12 Şubat 2026

GEÇMİŞE AĞIT

Adnan ağabeyim “çık artık 
o mahalleden” dedi,
Savadiye’den gir şehre,
başka sokaklarada uğra…

Oysa insan
doğduğu sokağı terk edemez ağabey,
terk etse de
içindeki çocuk
aynı kapının önünde oturmaya devam eder.

Benim Amasya’m
bir şehrin adından çok
uzun bir vedadır şimdi.
İçinden ırmak geçen o mahzun kent,
beş köprüsüyle
bir zamanlar göğe tutunurdu.

İstasyon’dan Tahta’ya,
Alçak’tan Hükümet’e,
Kuş Köprü’nün taşlarına kadar
her adımım bir tanıdıktı.

Irmak iki yakaya mahalleleri dizerdi,
sanki bir annenin saçlarını örer gibi.
Boğazköy yolunda Tatarlar,
Taşova tarafında Afırönü,
Gök Medrese’nin gölgesi,
İstasyon’un ağır akşamları…
Kaynarların evi suya bakardı,
Uzuneller dalların altında serinlerdi.

Henüz 55 Evler yoktu,
Kurşunlu uykudaydı.
Şehir kendine benzerdi o vakit,
yüzünde tarih denen ağır bir vakar vardı.

Sonra bir gün
takvim sustu.
Gökyüzü karardı.
Ve şehirlerin de kaderi değişti.
Yıkım önce bir fikir olarak geldi,
sonra bir kepçe dişi gibi
evlerin kalbine saplandı.

Avlular parçalandı.
Cumbalar söküldü.
Ahşabın o sabırlı kokusu
toza karıştı.
Beton dediler adına,
medeniyet dediler.

Oysa medeniyet
bir çocuğun akşamüstü top koşturduğu toprakta gizliydi.
Bahçeler gitti ağabey.
Bağlar gitti.
Elma ağaçları çiçek açarken utanır oldu,
kiraz dalları kimseye seslenemedi.

Yeşilırmak
yüksek duvarların arasında
boğazı sıkılmış bir mahkûm gibi aktı.
Salkım söğütler
suya değemeden kurudu.
Bülbüller susmayı öğrendi.

Kimse fark etmedi.
Evet, arabalar çoğaldı.
Ama yollar daraldı.
On dakikalık mesafe
insanın ömründen bir saat çalar oldu.
Direksiyon başında sıkışmış hayatlar,
radyoda bir şarkı:
“Artık solan bu bahçede bülbüllere yer yok…”

O bahçe bizdik ağabey.
Biz solduk.
Mahalleler şantiye çukuruna dönüştü,
çocukların misketleri betonun altında kaldı.
Saklambaç oynanan gölgeler
yerini asansör boşluklarına bıraktı.

Şimdi çocuklar
ekran ışığında büyüyor.
Irmağın serinliğini bilmeden,
taş köprüden koşarak geçmenin heyecanını tatmadan…
Dört duvar arasında,
parmak uçlarında kaydırılan bir hayat.

Ben hâlâ eski Amasya’da geziyorum.
Yıkılmış bir evin yerinde durup
gözlerimi kapatıyorum.
Bir kapı gıcırdıyor hayalimde,
bir anne sesleniyor içerden.
Sonra gözlerimi açıyorum:
karşımda ruhsuz bir apartman.

Adnan ağabey…
Savadiye’den de girerim elbet.
Yazarım bütün mahalleleri.
Ama bil ki
ben her satırda biraz daha eksileceğim.
Bekle beni İskender dayım…
Faytonun çıngırağını bir kez daha çal.
Aç bir 70’lik,
kadehi ırmağa doğru kaldıralım.

Belki gecenin bir yerinde
utanarak geri döner bir bülbül.
Belki bir söğüt,
rüyasında suya kavuşur.
Ve biz,
kaybettiğimiz şehrin yasını tutarken
anlarız ki
geçmişe özlem değil bu...
Bu,
bir şehrin yavaş yavaş ölüşüne
şahit olmanın ağırlığıdır.
Saygılarımla.

Macit CÜNÜNOĞLU

ŞARKILAR EŞLİĞİNDE

.“Ağladım günlerce arkandan…”
diye başlıyor gece,
daha ilk kadehte
sesin düşüyor masaya.
Kimse yüksek konuşmuyor artık,
çünkü Hüzzâm çalınca
insan kendi içine doğru yürür;
adımlar yavaştır,
gölgesi uzun.

“Ağla çeşmim, eski lezzet kalmamış peymânede…”
diyor bir başka ses,
kadehi dudaklarına götüren
ama aslında geçmişi içen bir adamın ağzından.

Lezzet mi?
O çoktan gitmiş.
Geriye tortusu kalmış hatıraların,
bir de cam kenarında unutulmuş
sonbahar rüzgârı.
“Ağlamakla âh ile geçti hayatım ser-te-ser…”
diyen eski bir İstanbul beyefendisi
rakıyı değil,
ömrünü süzüyor bardağından.

Bir ud giriyor araya,
tanbur ince bir sitemle cevap veriyor;
ney ise
kimsenin adını söylemeden ağlıyor.
“Acısıyla tatlısıyla hayat güzeldir sevgili…”
diyor Yavaşça,
sanki masadaki herkesi teselli eder gibi.
Ama biliriz,
bu cümle biraz da kendine söylenmiştir.

Çünkü Hüzzâm
ne tam isyandır
ne tam kabulleniş.
Bir yanın “gel” der,
öbür yanın “git”.
Bir yanın hâlâ sever,
öbür yanın susar.
Gece ilerler.
Sohbet azalır.
Kadehler çoğalır.
Ve bir noktada
herkes kendi şarkısının içine düşer.

Bir adam eski bir aşkı düşünür,
bir kadın hiç gelmeyen bir mektubu,
bir dost çocukluğunu,
bir başkası kaybettiği babasının sesini.
Hüzzâm ağır ağır döner masanın etrafında,
herkesin omzuna dokunur.
Kimseyi incitmez,
ama kimseyi de affetmez.

