23 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
23/05/2014 06:31

Kesmez ama EVET!

A+
A-

Büyüklerimiz hayata dair ne çok lâf etmiş…
Meselâ: “Birlikten kuvvet doğar.”
Gel de bu tespitin doğruluğunu, önemini anlat.
“Sürüden ayrılanı kurt kapar” da demiş ama o başka…
Daha doğrusu marjinallere kılçık atmak için söylenmiş…
“Sakın ha, muhalefet etmeyin” mealin de!

Fakat birlikten güç doğacağı kesin.
Hatta “millî irade” bile üretilebilir ki, adamı iktidar yapar.
Gerisi kolay, çalsın sazlar oynasın kazlar…
Değil on iki yıl, ömür boyu saltanatsın…
Yeter ki allah sağlık, uzun ömürler versin!

Haaa, ölürsen de gözün arkada gitmezsin…
Nasıl olsa boşalacak koltuğa oturacak bir oğlan çocuğu bulunur…
Ayrıca bulunmazsa ne yazar, erkeklere taş çıkartacak kız evlâtlar var…
Biri çıktı mı balkona, babasından aldığı feyzle…
Bir konuşma, yalnız ülkemiz değil, dünya halkları selâm çakar!

Lâf aramızda, oldum olası liderleri kıskandım…
Hatta ulu tanrıya kızıp ciddi manada sataşmalarım var…
Örneğin M. Kemal’i yarattın…
Ya peşindekileri?
Peki, Menderes'e ne demeli?
İyidir, hoştur, çelebidir…
Fakat izinden yürüyüp parsayı toplayan çoban yok mu?
Halk ağzıyla konuşur, Morrisonculuğun daniskasıdır!

Bak, Özal’a bi şey demem, diyemem…
İyi çocuktur, açık seçik sözlüdür.
Almıştır amirlerinden sıkı terbiye…
Topluma çağ atlatmıştır…
Geriden meriden, n’olmuş yani?
Yediden yetmişe herkesin cep telefonu yok mu?
Mübarek oksijen, sahi; cepler olmasa ne yaparmışız?
Düşüncesi bile afakanlar basması için yeterli sebep…
Ayyy, yetiş imdadıma Recep!

İnanmayacaksınız ama duydu Recep…
Hani rahmetli hocamızın en makbul talebesi…
“Hoca” dedim de yüreğim kabardı.
Allah selamet versin, milliciydi hayâlciydi ama şirinlik muskasıydı…
Tatlı tatlı konuşur, utandı mı tombul yanakları kızarırdı.
Velhasılı hoş bir sedaydı…
Rabbim taksiratını affetsin, toprağı cennet olsun, âmin.

Ne diyordum?
Recep, işte o tam bir felâket!
Tamam, lider olmasına lider, hemi de en kralından…
Ayrıca gönüllerin sultanı, Ortadoğu’nun fatihi…
Milliyetçi-Muhafazakâr-Dindar-Liberal-Tramvay görünümlü Şahin…
Tanrı vergisi özel imâlat…
Öfkesi yaman, kini kuyruğu kopan yılan, kuzu postuna bürünmüş düşman…
Kime?
Canım cümle âlem biliyor, Kaddafimizi arkadan hançerledi…
Biricik dostu Esad kardeşimizi ateşlere attı…
Saddamcığımı, Nejadcığımı saymıyorum bile…
Dilim varmıyor söylemeye ama resmen sattı!

Neyse, mevzuyu dağıtmadan kuvvet-birlik meselesine gelelim…
Şunun şurasında seçimlere az bir zaman kaldı…
Değerli Erol Çevikçe’nin belirttiği gibi ilk rauntta sultanın belini büküp çökertmeli…
İkinci turda allah kerim!
Öyleyse yapılacak ilk iş; ayrılıkları eleştirileri bir kenara bırakıp tek adaya yüklenelim…
Boş verelim ittifak masallarını, MHP kendi yoluna, HDP halkların kardeşliğine…
Ortalıkta Yılmaz Büyükerşen telaffuz ediliyor…
Ne yapalım; iyidir, doğrudur…
Yaşlı maşlı ama akademisyen sanatçıdır (yontucu)…
Bence yakışır…
“Kesmez ama EVET” diyerek asılalım o makama…
En azından M. Kemal aşkına!

Not: Baykal’ın da adı geçiyor, bilhassa Tayyipci uyanıklar pohpohluyor ki…
CHP yüzde 20’nin altına düşüp yerlerde sürünsün…
Vay köftehorlar vay! Yer mi lan bizim gibi anadan doğma devrimci solcular?

22 Mayıs 2014

Çaresiz çırpınışlar!

.

Tohum toprakla buluştu
Toplayıcıydı, avcıydı insan
Erectus, Spaiens devirleri çok gerilerde kalmıştı
Zordu mağarada hayat
Üretim zamanı gelmişti
Göçerlik bitip yerleşmeliydi
Bekletmedi doğa
Tohum toprakla buluştu.

Yüz binlerce yılın birikimi
Karnı doymalıydı
Kucak açtı toprak
Serpilen tohumlara kavuştu.
Başak başak fışkırdı umut
Un oldu, ekmek oldu, aş oldu
Mutluydu insan
Ev oldu kent oldu
İnsan artık toprağın efendisiydi.

Akıp gidiyordu hayat
Keyifliydi üretim yapmak
Kendi için, eş için, çocuklar için
Ticaret değişim
Ben de olmayan senden
Sen de olmayan benden
Efendisi olmayan düzen
Ta ki Sümer’e kadar.

Sonrası malûm
Ne zaman ki sömürü icat oldu
Kölelik girdi devreye
Toprak yılmadı, vermeye devam etti
Üzerinde devletler kuruldu
Birileri yıkıldı, imparatorluklar gelişti
Derebeylerin egemenliği bin yıl sürdü
Dar geldi dünya, keşfe çıktı insan
Rönesans ışık yaktı
Ve devrimler başladı.

İşaret fişeği Amerika’dan
Doruklara ulaşan Fransa, yıl: 1789
Ezilen insanın zaferi
Yetişiyor 1848
Sanayi sıçramasıyla evren sarsılıyor
Kol gücü makineleşmiş
Marx amcam gülümsüyor.

Yeni dünya, yeni hayat
Yaşasın kapitalizm!
Adam Smith mutlu
Birey zengin, toplum zengin
Ohhh!
Var mı karşı koyan?

Olmaz mı?
Yirminci yüzyıl itiraz kültürü
Ezenler, ezilenler, yenenler, yenilenler
Kana doyuyor toprak.
Alt yapı üst yapıyı ıskalıyor
Üst yapı yoksulu kullanıyor
Bir güç doğuyor yeryüzünde
Yedi buçuk milyarın içinde
Toplu iğne başı
Adı: Şirket
Nam-ı diğer: Çok Uluslu Alçak
Teslim olmuş insanlık
Devletler, liderler, parlamentolar, demokrasiler oyuncak.

Eyyy barışçı ANARŞİZM
Tek çare sensin
N’olur yetiş
Yetiş de, insanlık ağlamasın
Gülsün doya doya!


Macit CÜNÜNOĞLU
.

El ele Ölüm!

A+
A-

Soma derinden sarstı…
Dile kolay, giden 301 can…
Sönen onca ocak…
“Kader” desinler, “fıtrat” desinler…
Sonuç da ekmek mücadelesi…
Ve kömür ve yerin altı.
Boş verelim empatiyi…
Varsayalım ki turistik amaçlı olsun…
Kaç kişi inmiştir maden ocağına?

“… ? ...”

Her zaman söylerim; normal bir ülke değiliz…
Hatta kapitalizmi bile acayip…
Ne Avrupa’dakine benziyor ne Amerika’dakine.
Başta devlet, vazgeçtik insan odaklısından…
Sanırsınız noter tasdikli sermaye vekili!
Tamam; para onda, tartışmasız finans kaynağı…
Lâkin oy da halkta!
Yanılıyor muyum?

Ayrıca patron patrona benzemiyor…
Sanki orta çağdan fırlamış derebeyi.
Saltanat ultra; boğazda yalılar, rezidanslar, lüks arabalar, yatlar, uçaklar, yosmalar vs.
Başka?
Daha ne olsun?
Ya vicdan, ya ahlâk, gelenek görenek din iman?

“… ? …”

Gelelim iktidara, daha doğrusu hükümete…
O da işverenlerden tuhaf.
Nedenine gelince, vesayetçileri hizaya soktu…
Eyvallah, ancak geldi yerine oturdu…
Üstelik devlet-i âlimizi A’dan Z’ye ele geçirerek!
İşte ne olduysa ondan sonra oldu…
Kıçı kalktı yürütmenin başının, hem de nasıl…
Hukuk, adalet yerlerde…
Paraleliyle kol kola, Silivri döndü toplama kampına!

Evet, sürükleniyoruz…
“Fareli Köyün Kavalcısı” misali düşmüşüz zurnacının peşine…
Çılgın projeler onda, vizyon vitrin misyon nosyon onda…
Karizma derseniz, batıda Obama ne ise; doğuda O…
Lider doğmuş bir kere, XV. Yüzyılda Fatih, XXI’de Recep Tayyip Mücahit…
Üfff ülen, sırtı yere gelir mi bu memleketin?
“Gelmez ağam paşam, sen yazmaya devam et.”

Yazalım da, bu saatten sonra sendikadan, iş güvenliğinden söz etmenin gereği yok…
Çünkü bu düzen dipten bozuk, iflâh olmaz derecede…
Tahribatı da korkunç, muhalefetle reformla asla düzelmez…
Belki isyan, belki … ? …
“Haydaaa, ne isyanı arkadaş, ne soru işaretli nokta noktası…”
“Devrim mi?”
“Bak gördün mü, iyice kafayı yedin…”
“Allah iyiliğini versin…”
“Var git Erenköy psikatriye…”
“Kalçadan 500 mg’lık iki akineton…”
“Bir şeyciklerin kalmaz…”
“Verirsin oyunu iktidara!”
“Öpüldün koçum, bu kıyağımı unutma!”


Ah Soma, ah işçi kardeşim…
Bir umut, sizi kurtarmaya gelen yoldaşlarınız söylüyor…
Ölüme el ele gitmişsiniz.
Ben de…
“Canlar yitirilmeden, son nefesler verilmeden…
Aşağılık patrona, ceberrut devlete, it oğlu it taşeronlara,
utanmaz sendikacılara karşı el ele kavgayı verseydiniz:
Bu kadar kolay teslim olmaz, ölmeden mezara girmezdiniz”
diyorum…
Canlarım benim, yüreğim derinden yanıyor…
Utanıyorum yaşadığıma!

21 Mayıs 2014


.


CNN'de Ahmet HAKAN programı...
Kurtarma ekibinde görev alan bir işçi anlatıyor:
"El ele ölmüşler..."
Tanrım; bu nasıl manzara, bu nasıl acı?
Dayanamadım, televizyonu kapattım...
İçimde derin bir sızı...
Nazizm'in gaz odaları geldi aklıma...
Vahşet, vahşet, vahşet...
Ve canım ülkemin yoksul çocuklarına...
Bir avuç kömür, bir lokma ekmek için...
Layık görülenler reva mı?
Lânet olsun sebep olanlara, kahrolsunlar...
Yansın yürekleri, dilerim kömür aleviyle...
İşte o zaman, ilahi adalete inanırım!


