız bu vesileyle politika konusunda bir açıklama yapmak isterim,
Yani samimi duygu ve düşüncelerimi.
Öncelikle hiçbir partinin üyesi veya sempatizanı değilim.
Bağımsız düşünür (kendi aklımla) bağımsız karar veririm.
Bu saatten sonra da gençliğimde düştüğüm ideolojik tuzaklara asla düşmem.

Yani "izm" olayı benim için çoktan bitmiştir.
Hele biat kültürü, çok eskilerde kaldı...
Kimseyi kutsamam, herkesin inancına saygı gösteririm.

Ya bugün...
Sadece ve sadece hakikat peşinde koşuyorum.
Ve ırkçılıktan nefret edip dünyalı olmaya çabalıyorum.
Elbette doğduğum ve yaşadığım toprakları seviyorum.
Ancak doğruluk ve dürüstlüğü çok önemsiyorum.
Bir de mütevazı olmayı, basit yaşamayı kıymetli buluyorum.
Empati kültürüyle beslenmek de değerli,
kimseyi küçük görmeden, ötekileştirmeden hayatın derinliklerinde

ilerlemek de en büyük idealim...

İşte böyle arkadaşlar. sakın ha böbürlendiğimi sanmayın...
Tahammül edemediğim davranış biçimi.
Ayrıca gösterişten, şaşadan hoşlanmam, üstelik de utanırım.
Bir de bağnazlıktan...
Fanatizm diyoruz ya, ne takım tutarım ne taraf olurum.
Oysa iyi bir spor izleyicisiyimdir.
NBA ligine kadar takip ederim.
Amacım heyecanı yüksek hoşça vakit geçirmektir.
Hepsi bu kadar.

Umarım derdimi ifade edebilmişimdir.
Ve seyahat etmeyi de çok severim.
Gezgindir gönlüm.
Zantara'ya da uğrar, Amasya'ya da.
Bazen yurt dışına çıkarım.
En çok da Hindistan'ı merak ederim.
İnşallah birgün nasip olur...
Gördüklerimi, yaşadıklarımı paylaşırım.
Tabii ki belgeleriyle, fotoğraflarımla.
Dolayısıyla dostluğumuz, arkadaşlığımız, kardeşliğimiz
hep yalansız olsun, korkusuzca sırtımızı dayamalıyız birbirimize.

Son olarak da herkese binlerce selâm, sevgi, saygı...
Varsa yanlışım, bağışlanması dileğiyle.

Macit Hoca
 

24 Haziran 2019

Zantara'ya yolculuk

Zantara

















Seçim bitti.
Beklenen sonuç, büyük bir farkla İmamoğlu İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı oldu.
Halis Karadeniz çocuğudur, Trabzonlu.
Vatana millete hayırlı olsun.
Öyleyse rahat bir nefes aldığımıza göre köyümüze dönme vakti geldi.
Zantara'ya, gitmesem de benim sevdamdır.
Dün İmatlılı Zafer hocayla konuştum (Dandin)...
"Temmuzda oradayım" dedi.
Aslında benim de ziyaret etmem gerekir.
Görmeyeli tam 47 yıl oldu.
Ne acı?
O kadar yazı kaleme al, hasretten sevgiden söz et...
Ondan sonra da iki yıl görev yaptığın toprakları ihmal et.
Olacak iş değil ama bütün Türkiye'yi gezmeme rağmen
bir türlü yolum düşmedi.
Aslında gözümde tütüyor.
Ama ilk fırsatta, söz.
Varacağım o yeşil cennete...
Oturduğum evin bahçesine kuracağım sofrayı...
Menüyü tahmin edersiniz, mısır ekmeği eşliğinde turşu kavurması...
Varsa hamsi tava...
İçecek, elbetteki aslan sütü...
Şerefine diyeceğim uzaklardan göz kırpan Karadeniz'e...
Eminim ki dostlar beni yalnız bırakmaz.
Sohbetlerin en güzelini açacağız...
Yad edeceğiz Bekir amcayı, Ömer Osman'ı...
Ruhları şad olsun diye dua edeceğiz.
Tabii rahmetli Osman dayımı unutmadan.

Ayıptır söylemesi, hayâl dünyam zengindir.
Bir fakirhanem olsun isterim Zantara'da.
40 anahtar yaptırırım, eşim dostumla paylaşayım diye.
Deniz tatili bana uzak, artık yaşlandım...
Ama Terziali çayı ile Çanakçı deresinde yüzmek isterim...
Buz gibi sularda kulaç atarım gençliğime.

Sizlere şaka gibi gelebilir.
Unutulmaz günler yaşadım.
Her gece bir kitap okurdum, baş ucumda beş numara lamba.
Nice roman kahramanıyla orada tanışıp dost oldum.
Hele Dostoyoveski'nin Suç ve Ceza'sı...
Baş rolde Raskolnikov...
Unutulmaz karakter.
Tabii daha niceleri.

İşte böyle dostlar, yazdıklarıma "Hoca yine gönül gezdiriyor."
diyebilirsiniz...
Varsın olsun, bence mahzuru yok.
Evde kös kös oturmaktansa insan ruhunun canı çektiği yere
yolculuğa çıkması da fena değil...
En azından seyahat masrafı yok, ne bavul ister, ne eş...
Zantara'da üç gün geçirmek ömre bedel...
Hele yıllardan sonra.

Macit Hoca

THE END

İyi yolculuklar usta!










Uzun yıllar sonra umutlar yeşerdi.
Tebrikler İmamoğlu, ilaç gibi geldin.
Sayende nefes aldık, aydınlığı hissettik.
Bu arada Kılıçdaroğlu'na da bir selam çakalım.
Sarıgül, İnce tecrübelerinden sonra doğru adresi buldu.
Ve kesin zafer.
Şimdi durmak yok, yola devam.
Demir tavında dövülür.
Saray sallanıyor.
İçindekinin yüreğine korku düştü.
Bundan sonra daha da saçmalayacak.
Gidiş bileti elinde.
Tarihin çöplüğü dört göz O'nu bekliyor.