Sabaha karşı
ses biraz daha kısılır,
udun teli son bir defa titrer.
Ve biz anlarız ki
bazı şarkılar bitmez;
sadece içimize yerleşir.
O günden sonra
bir yerde “Ağladım günlerce…” çalarsa
başımızı eğmemizin sebebi müzik değildir.
Hüzzâm,
bize kendimizi hatırlatır.
Ve insan,
en çok
kendi hatırasına yenilir. 
🍷🎶

Macit CÜNÜNOĞLU

ÖNSÖZ NİYETİNE

Bir kent vardır
adını söylemesen de tanınır,
sabah erken saatlerde ekmek kokusuyla
akşamüstü yorgun bir gölge gibi uzar sokaklara.
Taşları eskidir,
ama eskimeyi bilen taşlardır bunlar;
üstünden geçen ayakların hikâyesini tutar,
kim gitti, kim dönmedi
hepsini bilir.
Bir adam yürür bu kentte
adı önemli değildir,
çünkü adı söylense de susar zaten.
Cebinde anahtarlar vardır,
kapı açmazlar artık
zaman açarlar.
Her metal sesi
bir evin ışığını yakar geçmişte.
Çocukluk,
en çok kaldırım kenarlarında durur.
Top kaçmıştır bir zamanlar,
bir anne seslenmiştir pencereden,
akşam olmuştur ansızın
ve kimse tam hatırlamaz
neden büyüdüğünü.
Şiir masada durmaz burada,
çünkü masa düzen ister.
Oysa hayat
biraz yamuk,
biraz döküktür.
Şiir daha çok
dar bir meyhanenin köşesinde
camı buğulu bir akşamda
kendi kendine konuşur.
Bir sandalye hep boştur,
kime ait olduğu bilinmez.
Belki erken gidenindir,
belki hiç gelmeyenin.
Kadehler tokuşmaz bazen,
sadece havada asılı kalır
söylenememiş cümleler gibi.
Makamlar dolaşır gecede,
bir ezgi başlar,
hangisi olduğu fark etmez.
Önemli olan
insanın içine nereden girdiğidir.
Birinde aşk bekler,
ötekinde akşam çöker,
bir başkasında
memleket ağır bir taş gibi
kalbe oturur.
Büyük sözler edilmez.
Kimse dünyayı kurtarmaz bu şiirde.
Ama bir park kurtulur belki,
bir meydan yıkılmaktan,
bir dost
hatırlanarak yaşar.
Zaman geçer,
ama herkes aynı hızda geçmez ondan.
Bazıları kavga eder,
bazıları susarak direnir.
Unutmak kolaydır,
zor olan
hatırlamaya razı gelmektir.
Yazmak,
bir şey eklemek değildir burada.
Eksilenleri geri çağırmaktır.
“Ben de vardım” demek kadar sade,
“Ben hâlâ buradayım” demek kadar inatçı.
Ve şiir bittiğinde
okur şaşırır biraz.
Bir metin okuduğunu sanmıştır,
oysa
birinin yanına oturmuş,
uzun uzun susmuş,
arada bir iç çekmiş
ve fark etmeden
kendi hikâyesini anlatmıştır.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Şubat 2026

TARİHİN İZİNDEN

Amasya’nın topolojisi
haritayla açıklanmaz;
belge ister, hafıza ister,
bir de susmayı bilen bir dil.

Yeşilırmak, kentin omurgasıdır.
Rastgele akmaz.
Vadinin en zayıf yerinden değil,
en çok hatırası olan yerinden geçer.

Kuzeyde Harşena Dağı yükselir;
jeologlar kalker der,
tarihçiler kale,
şairler kader.

Kayaya oyulmuş her boşluk
bir mühendislik değil yalnız,
bir iktidar beyanıdır.
Kentin yerleşimi
dikey bir hafıza gibidir:
Aşağıda su ve ticaret,
ortada mahalle ve ibadet,
yukarıda savunma ve ölüm.

Bu hiyerarşi tesadüf değildir;
Hititler’de başlar,
Helenistik dönemde belirginleşir,
Roma’da sistemleşir,
Selçuklu ve Osmanlı’da
ahlâk kazanır.

Kral Mezarları
jeolojik bir zorunluluğun
siyasi bir dile dönüşmüş hâlidir.
Dağın yüzü seçilmiştir,
çünkü görünmek istenmiştir.
Ölüm burada gizlenmez;
kaya kadar kalıcı,
şehir kadar merkezîdir.

Kale,
sadece askeri bir yapı değil,
bir gözlem noktasıdır:
ırmak, çarşı, ibadethane
aynı bakışta toplanır.
Bu, mekânın iktidarla
nasıl uzlaştığının belgesidir.

Amasya’nın camileri
düzlüğe yerleşir;
çünkü secde,
yüksekliği değil dengeyi sever.
Medreseler
geçiş noktalarındadır;
bilgi,
yolda karşılaşsın diye.
Türbeler ise
kenarda durur:
hayatın tam içinde değil,
tam dışında da olmayan bir sabırla.

Köprüler
iki yakayı değil,
iki zamanı birleştirir.
Taş kemerler
suyun hafızasını bastırmaz,
onu taşır.

Müze,
bu topolojinin arşividir.
Katmanlar üst üste değil,
yan yanadır.
Hattiler burada “ilk” değildir,
Hititler “orta” sayılmaz,
Persler “geçici” kalmaz.
Hepsi aynı mekânda
aynı ciddiyetle durur.

Amasya’nın topolojisi
serttir ama bağırmaz.
Belgelidir ama kuru değildir.
Dağ konuşur,
ırmak yazar,
şehir susarak anlatır.
Ve bu yüzden Amasya
bakılarak değil,
okunarak gezilir.

Macit CÜNÜNOĞLU

SABAH SENFONİSİ

Sevinçli bir telaşla açarım gözlerimi,
ne bir istasyon var önümde
ne de bekleyen bir kalabalık.
Yine de içimde
perdeleri aralayan görünmez bir maestro
çubuğunu havaya kaldırır.

Gün daha karanlığın içindeyken
ben ışığa doğru yürürüm,
çünkü bilirim
müzik en çok sabahın utangaç saatlerinde
kendini ele verir.

Kahvenin dumanı yükselirken
ilk notalar düşer fincanın kenarına;
bir yaylı, ince bir sızı gibi
kalbimin paslı kilidini yoklar.
Bir piyano,
sabahın alnına konmuş berrak bir öpücük olur.
Klasiklerin arasında gezinmek
sıradan bir dinleyiş değildir;
o, bir mabede adım atmaktır.