M.C.

Enerjinin trajik sefaleti!

Macit CÜNÜNOĞLU
21/05/2014 06:55

A+
A-
Uzun Mehmet bulmuş kömürü, Ereğli’de, yıl 1829…
İlk üretim de 1848’de…
Taşeron “Galata sarrafları”…
Koşullar ilkel, başlangıçta 40-50 bin ton civarında kömür çıkartılmış.
Bilâhare “Kırım Harbi”,  İngiliz saltanatı devrede…
Asilzadeler üretime devam etmişler.
Nihayetinde devrin Kaptan-ı Deryası’na (ne âlâka?) devredilmiş
ve Maden Nazırlığı kurulmuş (1864).
Bu süreçte havzada büyük atılımlar gerçekleşmiş, üretim 1907 yılında 735.000 tona erişmiş…
I. Dünya Savaşı’nda ise faaliyet gerilemiş, bölge Fransızlar tarafından işgal edilmiş…

Bu arada Çinlilerin kömürü milattan önce bulduğunu hatırlatalım…
Avrupa’da kullanımı ise on sekizinci yüzyılda, sanayi devriminin hemen öncesinde.
Zaten bu bilgiler ışığında manzaraya baktığımızda geri kalmamızın başlıca
nedenlerinden birine şahit oluyoruz…
O da ENERJİ.
Enerji mühim mesele, endüstriyel devrimin katalizörü…
Karanlığı aydınlık yapan güç…
Toplumsal ilerlemenin temel unsuru…
Üretim ilişkilerinde sınıfsal ayrışmanın kalite belgesi…
Bağımsız ülkelerin vazgeçilmezi…
Onurlu dış politikanın teminatı…
Daha da ötesi; devrimlerin canı, kanı!

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk elektrik santrali (kömürle çalışan) yirminci yüzyılın
başlarında açılmıştı. Silahtar’daki santralin işletme hakkı da Avrupalı şirketlere ihale edildi.
İlk elektrik de Dolmabahçe’ye verildi, Padişah Hazretleri cariyeleriyle kesintisiz oynaşsın diye!
Anadolu yakası 1926, Göztepe ise 30’lu yıllarda elektriğe kavuştu…
O tarihlerde gençlik çağını yaşayan üstat Çetin Altan dedesinin köşkünde Marx okuyor,
sosyalist Türkiye’nin hayâllerini kuruyordu!

Dedim ya, bir ülke için enerji önemli.
Bazı toplumlarda endüstriye dayanmayan devrimler bile benimsenip kökleşemiyor…
Örneğin yetmiş yıllık Sovyet deneyimi; geldiği nokta ortada…
Çin: Komünist parti eliyle kapitalizme tam teslimiyet…
Hindistan: Gandi’nin ruhuna rahmet okutan denemeler…
Küba: Liderin sağlığına endeksli, ondan sonrası allah kerim!
Kuzey Kore: Tahammülü zor manyak bir diktatörün zalim pençesinde…
Türk devrimi: O özel, sanki darbeler silsilesi, tarihin akışına inat geri viteste… 
Şu anda da sultanın “ustalık” döneminde!

Ne kaldı geriye?
Kömür karası vatan, Soma, yitip giden 301 can…
Yemişim demokrasiyi, yemişim cumhuriyeti…
Ne diyor diyalektik: “Her şey zıttıyla mevcuttur.”
Nerde adam gibi patron, nerde örgütlü işçi?
Böyle başa böyle tarak misali…
Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor…
Sonra ikisi birden Tayyip’e koşuyor!
Söylesenize; “hak, hukuk, adalet, eşitlik, uygarlık” bu işin neresinde?
Yeter ki lastik patlamasın, kaza olmasın…
Alan razı veren razı…
Hele hele de SENDİKA…
Sözün bittiği yer; ne kitaba sığar ne vicdana…
Yalnız kirli cüzdanlar, ahlâksız servetlerde yaşar ki…
İşte bütün mesele!

20 Mayıs 2014

YORUMSUZ

.






 
 
Torunum geldi bugün…
Her zamanki gibi neşesi yerinde….
Güldü, oynadı, zıpladı…
Zaman ilerledi ve durgunluğumu fark etti…
Dedi ki “Neyin var Dede, hasta mısın?”
Gel de cevap ver; Soma’yı, maden işçilerinin dramını anlat.
Sustum…
Bir torunuma baktım bir de geleceğe…
İçim acıdı derinden, gözlerim nemlendi…
Sessizce ağladım, gözyaşlarım aktı yüreğime.

M.C.
13 Mayıs 2014-Feneryolu


.
Macit CÜNÜNOĞLU
20/05/2014 07:57

Soma olur mu Bosna?

A+
A-
Bugün 20 Mayıs…
66 yıl önce tam da bugün (1948) CHP Meclis Grubu, Millî Eğitim Bakanlığı
denetiminde Kuran kurslarının açılmasına karar veriyor!
Enteresan değil mi?
Aslında II. Dünya Savaşı sonrasına iyi bakmak lâzım…
Özellikle tek partinin hüküm sürdüğü 1945-1950 arasına.
Sivas Kongresi’nde (1919) ABD egemenliğini reddeden zihniyet, konjonktüre
bağlı olarak 1945, 1946, 1947 yıllarında söz konusu ülke ile ilk ikili anlaşmaları
peşpeşe imzalıyordu!
Daha doğrusu kuzeyden esen sert rüzgârlar ülkemizi ABD’nin kucağına sürüklüyordu…
Gereği yapıldı, Oval Ofis’ten verilen talimatlar harfiyen yerine getirildi.
Çünkü insanlık komünizm tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Yayılması durdurulup ileri karakol Türkiye derhal tahkim edilecekti!
Edildi de, başkan Truman’ın projeleri dışişleri bakanının adıyla anılan
Marshall döneminde yoksul ülkemize dayatıldı…
Sıkıysa uygulama, korku dağları Stalin apartta bekliyordu…
Ve fakir halkımız tatlı hayatla, mucizevi kapitalizmle tanıştı!
Çağ atlıyordu Türkiye, kahraman ordumuz NATO’ya hızla koşuyordu!
Ondan sonrası malûm, 14 Mayıs 1950 seçimleri…
Yaşasın Demokrat Parti, çok yaşasın demokrasi!
Ha de bre efeler, memleket sizden hizmet bekler(!)

Evet, bugün 20 Mayıs…
Tarihsel gezintimin sonuçlarını aktarayım…
Dün eski tanıdığımın yanındaydım, sıradan ziyaret.
Kendisi Tahtakale’de yılların esnafı; şirketinin etli butlu ticari hacmi var.
Gözümüz yok, allah daha çok versin.
Sohbet falan derken söz dönüp dolaşıp memleket meselelerine geldi…
Sordum: “İktidarcı mısın, Paralelci mi?”
“İkisi de değilim, cemaatçiyim” demez mi?
Şaşırdım kaldım, lâfı uzatmadan ilâve etti…
“Süleymancıyım”…
Anlattı; şeyhlerinin faziletlerini, örgütlenme modellerini, sahip oldukları
okulları, yurtları, kursları vs.
Nihai hedeflerini de sır verircesine ifşaa etti…
O nedenledir ki şer-i düzen arzularını burada yazmayayım…
Ne de olsa yerin kulağı var!
Esselamünaleyküm eşliğinde hayırlı günler temennisiyle yanından ayrıldım.

Şimdi gelelim sadede…
Canımızı, ciğerimizi derinden yakan maden faciasına…
Farkında mısınız, Soma hac sezonundaki Mekke’ye döndü.
Mademki istatistik çalışmaları sonuçlandı (301 ölü), (20-25 gözaltı)…
Henüz istifa yok, elbette hükümetten…
Ne gülüyorsunuz, Yürütme’den istifa olmaz mı?
Bence olur, enerjik sakallıyla sosyal güvenlikçi gider…
Belki başbakan…
“Daha neler” dediğinizi duyar gibiyim…
Haklısınız, burası ne Kore ne Japonya ne de Almanya…
Olsa olsa Uganda muadili…
Lideri de İdi Amin’in izinde…
Tanrı sonumuzu hayır etsin!

Ne diyordum, Soma oldu Kâbe…
Hacı, hoca, diyanet, cemaat, tarikat, tekke, zaviye alayı orda…
Yurtiçi, yurtdışı toplanan paralar havada uçuşuyor…
Açılan hesapların haddi hesabı yok…
Bilirsiniz, halkımız yufka yürekli merhametlidir…
Eeee?
Bosna geliyor aklıma, kampanyaları hatırlıyorum…
Bir de Erbasan hoca, Mercimek gerdanlı kasa…
Talebeleri de er doğan recep…

Hani diyorum ki, “Soma olur mu Bosna?”
Tövbe, tövbe…
Lütfen bir cevap, ayrıca bu din kardeşinizi malûmat sahibi yapmak sevap!


Not: Sevgili CHP, bak neler yapmışsın vakti zamanında.
Kusura kalma ama senin günahların benden fazla!

19 Mayıs 2014

Sessiz yalnızlık!

.
Duruşun belli olsun arkadaş.
Lütfen kıvırtma.
Çık ortaya…
Babalar gibi “seviyorum” de.
Kim karışabilir ki…
Alt üstü sahip olduğun bir oy…
Onu da tepe tepe kullan.


Ayrıca Tayyip’i sevmek suç değil.
Belki körleşme belki çıkar…
Her neyse.
Anlıyorum bencilsin…
Yoksul halkını dert etmiyorsun..
Yine de 301 rakamının altını çiz.
Düşün üzerinde derin derin…
Dikkat et, 301 kurban…
Kömüre feda edilen can…
Farkında mısın?

Maden ocağında…
Kömür karası alın terine karışır.
Dans eder ölüm…
Artık insanî değerler yoktur…
Hırs, ihtiras, kâr…
Zil takıp oynar.
İşçi hüzünlü ve korkak…
Yüreğinde tanrısı!
Patron mutlu ve alçak…
Elinde banka cüzdanı!

Şerefsiz bir ilişkidir bu…
Emekçi masum, işveren hain…
Kader bu ya…
İkisi buluşmuştur yerin altında…
Birinin bedeni, diğerinin istikbâli…
Cennettir patronun dünyası…
Toprağın altıysa zor ve çetin…
Üretim yapmak eziyetli…
Tehlike çok, ölüm kokar maden.

Gecikir mi kaza…
Adı: Kaza, aslında ihmal, ilkellik, vahşet…
Başlıyor katliam…
Güvenlik için esirgenen paralar kan olarak fışkırıyor...
Yangın var yangın…
Maden ocağı cehennem…
Genç bedenler alevlere karışıyor.

