29 Ocak 2026

TARİHE NOT DÜŞMEK

İstanbul
dünyanın gözbebeği,
objektiflere yakışan kadim bir yüz…
Her karesi hatıradır,
her sokağı bir mısra.
Şiirler ona yazıldı,
şarkılar onunla çoğaldı.

Beyoğlu’nda gezersin,
güzelleri süzersin;
aklın Ortaköy’de kalır,
Emirgân’da erguvan olur yüreğin.
Mimoza kokar sabahlar,
yelkovan kuşları gibi
Boğaz’da süzülür gönlün.

Martı olur özgürleşirsin,
bazen bir simidin peşinden
çocukça koşarsın.
Masaldır İstanbul,
yazmakla bitmez,
yaşamakla eksilmez.

Ya Amasya?
İstanbul’la ancak cennet yarıştırılır,
Amasya da onlardan biridir.
Denizi yok derler,
oysa Yeşilırmak
canın ta kendisidir.
On dört uygarlık
iz bırakmıştır taşına toprağına.

Hattiler, Hurriler, Etiler
müzede susarak konuşur.
Krallar
kayaları oyarak ölümsüzlüğe yürür.
Köprüler direnir zamana,
dağlar suyla tanışır.
Kaleler göğe yaslanır,
sarnıçlar sır saklar.

Toprağı berekettir,
elması masal,
kirazı kral,
kayısıyla şeftali
güneşle yarışır.
Üzüm…
Çavuş’tan kınalı yapıncağa
Merzifon Karası’na selâm durur.
Taşova’nın çiçek bamyası girer araya,
sebzelerin aristokratı,
etiketiyle bile mağrur.

Amasya anlatılmaz,
yaşanır.
Irmak boyu yürüyerek,
dağlara tırmanarak,
sofrada muhabbetle çoğalarak.

Boraboy uzaktan çağırır insanı,
çam kokulu bir davetle.
Göl, yeşilin kalbidir,
aşk iksiridir,
gençliği saklar koynunda.
Kraliçe gibi poz verir zamana,
dört mevsim misafir ağırlamaktan
mutludur bu şehir.

Bir de Amasyalı dostun varsa,
servettir ömre eklenen.
Güvenirsin,
seni alır götürür
anıların en derin sularına.
Selamet Hatun’dan başlar yol,
Ulu Mama’da durur.

Pirler Bahçesi’nde semaver çayı,
Çilehane’de sabır
düşer akla.
Dört metrekarede
kırk gün kırk gece,
ışık yanar ruhta.
Edison’dan çok önce.
İnanın,
Amasya da bir masal kenttir,
İstanbul gibi…
Hatta fazlası var,
azı yoktur.

Zaman tünelinde
dingin adımlarla yürür.
Ben de
Amasya Fotoğraf Platformu’nun
bir emekçisi olarak
bu şiirle
tarihe not düşüyorum.
Ne mutlu bana.

Macit CÜNÜNOĞLU

28 Ocak 2026

SEVDALAR

Ben bugünü yazmam,
bugün çok gürültülü.
Ben hatıraları yazarım,
sessizliğin içinden süzülen
eski bir ezgi gibi.

Okunuyorsa yazdıklarım,
demek ki geçmiş hâlâ diri,
demek ki insan
yorulunca dönüp
kendine bakıyor.

Çağ dediğin yordu bizi,
insan insanlıktan çıktı.
Kurumlar tabelada kaldı,
adalet kelimede.
Cennete mi bu gidiş,
yoksa kıyametin provası mı,
bilen yok.

İçimiz yanıyor,
çünkü örgütsüzüz,
çünkü sesimiz
duvara çarpıp geri dönüyor.
O yüzden kaçarım ben
günlük politikanın girdabından,
boğulmamak için
Amasya’ya sığınırım.

Yeşilırmak açar kucağını,
“gel” der,
söğüt dalları gölgelik,
ırmak tanıdık.
Ilganus balıkları
kaytan bıyıklarıyla selam verir,
su bile hatırlar beni.

Uzaklardan bir musiki yükselir,
Asım hocanın neyi,
Necmi abinin kemanı,
Ruhat’ın klarneti,
Rıza’nın kanunu
ve ağabeyim Adnan’ın udu…

Bir hüzzam peşrevi geçer içimden,
işte huzur,
işte hayat.
Irmak kenarında
herkese yetecek kadar yer var,
ne itiş kakış,
ne boğazın kibri.