Duvarlarında yüzyılların yankısı,
tavanında sonsuzluğun kubbesi.
Her besteci
kendi okyanusunu bırakmıştır önümüze
içinde minik adacıklar,
her biri ayrı bir hatıra,
ayrı bir itiraf.

Bach’ta bir sabır saklıdır,
damla damla işleyen bir dua.
Mozart, çocuk yüzlü bir sevinci
kanat gibi omzuma iliştirir.
Beethoven ise
karanlığı yararak yürür;
fırtınalı bir gökyüzünde
insanın kaderine meydan okur.

Bu dünyaya dahil olmak
biraz cesaret ister.
Çünkü yüzeyde kalan
sadece ses duyar;
derine inen
kendi kalbini bulur.

Eğilip kulağını zamana dayarsan
bir sonatın içinde
yılların kırılganlığını işitirsin.
Bir senfoninin geniş omuzlarında
insanlığın yükünü hissedersin.

Müzik, yalnızca duyulan değil,
ruhun aynasında büyüyen bir ışıktır.
Ve ben her sabah
hiçbir yere yetişmeyecek 
olsam da
o ışığın peşinden giderim.

Çünkü sanat
insanı zamandan kurtaran tek gemidir.
Tökezleyen olur,
erken dönen olur kıyıya
ama biraz sabır,
biraz çalışılmış bir gönül
o dalgaların üzerinde yürümeyi öğrenir.

İşte o zaman
gün doğarken
dünya yalnız bir gezegen değildir artık;
içinden müzik geçen
kutsal bir boşluk olur.
Ve ben,
sevinçli bir telaş içinde,
her sabah yeniden
kendimi o sonsuzluğa bırakırım.

Macit CÜNÜNOĞLU

10 Şubat 2026

HEM KLASİK...

Gönül dünyamda
Türk müziği bir edep meselesidir;
adı anılınca susulur,
sesine gelince insan kendini dinler.

Bir beste kırk yıl susar içinde,
bir güfte yarım kalmış bir akşamdır;
dudakta değil,
tam kalbin ortasında bekler.

Gündüz dinlemek tehlikelidir,
çünkü insanı hayattan koparır;
alıp götürür
bir meyhane masasının
kimseye ait olmayan köşesine.

Hüzzam’da ağırlaşır akşam,
camlar buğu tutar,
rakı yavaş yavaş beyazlar.
Uşşak iç çektirir,
Segâh boyun büktürür,
Karcığar’da çözülür insanın dili.

Makamlar sandal gibidir,
hatıralarla dolu;
kalbin kıyısına yanaşır
sessizce.
Davetsiz gelir anılar
ama kimse kovmaz,
çünkü herkes onları bekler.
Bir eski dostun sesi düşer masaya,
bir annenin susuşu,
bir sevgilinin tamamlanmamış cümlesi.

Masa kalabalıktır,
yalnızlık daha kalabalık;
kadehler tokuşur,
suskunluklar içilir.
Gözler dalar elbet,
ama umut hâlâ oradadır;
masanın en ucunda,
yük olmamayı öğrenmiş bir misafir.

Şiir buradan doğar,
ne kürsüden
ne yüksek sözlerden,
hayatın tam ortasından.
Kelimeler rakı gibidir;
fazlası taşar,
azı acıtır,
kararı insanı kendine getirir.

Bir şarkı başlar usulca,
kimin söylediği mühim değildir,
yeter ki doğru yerden dokunsun.
Gece ilerledikçe
hüzün klasikleşir,
omuzlara soylu bir ağırlık çöker.

Meyhane dağılır,
şarkı kalır;
insanın içinden çıkmaz.
Herkes evine döner
ama bir parça
masada unutulur.

Ve insan anlar:
bazı geceler içmek için değil,
hatırlamak içindir.
Bazı şarkılar eğlendirmez,
adam eder.
Türk müziği budur işte;
vakur bir serserilik,
terbiyeli bir hüzün…
Hem klasik,
hem meyhane.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR ŞARKI

Gönül Dünyamdan
Türk müziğinin dokunduğu 
bir yer vardır,
adını bilmez insan
ama tanır acısını.

Bir eski şarkı girer içeri
kapıyı çalmadan,
gündüz vakti yakalar seni
en savunmasız yerinden.

Masa büyür, zaman daralır,
insan bir anlığına
rakı şişesinde balık olur,
itiraz etmez,
çünkü teslimiyet bazen
en zarif hâlidir kalbin.

Makamlar ardı ardına dizilir
bir iç yolculuk gibi:
Hüzzamda ağırlaşır akşam,
Karcığar’da çözülür düğüm,
bulutlar dağılır,
hülyalar başlar.
Hatıralar sessiz bir geçit yapar
hafızanın dar sokaklarında;
bir koku,
bir yarım cümle,
bir daha geri gelmeyen bakış…

Gözler kayar,
ama umut inatçıdır,
küçük bir ışık gibi
sönmeyi bilmez.
Şiir dökülür yürekten
fark etmeden,
kelimeler içki gibidir
fazlası zarar
azı yetmez.

Maksat unutmaktır biraz,
hafiflemektir,
günlük yükleri
kapının eşiğinde bırakmak.
Bazen bir şarkı
yorgun bir ruha
bir ömürlük merhem olur.

Eski zamanlar gelir akla
daha yavaş,
daha insani.
Sesler daha sahici,
suskunluklar daha anlamlıdır.

Bir şarkıcı sahneden seslenir,
sanki yalnız sana,
ve sen o anda anlarsın
kalabalıklar içinde
yalnız olmadığını.
Bu bir kaçış değildir,
bir dönüş belki;
kendine,
gönlünün eski odalarına.

Ne büyük iddialar vardır burada
ne de yüksek sesler,
sadece bir kalp
kendiyle baş başa.
Ve bir kaset dönüyordur hâlâ
hafifçe cızırtılı,
neşeyi de hüznü de
aynı şeride sığdırarak.

Macit CÜNÜNOĞLU

BENİM MEYHANELERİM

Gönül dünyamda
Türk müziğinin derin bir edebi vardır,
adını anınca susulur,
dinleyince iç çekilir.

Bir bestede saklıdır bazen
kırk yıllık bir yalnızlık,
bir güftede
yarım kalmış bir akşam.