Bir ses duyuluyor ocaktan…
Dua sesi…
Yardımdan umudu kesenler tanrıya yalvarıyor…
“Kurtar bizi!”…
Ve sonra ölüm kokan sessizlik…

Evet arkadaş…
Duruşun belli olsun.
Patronlardan, Tayyip’ten yana mısın?
Yoksa emekten, insanlık onurundan mı…
Yalvarırım karar ver…
Eğer tercihin işveren-devletten yanaysa…
N’olur uzaklaş, git, defol, kahrol…
Beni acımla, çaresizliğimle, yalnızlığımla baş başa bırak!

Macit CÜNÜNOĞLU


.
Macit CÜNÜNOĞLU
19/05/2014 07:17

Şimdi mevlit zamanı!

A+
A-
Binlerce insanımızı yitirdiğimiz Marmara Depreminden gerekli dersleri
çıkartamadık ki, Soma faciasından çıkartalım!
Çok değil, daha on beş yıl önce Türkiye’nin kalbi sarsıldı…
Günlerden 17 Ağustos, şiddeti: 7.4
Deprem Avcılar’dan Çınarcık’a, Gölcük’ten Adapazarı’na yıktı geçti.
Yirminci yüzyılın finalinde korkunç bir felaketti…
Ekonomik krizle boğuşan ülkemiz Apo’nun yakalanma heyecanını yaşıyordu,
ancak sevinci kursağında kaldı!
45 saniye içinde binalar yıkıldı, hayat alt üst oldu.
Ve günlerce, haftalarca süren mucizevi kurtarma operasyonları…
İnsanı derinden sarsan ağır sahneler…
On beş yılda verilen terör kurbanlarını aşan kayıplar…
Yüzde 99 nokta 9’u Müslüman ülkemizde insanlar hep birlikte yakarıyordu:
“Tanrım bizlere bir daha böyle acı yaşatma.”

Tanrı halkın samimi dualarını aldı, kabul etti…
Lâkin zalim doğa bildiğini okudu!
Tarih 12 Kasım 1999
Yine deprem, şiddeti: 7.2
Bu kez Düzce
Ölü sayısı: 845

Ve böylece felaketler sürüp gitti…
Seller, heyelanlar, tekrar tekrar depremler…
Kelebek gibi ölüyordu canlar.
Geri durmadı kazalar; karada, havada, denizde…
Coştu yangınlar; ormanlara, fabrikalara, işyerlerine, evlere saldırdı…
Ateş düştüğü yeri yaktı, hepsinde hayatlar söndü.

Toprağın altı da boş durmadı, on binler kömür peşinde…
Maden kazaları rutin, kelle koltukta can pazarı…
Verilense ekmek kavgası.
Ocakların girişinde “Bismillahirrahmanirahim” …
Ah canlarım bir bilseniz, ölmek için ne bedeller ödediniz?
Hâlbuki doymaz patronlar, korumaz devlet…
İş güvenliği göstermelik senaryo…
Daha doğrusu kirli oyun…
Sahneye koyan kara vicdanlılar çetesi…
Bundan böyle alın teriniz gözyaşımız, onurunuz insanlığımızdır.

Yalnız ülkemizde yaşanan onca acının hiçbiri sürpriz değil...
Çünkü yoksul halk kitleleri plânlı ekonominin plânsız kurbanlarıdır.
Felaketin nerden geleceği belli olmaz…
Her an her yerde…
Çünkü burası garabetler diyarı Türkiye’dir.

Hatırlarsınız, 3 Kasım 2002’de bir sarsıntı daha yaşamıştık…
Ülkenin girdiği kaostan AKP çıkmıştı…
Mutluydu yüzde 34, toplumun üçte biri…
Ve asıl kavga o zaman başladı, zaman ilerledikçe derinleşti çelişkiler…
Esas oğlan zordaydı, elinden tuttu Baykal…
Düştüğü karanlık kuyudan çıkarttı!
Artık kim tutar geleceği, ülkenin egemenidir Kasımpaşalı beylerbeyi…
Bir soyundu pir soyundu…
Demokrasiymiş, cumhuriyetmiş, insan haklarıymış hak getire…
Tanrı gördü ilerlemeyi, “yürü kulum” dedi!

Utandırmadı…
Gemi oldu aktı denizlere, uçak oldu karıştı gökyüzüne…
Biat eden müritleri her geçen gün arttı, dayandı yüzde 50’ye…
İşte ne olduysa ondan sonra oldu…
31 pare top atışı eşliğinde sultanlığını ilân etti!

Sonuç itibariyle plânsız ülkede plânlı ölüyor emekçiler…
Sultanın karanlık gölgesi yetmiyor kurtuluşa…
“Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” kavramı tarihte kaldı…
Şimdi mevlit zamanı…
Öyleyse hep birlikte, hep bir ağızdan:
“Padişahım çok yaşa!”, “Ölenlerin ruhuna Fatiha!”

18 Mayıs 2014

Bir bahar sabahı...

026
.




Bugün Pazar, güneşli bir İstanbul sabahı.
Masmavi gökyüzü, hafif serinlik insanı ürpertiyor.
Bahar tüm güzellikleriyle içimizde…
Doğa uyanmış, gülümsüyor çiçekler…
Kuşlar bile bir başka ötüyor…
Davet ediyor denizlere…
Gönüller yorgun, yürekler yaralı…
Söz dinlemiyor bahar…...
En derinden hayatı sarmalıyor…
Sımsıcak, bırakmamacasına…
Bahar geldi İstanbul’a.

Nazım’ın ceviz ağacı coşmuş Gülhane’de…
Şiirler saçıyor gölgesine.
Orhan Veli İstanbul’u dinliyor…
Kanat çırpıyor Yelkovan kuşları.
Aşiyan'da Fikret…
Eteklerinde saltanatın kalemi Yahya…
Yanı başında huzursuz huzurlu Tanpınar…
Az aşağıda aşkın ölümsüz tanığı Atilla.

Yeşilçam geçmişte kalan bir rüya…
Onurlu sefaletin senaryoları elde…
Orhan Kemal yine işsiz, yine ekmek parası peşinde…
En yakın dostu Otyam…
İnadına üretiyor, sergiler açıyor doya doya…
Akdeniz’den selâm gönderiyor çılgın İstanbul’a.

Ada vapurları Melih Cevdet’e nazire yaparcasına sessiz…
Tadı yok yolcuların…
Gözler Sait Faik’i arıyor Burgaz’da…
Komşusu Hüseyin Rahmi her zamanki gibi hüzünlü…
Şarkı dinliyor Yesari Asım’dan…
Heybeli’de mehtap yalnız…
Lüle saçlı sarışın hayâl artık…
Sonsuzluğa göç edeli asırlar olmuş.

Yıllara rağmen hafızalar yaşıyor.
Resmî geçit yapıyor dostlar birer birer…
Martıların çığlığı eşliğinde.
Ahmet Rasim köşe başında, çilingir sofrası önünde…
Bab-ı âli yokuşunu tırmanıyor Aziz usta.
Sen çok yaşa Mehmet Kemal..
Sayende insan öğlen rakılarını özlüyor.

Şemsi Paşa neşeli bugün…
Sahilinde eski yüzler…
Kimler mi?
Biz, bizler…
Yetmez mi?
Gözlerim, ellerim, yarınlarım kömür karası…
Teslim olmuşum Güzel Marmara’ya…
Boğaz’daki saraylara haykırıyorum;
“Sultan sultan, çık dışarı oynayalım!”
Duyuyor İstanbul, başı öne eğik, mahcup…
Utanıyor böyle bir alçağı bağrından çıkarttığı için…
Utanıyor Kasımpaşalısından, delikanlısından…
Sınıfına ihanet eden adi bir insan müsveddesi yarattığı için!

Macit CÜNÜNOĞLU

www.gazetemarjinal.com







Macit CÜNÜNOĞLU
18/05/2014 07:15

Kol Saati!

A+
A-

Soma faciasını hükümet 301’e bağladı.
Yerin derinliklerinde başka kurbanlar var mıdır yok mudur,
orasını allah bilir…
Zaten her işimiz allahlık değil mi?
Final konuşmasını Enerji Bakanı yaptı…
Sakalına kurban olduğum mübarek…
Arif olana diyor ki, “şeffaflık en büyük sermayemizdir!”

Bu mudur bu!
İşte bu yüzden AKP’yi seviyorum.
Hem de öylesine ki, birileri dedikodu yapıp çamur atsa da yılmıyorlar,
adamlar sapına kadar şeffaf, böyle parti sevilmez mi?
Ayrıca ne çabuk unuttuk 17 Aralık depremini…
Paralel münafıkların neden olduğu…
Nasıl da dik durdular, nasıl da savunma hattı kurdular?
Bir tek Bayraktar yamuk yaptı…
Anında muhalefetin başı atlayıp delikanlılık mertebesine yükseltti…
Ama nafile…
Yer mi kaşarlanmış kadrolar…
Derhal toplandılar, şeffaf biçimde Bayraktar’ı hizaya sokup parti bayrağını
eline tutuşturdular!

O nedenledir ki şeffaflık mühim mesele…
Bir de iktidarsanız, tek dayanak noktanız, tek güvenceniz.
Yolsuzluklarla ilgili fezlekelerde n’oldu?
Düşmanların dediği gibi halının altına mı süpürüldü?
Asla ve tasla!
Derhal şeffaflık devreye girdi, kol saati masaya yatırıldı…
Parlamentoda konuşuldu, tartışıldı…
İlgili bakanlar kendilerini aslanlar gibi savundu…
Sonuç?
Malûmunuz komisyon, hayırlı işler şeffaf Türkiye!

Aynı metot Uludere vakasında da uygulanmıştı…
Hoş, orası Soma değil…
Açık işletme, sınır boylarındaki yasal ticaret…
Katırlar başrolde, yükler mazot…
Taşıyıcılar 14-15 yaşında çocuklar.
Fidanın kontrolündeki istihbarat sağlam…
Karşılama niyetine yağmur olup bombalar yağıyor…
Kesin sonuç, mevta sayısı 34…
Operasyon baştan sona şeffaf!

Yalnız İstiklal Mahkemeleri, Dersim netameli…
Zaten onlar Gazi’nin marifeti!
Varlık Kanunu da şaibeli, o da Millî Şef’in tezgâhı…
Zaten bu başlıklar polemiklerde sık sık kullanılan elastiki mevzular!
Ya 6-7 Eylül?
Sehven olmuştur, Menderesimiz iş başındadır…
Sebep olanların allah belasını versin, o kadar!

Ah bu hükümet yok mu?
Valla yatacak yeri yok…
Ayrıca hasta ediyor insanı…
Bir de “şeffaflık” demez mi…
Pes doğrusu!

Neyse ki yitirilen 301 madencinin elektrik, su, banka borcunu silmişler…
Ayrıca çoluk çocuklarına maaş bağlanacakmış…
Canlarım benim…
Demek ki gidenler kalanları merak etmeyip gözleri kapalı göçtüler.
Helâl olsun iktidara, dirinin değil ölünün kıymetini biliyor…
Hani derler ya “öl ki ölem”…
İşte öldüler!
Ve millî iradenin biricik temsilcisi kesenin ağzını açtı…
Dağıtıyor cennetlikler için…
Kara vicdanlarını aklıyorlar, üç kuruşluk kömürle yoğrulmuş oy uğruna…
Yerseniz!