Sırtımı dağlara veririm,
yanımda bağlar,
dostum kiraz, şeftali, zerdali.
Bir sevgili gibi
dudağıma uzanırlar.
Tarih yanı başımda yürür,
Strabon yalnız hemşerim değil,
akrabamdır zihnen.
Yüzyıllar ötesinden
göz kırpar bana.

Yeşilırmak durgundur,
birazdan Tersakan’la buluşur,
sonra Karadeniz’e varır yol.
Hırçındır deniz,
ama güzeldir;
lüferiyle, kalkanıyla,
levreğiyle,
olmazsa olmazı hamsisiyle.
Gel keyfim gel.

Memleketim diye söylemem,
Amasya yaşanacak kenttir.
Ama ah…
Şu İstanbul sevdası yok mu,
işte o
yüreğimde durur
hiç susmaz.

Macit CÜNÜNOĞLU

DÜŞÜNCE DÜNYASI



Bazen hayatın hızına yetişemiyorum. 
Yapmam gereken o kadar çok işim var ki,
bu kadar iş ne zaman birikti diye inanın ben de şaşırıyorum.
Demek ki dünya düzeni böyle, geldik gidiyoruz derken hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıyorum.
Sakın ha şikâyetçi olduğumu sanmayın, ne kadar çok iş o kadar ruh sağlığı ve huzur.

Elbette taş taşımıyorum, cam çerçeve silmiyorum, yemek yapmıyorum, alış verişe gitmiyorum...
Emeklilikte tek işim var, o da: ''Düşünmek''.
Aman ha küfür etmeye kalkmayın, yerin kulağı var.
Ayrıca düşünme eylemini küçümsemeyin, ciddi iştir.
Yaşım gereği doğal olarak güne erken başlıyorum.
Uykumda yazılar kaleme almışım, onlarca rüya görmüşüm.
Tabii bir kısmı hafızamdan silinse de, iz bırakanlar çoğunlukta.

Hani derler ya: ''Dervişin zikri neyse fikri de odur.''...
Biliyorsunuz aşk çocuğuyum, sevda sanat yaşam biçimim.
''İnsan yedisinde neyse yetmişinde de aynıdır'' derler...
Ne kadar da haklılar, müzik sevgisi çocuk yaşlarımda içime işlemiş.
Bilhassa kadınların gözleri hayâl dünyamın merkezi, âdeta kâbesi.
Bu kadar zengin hasletlerden sonra ne beklerim hayattan?
Öyleyse şükretmesini bilenler safındayım.
Cami de, medrese de değil canım...
Kadıköy postanesinin arkasında kırk yıldır mudavimi olduğum meyhanede.
Adı: Benusen, dostlarım Ömer Hayyam, Neyzen Tevfik, Şair Eşref ...
Cümbür cemaaat kadeh kaldırıp koro hâlinde şükrederiz kutsal suyun başında: ''Hayat eksikliğini göstermesin'' diye.

Gördünüz mü yapılacak ne çok işim varmış?
Evet: Düşünmek.
Günde üç beş satır yazmam düşünmem sayesinde...
Gönül dünyamda da sık sık yolculuğa çıkarım...
Hem de tahmin edemeyeceğiniz kadar uzaklara.
Bu arada yalnızlığı sevmem, yanımda bir nefes, bir yoldaş, bir can illâki olacak.
Hele de gözler zümrüt yeşiliyse..
Artık bana her yer cennet.

Oysa gençliğimde Elizabeth'e hayrandım.
Tabii menekşe gözlerine.
Fakat bu yaşıma geldim, menekşe gözlü kadını bırakın tanışmayı uzaktan bile görmedim.
Ne büyük kayıp?
İnşallah kalan ömrümde görürüm de bu dünyadan gözüm açık gitmem.

Evet, düşüncenin yaşamıma kattığı güzellikleri burada sıralamaya kalksam ciltlerle 
kitap olur.
Aşk, sanat tamam, bir de torunlarımla zaman geçirmem lâzım.
Az buz değil, iki kız iki oğlan dört mücevher.
Hepsi pamuk elli, hepsi ateş parçası...
Tahmin edeceğiniz gibi hepsi telefonun ayrılmaz parçası.
Evde, yolda izde...
Bir sohbet bir sohbet desem de inanmayın...
Zaten bu dert çağımızın insanlığa sunduğu en kazık hediye!
Atsan atamazsın, satsan satamazsın...
Açtırmayın kutuyu...
Evet, bugünlük bu kadar hasbıhal yeter.
Hepiniz öpüldünüz...
Yarın görüşmek umuduyla hoşça kalın canlar!

Macit CÜNÜNOĞLU

27 Ocak 2026

MEDYA GÜLLERİ(!)