Gündüz çalınırsa tehlikelidir,
çünkü insanı işinden eder,
alıp götürür
bir meyhane masasının
en uç köşesine.

Hüzzamda başlar akşam,
camlar buğulanır,
rakı ağır ağır beyazlar.
Uşşak’ta iç çekilir,
Segâh’ta baş eğilir,
Karcığar’da çözülür dil.

Makamlar birer sandal gibi
kalbin kıyısına yanaşır,
hatıralar davetsiz misafirdir
ama kovulmazlar.

Bir eski dostun sesi gelir akla,
bir annenin susuşu,
bir sevgilinin yarım kalan sözü.
Masa kalabalık görünür
ama herkes biraz yalnızdır,
kadehler tokuşur
suskunluklar içilir.

Gözler kayar evet,
ama umut hâlâ masadadır,
en kenarda,
kimseye yük olmadan.
Şiir buradan doğar işte,
ne kürsüden
ne de yüksek yerlerden,
tam ortasından hayatın.

Kelimeler rakı gibidir;
fazlası taşar,
kararı gönlü açar.
Bir şarkı başlar usulca
kim söylediği mühim değil,
yeter ki doğru yerden değsin.

Gece ilerler,
klasikleşir hüzün,
soylu bir ağırlık çöker omuzlara.
Meyhane dağılır ama
şarkı kalır,
insanın içinden çıkmaz.
Herkes evine döner,
fakat bir parça
masada unutulur.

Ve sen anlarsın
bazı geceler içki için değil,
hatırlamak içindir.
Bazı şarkılar
eğlendirmez,
terbiye eder insanı.
Türk müziği budur işte;
hem vakur,
hem serseri,
hem klasik,
hem meyhane…

Macit CÜNÜNOĞLU

UMUTLAR

Hayır, geçmişi sorgulamak yalnızca yaşlılığın hasleti değil,
hafızası olan her yüreğin alışkanlığıdır.
İnsan biraz durunca,
zaman geri çekilir;
sokaklar daralır, sesler berraklaşır.

Ben de geçmişte buluyorum kendimi,
dizleri yara bere içinde bir çocukta,
bir cümleyi dünyayı değiştirecek sanan bir gençte.

Mutluyum evet,
çünkü hatırlamak hâlâ diri olduğumun kanıtı.
O devrimci hâller…
Nasıl özlenmez?
Avuçlarımızda yalnız sloganlar değil,
koskoca bir gelecek taşırdık.
Bir ülke yetmezdi hayallerimize,
haritayı katlayıp dünyayı yeniden kurmaya çıkmıştık.

Yoksulduk ama inançtan zengindik,
ceplerimiz delikti,
umutlarımız kurşun geçirmez.
Bir şarkı yeterdi ayağa kalkmamıza,
bir haksızlık bütün geceyi uyutmamaya.

Şimdi soruyorum kendime:
Eksilen biz miyiz, yoksa zaman mı?
Belki devrim yaşlandı,
ama özlemi hâlâ genç.
Belki sesimiz kısıldı,
ama içimizdeki itiraz susmadı.
Geçmişi sorgulamak bir zaaf değil,
bir emanet sayıyorum ben.

Çünkü hatırladıkça anlıyorum:
Dünya hâlâ yeniden kurulmayı bekliyor
ve biz,
yaş alsak da,
o yola bir kez çıkmış olanlar,
içten içe hâlâ yürüyoruz.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Şubat 2026

SEVGİYLE YAŞAMAK

Zamanın omzuna çökmüş ağır 
bir ülkeyiz artık,
kelimeler bile tedirgin çıkıyor ağzımızdan.
Her cümlede bir yarım korku,
her susuşta bastırılmış 
bir çığlık var.

Birbirimize bakarken
önce kimliğimizi, sonra kalbimizi görüyoruz;
işte kırılma tam da burada başlıyor.

Oysa insan,
insana bakmayı yeniden öğrenebilse…
Bir yüzü okur gibi değil,
bir yarayı sarar gibi bakabilse.
Ne kadar çok “öteki” biriktirdik cebimizde,
ne kadar çok sevgiyi unuttuk
acıyla beslenen hafızamızda.

Bize öğretilen tarih
hep keskin, hep kanlı sayfalarla dolu;
oysa sevgi de yaşanmıştı 
bu topraklarda,
sessizdi belki,
ama köklüydü, derindi.

Yunus’un sözü hâlâ duruyor bir yerlerde,
Mevlâna’nın çağrısı rüzgârda,
Hayyam hâlâ soruyor:
“Bu kadar kin nereye?”
İnsan, yüzleşmeden iyileşemiyor.
Acıyı halının altına süpürmek
evin içini temiz yapmıyor.
Ruhun zulasında saklanan her nefret,
bir gün kapıyı kırıp çıkıyor.
Ve en çok da masumların kapısına dayanıyor.

Sevgiyle nefret
aynı kalpte uzun süre barınamaz.
Biri çoğaldıkça
öteki eksilir.
Ve sol memenin altında
kararmaya başlayan o cevahir
ya affetmeyle parlar
ya da suskunlukla körelir.

Gülümsemek devrimdir bazen,
anlamak başkaldırı.
Bir çocuğun saçını okşamak,
bir kadının sesine kulak vermek,
bir yabancıyı kendinden saymak
en güçlü direniştir belki de.

Çünkü dünya
kinle değil,
sevgiyle taşınır omuzlarda.
Çiçekler,
ancak nefret ekilmeyen topraklarda açar.
O yüzden
ötekileştirme,
yaraya tuz basma.
Anla, dokun, paylaş.
Kalbini zincire vurma;
bırak artezyen gibi fışkırsın sevgi.
Ve hatırla:
İnsan,
en çok sevgiyle yaşarken
insandır.

Macit CÜNÜNOĞLU

MERHABALAR AMASYA

Tüm dostlara bir merhaba düşer bu satırlardan,
yüksek sesle değil,
bir kapı eşiğinden içeri girer gibi.
Zaman ağır yürür artık,
insan yaş aldıkça
günler acele etmeyi bırakır.

Dostluklar seçilir,
kelimeler tartılır,
her söz mizan terazisinde 
bir an durur.
Evler dar gelmez,
dünya geniştir ama uzakta.
Bir pencere yeter bazen,
bir ekran,
bir fotoğraf…

İnsan memleketini
en çok oturduğu yerden özler.
İşte bu yüzden
bir araya geldik.
Bir isim etrafında,
bir kentin kalbinde: Amasya.
Irmak akar hâlâ,
kale aynı sessizlikle bakar ovaya.
Evler yan yana durur,
fotoğraflar birbirine yaslanır.