Aslında on yedi yıl uzun bir süre.
Hem insan yaşamı için, hem de ülke tarihinde.
2002 yılında "vesayet" çığlıklarıyla yola çıkıldı.
İnkâr etmeyelim, ciddi başarılar da sağlandı.
Fakat nefes çabuk tükendi, rota çağ dışı Arap kültürüne yöneldi.
Ve o tarihten sonra karanlık ülkenin kaderi oldu.
Bu arada kadim ortağı Fetö de boş durmadı.
Pespaye bir darbe senaryosuyla tepelerine binmeye çalıştıysa da...
Netice, binlerce günâhsız insan kurban edildi.
O nedenledir ki hapishanelerimiz hâlâ dolu.
İki düşman yaratıldı, barış sürecinden sonra Kürtler...
15 Temmuz'dan sonra da Fetöcüler.
O gün bu gündür başta CHP düşmanlığı olmak üzere
gergin bir atmosferin çaresiz seyircileriyiz.
Kısaca yazık oldu canım ülkemizin aydınlık geleceğine.
Ta ki bu sabaha kadar.
İstanbul'dan genç bir adam çıktı, doğru üslup, doğru strateji ile
Tek Adam'ı salladı...
Şimdi ise düşürme zamanı.
Zaten yalnızlığa doğru hızla koşuyor...
Dava arkadaşlarından Gül, Babacan ve Davutoğlu çöküşü
büyük bir iştahla bekliyor...
Ve sahnenin kapanması da çok yakın...
THE END yazısı eşliğinde perde iniyor!

Not: Emeği geçenlere teşekkürler.
Sonu iyi biten filmlerden biriydi!

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Haziran 2019

Demokrasi destanının içinden...

On yedi yıldır adamın kazanmadığı seçim kalmadı.
Eyvallah.
Elinde Kur'an, dilinde bayrak...
Ha bire yükseliyor.
Âdeta karşısına çıkanı eziyor.
Dinime küfür eden müslüman olsa gam yemem...
Açlık, işsizlik umurunda değil.

Küba'ya cami dikiyor, Şam'da namaz kılıyor...
Tut tutabilirsen!
Gaz veriyor halka...
Yalan dolan düsturu...
Yüzde elli ikiye yakın oy topluyor.

Ancak yarınlar?
Tısss!
Söndü bitti...
Karga karga gak dedi, vaatler hayâl oldu...
23 Haziran sabahı uyandı halk...
Dur dedi gidişata!

Sonuç ezici...
Aradaki fark yüzde on.
Şımarıklığa da hiç gerek yok.
Daha yolun başlangıcı.
Hedefte Saray...
Çökerse eğer...
Güneş doğar Türkiye'ye.
Bilmem anlatabildim mi?

m.C.


İlham Perisi!

Macit Hoca











Nazara, şeytana inanmam ama "İlham Perisi"nin varlığından
şüphem yok.
Enteresan, düştü mü yüreğime klavyemin başındayım...
Harfler dans edip sözcüklere dönüşüyor...
Onlar da cümlelere...
Ve akıp gidiyor hayat.
Bazen doğduğum topraklara konuyor, bazen öğretmenlik
yaptığım köye.
Oysa elli yıla yakın süredir İstanbul'da yaşıyorum.
Çok da severim, aşkım benim.
Ancak geçmişi unutmak ne mümkün!

Fakat insanın hafızasına kodlanan anıları yok mu...
Belki de hepsinden önemli.
İşte o anda İlham Peri'si işe yaramıyor.
Çünkü yaşanan gerçekler var...
Âdeta bireysel tarihim gözlerimin önünde resmi geçit yapıyor.

Ne güzel...
Sanki dizi film...
İstediğin bölümü izle.
Baş roldeyim, mekânlar belli, figüranlar çok...
Seç beğen!
İster Amasya'ya yolculuk yap, ister Zantara'ya...
Tercih benim.

Fakat yirmili yaşlar önemli.
Çılgın çağlar geride kalmış, olgunluğa ilk adım.
Askerlik denilen dönemeç atlanmış...
Önümde koskoca bir hayat.
Ve karşımda Karadeniz dağlarının en şirin köyü Zantara.
Bıyıklarım henüz çıkıyor, sakalım yeni yeni gürleşiyor.
Tek derslikli okulum, ışıl ışıl öğrencilerim.
En önemlisi de yüksek ideallerim var.
Öncelikle iyi öğretmen olacağım, sonra da ülkeyi kurtaracağım.
Kimden mi?
Amerikan emperyalizmden ve yerli işbirlikçilerinden.
Olmadı, aslanlar gibi mücadele ettik...
Ne acıdır ki yenildik.
Hasar tespit raporu ağır...
Kayıplar çok...
Kurulan dar ağaçları son nokta.
Ama yılmadık, kavgaya devam.
Bu kez karşımızda 12 Eylül...
En kanlı senaryo.

Ondan sonrası bilinen macera.
Özal'la başlayan küresel dünyaya entegrasyon...
Yani zenginlik hastalığı, servet düşkünlüğü.
AVM saltanatı, gösterişli zaaflar...
Kısaca cipli yaşamlar!
Emin olun uymadı bana...
Arıza çıkardı bünyem...
Gözünü dikti dostluğa...
Ve kutsal topraklara, Zantara'ya...
Çünkü ıslatan yağmur, ısıtan güneş yalnız o coğrafyadaydı.
Binlerce selam olsun doğduğum memleketime ve
bana insanlığımı yaşatan Zantara'ya.

Gençlik Aşkı

Macit CÜNÜNOĞLU











İlgilenmiyorum desem de akşamı iple çekiyorum.
Ne de olsa seçim, sandıklar açılıp sonuçlar dökülmeye başlayacak.
Umarım vaat edilen güzel günler gelir, yoksa bataklıkta yaşamaya devam.
Ancak iddiamdan vazgeçmiş değilim, en az yüz bin fark.
Haydi hayırlısı!
Güneşin batmasını da bekleyemedim, doldurdum kadehimi...
Vardım You Tube'a...
Arkadaşım Şenel Dandin'in kemençesi kulağımda...
Peşinden Katip Şadi ile Kemal Yılmaz.
Şimdiden ruhum şad oldu, gönlüm şenlendi.
Aslında horon oynamayı bilmem, ama duyduğum zaman da
yerimde duramam.
Âdeta sihirli bir müziktir, sadece yürekte hissetmek gerek.
İçinde Karadeniz'in sert dalgaları vardır, Sis dağının sarp kayalıkları.
Adım adım tırmanırsınız, yükselirsin gökyüzüne.
Sonra kadın erkek eli buluşur...
Hep beraber açılırlar deryaya; dostça, kardeşçesine.
Ah Zantara ahhh!
Neler öğrettin bana?

Oysa etiketim öğretmen, ama gerçek öğretici hayatın ta kendisi.
En yüce laboratuvar.
Altın tepside sunduğunu alırsan sınıfı geçersin...
Tersi olursa, hayat öper müsait yerinden!
Nerde kalmıştık dostlar?
Evet, horonda.
Zaman zaman sosyal medyada halayların en güzeli paylaşılıyor...
İçinde insan sevgisi, dayanışmanın dorukları.
Coşku sel olmuş, hayâl dünyasındayım.
Ancak rüyamda görürüm..
Fındık bahçelerinden fışkıran altın yürekler denize akıyor.
Görele'nin yemyeşil vadilerinden sesler yükseliyor...
Şenel'in, Şadi'nin, Kemal'in kemençelerinden.
Derelerin çağıltısı eşlik ediyor, nağmelerin benzeri yok.
Horonlardan taşan yıldızlar semadaki yerini alıp
bulutlarla dansların en güzelini sergiliyor.