İşin tuhafı bu toplum yiyor, en azından yüzde ellisi…
Bunca yıldır siyasetle ilgilenirim (aklım yettiğince)…
Adamın taktikleri ne sosyolojide ne psikolojide var.
Analiz yapmak da mümkün değil…
Yeryüzünün prototip örneği…
Fakir, fukarayı ezip geçiyor…
İş sandığa gelince, lânet olmasın (ben paralelci değilim, beddua bilmem)…
Karşımıza çıkıyor kol saati, en fiyakalısından!

17 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
17/05/2014 08:04

Etiksiz Ülke!

A+
A-

Hangi nedenle olursa olsun, “ÖLÜM” üzerine bu kadar spekülasyon
yapılması başka bir ülkede mümkün değildir.
Doğru veya yanlış, herkes aklına geleni söyleyebilir…
Ama sonuç malûm, toplu katliam.
Bu da mı çarpıtılır, yalın gerçekler bu kadar mı eğilip bükülür?  
Zaten ülkemizde vahim olayların yorumcuları hazırdır.
İzlenen sanki futbol maçı, herkes uzmandır.
Asıl sorumlular ya sıvışırlar ya da devletin karanlık gölgesi altında
yalanının bini bir para her türlü manipülasyona başvururlar!
İşte SOMA, işte 21’inci yüzyılda yaşanan insanlık dramı!

Ayrıca yaptığımız her üretimi acısız, sancısız başaramıyoruz.
İllâki bir aşamasında emeğin kanı akacak, analar ağlayacak, insanlar gözyaşı dökecek.
Örneğin sıradan bir yapı, örneğin gemi inşası…
Buyrun yakın tarihimize bakın, karşınıza çıkan manzara ürkütücü boyutlarda kanlı!
Çünkü burası Türkiye, insan emeğinin değersiz olduğu ülke!

İşin ilginç tarafı bu hafta “Sosyal Güvenlik Haftası” (13-19 Mayıs)…
Memleketin dört bir yanında coşkuyla kutlanıyor…
Madere iftihar kaynağımız devletin insan merkezli zihniyeti sergileniyor…
Bayraklar yarıda, yürekler paramparça…
Usta, sen ne düşünüyorsun bu hususta?

Ah ahhh, bu noktaya bir çırpıda gelmedik…
Yalandan Sosyal Güvenlik kampanyaları, evdeki temizlikçi kadının yasal hakları…
Ya camdan düşerse?
Devlet damdan düşmüş, haberi yok, maksat dostlar alışverişte görsün!

Nihayetinde örgütsüz toplumlarda sendikasız çalışma hayatının olağan
sonuçlarına şahit oluyoruz…
O nedenledir ki yarın güvencesi olmayan ekmek mücadelesinde iş güvenliği olur mu?
Olmaz elbette; Soma faciaları, tersanelerinde işçi katliamı olur!
Çünkü sendikaların büyük bölümü turizm sektörüne yatırım yapıp otel patronu oldular.
Merak edenler Akdeniz sahillerinde, Kıbrıs’ta incelemeler yapsın…
Görsünler bakalım, nasıl bir tablo ile karşılaşacaklar?

Evet, bu ülkede insan emeğinin hiçbir zaman değeri olmadı.
Nasıl olsa genç nüfus, gidenin yeri anında doluyor…
Ustalık, maharet, tecrübe rastgele…
Hazırda bekleyene vur semeri…
Gelsin tatlı kârlar…
Yaşasın Devlet-İşveren dostluğu…
Yaşasın “Sosyal Güvenlik Haftası”…
Neşe saçıyor PATRON!

Aha buraya yazıyorum; Soma felaketinin yankıları en fazla bir hafta daha sürer…
Ondan sonra yeni bir hafta gelir…
Takvime bakayım, neymiş sıradaki?
İster misiniz karşımıza “İnsan Hakları Haftası” çıksın…
Örneğin “25 Mayıs Dünya Etik Günü”…
Etik mi, nedir o?
Yenilir mi, içilir mi, yoksa kulağa hoş gelen name midir?

Neyse…
Altmış beş yıldır bu ülkede hasbelkader yaşarım…
Bu yaşıma kadar da “ETİK” denilen insanî duyguyla karşılaşmadım…
Bilhassa iktidarı ele geçiren siyasetçide ve onun işbirlikçisi patron takımında…
İyi haftalar efendim, haftaya görüşmek umuduyla…
Etiklerinizi hazırlayın ha!

16 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
16/05/2014 06:58

Kaderin karası, emekçinin yarası!

A+
A-

Tarih: 29 Kasım 2007
Saat: 01:36
Atlasjet uçağı İsparta’da düştü.
Mürettabat dâhil 57 kişi öldü.
Kayıtlara kaza diye geçti.

Gerçekten kaza mıydı, yoksa başka nedenler var mıydı?
Olayın sıcaklığına bağlı olarak açılan davalar bir süre gündemde kaldı…
Sonra unutuldu gitti, sonuçlarını araştırmama rağmen hâlâ da öğrenebilmiş değilim!
Çünkü burası Türkiye, şeffaflığın yasaklandığı, açık sözlülüğün mahkûm edildiği ülke!
Hele hele de patronların suskunluğu…
Nasıl oluyorsa sırra kadem basıyorlar, duvardan ses çıkıyor, onlardan tısss!

Hâlbuki ülkemizde her yıl sayısız kaza olur ve sayıları binlerle ifade edilen
insanımızı kaybederiz.
Hiçbiri de uçak kazaları kadar ses getirmez, sonuç itibariyle ölenler perakendedir.
Uçak kazalarında ise ölümler toptandır, sayılar yüksektir.
Aynı şekilde iş kazaları; tersanelerde, inşaatlarda ve diğer alanlarda hayatını
yitirenler küçümsenmeyecek miktardadır…
Lâkin onlar da teker teker, üçer beşer ölürler.

Ya yerin altı, maden ocağı?
Bir sebeple kaza çıkar, asla işverenin ihmali söz konusu olamaz…
Azı ciddiye alınmaz, orda da ölümler toptandır…
Gökyüzü gibi yer altı da tekin değildir.
Ayrıca İngiltere’deki, Fransa’daki, ABD’deki maden kazaları hatırlanır…
Yüzyılın ne önemi var, Başbakanımızın eşsiz hafızasına kazınmıştır.
Hatta kömür paleolotik çağda bulunmuş olsa hikâyeyi cilalı taş devrine götürecek kadar…
Neyse ki düzenlediği basın toplantısında 150 yıl öncesiyle yetinmek zorunda kalmıştır!

Dolayısıyla yaşamaya katlandığımız sistem devenin boynundan beterdir…
Ve hastalıklı, arızalı, defolu özellikleri sayılamayacak kadar çoktur…
Kısaca kangrenlidir, kanserlidir…
Onlarca yılın tortusu vardır, birikmiş birikmiş tıkanmıştır.
Denizde, havada, karada, yer altında fark etmez…
Ölüm bu ülkede her alanda kol gezer…
Ne zaman karşılaşacağınız asla belli olmaz…
Yeter ki ölün, hakkın rahmetine kavuşun…
Arkanızdan okunacak tebliğler bellidir…

Biiir: Fıtrat
İkiii: Kader
Üççç: Takdir-î Îlahi!

Hangisini ölüme reva görüyorsanız seçip beğenin…
Yalnız emin olunuz ki gidiş tarifelerimiz Diyanet standartlıdır…
Ve dahi bilimsel olup TÜBİTAK desteklidir!

Evet, Soma felâketi ülkemizi derinden sarstı…
Ölü sayısı bakımından Dünya birincisi olduk, aferin sebep olanlara!
Her kimse; ama patron, ama taşeron, ama devlet…
Hepsinin gözlerinden yegân yegân öper kara vicdanlarına saadetler dilerim!

Gelelim sarsıntıya…
Hatırlarsınız, Marmara depreminde sarsılmıştık…
Alışkanlık yaptı, sarsılmalar devam etti…
Binlerce araç kazası, pek çoğu duble yollarda…
Pamukova dâhil tren rezaletleri…
Dokuz kurbanlı Mavi Marmara faciası…
Otuz dört cana mal olan nüfus plânlama çalışmaları (Uludere)…
Ve gündelik hayatımızdan eksik olmayan iş kazaları, yangınlar vs.

En son da SOMA…
Az daha unutuyordum, sondan bir önce de “17 Aralık” sarsıntısı…
Yalnız bu vakada -şükürler olsun tanrıma- can kaybı yok…
Ufak tefek sıyrıklarla atlatılan ve adı “yolsuzluk-rüşvet operasyonu” olarak
anılan şok sarsıntılar…
Bu arada Reyhanlı’yı, Gezi’yi saymıyorum, onlar vaka-ı adiye!

Evet, sağır kulaklara haykırıyorum; bu ülke yolsuz çulsuz…
Bu ülkede rüşvet gırla, adaletsizlik hukuksuzluk yaşam biçimi…
Toplum iki kast’a bölünmüş…
Zenginler, fakirler…
Aksesuar da “Yürütme”nin değerli üyeleri…
Hepsi yeşil sermayenin kravat iğnesi, kol saati, don lastiği…
Yalnız bu ülkede yaman bir çelişki hâkim…
Ki, atalarımız “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” demiş ama
bırakın kıyameti, iktidardakiler ezilenin sürünenin bağrından doğar…
Ve büyür, gelişir…
Ne acıdır ki emekçinin, ezilenin cesetlerine basa basa kök salar, yükselir!

 

15 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
15/05/2014 08:31

Gül oyna, doya doya!

A+
A-
Maden işçilerinin mahkûm olduğu ağır koşulları yazalım…
Emeğin yer altındaki serüvenini sözcüklerle ilmek ilmek dokuyalım…
Aileleriyle birlikte verdikleri yaşam kavgasını tüm dünyaya anlatalım…
Devlet yetkililerini izledikten sonra neye yarar gerçekleri sergilemek,
neye yarar isyan edip haykırmak?
Çünkü sorun öylesine derin ve dramatik ki, yüzlerce işçi değil, binlercesini
yitirsek, yine de herkes allem edip kallem edip bildiğini okuyor!

Televizyoncular dün Soma’daydı, yüzlerce işçiye mezar olan
maden ocağının yanı başından naklen yayın yapıyorlardı…
Konuklar arasında kimler yoktu ki, başta işçiler, kurtarma görevlileri,
sendikacılar, teknik elemanlar ve hepsinden önemlisi milletvekilleri…
Bir tek patron ile temsilcileri ve taşeron bezirgânlar yoktu!
Peki, neredeydiler?
Sıvışıp arazi mi olmuşlardı?
Yoksa devletin muhterem yetkilileriyle birlikte kafa kafaya verip
çaldıkları minareye (canlara) kılıf mı arıyorlardı?