Bir kenti anlatmak
onu tüketmek değildir,
aksine
hafızasını diri tutmaktır.
Kısa zamanda çoğaldık,
sayılardan değil,
niyetten söz ediyorum.

Çünkü bazı kalabalıklar
sessizliği bozmaz.
Bir fotoğraf koyduk ortaya,
altına memleket düştü.
Eksikler var elbette,
her arşiv biraz yarımdır.

Amasya bir İstanbul değildir,
olmak zorunda da değil.
Başı bellidir,
sonu bellidir.
Dön dolaş Selağzı’na 
çıkar yollar,
orada durur insan,
bir an kendine bakar.
Irmak boyu evlerinden 
yorulduk mu?
Belki.
Ama her bakış
aynı değildir.

Bir fotoğraf
başka bir gözü bekler bazen.
Biz de elde olanı
incitmeden kullandık.
Ne fazlasına heves ettik
ne yokluğu inkâr ettik.
Sadece olanı sevdik.
Bugün beş yıllık bir mizan çıkarıyoruz.
Kazancımız para değil,
hatıradır.
Zarar hanesinde yalnızca
unuttuklarımız var.
Yola devam diyoruz.
Sükûnetle,
ısrarla,
bıkmadan.

Güzel günler elbet gelir.
Ama gelmese bile
biz bu kenti
fotoğraflarla ayakta tutarız.
İyi ki Amasya var.
İyi ki bakmayı bilen gözler var.
İyi ki yol hâlâ bitmedi.
Öyleyse bir kez daha 
merhabalar AMASYA.

Macit CÜNÜNOĞLU

YALNIZLIK

Yalnızlık
bir ev meselesi değildir,
aynı sofraya oturup
kimseye dokunamamak hâlidir.
Batı’da kapılar erken kapanır,
insan, kendi gölgesine komşudur.
Bizdeyse
bir çay bardağı hâlâ kalp taşır,
bir telefon
insanı çocukluğuna geri çağırır.

Bir ses yeter bazen,
“Orada mısın?” demesi yeter.
Torun girdi mi eve
duvarlar gevşer,
zaman diz çöker,
bayram gelir fark ettirmeden.

Ama herkes bu kadar şanslı değil,
bazıları
ekranlardan sever sevdiklerini,
parmak uçlarıyla okşar hasreti.

Dokunamayan sevinçtir
en ağır yalnızlık.
Dün güldüm,
fotoğraflara sığmayan bir kahkaha attım.
Sonra bir cümle düştü aklıma:
“Yaşa takılma.”
İnsan neye takılmaz ki?
Takılmak, yaşamanın
küçük bir itirazıdır zaten.
Her yaşın güzelliği var derler,
doğru.

Ama bazı yaşlar
daha çok susar.
“Yaşlı kim?” diye sordum kendime,
cevap:
hayalini erteleyip
bedenini ikna edemeyen insan.
Koşmak isterdim,
topun peşinden nefes nefese gitmek,
ağrısız sabahlara uyanmak…
Ama tren geçip gitti,
geriye
rayların sesi kaldı içimde.

Aşk mı?
O şimdi rüyaların emanetinde.
Uyanınca geri veriyorum,
çünkü gerçek
daha temkinli artık.
Bedenimi hor kullandım,
itiraf ediyorum.
Şimdi beynim düşünür,
kulağım dinler,
ikisi birlikte
hayata tutunur.
Şikâyet etmiyorum.
Çünkü hâlâ hissediyorum.
Ve insan
hissettiği sürece
yalnız değildir.

Ben
sonsuzluğa doğru
ağır ama gülerek yürüyorum.
Yarın
yine bir kelimede buluşuruz dostlar,
yalnızlığı
biraz daha insanlaştırmak için.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA ESİNTİLERİ

Bu kent
bir harita değildir yalnızca,
katlanınca cebine sığan;
açtığında
çocukluğun dökülür içinden,
ırmak kıvrılır,
kaya mezarları susarak bakar yüzüne.

Amasya
bir sabah ezanıyla
akşam rakısı arasında
ince bir sızıdır.
Dağları omuz omuza durmuş
eski bir aile gibidir,
her biri küskün
ama kimse terk etmez yerini.

Yeşilırmak
acele etmez burada,
bilir ki bu kentte
zaman hızlı akana kızar.
Suyunda yüzler vardır:
balıkçı Rıfkı’nın nasırlı elleri,
kasap tezgâhının sabah serinliği,
Vakıf Han’ın taşlarına sinmiş
bin adımın yankısı.

Selağzı’nda
ayak sesleri birbirini tanır.
Fotoğrafçı vitrini gibi
hafıza doludur sokaklar;
kim geçti, kim kaldı
hepsi asılıdır görünmeyen bir duvarda.

Bir çay buharında
bir ömür çözülür.
Bu kentte
esnaf tabeladan önce insandır.
Ziyereli Adil abi
yalnız yeşillik satmaz,
hal hatır da tartar terazide.
Saatçi zamanı değil
sabrı onarır.
Matbaacı mürekkep değil
hatıra basar.

Amasya
yüksek sesle konuşmaz.
Vakur durur,
içine doğru yaşar.
Sevinci bile
biraz mahcuptur burada.
Birinin başarısı
başka birinin suskunluğunu büyütür,
kıskançlık
gölge gibi uzar ikindi vakti.

Ama bilmezler ki
bu kent
kendi kendini affetmeyi de bilir.
Kırılır, küser
sonra bir türküde barışır.
Hüzzam bir akşamda
Nihavend’e göz kırpar,
dağlar dinler
kimse itiraz etmez.

Amasya
taşla konuşur,
insanla susar bazen.
Evlerin duvarları
anlatır olanı biteni.
Bir pencere aralığından
geçmiş sızar,
perdeler tanıktır.
Burada doğmak
bir şehre değil
bir hikâyeye göz açmaktır.
Gitmek mümkün,
unutmak zor.

Çünkü bu kent
arkandan konuşmaz,
içinden konuşur.
Ve sen
ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş,
bir fotoğraf karesinde
bir isimde
bir koku da
ansızın yakalar seni.