Belki de benim yazdıklarım gençlik aşkı...
Zantara günlerine duyduğum hasret.
İnsanlıkla yoğrulmuş yüreğim, dostlara uzattığım göz yaşlarımla ıslanmış
yaşlı elim var.

Kazansak da, kaybetsek de...

Macit CÜNÜNOĞLU










Ataletle baş etmeye çalışıyorum.
Üzerimde öyle bir yorgunluk var ki...
Ayağa kalkmam için mucize gerekli.
Oysa şikâyet eden kişiyi hiç sevmezdim...
Büyük konuşmamak lâzımmış.
Gördünüz mü, ne hâllere düştüm.

Hâlbuki sabah erken kalktım.
Büyük bir iştahla sandığa gittim.
Kahvaltı dâhi yapmamıştım.
Oyumu kullandım...
Eve dönüşte katıldığım seçimleri düşündüm.
Kimbilir kaçıncı kez vatandaşlık görevini yerine getiriyordum...
İnanın hatırlamadım.

Neyse ki beynim sağlam.
Gençlik yıllarımda öğrendiğim teoriler aklımda.
Başta Marx, 19. yüzyılın efsanesi...
Sosyalizmin mucidi.
Peşinden Bakunin, anarşizmin yaratıcısı...
Ve Babalar ve Oğullar'da Turgenyev...
Nihilizmle tanıştığımız devirler.
Çok uzaklardan da Mao el sallıyor...
Yıl: 1949...
On yıl sonra Okyanus kıyısında bir ışık parlıyor.
Devrimin önderleri Che ile Castro.

Memleketimde ise TİP, yükselen değer.
65'te on beş milletvekili.
Hayâl denizinde yüzdüğümüz yıllar.
Yaşasın, ülkemde düzen değişiyor...
İktidara yakınız derken...
12 mart, 12 Eylül...
Saha temizliği var.
Âdeta kanlı soykırım.

Ya şimdi, İmamoğlu denilen bir gencin peşine takıl...
Slogan: "Her şey güzel olacak."
Kulağa hoş geliyor.
İman tazelercesine duyulan heyecanlar...
Yorgun ruhuma hiç de fena gelmiyor.
Belki de 23 Haziran kurtuluşun başlangıcı..
Bu hızla da akşama vuracağım rakının dibine dibine...
Kazansak da, kaybetsek de!

22 Haziran 2019

Zantara'nın çığlığı

Zantara

Maviye boyadım tepeleri...
Yeşil kıskansın diye.
Benim adım Zantara.
Karadeniz dağlarına konmuş bir serçeyim.
Mini mini.
Büyüklerimi sayar küçüklerimi severim.
Yolum izim yoktur.
Patikalarım kolye gibi sarkar yola.
Tek çıkışım Gıdır geçididir...
O da Çanakçı deresi üzerinde.
Uzun yıllar elektriğim olmadı...
Suyumu ise göletlerden temin ettim.
Aslında çok dertliyim ama sesim çıkmaz...
Bağırsam hiç duyulmaz.
Kader ortaklığı yaptım doğayla...
Verdiğine şükür ettim, vermediğinde küsmedim.
Fındığını nimet bildim.
Temmuz'da topladım, onu da tüccara kaptırdım.
Neyse ki mısırım var...
Ekmeğim benim.
Karalahanam, fasulyem, ısırgan otum aşım...
Hamsi ise baş tacım.

Yıllar geçti üzerimden.
Nice siyasi iktidar, nice Cumhurbaşkanı gördüm.
Aslında tanımam hiç birini...
Gelen ağam giden paşam!
Ancak yüreğim Anadolu...
Arkamda Sis dağı, önümde Karadeniz...
Coşarım bazen...
Kâh kemençemin sesi, kâh tabancamın namlusu...
Haykırır bulutlara...
"Ben Zantara'yım, asırlardır burdayım" diye.

Evet, aynen böyle gençler.
Kırk dokuz yıl öncesinden sesleniyorum sizlere.
Ne fakir ne zengin vardı o devirlerde...
Sadece insani değerlerle yaşardık...
Okulda, harmanda, camide.
Yüzlerimiz gülerdi, acıda sevinçte birdik..
Ama ne yazık ki günümüzde hepsini yitirdik.

Macit Hoca

Amasya Tamimi'nin 100. Yılında Tankut Öktem'e saygıyla.

 22 Haziran 1919 Amasya Tamimi Anıtı.- Tankut Öktem (1981) 
                                                                                                                                       
Fotoğraf: Macit CÜNÜNOĞLU

21 Haziran 2019

Cennetin pasaportu!

Zantara

Ne güzel fotoğraf.
Yeşili, maviyi hissetmek için orada olmak lâzım.
Öyle uzun boylu değil; yüreğin varsa eğer, bir de selâm
duruyorsan doğaya...
Bırak kendini, Çanakçı deresi seni bağrına basar...
Terziali çayının yanı başında kendinden geçersin.
Çok uzaklardan el sallar Karadeniz...
Arkanda Sis dağı, tepesinde karlar...
Kucaklar seni hayat.
Ve buranın adı Zantara'dır.
Ardıç yolu üzerinde, Şahinyuva'nın koynunda.

Güzel günlerdi...
Kırkıncı kez yazıyorum, bir aşk bir sevdadır köyüm.
Çok eskilerden sesleniyorum...
Heyyy!
Duyuyor musunuz beni?
Yaşım yetmiş, uzun zamandır İstanbul'da yaşıyorum.
Nedendir bilinmez, bir köy insanın yüreğine bu kadar mı işler?
Aslında yolu yok, izi yok, çeşmeden akan suyu yok.
Varsın olsun, dostlukları güzel.
Hele mini mini yavrularım...
Yeryüzüne inmiş melekler.
Hepsi birer yıldız, hepsi birer güneş.

Sanki Zantara'da doğdum, orada öleceğim.
Akharman'daki mezarlığı da bilirim.
Söyleyin Bekir amcama, son duamı okusun.
Bir de Ömer Osman mezarım başında iki duble içerse...
Öğrencilerime söz veriyorum, kesin cennete gideceğim!