Katılımcılar konuştular; olayın korkunçluğunu, nedenlerini, çarelerini
enine boyuna anlattılar.
Aslında tespitleri ve önerileri insanî boyutlar açısından asgarî müştereklerdi,
ama gel gör ki, ah o maliyet hesapları yok mu?
Gözünü kâr bürümüş alçakların yarattığı vahşi düzen…
Sınırları içinde orman kanunlarının egemen olduğu kölelik imparatorluğu…
Ne emek tanır ne onur…
Varsa yoksa ehlileşmemiş kapitalizmin çarkları arasında insan öğüterek
doğanın bağrından pazarlanacak meta çıkarmak…
Ve bu değerin adı kömür, rengi kara…
Kimse dokunmasa evrimleşip elmas olacak da, yeryüzünün mutlak efendisi
insansı soy izin verir mi?

Ortaçağ zihniyetiyle üretim yapmak ballı börek…
Bizler de bilip bilmeden “ucuz işçilik” diye Çin’e, Hindistan’a gönderme yapar
ülkemizin geldiği seviyeden gurur duyardık…
Hem de ne gurur; yükselen her gökdelen, yapılan her rezidans, kondurulan
her AVM, dikilen her cami AKP saltanatının tarihsel anıtları, şeref belgeleriydi!
Havaalanı, duble yol edebiyatından sonra partili seçmen sayısında patlama yaşanmış
ve doğal olarak da oylar hızla yükselişe geçmişti…
Ve hedefe konulmuştu 2023…
Şanlı Cumhuriyetimizin 100’üncü yılı!
Breh, brehhh!

Yürü git arkadaş!
Türkiye acılar ülkesi, “açılım” dediniz, bin bir gizli pazarlık…
Yine de şükürler olsun, sınır boylarımızda kan dökülmüyor.
Ya İstanbul’un tam orta yerinde ölenler, gözleri çıkarılanlar…
Ankara’da, Eskişehir’de katledilen evlâtlarımız…
Hayasızca meydanları kaplayan Toma’lar…
Soluduğumuz havaya karışan biber gazları…
Bu mudur “ileri demokrasi” anlayışınız?

Evet, Soma ağlıyor; dün Zonguldak’ın, Balıkesir’in, Maraş’ın ağladığı gibi…
Derebeyler vicdanlarının kepenklerini kapatalı çok olmuş…
Çırpınıyor emekçi; derdi ekmek parası, bir lokma aş, kredi borcu…
Ülkenin talihi kara, kömür karası…
Bahtı yeşil; ağaç yeşili değil, türbe yeşili, bedevi yeşili…
Dinci otoritenin idaresinde gidiyoruz gündüz gece…
Ne halk farkında, ne soyulan, ne emekçi, ne de seçmen!
Hayırlı işler AKP…
Yolun açık, döktüğün kan bol olsun…
Gül oyna, doya doya...
Bu saltanat sizin!

.

14 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
14/05/2014 18:34

"Kara Vicdanlılar Devri!"

A+
A-
“Literatürde iş kazası var, bunlar olağan şeyler…”
Sözün kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir, elbette fıtrat uzmanı Başbakanımızın.
Bir adım daha ileri giderek ölü sayısın da “mühim değil, istatistik”
diyecek de, manipülasyona yönelip projektörlerini 19. Yüzyıla çeviriyor…
İngiltere’deki, Fransa’daki maden kazalarına, ölen işçi sayılarına!

Durum felaket, yürekleri sarsan türden, gerçekten dayanılması zor!
Yüzlerle ifade edilen can kayıpları…
Aralarında çocuk işçiler, yevmiye 40 lira…
İki bin beş yüz metre yerin altı…
Sonsuzluğa, mezara ulaşmanın en trajik yolu…
Vay anam vay…
Faciaya bakmak için mangal gibi yürek, ya da Başbakan olmak gerek!
O özellikler, o unvanlar da maalesef ki ben de yok.

Çünkü insanım, hayatım boyunca emek cephesinde yer aldım…
Bunlar kişisel teferruat…
Lâkin o 12 Eylül yok mu, hain proje, alın terinin kanlı düşmanı…
Zalim, cana kıyıcı, darağacı düşkünü, zindanların aşağılık efendisi…
Darmaduman etti sınıfsal örgütlenmeleri…
Ezdi geçti toplumsal muhalefeti…
Dayattı var olanın üzerine ırkçılığı, afyonu…
Güller döşedi sermayenin yollarına…
Fırsatlar ülkesidir bu topraklar…
İktidara sıçradı Tayyipler…
Devletin malı hırsıza, soyguncuya, açgözlüye pazarlandı…
Ve geldik can pazarına!

Türkiye uzun yıllardır dikensiz gül bahçesi…
Yüzde 50 yetmez, yüzde yüze talip bir zihniyetin kulu kölesi.
Vicdanlar körelmiş, göz pınarları kurumuş…
Varsa yoksa Bilallerin çıkarı!

Karadon faciasında olduğu gibi “Fıtrat” diyor Başbakan…
Bazı yandaş yalakalar “Sabotaj”…
Ve akıllara durgunluk veren bir yığın iddia, tespitler…
Soma’dan ağlama sesleri geliyor…
Evlatlarını yitiren anaların, babaların, eşleri ölen kadınların…
Çocuklar babalarını bekliyor, bir umut…
Kardeşler yıkılmış, dostlar akrabalar çaresiz…
Kara bulutlar çökmüş ilçeye!
Kara toprak, kara elmasını saklamış yüzlerce metreye…
Karınca sürüsü emek, tırnaklarıyla kazıyor…
Patron zalim, acımasız…
Devletle kol kola…
Gücünü alıyor hükümetten, meclisten…
Maden ocakları çocuklarla, güvencesiz işçilerle dolu…
Ve ne acıdır ki cesetler sigorta yapılıyor…
Sanki mezarda işe yarayacakmış gibi!

Gene de desinler; fıtrat desinler, kader desinler, şehit desinler…
Lâkin insanlık tarihine bir kez daha geçecekler…
Adları “Kara Vicdanlılar Devri” olarak anılacak…
Bir avuç kömür için bir hayat feda edenler!
Macit CÜNÜNOĞLU
14/05/2014 07:57

Ağla ülkem ağla...

A+
A-
“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” diye diye…
Yer altına, karanlık tünellere, dipsiz kuyulara, kör mezarlara indik.
Ve toprak utandırmadı insanı, kara talihli nefesleri bağrına bastı.
Evet, unutalım tanrım, unutalım…
Her acıyı, yitirdiğimiz onca insanı.
Baba, ana, kardeş, eş, dost, akraba, arkadaş…
Ayrıca şart mıdır tanımamız?
Bir de evlat acısı, düşmanıma tattırmasın…
İnsan yaşadıkça parçalanacak yürek, ağlayacak.

Yıl 1871
İşçiler yürüyordu Paris’te
Ellerinde kızıl bayraklar
Makinalar parçalamıştı bedenleri, kopuyordu parmaklar
Adına endüstri devrimi diyorlar
Daha yolun başlangıcı
Acemiydi makinalar, toydu, kabaydı, nobrandı, hoyrattı.
Sancılı, acılı yüzyıl
İnsanlığın baş belası kapitalizm doğuyordu.
Kanla, feryatla, isyanla!

Üretiyordu emek, sermayenin gözü aç…
Milyonlarca işçi toprak altında, makina başında
Üretiyordu gece gündüz demeden
Adına vardiya demişlerdi, yığınlar halinde
Doymuyordu vahşi sistem
Ekmek parasına, aş uğruna çalışmaya hazır milyonlar
Üretiyordu işçi, ağlayan yürek ile.

Parçalanan ellerden akan kan dokuduklarını boyamıştı
Kızıl çıkıyordu tezgâhtan kumaş
Aradan yıllar geçti, yıllar geçti…
Alın teriyle harmanlanmış kan dokunan kumaşın rengiydi.

Ve başkaldırdılar, isyan ettiler…
Ellerindeki kızıl bayraklar üniformaları oldu…
Yürüdüler iktidara
Yıl 1871
Adına Paris Komünü dediler…
Yenildiler, kurşuna dizildiler, yüzlerce şehit verdiler
İnsanlık tarihine “emeğin en yüce değer” olgusunu kazıdılar.

Bizim toprakların böyle hikâyeleri yok…
Aradan yüzyıllar geçmiştir
Enerji kara elmas, kömürdür
Karadon’dur, Çeltek’tir, Soma’dır…
Ve binlerce hazin manzaramız vardır…
Gözyaşıyla yıkanmış, acıya boğulmuş, çığlıklardan beslenen…
Bitmez tükenmez 1001 gece masalları
Karanlıktır, Şehrazat’sızdır!

Toprağın altı nemli ve tehlikeli…
Ölüler diyarıdır, çatlaklar da genç cesetler…
Onurlu emeğin mücadelesi gizlenmiştir dehlizlere
Yirmi birinci yüzyıl da ekmek parasına kavuşmak zordur.
Yeryüzünde milyonlar toprağın altı için sıra bekler
Ve bu ülkeye çağ atlamış ileri demokrasili TÜRKİYE derler.

Hukuksuz, adaletsiz, örgütsüz, sendikasız, esaretin kapıda beklediği ülke…
Yer altı vizesi serbest, ölmek kader, sürünmek fıtrat…
Konuşmak yasak, her türlü ifade özgürlüğü yasak…
Ve hepsinden önemlisi, DÜŞÜNMEK YASAK!
Ve burası TÜRKİYE’dir…
Sultanın, sadrazamların, hamam oğlanlarının yönettiği ülke…
Madencinin, emeğin sesi çıkmaz…
Bir bayrağı bile yoktur yürüyecek…
Kan damlar yüreğinden, kızıl kan…
A’slolan kapkara yaşam, zindan karası, kömür karası…
Ve şairin dediği gibi: “Zor iştir kazanmak, ekmek parası.”
Ağla ülkem ağla, sen de ağla millî irade…
Yalnız unutma ki, ölüm kader değildir!

13 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
13/05/2014 06:00

İtirafname!

A+
A-
“Eceli gelen siyasî hukukun bahçesine pisler”(miş)…
Evelallah, bizimki de büyüklerimizin lâfını boşa çıkarmıyor…
Adalet mekanizmasının en önemli kuruluşunun tam orta yerine yapıyor.
Millî irade de izliyor…
Kimi keyifle, kimi şaşkınlıkla, kimi öfkeyle!
Baştan da dedim ya, sözüm meclisten dışarı…
“Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz!”

Peki, neye dayanarak bu iddiada bulunuyorum?
Cevaplayayım efendim, aceleye mahal yok.
Birincisi; gelinen noktadan Hoca Efendi hazretlerimiz fevkalade rahatsızlar…
İkincisi; 17 Aralık’tan sonra ülkemizdeki yapı taşları yerinden oynamış olup
olağanüstü bir sürece yelken açılmıştır.