Amasya
tam da budur işte:
yakalamayı sever.
Ey kadim kent,
sana methiye düzmek kolay,
sana sitem etmek zor.
Çünkü sen
ne tamamen masum
ne bütünüyle suçlusun.
İnsan gibisin,
insan kadar karmaşık.
Ve yine de
şunu kim inkâr edebilir:
Bu topraklar
sevmeden anlatılmaz.
Amasya
bir aşk değildir belki,
ama onsuz yaşamak
eksik kalmaktır.
Ne dersiniz?


Macit CÜNÜNOĞLU

08 Şubat 2026

SAAT BEŞTEN SONRA

Saat beşten sonra
gün, kendini savunmayı bırakır.
Güneş bile acele eder batmaya,
çünkü bu ülkede
akşamlar ağırdır.

İnsan, tam o saatte
kendine rastlar.
Ne iş kalır,
ne gürültü,
ne yalanın mesaisi…
Sadece içimizde biriken
o suskun kalabalık.

Ben akşamı çocukluğumdan bilirim.
Annemin sesi kısılırdı,
babam eve biraz daha yorgun gelirdi.
Radyo konuşmazdı,
iç çekerdi.
Bir şehir,
bir ev,
bir kalp
aynı anda kararırdı.

Beyin derler buna,
hafıza derler,
bilimle açıklarlar.
Yalan.
Bu, insanın kendine
geri çağrılmasıdır.
Kaçtığın ne varsa
akşam seni bulur.

Rüyalar bu yüzden acımasızdır.
Gündüz cesaret edemediklerimizi
gece yüzümüze vurur.
Bir mezarlık gibi dizilir
yarım kalmış hayatlar.
Uyanırsın;
kalbin hâlâ oradadır.

Bir de memleket vardır…
İnsanı yoran
kendi gölgesidir bazen.
Aynaya bakarsın:
bir insan.
Devlete bakarsın:
bir yalan.
Bir sesin vardır
ama yankısı yoktur.
Yetmiş altı yaşında
ifade özgürlüğü
bir hatıraya dönüşür.
Konuşursan sus derler,
susarsan kabullen derler.

Elinde tespih,
zamanı sayarsın,
çünkü artık
zaman seni saymamaktadır.
Ama şarkılar…
İşte onlar hâlâ direniyor.
Hüner’in sesi
boğazına takılmış bir ülke gibidir.
Buğulu,
kırık,
ama sahici.

Saat beşten sonra
damara girer,
ruhu yoklar.
Radyo Alaturka
gaza basar,
akşam çöker,
insan ağırlaşır.
Ve ben tam da o anda
dünyayla arama
mesafe koyarım.
Dokunmayın bana.
Bu hüzün bana emanet.
Bu akşam,
"son kalemdir" derim.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA

Amasya’yı
harflerle değil
isimlerle yazmak gerekir.
Çünkü bu kentte
taşlar kadar
insanlar da kalıcıdır.

Maydanozun Aziz amca
sabahın erken saatinde
tezgâhını açarken
sadece yeşillik dizmez önüne,
bir ömrü yayar kaldırıma.
Meyhaneci Selim Süer
akşamı bilir,
hangi kadehin
hangi suskunluğa iyi geleceğini.
Müdür Yılmaz abi 
suyun sabrını öğretir insana,
Saatçi Hafız
zamanın aslında
kimseye yetişmediğini.
Tornacı Yervand usta
demire eğilirken
yılların sesini çıkarır ortaya.
Fanilacı Gülizar abla
soğuğu tanır,
insan bedeninden önce
hayatı sarar.
Toptancı Taşdemir kardeşler
yük taşır sırtlarında,
sadece mal değil
memleket taşırlar.
Matbaacı Nimet abla
harfleri dizerken
hatırayı da hizalar,
Fotoğrafçı Mustafa abi
bir kareye
yarım asır sığdırır.

Efsane müdür Şerafettin Erdem
bir kuşağın hafızasında
disiplinle merhameti
aynı cümlede bırakır.
Camcı Rasim
kırılganlığı bilir,
Bilgili ailesi
adı gibi
kentin aklında yer eder.
Kitapçı sülalesi
sayfalar arasında
Amasya’yı çoğaltır.

Evimizin alt bitişiğinde
Vakıf Han durur.
Taşında geçmiş,
kapısında bekleyiş vardır.
Kahvehanesini, otelini
İbrahim Acar işletir;
bir çayın buharında
kaç hikâye dinlenmiştir kim bilir.
Selağzı’nın çarşı esnafı
ayrı bir destandır:
Foto Abdullah
ışığı tanır,
oyuncakçı Şaban Ergün
çocukluğun nabzını tutar.
Canti esnaf Kemal Petriç
teşhir vitrininde
Nacar sergiler.
Rıfat Şekerci
tatlıyla barıştırır insanı.
Kasap Şükrü,
kasap Doğan,
kasap Ünal ağabey
bıçağı değil
adaleti keskin tutar.
Balıkçı Rıfkı
Yeşilırmak’la konuşur,
manav Adil Cebeci
mevsimi ezbere bilir.
Haldun abi
bir cümleyle
bir akşamı toparlar.
Nabi abi daima takım elbiseli, Vakko kravatlı...
Yazıcılar klanının piri Cafer Ağa
esnafın hafızasıdır.
Tandırcı Şuayip
ateşi tanır,
sabırla yoğurur ekmeği.

Bütün bu isimler
bir kenttir aslında.
Amasya
onların omzunda durur.
Irmak kıyısında,
parklarında,
dağlarında, taşlarında
bu sesler yankılanır.
Bu şehir
aysberg gibidir.
Görünen yüzü vakur,
alçak gönüllü.
Ama altında
haset de vardır,
ihtiras da.
Başarının hikâyesinde
defolar arar,
iftiraya kulp takmayı
marifet sayar bazen.

Yine de
Amasya’yı sevmek
bütün bunları bilerek sevmektir.
Çünkü bu kent
kusursuz değildir
ama sahicidir.
Ve ben
bu isimleri yazarak
kendimi yazıyorum aslında.
Çünkü insan
kentiyle birlikte yaşlanır,
kentiyle hatırlar.
Amasya
bir fotoğraf değil,
bir albümdür.
Sayfa sayfa
isim isim.