Macit Hoca

Selahattin



Antalya'da beş yıl kaldım, resmen İstanbul'a ihanet etmiştim.
Neyse ki ruhum bedenime eşlik etmedi, çabuk dönüş yaptım.
Ancak önemli dostlukları geride bırakarak.
Bunlardan biri de Selahattin.
Karaoğlan parkının içindeki Aytek büfenin yanı başında
dondurma satıyor.
Değerli Bahattin'imin iş ortağı.
Bir nevi kader birlikteliği.
Hava sıcaksa "marojna" kapışılıyor...
Tabii müthiş şov eşliğinde.
İngilizce, Rusça, Korece havada uçuşuyor.
Çalışkandır, fedakârdır, gönlü boldur Selahattin'in.
Ana rahminde babasını kaybetmiş, Anadolu Lisesi mezunu.
Çok çalışkan, emeğinin karşılığını almaya da başlamış.
Bir evi, son model arabası var.
Rus sevgili de ekstra.
En son O'na dedim ki, kendi toprağının meyvesinden başkasını düşünme.
Tecrübeyle sabit zengin gözlemlerim var.
Elbette kendi bilir, belki de benim yaptığım ırkçılık...
Yine de aynı bahçenin çiçeklerinin dansını önemserim.

Fakat en dikkat çeken özelliği meraklı olması.
İçinde zengin bir cevher...
Her fırsatta besleyip geliştirmek istiyor.
Ne güzel, hayata karşı dik durmanın en kıymetli refleksi...
Bıkmadan, usanmadan öğrenmek.
Bu da Selahattin'in yaşam felsefesi.
Gurur duydum, elim omuzunda Bey dağlarına selâm durdum...
İşte burada aydınlık geleceğimiz, işte burada Maraşlı Selahattin dedim...
Ve çok uzaklardan ses geldi:

"Kurban olurum O'na...
Gönder gelsin yanıma...
Karlarım yatağı, yaban güllerim tacı olsun."


Macit CÜNÜNOĞLU

Sisi'nin askerleriyiz...Marş marş!

Macit CÜNÜNOĞLU









Demek ki pazar günü Sisi'yi seçeceğiz.
Hem de vitrin süsü olarak.
Olsun, ne de yakışır İstanbul'a.
Mursi'den kırk kat daha iyidir.
Neydi o?
Ortaçağ karanlığından süzülüp gelen örümcek kafalı adam...
Yobazın da allahı!
Neyse, Reis istediği kadar sandığı sulandırsın,
halkımız kimi seçip, seçmeyeceğini bilir.
Evet, 23 Haziran demokrasimiz açısından tarihi bir gün.
Bütün ülkenin gözü kulağı İstanbul'da.
Vatanın geleceği oylanıyor.
31 Mart'ta başlayan kurtuluş mücadelesinin ilk aşaması tamamlanacak.
Sonra Saray'daki koltuk gündeme gelecek.
Kim ne derse desin, on yedi yıl sonra işler iyi gitmeye başladı.
Tabii yurtseverler açısından.
Hem de CHP'ye rağmen.

Dikkat ediyorum da, ne kadar özlemişiz nefes almayı.
Farkında olmadan âdeta boğulmuşuz.
Batı'ya efelenmeler, Suriye'ye sarkmalar...
S-400 alımlarıyla Rusya'ya verilen rüşvetler...
İçte mutfak yanıyor, işsizlik almış başını gitmiş...
Kaba saba propagandalar...
Elbette halkın gözünden kaçmıyor.
Hatta öylesine ki, bıçak kemiğe dayanıp isyan noktasına gelmiş.
Dolayısıyla aydınlık günler çok yakında.
Şükürler olsun ki umutlarımız boşa çıkmadı.

Ayrıca pazar günkü seçimde öyle beş on bin fark beklemiyorum...
İddia ediyorum, en az yüz bin!
Çünkü bu halk asla aptal değildir.
Bu arada çok sevdiğim bir lâfı da tekrar etmekten geri durmayacağım...
Necip milletimiz sevdiğini başına taç da yapar, kıçına tıkaç da.
Öyleyse herkes yerini ve haddini bilecek.
Şimdi haftaym zamanı...
Herkes hak ettiği yere...
Marş marş!

Recebimin Ödülü




Macit CÜNÜNOĞLU








"Siyah Beyaz bir film gibi biraz

Zaman zaman hangimiz istemeyiz bir zaman makinasını, tuşlarına basarak istediğimiz tarihe geri dönmeyi ve o siyah beyaz günleri uzaktan izlemeyi .
Çocukluğumuza , hatta daha öncesine seyehat etmeyi, gözlerimiz ile tekrar o günleri görmeyi yaşamayı kim istemez.

Aslında bulduk biz bu makinayı , icat edilmedi demeyin sakın böyle bir şey ,
hem hiç masrafsız ve hemde gerçek , sadace göz gezdirmeniz yeterli . İnsanı yıllar öncesine anında götürüyor. Yaşamadığın yılllara. Sen yoksun hayatta henüz, annen var , baban var , diğer büyüklerin var, ama öyle bir zaman makinası ki dünyada olmadığın zamanı izliyorsun ve her yer siyah beyaz.
Macit hocamın kısa yazıları, evet anılar, bir anı okuduğunuzda o an nerde olursanız olun anlatılan yıllara gidiyorsunuz. Bu sizin elinizde değil , size bağlı değil , büyülü sözler , büyülü kelimeler, bedeniniz masada oturuyor ama düşünceniz , ruhunuz sizinle beraber değil.
Bir hatıra bu kadar mı güzel anlatılır. Kelimeler bu kadar mı itina ile seçilir, konunun hiyerarşik düzeni bu kadar mı mükemmel olur. Devrimci yeteneği olsa gerek.
Hocam , ben gördüğüm her hatıra yazınızı , aracı durdurup sağa çekiyor ve kalbim hızla çarparak okuyorum trafikte isem, konuşmayı kısa tutuyor alıp telefonu hemen odama geçiyor okuyorum toplantıda isem , ekmeğimi yarım masaya bırakıyor , bir sıgara yakıyor heyecanla okuyorum yazınızı yemekte isem.
Bu güzel hatıralar ile beni 20-30-40 yıl öncesine götürüyor ve o zamanı düşüncemde yaşatıyorsunuz.
Siyah Beyaz bir film gibi biraz.
Teşekkür ederiz size , iyi ki varsınız."

Yukarıdaki satırları Recep Katırcı kaleme alıp Face sayfama göndermiş.
Bu sabah okudum, ve tahmin edersiniz gözlerim doldu.
Kendimi Nobel ödülü almış gibi hissettim.
Aslında yazar falan değilim, sadece hissettiklerimi basit bir dille
yazıya döküyorum.
Bu da mutlu olmama fazlasıyla yetiyor.
Hele de böylesine sevgi dolu buluşmalar beni alıp cennet
köşesine götürüyor.
Yaşarken duyulan sevinçler insan yaşamında kıymetli olsa gerek.
Oysa dört kolluya bindin mi herkes arkandan sesleniyor:
"İyi biliriz!"
Ne önemi var?
Ayrıca hayattan keyif alabilmek marifet değil midir?
Örneğin Zantara'da geçen iki yılım...
Benim için âdeta hazine değerinde.
Hiç abartmıyorum, o küçücük köydeki zenginlikler dünyanın
hiç bir yerinde bulunmaz...
Ve insan malzemesi; yaşlısıyla, çoluğu çocuğuyla müthiş bir servet.
Yeter ki görmesini, dokunmasını bil.