Ayrıca bunlar daha başlangıç…
Hele seçim atmosferine bir giriş yapalım…
Görün bakalım piyasayı kapsayacak sinemaskop, belgesel tadındaki kayıtları…
Bir de Müslüman ahlakına uyumlu tapeleri…
Of ki of…
Ne şenlik biliyor musunuz?
Hoşgörü ve beddua şampiyonu Paralel kenarımız altın vuruş yaptığı için
dört köşe olacaktır!

Bu arada kendimle ilgili bir gerçeği de faş edeyim…
Biliyorsunuz, sol gelenekten gelmeyim.
Yalnızzz; kavga ettim, hiçbir kanlı olaya karışmadım.
En fazla kafa göz yarıp, sağlam coplar yedim.
Meraklısına not: O çağda ‘biber gazı’ icat edilmemişti.
Yaş evrelerine bağlı olarak radikal solun her türlü tarikatında fiilen görev yaptım…
Karakolu, emniyeti, sıkıyönetimi, işkenceyi, mahpusluğu az çok bilirim…
Savcıların huzurunda bulundum, dostlarımı arkadaşlarımı yoldaşlarımı satmadım.

Gelelim önemli ifşaata…
Nasıl söylesem bilmem ki, sakın kızmayın ha…
Zaten Ankara’daki mendebur Türkiye’nin canını okuyor…
Hatta hızını alamayıp Sisiciğime, Esedciğime sarkıyor…
Bir de siz?

Tamam, itiraf ediyorum işte:
Ben bu saatten sonra hidayete erip Paralelci oldum ve canım ülkemin kurtuluş
formülünün Pensilvanyalı efendimizin koynunda olduğuna inanıyorum!
Var mı itirazı olan?
Varsa bizden değildir!
O kadar!

Lütfen durun, kestirip attığımı zannedip köşemi terk etmeyin.
Öncelikle bu tarihî kararımın gerekçelerini sıralayayım…
Ondan sonra; ya hak verin, ya da sövüp sayın, ne bileyim işte…
Ne yaparsanız yapın, yalnız ölmüşlerime -ricam olur- rahmet okumayın.

Efendim, bir kere Hoca efendimiz iyi yolda…
Her ne kadar ben ve benim gibi düşünenler geçmişte yanlış anlayıp
veryansın ediyorsak da, bugün itibariyle aynı zihin yapısında değilim.
Kısaca çark ettim, moda deyimle “dönekler” katına terfii ettim.
Adam büyük oynuyor, onun içindir ki büyük ülkede yaşıyor…
Ve proje sahibi, bizim kılkuyruk partiye benzemiyor.

Her şeyden önemlisi de işinin takipçisi; çiftliği, tarlası,bağı bahçesi market gibi…
Ne ararsanız var…
Her partiden milletvekili, hakim, savcı, avukat, öğretmen, öğrenci, okul, dershane,
yurt, pansiyon, hastane, klinik, dispanser, doktor, AVM, bakkal, çakkal, sendika, oda,
dernek, vakıf, cami, bin bir çeşit kurs, iş merkezi, iş adamı, esnaf, fakir fukara guraba,
Bâb-ı Âli, Kapalı Çarşı, Sultanhamam, televizyon, dergi, gaste vesaire…
Daha sayayım mı?
Adamın hapishanesi bile var, NOKTA!

Daha bitmedi, öyle güzel örgütlenmişler ki…
Hem ulusal hem de uluslararası düzeyde.
Geçmişteki illegal örgütlerimize benzemiyor, hem varlar hem yoklar…
Üye formuymuş, aidatmış, hiyerarşiymiş; hepsi hikâye…
Yeter ki “Hizmet Hareketi”ne gönül verip hizmetkârı olun…
Hepsi bu kadar!
Birden bire cehennem dediğimiz yalancı dünya cennete dönüşüyor.
Zaten otomatikman sınıf atlıyorsunuz da…
Diyelim ki başınıza bir kaza geldi…
Polis el pençe divan, mahkeme mor sığınak, hapishane güller bahçesi…
Daha ne olsun?

Ayıptır söylemesi, geçenlerde rakıyı biraz fazla kaçırmışım…
Sakın ha, sarhoş olduğumu zannetmeyin, bünyem şerbetlidir.
Geçtim direksiyonun başına, baktım ki çevirme.
Adaletin karşısında boynumuz kıldan ince, üfledim…
131 promil çıktı.
Memur beyle göz göze geldik, çaktırmadan hareketin işaretini yaptım…
“Buyrun geçin, zemzem içerken dikkat edin” demez mi?
Ne buyurdunuz?
Bence yaşasın tatlı hayat…
Hocaya güven, gerisini merak etme sen…
Kim oluyor ki Sultan, tez zamanda nedamet getirip teslim olacaktır…
On dört sütuna yazacaktır ZAMAN!

11 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
11/05/2014 08:36

Umudun tükenişi!

A+
A-
Bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha…
Seviyesizliğin, saygısızlığın en ürkütücü örneğine tanık olduk.
Sarkmanın, saldırının muhatabı avukatların başı…
Olay vahim, edep adap ayaklar altında…
Bastırıyor Sultan, anayasanın babasına bağırdığı gibi…
“Cüppeni çıkar da gel”

Televizyon ekranlarından manzarayı ibretle izliyoruz…
Sıradan bir toplantı, gündemi hukuk!
Şeref konuğu Führer…
Sol yanında Cumhurbaşkanı Hindenburg…
Sağ yanında özel mi özel W. Adam, O da Genel Kurmay!

Altı üstü anma günü…
Bir konuşmacı kürsüde, aktardıklarını cümle âlem bilir.
Lâkin kazın ayağı öyle mi, boy gösteriyor kefenlilerin lideri?
Hassastır, kalbi kuşkonmazdan naziktir…
Yalnız bir kusuru var, kazı koz, hukuku guguk anlar!
Yine öyle oldu, bünyesi yalın gerçekleri kaldıramadı.
Ah canımm, kıyamam sana…
Bilirim gazdan, kalın bağırsağından çok çekersin…
Koyver güzelim, alttan çıkmazsa üstten çıksın!

Söz dinlemez mi?
Bir coştu bir coştu, başladı Beyoğlu eteklerinden salıvermeye…
Sakinleştirmek mümkün değil…
Gül dokunuyor pamuk ellerine…
Özel mi özel mütebessim bakıyor gözlerine…
Yalnız kör kuyulardan fışkıran öfkesi yok mu?
Engel tanımıyor…
“Yıkarım dağları, enginlere sığmam…” dercesine…
Çıkıyor meydane…
Ve yaradana sığınıp yıkıyor perdeyi, eyliyor viran!

Olsun, bu varta da geçer…
Toplum alıştı sultanın dellenmelerine, zılgıtlarına…
O’nun kırdığı cevizler ilk değil.
Bu hikâye böyle uzayıp gider.

“Nereye kadar?” derseniz…
Belki 2023, belki 2023’ten yakın.
Dün CHP'ye gittim…
Sordum; “nicedir hâlimiz?”…
Cevap enteresan, paylaşayım isterseniz…
Dedi ki Patron:
“Kılıçtan geçirdim teker teker…”
“Önce Koç’u, sonra Keskin’i, en son da Umut’u”…

Vah vahhh!
Desenize son umut da yandı bitti kül oldu…
Öyleyse sultanımız ersin muradına, biz çıkalım kerevetine!

Not:
Gökten üç ayva düştü…
İlk ikisi meçhul, sonuncusu elimde!

10 Mayıs 2014

Batılılaş(ma)!

.

“Batılılaşma”, daha doğrusu kendin olmaktan vazgeçme.
Tanzimat’tan günümüze tartışılan kavram!
Dile kolay, yaklaşık 200 yıllık süreçten söz ediyoruz.
Son yarım yüzyıldır da AB kapısı önünde atmadığımız takla, girmediğimiz kılık kalmadı.
Sonuç hüsran!
Hatta vize belâsı dâhi kalkmadı, elçiliklerin, konsoloslukların önünde kümelenmeye devam…
Ve binlerce öykü: yok efendim İtalyan görevli kaşımı, İspanyol duruşumu,
İngiliz asaletimi, Alman hesap cüzdanını beğenmedi türünden!

M.Kemal de batıyı işaret ederek hedef koymuştu: “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmayı”… Lâkin toplumsal yaşam kalitesini yükseltmek ideali başka bir şey…
Çünkü kimseye batı için ruhunuzu satın dememişti!
O bir nevi Anadolulu Meiji, ünlü Japon imparatoruydu.
Meiji 1868 - 1912 yılları arasında saltanat sürmüş ve 44 yıl da Japonya’ya çağ atlatmıştı…
Gecikmeli Rönesans (aydınlanma), endüstri toplumuna hızla yöneliş…
Ancak bu devirde çekik gözlülerin ne huyu ne suyu değişti…
Değerlerini de koruyarak tarih sahnesinde onurla yerlerini almışlardı
ve hâlâ da bu özelliklerini kararlılıkla sürdürüyorlar.

Bir de Osmanlı’ya bakalım, Tanzimat sonrasına…
Padişahların izniyle yabancılar ha bire okullar açmışlar,
Hristiyan kültürünün egemen olduğu…
Bu bağlamda:

İngilizlerin yaklaşık 30 okulunda 3 bin,
Fransızların 60 okulunda 9 bine yakın,
Almanların 13 okulunda bin,
Amerikalıların 190 okulunda 15 bin civarında Osmanlı öğrencisi okumaktaydı.

Niçin?
Cevap açık ve kesin, hedef sadece ve sadece Batılılaşmak…
Ve bu okullarda yabancı dil bilen aydınlar yetiştirerek feodal yapıdan kurtuluş için
halkın eğitimini sağlamak, peşinden de Avrupalı gibi yaşayan toplum yaratmak!
Öperim seni, okulların sahibi Batı da öyle diyordu:

“Hele şu sürünen Osmanlı’yı uyandırıp kalkındıralım…
Onlar da hak ettikleri safta, yanı başımızda yer alsın!”

Sorarım size; yeryüzünde, insanlık tarihinde böyle güzellik var mı?
Kardeşin kardeşe yapmadığını yedi düvel düşene yapacak…
Üstelik Müslüman ağırlıklı topluma!
Geçiniz, zaten bu yolla ilerleme sağlansaydı ne Afrika kara kaderine,
ne de Hindistan, Çin gibi ülkeler alçak sürünmeye mahkûm olurdu!

Gelelim düne, Cumhurbaşkanı hazretlerimiz lütfedip Batı hakkında demeç vermiş…
Diyor ki, “İçe kapanarak bu işler yürümez!”
Millî iradenin biricik sevgilisi Başbakanımız da “Batı ırkçılık yapıyor, bizim de gururumuz zedeleniyor!” diyerek mevzuyu zenginleştirmiş.
Ne kadar haklılar, ne kadar veciz sözler!