Macit CÜNÜNOĞLU

BENİM AMSYAM

Amasya’yı
harflerle değil
isimlerle yazmak gerekir.
Çünkü bu kentte
taşlar kadar
insanlar da kalıcıdır.

Maydanozun Aziz amca
sabahın erken saatinde
tezgâhını açarken
sadece yeşillik dizmez önüne,
bir ömrü yayar kaldırıma.
Meyhaneci Selim Süer
akşamı bilir,
hangi kadehin
hangi suskunluğa iyi geleceğini.
Müdür Yılmaz abi 
suyun sabrını öğretir insana,
Saatçi Hafız
zamanın aslında
kimseye yetişmediğini.
Tornacı Yervand usta
demire eğilirken
yılların sesini çıkarır ortaya.
Fanilacı Gülizar abla
soğuğu tanır,
insan bedeninden önce
hayatı sarar.
Toptancı Taşdemir kardeşler
yük taşır sırtlarında,
sadece mal değil
memleket taşırlar.
Matbaacı Nimet abla
harfleri dizerken
hatırayı da hizalar,
Fotoğrafçı Mustafa abi
bir kareye
yarım asır sığdırır.

Efsane müdür Şerafettin Erdem
bir kuşağın hafızasında
disiplinle merhameti
aynı cümlede bırakır.
Camcı Rasim
kırılganlığı bilir,
Bilgili ailesi
adı gibi
kentin aklında yer eder.
Kitapçı sülalesi
sayfalar arasında
Amasya’yı çoğaltır.

Evimizin alt bitişiğinde
Vakıf Han durur.
Taşında geçmiş,
kapısında bekleyiş vardır.
Kahvehanesini, otelini
İbrahim Acar işletir;
bir çayın buharında
kaç hikâye dinlenmiştir kim bilir.
Selağzı’nın çarşı esnafı
ayrı bir destandır:
Foto Abdullah
ışığı tanır,
oyuncakçı Şaban Ergün
çocukluğun nabzını tutar.
Canti esnaf Kemal Petriç
teşhir vitrininde
Nacar sergiler.
Rıfat Şekerci
tatlıyla barıştırır insanı.
Kasap Şükrü,
kasap Doğan,
kasap Ünal ağabey
bıçağı değil
adaleti keskin tutar.
Balıkçı Rıfkı
Yeşilırmak’la konuşur,
manav Adil Cebeci
mevsimi ezbere bilir.
Haldun abi
bir cümleyle
bir akşamı toparlar.
Nabi abi daima takım elbiseli, Vakko kravatlı...
Yazıcılar klanının piri Cafer Ağa
esnafın hafızasıdır.
Tandırcı Şuayip
ateşi tanır,
sabırla yoğurur ekmeği.

Bütün bu isimler
bir kenttir aslında.
Amasya
onların omzunda durur.
Irmak kıyısında,
parklarında,
dağlarında, taşlarında
bu sesler yankılanır.
Bu şehir
aysberg gibidir.
Görünen yüzü vakur,
alçak gönüllü.
Ama altında
haset de vardır,
ihtiras da.
Başarının hikâyesinde
defolar arar,
iftiraya kulp takmayı
marifet sayar bazen.

Yine de
Amasya’yı sevmek
bütün bunları bilerek sevmektir.
Çünkü bu kent
kusursuz değildir
ama sahicidir.
Ve ben
bu isimleri yazarak
kendimi yazıyorum aslında.
Çünkü insan
kentiyle birlikte yaşlanır,
kentiyle hatırlar.
Amasya
bir fotoğraf değil,
bir albümdür.
Sayfa sayfa
isim isim.

Macit CÜNÜNOĞLU

MEMLEKET HİKAYELERİ

Mevsimler geçer penceremden
adı konmamış bir hatıra gibi.
Yapraklar düşer
zamanın elinden bırakılmış mektuplar misali.

Güneş hâlâ oradadır
ama ısıtmaz artık;
çünkü insan
ısıyı bir yaştan sonra
içinde arar.
Bir ses dolaşır odada,
yabancı ama tanıdık:
Gençliği bilir insan,
yaşlılığı
ancak susarak öğrenir.

Zaman uçar,
hikâye anlatılır
ve anlatan da dinleyen de
yavaşça eksilir.
Geriye dönerim.
Çocukluğun tozlu ayak izleri
sokaklarda hâlâ durur.
Mahalle yok,
evler yok,
sadece bir cami
ve bir şadırvanın
suya sabrı kalmış.

Varsın olsun.
Irmak akıyorsa
şehir hâlâ nefes alıyordur.
Gidenleri rahmetle anarım,
kalanları
isimleriyle değil
yüzlerindeki çizgilerle severim.

Elimde bir poşet elma,
otururum eski bir bahçeye.
Tanıdık ararım,
çoğu yabancı çıkar.
Masalları bilmezler,
tokadın terbiye,
sözün emanet olduğu günleri
hiç yaşamamışlardır.

Oysa memleket
bir yer değildir yalnızca;
yüzmeyi öğrendiğin ırmaktır,
suyunu içtiğin kuyudur,
ilk sarhoşluğunu sakladığın meyhanedir.
Bir fotoğraf karesidir
arkasında vadi,
önünde arkadaşlar
henüz ölmemişken.

Pirler’de semaver tüter hâlâ
zamanı yavaşlatan bir duman gibi.
Bir çörek,
bir bakla dolması
hayata yettiğimiz günlerden kalma.

Her lokma
bir yılı geri alır insandan.
Şimdi
dizimin dibinde çocuklar,
onların çocukları.
Adlar değişir,
sesler incelir
ama bakış aynı bakıştır.

Gözlerim nemlenir,
çünkü bazı şeyler
ancak kaybedilince
tamamlanır.
Genç olmayı bilirdim.
Şimdi
yaşlı olmanın ne demek olduğunu
sessizce öğreniyorum.
Ve anlıyorum:
İnsan
en çok
yaşadıklarını
yanında götürür.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Şubat 2026

VİCDANIN YIL DÖNÜMÜ

Yıl döndü,
takvim aynı günü gösterdi yine
ama biz aynı yerde değiliz artık.
Toprak hâlâ sıcak,
enkazın hafızası taze,
elli binin üzerinde isim
sessiz bir yoklamada hâlâ eksik.