Ayrıca ben böyle yaşamayı seviyorum.
Coşkulu, heyecanlı, çoğu zaman çocukça.
Yıpranmış kaportama bakıyorum, şimdilik idare eder.
Sekmanlı, rektefiyeli yüreğim ise hâlâ duygusal, hâlâ kıpır kıpır...
Ne güzel.
Bir ödül aldım Recebimden, dört köşe oldum!
Gördünüz mü, ne kadar da şımardım.
Varsın olsun, iyidir iyi...
En azından ara gazıdır.
Zaten yaşlılara vereceksin coşkuyu...
Bak gör o zaman, teneşir öncesi karıyı boşar!
Desem de şaka şaka.

Evet, bir kez daha Recep Katırcı'ya içten methiyesi nedeniyle
teşekkür eder, gözlerinden öperim...
Ve Kayahan şarkısına geçerim:

"Bizimkisi bir aşk hikayesi

Siyah beyaz film gibi biraz
Gözyaşı umut ve ihtiras
Bizimkisi alev gibi biraz..."

20 Haziran 2019

Bulutlar arasında

Arif, Turan ve ben -Mahmatlar


















1968 yılında Tokat Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuşum.
İlk görev yerim Amasya merkez köyü; Mahmatlar.
Turhal yolu üzerinde, 22 km mesafede.
40 hane ya var ya yok.
Küçücük bir yer.
Elmacılığıyla ünlü, misketin ana vatanlarından biri.
Bir-İki-Üçüncü sınıfları bir arada okutuyorum.
Yani öğretmenlikte ilk okuma-yazma tecrübem.
İki afacan öğrencim de var.
Fotoğraf da görülen Arif ile Turan.
Mini miniler, en ön sırada oturuyorlar.
İkisi de çok zekiler...
Harfleri, rakamları havada kapıyorlar.
Yalnız Arif görme sıkıntısı çekiyor.
Çağırdım babasını, "al bunu göz doktoruna götür" dedim.
Gitti ve geldi...
Gözünde 10 numara gözlük, aynen kataraklı yaşlılar gibi.
O zamanlar Oğuz Aral'ın "Avni"si henüz dünyaya gelmemiş,

ilk prototipi bizde!
İnanmazsınız ama karikatür gibi, şeker mi şeker.
Turan da öyle, matematik algısı yüksek.
Yalnız çişini tutamıyor.
Bir bakıyorum mahzunlaşıyor...
Ve sıranın altındaki ıslaklık kara tahtaya doğru yol alıyor!
Güzel günlerdi.
Bir de Macitim vardı, adaşım.
Muhtarın oğlu, duydum ki Albay olmuş.
Ne gurur, ne mutluluk.

Tabii Mahmatlar deyince Abdullah abi ile Necmiye abladan
söz etmemek olmaz.
Beni bağrına basan aile.
Onların sayesinde bir gün yumurta kırmak nasip olmadı.
Eğitim sürecince sofralarını, yüreklerini paylaştılar.
Nurlar içinde yatsınlar, asil kişiliklerdi.
Köylülükten öte kentsoylu ruha sahiptiler.
Abdullah abi Amasya Millet Partisi kuruluşuna katılmış...
Bölükbaşı ile yan yana çekilmiş çerçeveli fotoğrafı evinin baş köşesindeydi.

Hey gidi günler hey!
O tarihlerde çiçeği burnunda devrimciyim.
Bol bol siyasi kitap okuyorum, çevreciliğin de farkında değilim.
Nasıl olduysa okulun bahçesine ağaç dikmeye karar verdik.
Ve ilk vurduğumuz kazmada tarihi bir küpü kırdık.
Meğersem köyün altı hazineymiş.
İlk keşfedenlerden biri de Amasyalı berber İsmet...
Yaşıyorsa allah selamet versin, malı götürmüş!

İşte böyle dostlar, bölük pörçük anılarımı yazıya döküp
sizlerle paylaşıyorum.
Lâf olsun, torba dolsun misâli.
Zaten bloğumun adı da "Sonsuzluğa yazılar"...
Gençliğimi fırsat buldukça bulutlara asıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

Zantara hatıraları
















"Oy Trabzon Trabzon

  İçin kalaylı kazan
  Efkârlı günlerime geldi çattı remazan..."

Akharman'daki okuldayız.
Öğrencilerimden Nuray yukarıdaki türküyü söylüyor.
Ne de yanık sesli.
Müzik eğitimi alsaydı kesin ünlü bir soprano olurdu.
Sınıfımda 40-50 tane köy çocuğu var.
Hepsi pırıl pırıl, gözleri parlayan afacanlar.
Okuma yazma, dört işlem konularında temellerini
sağlam atmaya çaba gösteriyorum.
Ancak bir yere kadar.
Aile desteği olmayınca bir üst okullara atlamak kolay değil.
Keşke çoğu üniversiteyi bitirip başarıyı yakalasaydı.
Bildiğim kadarıyla mümkün olmamış...
Benim arzularım da boş hayâl olarak kaldı.

Ancak Amasya valilerinden Ziya Paşa'nın önemsediğim
bir lâfı var.
Der ki, "Diploma cahilliği alır, eşeklik bakî kalır."
Aynen öyle, günlük hayatımızda, özellikle siyaset dünyasında
nice diplomalı cahillerle karşılaşıyoruz.
Zaten bütün mesele düzgün faydalı insan olmak değil mi?
Gel gör ki, burası Türkiye.
İnsanın değersiz sayıldığı, bilgeliğin para etmediği topraklar.
Dolayısıyla yirmili yaşlarımın başında görev yaptığım
Zantara'yı asla unutmam.
Bir Yunus dede, bir Osman dayı, bir Bayram abi...
Hepsi dünya tatlısı büyüklerimdi.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da onlardan ne çok şey öğrenmişim.
Bir keresinde Bayram abim demişti ki,
"Hocam kalp yumurtaya benzer, kırılmaya görsün, asla geri gelmez."
Müthiş bir hayat felsefesi.
Kimseyi incitmeden yaşamanın zarif sırları.
Ayrıca bu incelikleri kitaplarda bulamazsınız.
Karadeniz'in şirin bir köyünde yaşayan vatandaşın yüreğinden fışkıran düşünceler,
güneş gibi içimizi ısıtan.

Evet, bugünlük bu kadar.
Sevgili öğrencilerime, Zantaralı dostlarıma binlerce kez selâm.