Gel gör ki on iki yıldır İskilipli Hoca’nın akıbetini dillendirenler (ki İskilipliyi yakinen tanırım, hemşerim sayılır) Uludere üzerine bombaları yağdırırken karanfil attıklarını mı sanıyorlardı?
Yoksa ırkçılığın derin izlerinden giderek tarihsel görevlerini mi ifa ediyorlardı?
Ayrıca içe kapanma meselesi; ayıptır söylemesi, biz toplum olarak uzun yıllardır içe dönük yaşıyoruz, dünyadan izole olmuş…
Yüzümüz yalnızca Malezya’ya, Hamas’a, İhvan’a, Mekke’ye, Medine’ye yönelik… ;
Ne Freedom House raporu, ne insan hakları, ne özgürlükler umurumuzda!

Macit CÜNÜNOĞLU

.

09 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
09/05/2014 11:36

Vesayetin karanlığından...

A+
A-
Malûm şahsın cumhurbaşkanı olması çok mu önemli?
Hadi oldu diyelim, ne değişir gündelik hayatımızda?
Veya ülkede, yer yerinden mi oynar?
Bir başka soru da: Rotasından sapar mı memleket?

Sembol membol, devletin en tepesindeki koskoca bir makamdan söz ediyoruz…
Tek kişilik erk; yasamadan, yürütmeden, yargıdan bağımsız…
Zirveden olanı biteni seyrediyor…
Ve karar veriyor…
Ama noter, ama muhalif…
Yine de etkili ve de keyifli mertebe...
Daha üstü yok, modern tanrı katı…
Dilediğinde can bağışlayıp özgürlük veriyor…
Tüm bu donanımlar az şey mi?
Hele hele de politikacılar için; kırk yaşını geçip yüksel tahsil diplomasına
sahip olanların alayı bu mevkii için yanıp tutuşuyor… (Saygıdeğer Baykal hariç!)

Aslında bu işler eskiden olsa kolaydı…
Seçimmiş, meclismiş, millî iradeymiş hak getire…
Gazete ilânıyla asker kontenjanından bol yıldızlı bir general bulunur…
Al sana paşalar gibi cumhurbaşkanı…
Tepe tepe övün, güven, kullan!
Dilerseniz bir de türkü çığırabilirsiniz, nasıl olsa şenlik olur…
“Kışlada buldum seni, ellere vermem seni…”

Şaka bir yana, bendenizi ciddî anlamda ırgalamasa da bazıları
cumhurbaşkanlığı seçimlerini fazla önemsiyor…
Herhâlde toplumsal moral değerleri açısındandır.
Yoksa genel durumda bir değişiklik olacağı yok…
Bugün de sultanımızın vesayeti altındayız, pozisyonumuz kulluk ile vatandaşlık arası…
(‘Kıl’ demedim, dikkat!)
Yarın da aynı kadrodan hayatımıza devam edeceğiz…
“Padişahım sen çok YAŞA!” nidaları eşliğinde!

En iyisi mi tevekkülü elden bırakmayıp akıp giden hayatın sarmalına teslim olmak…
Ayrıca çaresiz kıvranışların dışında elden bir şey gelmiyor.
Uzun zamandır televizyon, açık oturum da izlemiyorum.
Çünkü eskiden birkaç tane “yiğit” vardı…
Şimdi -maşallah- sürüsüne bereket…
Eskiden baş ağrısı yapıyorlardı, şimdi mide de bulandırıyorlar!

Yine de koşar adımlarla sürükleniyoruz Ağustos sıcağına…
Siyasî liderler geometri alanında harikalar yaratıyor…
Sanırsınız hepsi birer Oklid, Pisagor!
“Paralel”in keşfinden sonra üçgene sıçradık, oradan da çatıya…
Maksat Çankaya’nın yollarına uhrevî bilimin nurlarını döşemek!

Şimdi de sırada “yamuk”…
Geometrinin en talihsiz şekli, ismiyle müsemma, doğuştan kaybetmiş…
Fakat yaygın, bilhassa meclis çatısı altında.
Sayıları küçümsenmeyecek oranda!
Saat kılığına girer, ayakkabı kutusu olur, para sayma makinası kimliğine bürünür…
Kısaca her zaman, her yerde, her beyinde…
Yeter ki ülkeyi yöneten efendiler güruhundan ol…
Bu arada duyduk duymadık demeyin, benden söylemesi...
Çok yakında Çankaya’ya çıkacaktır yamukların yamuğu…
Bu acıya, bu çileye kalbiniz dayanırsa!

08 Mayıs 2014

Ayasofya'dan çıktım yola...

Macit CÜNÜNOĞLU
08/05/2014 14:55

 
 
Kim ne derse desin Hürriyet’in emekli kaptanı Ertuğrul (Özkök) film adam…
Aslında emekli olduğuna da inanmıyorum ama öyle diyor.
Yine de basının armadasını arka plândan sinsice idare ettiği kesin…
Çünkü huy, yedisinde neyse yetmişinde de o’dur!

Dünkü yazısına göz attım, insanlığın ortak mirası Ayasofya’ya sahip çıkıyor.
Çünkü Hoca Efendi Hazretleri alttan alta müzenin cami olarak ibadete açılması
için çalışmalar yapıyormuş…
Bu yolla da dünyanın gözü önünde hükümeti köşeye sıkıştıracakmış…
Gördünüz mü Paralel odakların yeni tezgâhını?
Her iş bitti, sıra Ayasofya da!

Bu arada kıvrak kahramanımız Hoca’ya ayar çekmeyi de ihmal etmiyor ve övgüler kısmına geçiyor…
Utanmazlık parayla değil ya, “Hizmet” hareketi din, dil, ırk, mezhep farkı gözetmeden
dünyayı aydınlatıyormuş…
“Vakit” üslûbuyla mabetlere yaklaşmak doğru değilmiş…
Cart, curt!

Dönüyor hükümete, bir fetva da ona…
Diyor ki, “sakın ha tuzağa düşme!”…
“Memlekette 80 bin cami var, yüzde 99’u Müslüman ahaliye fazlasıyla yeter,
sen sen ol Hoca’ya kanma, Ayasofya’yı tapınak yapma!”
Özeti bu…

Lâkin Ertuğrul gibi çağdaş şempanze işi bu nokta da bırakır mı?
İktidarı da yağlayıp yıkamaktan geri durmuyor!
Yeryüzünün mutlak efendilerinden biri olan Dünya Bankası raporlarından alıntı yaparak
AKP’nin 12 yıllık ekonomik zaferlerini yere göğe sığdıramıyor.
Dilerseniz iddia edilen rakamlara birlikte göz atalım…
“İddia” diyorum, çünkü bana pek inandırıcı gelmedi…
Yok efendim,“kesin doğru” diyorsanız, demek ki ben uzayda yaşıyorum!

Güya “Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla” satın alma paritesine göre 1 trilyon 315 milyar dolara yükselmiş.
Cari kurla 771.7 milyar dolar olan millî gelir satın alma paritesi bakımından uçmuş…
Kişi başına satın alma paritesi de 18 bin dolar sınırına dayanmış…
Yerseniz vaziyet bu…
Ve bu göz kamaştıran başarının mutlak sahibi de iktidar!

İşte, kısaca paylaşmaya çalıştığım bu yazıdan sonra tansiyonum yükseldi…
Yıllık gelirime, giderime, pariteme, arkama, önüme, olmayan alacağıma, bir çuval borcuma baktım…
Dünya Bankası gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yok.
Lâkin yapı taşlarım yerinden oynamıştı bir kez…
Çare olarak Sultanahmet meydanına kapağı attım…
Ne de olsa yıllardır tecrübe etmişimdir, sinir katsayım yükseldi mi Suriçi’ni, tarihî dokuyu
arşınlamak yorgun ruhuma iyi geliyor...
Hele hele de insanlığın yüreğinden kayıp giden Ayasofya’yı ziyaret etmek…
Üzerinde dolaşan karabulutlara rağmen bahçesinde abdestsiz iki rekât namaz kılmak…
Ahir hayatımda yaşadığım en büyük zevk!

Gel gör ki, At Meydan’ını Alman plakalı eski arabalar kaplamış…
Şaştım kaldım, ilk kez böyle bir manzarayla karşılaşıyordum.
Sordum, soruşturdum, işgâlin nedenlerini araştırdım…
Meğersem insanî bir organizasyon olup her yıl yapılıyormuş ve gördüğüm dokuzuncusuymuş.
Resmî adı da: Barış ve Dostluk Rallisi’ymiş.
Yüz civarında eski araç Almanya’dan yola çıkıp önceden tespit edilen güzergâh
üzerinden yoksul bir ülkeye (Bu yıl Ürdün seçilmiş) ulaşıyorlarmış…
Ve araçlar dâhil taşıdıkları tüm araç ve gereçleri o ülkede satıp elde edilen parayı
yardımsever kuruluşlara hayır işleri için bağışlıyorlarmış!
Ayrıca bu eyleme 20 civarında daha ülke iştirak ediyormuş.
Katılımcılardan bazılarıyla tanıştım, Münih’te yaşayan Turhallı Erol’le kaynaştım…
Bilgi alışverişinde bulunup fotoğraflar çektirdik, neskayfeler içtik…
Fakat bu organizasyon içime sinmedi, iyi mi?

Nedenine gelince; topu topu 500 milyon dolarlık yardım için Avrupa Birliği ülkelerinin
çöplüğü sayılabilecek trafik kaydı düşmüş araçları insanlık adına götür, yoksul bir ülkenin
vatandaşlarına sat…
Markaları da yetmişli, seksenli yılların Opelleri, Wolswagenleri, Mercedesleri vs…
Kısaca ahı gidip vahı kalmış araçlar…
Yalnız bir yaygara bir tantana, sanırsınız Afrika’nın kaderi değiştiriliyor.
Fırsat bu fırsat, Fatih Belediyesinin afişleri de her yerde…
Muhterem başkanları klasik araba rallisine merhaba diyor!

Neyse, bu hikâyeyi de geçtik…
Döndüm Ayasofya’ya, 65 yaş kontenjanından bir kez daha gezdim…
Okşadım bin beş yüzyıla yaklaşan freskleri…
“Dilek deliği”ne parmağı soktum, toplandı melekler…
Hep birlikte dua ettik: “Tanrım Ayasofya’yı her türlü belâdan koru”…
“Müze olarak kalsın ki, insanlığın hizmetinde olsun ve M.Kemal’in 1934 yılında
verdiği talimat bozulmasın.”…

Âmen!  

05 Mayıs 2014

Yarın 6 Mayıs

Macit CÜNÜNOĞLU
05/05/2014 15:34

A+
A-
Pazar gününe sağnak yağmurla başlıyoruz, ancak bir süre sonra güneş yüzünü gösteriyor.
Ne de olsa İstanbul havası, tecrübeyle sabittir, güven olmaz!
Kıdemli dostlarla Polenezköy’deyiz.
Aramızda hocaların hocası değerli Rafet Çağlar da var, onur konuğumuz,
Ev sahipliğini A1 Yayıncılık’ın sahibi İbrahim Teymur arkadaşımız yapıyor.
Bu tür buluşmaların vazgeçilmezi, gurur kaynağımız yazar Öner Yağcı ile
yine başarıdan başarıya koşan Fen Bilimleri Dershaneleri ve Okulları’nın
kurucusu Nazmi Arıkan da bizlerle.
Ortak paydamız Tokat Öğretmen Okullu olmak.