Bir şehir değil,
bir çağ çöktü aslında.
Duvarlar değil yalnızca,
insanın insana eğilen tarafı yıkıldı.
Çocuklar…
kimliksiz, fotoğrafsız,
bir ihtimalin içinde büyüyemeden
kayıp hanesine yazıldı.

Ama biz ne yaptık?
Bir acının başında durup
başka felaketlerin dedikodusunu tuttuk.
Dünyanın öbür ucunda bir sapığın
çürümüş defterlerini karıştırdık
ve buradan
ahlâk nutukları attık,
ellerimiz harç,
dilimiz kan kokarken.

Utanmak eski bir kelime şimdi,
sözlükte duruyor ama hayatta yok.
Ar, iffet, merhamet
bir enkazdan çıkarılamadı henüz.
İnsanlık,
derin bir kör kuyuya düşmüş,
sesleniyoruz ama
kimse ip sarkıtmıyor.

Depremden sonra
binalar yeniden yapılır sanıldı,
oysa asıl yıkım
kalbin kolonlarındaydı.
Vicdan çürük çıktı,
raporlar suskun,
müteahhit belli değil.
Yas tutmak zor geldi bize,
unutmak daha konforlu.

Bir paylaşım kadar ağladık,
bir sonraki gündeme kadar.
Sonra yüksek sesle konuştuk,
suskunluğumuz anlaşılmasın diye.
O çocuklar
hâlâ bir yerlerde
adlarını arıyor.
O anneler
beklemeyi biliyor ama
biz bakmayı unuttuk.
Yıl döndü.

Depremi andık,
ama kendimizi anmadık.
Çünkü bazı felaketlerin
yıl dönümü olmaz;
onlar
her gün içimizde yaşar ve ölür.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA FUTBOLUN İLKLERİ

Toprak bir saha vardı önce,
henüz çizgileri bile tereddütlü,
kale direkleri rüzgâra emanet,
tribün dediğin
birkaç meraklı omuz
birkaç umutlu bakıştı.

O yıllar
top yuvarlak değildi yalnızca,
ekmek kadar kıymetliydi,
gelecek kadar kırılgan.
Bir şehir gençti henüz,
Amasya…

Yeşilırmak akıyordu
ama çocukların kalbi
daha hızlı akıyordu sudan.
Moto Fahri kaptandı,
adımını attığında
saha susardı.
Kürt Aslan
çarpışmanın adını yeniden yazardı,
Faşik Zeki topa değil
kaderine vururdu bazen.

Kasap Ünal’ın omzunda
mahallenin gücü,
Arap Orhan’ın koşusunda
sabah ezanı kadar temiz bir inat,
Şoför Ahmet
deplasmanı kamyon kasasında öğrenmişti,
yol bozuktu ama hayal dümdüz.

Rahtuvan Zeki,
Arabacı İhsan,
Kova Yılmaz…
Hepsi bir lakap,
hepsi bir hayat,
hepsi bir şehrin
unutulmuş nüfus cüzdanıydı.

Ve Erol Çevikçe…
İstanbul’a giden,
Kabataş sıralarında oturan
ama ayağındaki çamuru
hiç silmeyen çocuk.
Büyük şehirler öğretti ona kitapları,
Amasya öğretti
dik durmayı.

Ayakkabı yoktu bazen,
forma eksikti,
antrenör yoktu,
para hiç yoktu.
Ama
birbirine yaslanan omuzlar vardı,
“on bir kişi yetmezse on iki oluruz”
diyen bir inanç vardı.
Maç bulmak zordu,
rakip yoktu,
hakem desen
bazen mahalleden biri.

Ama sahaya çıkmak
başlı başına bir devrimdi
ellilerin Amasya’sında.
Bir avuç seyirci…
Ama her biri
bin kişilik dua gibiydi.
Alkışlar kısa,
hatıralar sonsuzdu.

Bugün bakıyoruz o fotoğraflara,
arkası tarihlenmiş,
isimler titrek yazıyla not düşülmüş.
Bir şehir
kendini unutmamak için
bir albüme sığınmış.
Çoğu gitti…
Toprak onları da aldı,
saha gibi sessiz.
Ama isimleri hâlâ
bu şehrin rüzgârında koşuyor.

Ey Amasya,
sen ne zenginmişsin de
biz fark etmemişiz.
Yeşilırmak boyu muhabbetlere sığmayacak kadar
derinmiş meğer tarihin.

Bu şiir
bir gol sevinci değil,
bir başlangıç düdüğüdür.
Bu şiir
yoksulluktan doğan bir zaferdir.
Rahmet olsun gidenlere,
ömür versin kalanlara.
Ve selâm olsun
toprak sahada ter döken
o ilk gençlere…
Çünkü
dünün gençleri
bugün bizim
hafızamızdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA

Bir şehir düşün
dağa yaslanmış,
ırmağın alnından öptüğü.
Taşında sabır,
suyunda vakit var.
Aceleyi sevmez Amasya,
insanı da yavaşlatır.
Sabahları
dağların gölgesi düşer 
evlerin içine,
pencereler eski bir masal 
gibi açılır.
Bir çocuk geçer sokaktan,
ceplerinde yaz,
ayakkabılarında toz.

O çocuk benim,
hâlâ oradayım.
Irmak konuşur akşamları,
herkese başka bir hikâye anlatır.
Kimi kaybını dinler ondan,
kimi ilk sevdayı.
Ben susarım,
çünkü bazı şehirler
dinlenerek sevilir.

Taş evler bilir
kimler gelip kimlerin gittiğini.
Bir selamı unutmaz duvarlar,
bir vedayı yıllarca saklar.
Zaman burada
yürüyerek değil
hatırlayarak geçer.
Bir kentin kalbi olur mu demeyin,
olur.

Çarşısında atar,
parklarında soluklanır.
Bir kahkaha yükselir bir yerden,
eski bir dostun sesi gibidir.
Geçmiş sandığın şey
bir anda yanına oturur.

Amasya
büyük laflar etmez,
gösterişe heves etmez.
Ama bir kez sevdi mi
insanı ömür boyu bırakmaz.
Gidersin,
aklın kalır.
Unuttum dersin,
bir türküyle geri dönersin.

Ben bu kenti
haritalardan değil
kalbimden biliyorum.
Çünkü bazı şehirler vardır,
orada doğmazsın sadece,
oradan hiç çıkamazsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...