Macit Hoca

19 Haziran 2019

Ülkü'nün kara lastiği













Zantara'da iki yıl öğretmenlik yaptım ama hafızamdaki
anılardan roman çıkar.
Tabii temelinde insan sevgisi.
Yaşamın en değerli hazinesi.
Çoğu öğrencimi hatırlarım.
Bunlardan biri de Ülkü Aksu.
Face yorumunda diyor ki,

"Mesela ben sizi şöyle hatırlıyorum.
İnce uzun, kısa saçlı kumral, klas bir beyefendi olarak...
Bir de beni sıranın üstüne çıkartıp sınıftaki çocuklara
örnek gösterirdiniz.
Temiz giyinip saçım taranmış, tırnaklarım kesilmiş, ayağımdaki
kara lastik ayakkabım yıkanmış, yakalığım yatağımın altında ütülenmiş."


Çok duygulandım, gözlerim doldu.
Ne güzel ifade etmiş kendisini...
Kara lastik, yatak altında ütülenen yaka...
Samimiyetle yaşadığı devirleri anlatmış.
Keşke evlatları okusa da, bir anlam yüklese.
O çağda köy çocukları eşitti.
Bugünkü gibi zengin fakir ayırımı yoktu.
Daha doğrusu okula servisle gitmek hayâldi.
Belli standartlar vardı, kara lastik, siyah önlük, beyaz yaka.
Ve disiplin içinde eğitim.

Geçenlerde Nedim Eyüpoğlu mesaj çekti...
Attığım şamarı unutamamış.
Dünyam başıma yıkıldı.
Nasıl utandım bir bilseniz...
Bin bir özür diledim...
Bağışlamasını arzu ettim...
Ama nafile.
En korktuğum şey başıma gelmişti...
Şiddet yanlısı bir öğretmen olarak anılmak.
Ölene kadar da asla unutmayacağım...
Kendime verdiğim en büyük ceza.
Gerekçe ne olursa olsun, melek yaştaki yavrularımızın
yüzüne vurmak!

Hâlbuki Ülkü övgüler yazmış hocasına...
Ne önemi var.
Nedim'e yaşattığım acıyı insanlık suçu kabul edip,
beni af etmesi için tanrıya yalvaracağım...
Yeter ki o değerli insanla bir kez daha karşılaşmak nasip olsun...
Yanaklarından okşayacağım.

Macit Hoca 



Bir aslan miyav dedi...

Meleklerim





















Ömür dediğin ne ki, altın tepside sunulan zaman dilimi.

Nasıl yaşarsan yaşa.
Kendi adıma bendeniz melekleri tercih ettim.
Her bir buluşmamız âdeta minik bir şölen.
Oyunlar, danslar, köşe kapmacalar...
Hayatın en değerli ziyafeti.
Doymak da mümkün değil.

Hızlı geçen gençlik yıllarından sonra yorgun ruhuma
torunlarımla oynaşmak fevkâlâde iyi geliyor.
Bir nevi yaşam iksiri...
İç kana kana, yüzünden gülücükler, gözlerinden sevinç
pırıltıları eksik olmasın.
Oh ne âlâ.
Sağ olsunlar, etrafımda nazar duası okuyan kadro da var...
Artık kim tutar beni?
Daha açıkçası her an aşık olabilirim.
Zaten İstanbul sevdam malûm...
Müzik vazgeçilmezim...
Sanat edebiyat yaşam biçimim...
Bu güzelliklere bir de partner montajladı mı...
Kesinlikle yüz yaş barajını aşarım!

Desem de...
Kim inanır?
Devrimci karakterim yalnızca beynimde varlığını sürdürebiliyor.
Ne acı ki yaşlı bedenim ona ayak uyduramıyor..
Yani vaziyet sanıldığı gibi değil.
Söylemde, yazıda sular seller gibi coşan duygularım,
pratiğe geldi mi yelkenler suya iniyor.
Ne yapalım, doğanın kanunu.
Her yaşta her arzuyu insan yerine getiremez.
Şimdi ise görevim, heyecanla torunlarımı sarıp sarmalamak.
Bir de düet yapmak.
En son Kayahan parçasına çalıştık:

"Bir aslan miyav dedi
Minik fare kükredi..."


Hiç de fena olmadı, neşe içinde söylüyoruz.
Yalnız bir projem daha var...
Biraz iddialı ama başaracağımızdan eminim.
O da Madonna'nın söylediği Don't Cry For Me Argentina
şarkısını müzikal olarak sahnelemek.
Gitar da ben, vokallerde torunlarım...
Öyleyse bize kolay gelsin...
Nasıl olsa haberiniz olur, muhteşem gala törenimize bekleriz.

Macit CÜNÜNOĞLU



18 Haziran 2019

Görele

M.CÜNÜNOĞLU-1972





Zantara'dan yeteri kadar söz ettik, biraz da Görele'ye uzanalım.
Karadeniz'in en şirin ilçelerinden biridir.
Yanılmıyorsam görev yaptığım 70-72 yılları arasında nüfusu
5300 civarındaydı.
Şimdilerde 30 binin üzerinde.
O devirlerde Cumartesi tatil değil, eğitim saat bire kadar sürüyor.
Ondan sonra ver elini Görele.
Okulun altındaki patika yoldan Çanakçı deresine bir çırpıda varış...
Mevsim kış, derme çatma köprü de yok.
Önce pantolon çıkarılır, ayakkabı, çorap elde.
Buz gibi sulardan karşıya geçilir.
Eğer don ıslandıysa önce sıkma işlemi, sonra İmatlı.
Nasıl olsa Derekuşçulu Şevket abinin pikabı birazdan geçer.
Nurlar içinde yatsın, ne tatlı adamdı.
Ağzından sigarası düşmez, neşeli mi neşeliydi, gırgırdı.
İyi dostumdu, bazen kahvede tavla oynardık.

Sonra İmatlı'nın süper marketi Harun abiden alınan küçük rakı...
İki bardak ve tezgâh altından promosyon Hisar sigarası.
Balıkçımız da tam karşısında.
Tabii tek çeşit var, o da kutsal hamsi.
Gazyağı tenekesi çapraz kesilip mangala dönüştürülmüş.
Tel ızgara da var.
Akabinde şırıl şırıl akan derenin kenarında dostlarla sohbetler...
O kadar seviyeli ki, o kalitedeki parlamentoda bile yapılmaz.
Masal gibi, inanmazsınız ama memleket kurtarıyoruz!