Kolay iş değil yarım yüzyıla uzanan dostlukları korumak.
Bir de M.Kemal sevdasıyla verilen her kavgada yer almak…
Birlikte olduğum arkadaşlarımın romanlara konu olacak kadar sıra dışı mücadeleleri var;
emek için, çağdaş eğitim için, daha iyi bir ülke için.
Köy öğretmenliğinden üniversiteye kadar mesleğin her kademesinde görev yapmış
Rafet Çağlar hocamız ise eşsiz anlatımıyla bizleri okul yıllarına götürüyor.
Bu arada Polenez’deki yerin adı Tokat Mutfağı, adından da anlaşılacağı üzere
sahibi Tokatlı,  Avukat Necati Dinler.
O da meclisimize katılıyor, yaptığı Tokat Kebabı nefis…
Davudî sesiyle şiirler de okuyor, sayesinde ölümsüz Nazım Hikmet bir kez daha yüreğimizde.

Şarkılar, türküler, anılar derken söz dönüp dolaşıp öğretmenlere geliyor…
Töb-Der yöneticiliğinden yıllarca hapis yatmış Öner Yağcı rakamlar veriyor…
“12 Eylül öncesi 280 bin öğretmen vardı ve bunların 200 bini üyemizdi.
Ya günümüzde, 800 bin öğretmen var, büyük bölümü iktidar yanlısı.
Ayrıca paralel örgütlenmede devrede, yeni açılan örgütlerinin adı: Aktif Eğitim Sen…
Her geçen gün üye sayısı artıyor, şu anda 35 bin civarında.”


Evet, manzara bu ve iştahlarımız kaçıp yerini endişeyle karışık derin bir sessizlik alıyor…
Hepimizin aklına takılan ilk soru: “Nereye sürükleniyor Türkiye?”
Dile kolay, bir neslin üyesi olarak ve ağır bedeller ödeyerek yıllarca kavga ver…
Toplum ümmetçiliğe doğru hızla yol alsın!
Mesleklerinin duayeni dostlarımın ağırına gidiyor çaresizlik, seyirci kalmak…
Boğazlarda düğümleniyor yenilen iki lokma…
Hep birlikte, hep bir ağızdan okkalı bir küfür yolluyoruz çağdışı imamlar ordusuna!

Yine de dostlarla buluşmak, hasbıhal etmek çok güzel, hem de kazına kazına…
Yemek bahane, her katılımcının gözleri ilk günkü gibi ışıl ışıl…
Vatan sevgisi dorukta, ülkenin makus talihini değiştirmek için hâlâ kafa yoruyorlar.
Öner anlatıyor; hapishaneden, Mamak’tan minik anekdotlar…
Yıl: 1972, 12 Mart karanlığı hüküm sürüyor…
Öner Filistin yollarında yakalanmış, yaş yirmi bir…
Denizlerin idamı onaylanmış, gün sayıyor…
Sahi, yarın 6 Mayıs…
Kara günümüz, yaslı günümüz…
İdam sehpaları kurulalı 42 yıl olmuş…
Ne çabuk da geçmiş yıllar…
Oysa daha dündü, hayata yeni başlıyorduk…
Astılar fidanlarımızı, kıydılar gencecik canlarına…
Alçaklar, hainler…
Üçe üç ha, dişe diş, kana kan…
İnsan hayatını hayasızca sonlandırmaktan mutlu olabilen soysuzlar meclisi…
Soğudu mu nasır bağlamış yürekleriniz, huzura erdi mi hastalıklı vicdanlarınız?

Offf, of!
Sarıldık dostlarla, ant içip ayrıldık…
Durmak yok, yola devam…
Son nefesimize kadar…
Yitirdiğimiz onca can aşkına!

02 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
02/05/2014 09:04

Çaresiz çareler!

A+
A-
Galiba sorunun temelinde 12 Eylül zihniyeti yatıyor.
Kenan Evren de böyleydi, en akılda kalan hobileri asmak, kesmek, yasaklamak.
Zaten o anlayışa uygun yasalar dizayn edildi…
Maalesef ki o yasaların egemenliği hâlâ sürüyor.
Örneğin partiler, seçimlerle ilgili olanlar.
Dolayısıyla demokratik söylemi dibine kadar sömüren Sultan,
dünyanın gözünün içine baka baka kırk yalanı peşpeşe sıralayabiliyor!

Gelelim 1 Mayıs’a…
Bayram mı, kara gün mü belli değil.
Ancak kâbus olduğu kesin, özellikle İstanbul’da.
Koskoca kentin bir günü çalınıyor…
Neymiş efendim, Taksim ve çevresi turizm bölgesiymiş…
Toplanan yığınlar trafiği engelleyip günlük hayatın rutinini aksatıyormuş…
Halbuki piknik yapılıp davul zurna çalınsa Arap âlemine örnek olunurmuş!

Gördünüz mü çağdaş projeyi?
Eee, ne de olsa AKP, yakışır şalvarlı zihniyete.
Fakat yalaka takımı yok mu…
Sıram sıram diziliyorlar ekrana…
Başlıyorlar  Sultan’ın faziletlerini anlatmaya.
Neymiş efendim, Esed’den üstünmüş, Sisi’ye fark atarmış…
Akılları fikirleri bedevi çöllerinde safari yapmak!

Ben de diyorum ki, Batı’nın kantarına çıksana…
Alman Cumhurbaşkanının ağzının payını vereceğine…
Evrensel demokrasinin gereklerini yapsana…
Nerdeee, bir afra tafra…
Kibir derseniz fıtratında…
Tepeden bakmak, şımarmak doğal davranış…
Ondan sonra gelsin Akkoyunlulara masallar!

Haklı, suyun içinde yüzde ellisi var.
Keşke Baykal falan ortaya çıkıp rezil olmasa da…
Bu adamı Çankaya’ya elbirliğiyle postalasak!
Bence tek çare…
Çünkü zat-ı muhterem deniz seviyesinden yükseldikçe
ayakları yerden kesilip bir başka boyuta geçiyor…
Yanında da refikası varsa…
Sanırsınız teleme peynirinin erimiş hâli!

Bir de Muhafız Alayı örgütlenebilirse…
Örneğin Topal Osman ruhundaki kafa adamları bulacaksınız…
Sonrası kolay, görsün Çankaya’nın kaç bucak olduğunu!
Yoksa işimiz zor…
Başbakanlık mı, cumhurbaşkanlığı mı derseniz…
Cevabım kesin, koyverin köşke gitsin!

Geçti gitti mübarek 1 Mayıs…
Kırmızı gömleğim dolabımda, sevincim kursağımda...
İlk kez torunumu götürecektim…
Kazancı yokuşunda yitirdiğim yoldaşlarımı yad edip karanfiller saçacaktım…
Heyhat, ceberrut yetişti imdada…
İçkime, yatağıma karıştığı yetmiyormuş gibi…
Dede ile torun arasına da burnunu soktu!

Ne diyeyim bilmem ki, alacağı olsun…
Bu dünyada olmasa bile öbür dünyada iki elim yakasında olacak…
Başta Berkin evladım olmak üzere kıydığı onca canın hesabını soracağım…
Ki torunlarımıza barış içinde yaşanılır bir dünya kalsın!

01 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
01/05/2014 08:12

Yaşasın 1 Mayıs

A+
A-
Şeyh Said isyanı üzerine (24 Şubat 1925 - 23 Aralık 1927) halkımız sıkıyönetimle tanıştı…
Kubilay olayıyla (1 Ocak 1931 - 9 Mart 1931) devam etti.
İkinci Dünya Savaşı’nda (20 Ekim 1940-23 Aralık 1947) tekrarlandı.
6/7 Eylül faciasında (7 Eylül 1955 - 7 Haziran 1956) bir daha…
27 Mayıs hareketi sonrası (28 Nisan 1960 - 1 Aralık 1961) alışkanlığa dönüştü.
Aydemir denemesi (21 Mayıs 1963 - 20 Temmuz 1964)...
Tam unuttuk derken 15/16 Haziran direnişi, kapsama tarihleri: 16 Haziran 1970 - 16 Eylül 1970...
12 Mart muhtırasın da ayar kaçtı (26 Nisan 1971 - 26 Eylül 1973), malûm sonuç…
Kıbrıs çıkartması uğruna (20 Temmuz 1974 - 2 Eylül 1975) vatansever sıkıyönetim.
Yaygın şiddet hareketleri üzerine (26 Aralık 1978 - 12 Eylül 1980) peşrev sıkıyönetim…
12 Eylül faşizmin de film koptu, yedi yıl süreyle tarihî SIKIYÖNETİM.

Maalesef talihsiz ülkenin bahtı kara vatandaşlarıyız!
“Sıkıyönetim” denilen melaneti dedem, babam yaşamış…
Ben de yaşadım, eksik olmasın çocuklarıma da yetişti…
Şimdi de torunlarım…
Offf, ne fena bir durum!

“Yok mu çaresi?” demek de YASAK…
Kazara dedin…
Muamele karakolda başlar, sağ kalırsan mahkemede sürer, mahpusta neticelenir…
Ve yıllar geçip gider, sıkıyönetimlere alışırsınız…
Uzun süre ayrı kalırsanız ülkeyi yöneten efendilere dualar eşliğinde yalvarırsınız:
“N’olur bir dirhem sıkıyönetim!”

Asla kırmazlar seni…
Bu memlekette bahane çok!
Örneğin “1 Mayıs”…
Çek bir Taksim yasağı…
Vapur otobüs metrobüs yok, metro tramvay marmararay yok…
Her eve lâzım ileri demokrasi var…
Gecikmiyor Ankara’nın sesi:
“Dürüyenin güğümleri kalaylı, fistan giydim etekleri alaylı”
“Sanal sıkıyönetim ilân ettim, haberin var mı?” 


Fakat gidişat tehlikeli…
Bölücü zihniyetle yönetilen ülkemiz hızla ortaçağ karanlığına sürükleniyor…
Kürt-Türk, Alevi-Sunni değil…
Bir tarafta palalılar, kefenliler…
Diğer tarafta insanlık onurunun peşine düşenler.

Adı konmamış bir savaş yaşanıyor…
Tarihsel geçmişin ağır yükünü taşıyan.
Gözü kan bürümüş, kinden beslenen güruh iktidarda…
Kibir, alay, güç, azamet…
Ne ararsanız var.

Saldırıyorlar ne idüğü belirsiz millî irade adına…
On beş yaşındaki çocuklar düşman bellenip hain ilân ediliyor…
İnternetten, tivıtırdan, yu’tuptan korkup Geziciler Taksimciler çizilmiş…
Sahte tatil yalanlarıyla vicdanlar kepenk kapatmış…
Yüreklerinde tedirginlik…
Farkında değiller son çırpınışlarının…
Sanal sıkıyönetimlerden medet umuyorlar!

Her şeye rağmen YAŞASIN 1 MAYIS…
Emeğin, yaratanın en güzel, en değerli, en manidar bayramı…
Geliyoruz zincirleri kıra kıra…

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...