Derken çakır keyif varıyorum Görele'ye...
İlk adresim TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası)...
Henüz kapatılmamış, 12 Mart darbesine daha bir yıl var.
Yakın arkadaşlarım lise hocalarından; matematikçi Mustafa Yumurtkan,
edebiyatçı Muzaffer Şatır, İngilizceci Taner Hoşdil,
Dinci Cemal Saygılı ve Remzi Bayır...
Hasan Ali Yücel İlkokulu müdürü.
İlçenin en sevilen eğitimcilerinden...
Bir de Osman Dede...
Hepsi yoldaş isimler.
Yaşım yirmi.
Yüreğim yaşımdan büyük.
Belimde tabanca, gözü kara bir delikanlıyım.
Hedefim Ankara, amacım devrim yapmak.
Aslında kargalar bile gülüyor hâlime...
Ama ben farkında değilim.

Varsın olsun, güzel günler yaşadık...
Tertemiz, buram buram insan sevgisi kokan.
Ne katil olduk, ne hırsız.
Yalnızca doğru olmaya çalıştık...
Ve elimizden geldiğince dost biriktirdik...
Onların sesi ilahiden de değerli...
Varlıkları ise cennet...
Bilmem yirmili yaşlarımdaki Görele'yi anlatabildim mi canlar?


Dostlar sofrasındayım-Görele

Adaletin cilvesi!












Gözünü sevdiğim İstanbul, sen nelere kadirsin.
Belediye başkanının seçimi bile ülkeyi sarsmaya yetiyor.
Baksanıza, büyük Reis fevkâlâde sinirli, hop oturup hop kalkıyor.
Savurduğu tehditlerin haddi hesabı yok.
En son İmamoğlu seçilirse başkan yaptırmamaktan söz ediyor.
Hâlbuki daha düne kadar da ne çok sandık meraklısıydı.
Demokrasiyle özdeşleştirip âdeta kutsamıştı!
Ya şimdi?
Oyun bozuldu.
Rüzgârlar O'nun istediği gibi esmiyor.
Yön değiştirdi, saltanat sallanmaya başladı.
Koltuk kaybetme korkusu yüreğe oturdu...
Ki bir siyasi için en tehlikelisidir.
Hele de Batı'yı reddedip Doğu kültüründen beslenenlerde.
Bilhassa Arap sevdalılarında.

Baksanıza Mısır'ın devrik lideri Mursi eceliyle öldü.
Neredeyse ulusal yas ilân edecek.
Oysa adam Birleşmiş Milletler tarafından terör örgütü kabul
edilen Müslüman Kardeşler'in siyasi önderi...
Yani Rabiacı.
Aynen zat-ı alileri gibi!

Of offf!
Bu ülkenin her şeyi iyi de, adaletine hukukuna, demokrasi anlayışına
katlanmak zor.
Üç beş kişinin elinde maskaraya dönmüş.
Geçen hafta bir Kürt vatandaşımız hapisten çıkmış.
Demek ki haber değeri var, medyadan okudum.
Tam 28 yıldır içerdeymiş.
16 yaşında mahkûm olmuş.
Tek kelimeyle kanım dondu!
Dile kolay, o kadar süre mahpus damlarında kalmak...
Ve ruh sağlığını korumak...
Aklıma müebbet cezası istenen Nazlı ile Ahmet geldi...
Üç yıldır Silivri zindanlarında yatıyorlar...
Dört duvar misafirliğinin önü de açık...
Duruşmalar ha bire öteleniyor.
Ya suçları?
Ben bilmiyorum, ya siz?
Sebep Reis olmasın?
Hiç sanmam, kendisi Anayasa ilkelerine sonuna kadar bağlıdır...
Ayrıca sandıktan çıkan belediye başkanını makamına oturtmazsa da
hiç şaşmam.
Geçenlerde Kartal adliyesinin önünde terazi tutan genç kızla
sohbet ettim...
Eğilip kulağıma dedi ki,

"Valla amca, burada durmaktan utanıyorum...
Keşke Abanoz sokağın başına dikseler, ne kadar da yakışırım...
Çünkü önüne gelen kamuoyu önünde tecavüz ediyor!"


Başımı eğip hızla oradan uzaklaştım.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Haziran 2019

Babam

Macit CÜNÜNOĞLU












Rüzgârından korktuğum, anlattığı masallarla koynunda
uyuduğum insan.
Öldüğünde dokuz yaşındaydım.
1960'ın Şubat ayıydı, soğuk bir gündü.
Evimizin üst katındaki salona soluksuz bedenini yatırmışlardı...
Göbeğinin üstünde makas.
Herhâlde arkadaşları, yanı başındaki makata dizilmişlerdi...
Ürkmüş olmalıyım ki, yaklaştığım da biri seslendi;
"korkma korkma baban!"
Oysa öylesine yıkılmıştım ki, gözlerimden yaşlar süzüldü,
elimdeki simit düştü.
Ve o gün bu gündür babamı özlerim.
Hâlbuki sert biriydi, iflas etmiş müteahhitti...
Alkol bataklığına sığınan, sık sık hezeyanlarına yenik düşen
tipik bir Oblomov'du.
Çok kitap okuyan, sıkı coğrafya bilgisi olan çağının devrimcisi.
Ramazanda içkiyi bırakıp Kur'an hatmeder...
Kalan on bir ayda meyhaneleri kolan eder.
Öncelikle yorucu bir hayatı vardı, düştüğü ekonomik çaresizlik
O'nu bambaşka bir kimlik yapmıştı.
Ailenin sürüklendiği yoksulluk ortamı ise nice
travmaların sebebi oldu.

Yine de derinden hissettiğim acıları değil, babamın yaşadığı
talihsizlikleri hatırlarım.
Tek kelimeyle yazık olmuş.
Hak edilmeyen hayatlar, insanın garip serüveni.
Ermeni kızıyla evliliğe varan şaşalı devirler...
Ailesinin muhalefetiyle ayrılıklar, düşüşler...
Muhacir anamla buluşması...
Üç çocuk...
Sonrası, kalp krizi sonucu erken veda.
Keşke uzun yaşasaydı diyemiyorum.
Belki de tam zamanında.
Kim bilir daha neler neler yaşardık.
Nurlar içinde yatsın.
Öldüğünde dokuz yaşımdaydım ve hâlâ babamı özlerim.

15 Haziran 2019

Dosta mektup

Bahattin ile Aytek türbesi bahçesinde














"Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş 

Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş 
Dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş 
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş 

Ortak olmak her sevince, her derde, kedere 
Ve yürümek ömür boyu, beraberce, el ele 
Olmasın hiç o ta içten gülen gözlerde yaş 
Bir gün gelip, ayrılsak bile seninle arkadaş 

(Yollarımız ayrılsa bile seninle arkadaş)" 


Oturduğum apartmanın hemen önünde çocuk yuvası var.
Bir de hârika bahçesi.
Bugünlerde yıl sonu gösterileri yapıyorlar.
Aman allahım, ne şarkılar.
Barış Manço'dan Tarkan'a kadar.
Tabii ki İzmir'in dağları da açılış parçası.
Alkışın haddi hesabı yok.
Ben de duyguyla izliyorum.
En son "Arkadaş"ı söylediler.
Yılmaz'ın meşhur filminin müziği.
Aklıma kadim dostum Bahattin Baha Tekman geldi.
Zaten hiç aklımdan çıkmayan dostumdur.
Tanışalı elli beş yıl olmuş.
Öğretmen okulu yıllarından başlayan yakınlığımız kökleşerek
bugünlere kadar geldi.
Hemen hemen her gün görüşürüz.
Ve benim için varlığı önemlidir, değerlidir.
Herkese karşı olmasa bile yakınlarına karşı cömerttir.
IMF yardımı gibi bu fakiri zor zamanlarında her zaman desteklemiştir.
Borç değil, aynen Ramazan fitresi anlayışıyla.
Elbette ben de dualarımı ondan esirgemedim
Yukarıdaki de dinliyor herhâlde, verdikçe verdi.
Ama fazlasıyla hak ediyor.
Hayatta tanıdığım en çalışkan, en fedakâr insan.
Asla kendisi için para harcamaz.
Âdeta yoksul yaşar.
Ancak dostları söz konusu olunca kral sofraları kurar.
Ayrıca son derece ilginç espri anlayışı vardır.
Sıcak olmasa bile soğukluk katsayısı yüksektir.
Dinleyenler hayranlığını gizleyemez, bu arada sevgili eşi
muhalefet şerhini koymaktan da geri durmaz.

Canım arkadaşım Bahattin...
Daha şimdiden seni çok özledim.
Hele çocukların sesinden "Arkadaş" şarkısını dinleyince
yıllar gözümün önünden akıp gitti.
Ne güzel hatıralar, ne kadar zengin yaşamlar.
İyi ki varsın dostum, kardeşliğimiz mezara kadar.

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Haziran 2019

Umut dünyasından

Macit CÜNÜNOĞLU







Bu sefer olacak.
Hanımdan anladım.
Kendisi apolitiktir.
Ne olduysa sabah akşam Ekrem İmamoğlu ile yatıp kalkıyor.
Ve çevresi de öyle.
Her gün kırk kez telefonla görüşüyor.
Konuşmalarının içeriği Ekrem başkan.
O kadar inanmışlar ki...
Hoşuma gitmiyor dersem yalan olur.
Gençliğim aklıma geliyor.
Ne çok seçim gördüm.
En heyecanlısı da Ecevit'in 73'teki başarısıydı.
Kısa süreli de olsa iktidarı görmüştü.

Siyaset güzeldir, alışkanlık yapar.
Diğer bir adı da toplumları yönetme sanatı.
Bizim ülkemizde sağlıklı olduğu söylenemez ama...
Yine de kör topal bugünlere geldi.
Samuel Backett'ın ünlü bir eseri vardır...
"Godot'yu beklerken."

Biz de bekliyoruz, yaş yetmiş.
Karanlık gölgelerden bıktık.
On yedi yıl oldu.
Artık güneş doğsun istiyoruz.
Tamam; ısıtmasın, yüreğimizi yakmasın...
Aydınlık olsun yeter.

O nedenledir ki İmamoğlu'nu can-ı gönülden destekliyorum.
Arada sırada Kur'an okusa da, Topal Osman'ın kuyruğuna girse de...
Ne yapalım?
Eldeki malzeme bu.
Ayrıca ben atamadım ki.
CHP kurmaylarının garip seçimleri her daim olmuştur.
Resmi geçit törenlerinden kimler geçmedi ki...
Nice dindar, nice milliyetçi!
Özel yaşamına bakınca İmamoğlu'na kurban olayım.
En azından M. Kemal'i tanıyor, seviyor...
Bu özellik bile bana yeter de artar.
Devam et usta...
Eminim ki her şey güzel olacak.

Dostlar arasında



"Ve kadınlar

bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız..."

Nazım usta şiirinde böyle diyor.
Gerçekten de Karadeniz kadını fedakârdır, çilelidir.
Nasıl olmasın ki, fındıkta, odunda, mısırda, ineğin altında,
ocağın başında hep o vardır.
Coğrafya serttir.
Fındık bahçeleriyle kaplı arazi dağlıktır.
Ege'nin düzlüklerini bulamazsınız.
Aydınlı efe zeybek oynarken ayağını bir hafta da yere indirir...
Ama Karadeniz insanı öyle mi?
Kıpır kıpırdır horonları, kemençenin ritmine yetişmek için
nefes ister.

Zantaralı da güzel oynar.
Bir kaç düğününe katıldım.
Tam bir şölen havasıdır.
Silah sesleri arasında evlenen çift âdeta gökyüzüne uçar...
Yoldaşı olur bulutlar...
Ve yüce Sis dağı çok uzaklardan seyreder manzarayı...
Karadeniz her zamanki gibi coşkuludur, dalgalarıyla
köyü selâmlar.

Zantara'da da gurbetçi çoktur.
Ekmek parası işte, kimi yurt dışında, kimi İstanbul'da.
Çok çocuklu ailenin yükünü kadınlar omuzlar.
Belinden peştemal, sırtından küfe (şelek) eksik olmaz.
Tam bir emekçidir.
Ağır yükler taşıyan narin bacakları eğridir.
Eski Skoda pikapların tekerleklerine benzer.
Erkek ise giyinir, süslenir...
Belinde tabanca, kahvelerin yolunu tutar.
Çünkü muhabbet ordadır, hoşgin oyunu eşliğinde
yüksek politikalar yapılır(!)

Görele'de kurulan Salı pazarı çevre köylerin vazgeçilmezidir.
O gün Akharman'a Şevket abinin arabası gelir...
Yolcuyu toplar, ver elini pazar yeri.
İlk ihtiyaç hamsi, mübarek balık kovalarla alınır...
Sonra da beyaz ekmek.
Siz hiç mısır unlu yarmaçayla pişirilen hamsi yediniz mi?
Olağanüstü lezzettir.
Bir de neyi özledim bilir misiniz?
Halis sütten yapılmış yoğurda mis gibi kokan mısır ekmeğini
doğrayıp da yemek...
Vallahi ağzım sulandı!
Ah Zantara ahhh!
Neler hatırlattın bana.

Evet dostlar, şimdilik hoşçakalın...
Güzel köyümüzle tekrar buluşuncaya kadar.
Ha bu arada gelirken şemsiyelerinizi unutmayın...
Ayam bozdu, yağmurlar başladı...
Toprak suya doydu...
Ben size doyamadım.
Keşke okulumuzla bir daha kucaklaşsak...
Hep beraber, hep birlikte...
Gençlik heyecanlarıyla.
Ama gözler ıslak, gönüller yorgun.

Macit Hoca


1970- Gıdır Geçiti

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...