Dün Fatih Altaylı'yı YouTube kanalından izledim, 
akşam da Ertuğrul Özkök'ü Sözcü Tv'de dinledim. 
Öncelikle belirtmek isterim ki Altaylı'ya büyük geçmiş olsun, hiç bir suçu yokken yedi buçuk ay boş yere yattı. 
Bu düzende olur böyle vakalar, allah daha beterinden sakınsın diyelim... 

Ve geçelim asıl mevzuya, elbette ilk sözüm Fatih Altaylı'ya. 
Kardeşim hiktiri moktan bir lâf uğruna zindana tıkıldın, lâkin o nasıl Silivri güzellemesidir... 
Vallahi kendi adıma çok şaşırdım ve üzüldüm.
Biliyoruz ensesi kalın adamsın, para pul sıkıntın yok. 
Diyorsun ki hücreme adım atar atmaz televizyon ile buzdolabı satın aldım, aferin iyi yapmışsın. 
Hapishane tarihinde bir ilki gerçekleştirmişsin...
O da kantine avokado ile brokoli getirttirmişsin... 
Bir aferin de buna, hakikaten iyi yapmışsın. 
Bir de ziyaretçi trafiğinden gına gelmiş, resmen bunalmışsın... 
Sabrın için bir aferin daha!
Banka müdiresi Seçil Herzan'a da çok üzülmüşsün... 
Hassas kalbin ve insanlığın için bu kez yüz kere aferin... 
Başka, yatak altında gömlek ütüleme numaralarını bırak... 
Almışsın karşına Emre diye bir çocuk, bu millete ne anlatıyorsun?
Silivri şöyle güzel böyle güzel, konfor beş yıldız on numara, hizmet kusursuz, personel kibarlığın nezaketin üst sınırında...
Eee, ne yapalım yani, tatil programlarımızı Silivri'ye göre mi ayarlayalım?
Nasıl olsa girmesi kolay, basarsın birilerine üç beş kalay, akşamına kalmaz zindandasın!
Ya çıkış vizesi?

Bizim adımız Fatih değil, baldırı çıplak emekliyiz...
Ayrıca avukat tutacak kadar bile ekonomik gücümüz yok.
Hepsinden ötesi torunlarımı çok özlerim...
Düşürmem onları Silivri yollarına, kıyamam içim parçalanır.

Neyse, tekrar geçmiş olsun Fatih usta, bir lokma utanma duygun varsa Kavala'dan, Demirtaş'tan utan...
Baştan sona hesap et, ay gün sayma, kaç yıldır içerdeler?
Evet, öfkeliyim...
Suçsuz yere zindanlarda yatan insanlarla atıyor yüreğim...
7,5 aylık hapislik macerasını Bodrum tatiline dönüştüren zibidileri çekemiyorum.

Şimdi gelelim zamanın ruhu prensi Ertuğrul Özkök'e.
Sözcü'de konuştu, iki saate yakın süre sabırla dinledim.
Ufku geniş, fantazisi bol adam.
Yarım saate yakın asrın devrimci gazetecisi Fatih Altaylı'yı övdü, yere göğe sığdıramadı.
Normaldir, ordan geçti Hintli Budist rahiblere...
ABD'de 3700 km önlerinde köpek yürüyeceklermiş...
Dertleri barış çiçek böcek...
Ertuğrul abinin yakın takibindeymiş...
Belki kovboy bozuntusu Trump etkilenirmiş...
Tabii bir güldüm bir güldüm...
Ondan sonra da ''Nerdesin Papa?'' şarkısına geçtik...
Tüm dünya bu parçayı dinliyormuş...
Cahil kaldığım için vallahi çok utandım..
Tam ''caz yapma'' Ertuğrul diyecektim ki... 
Adam geçmez mi caza...
Pes doğrusu, hakikaten hayatı magazin.
Bir de demez mi: ''Dünyayı çiçek çocukları kurtaracak''...
Ve ben, tahmin edersiniz bastım en nadide küfürlerimi...
Hanım beni susturmak için zor yetişti televizyonun başına, anında kapattı.
Bilahare sakinleştim, ve Fatih ile Ertuğrul'un gözüktüğü mecralardan uzak durmaya karar verdim...
İyi mi?
Evet, televizyon eleştirilerim bugünlük bu kadar...
Hepinize televizyonsuz akşamlar dilerim.

Macit CÜNÜNOĞLU



26 Ocak 2026

KİŞİLİKLİ BİR ŞEHİR: AMASYA

Betonla aynılaşıyor şehirler,
haritalar ezber bozuyor.
Bir avuç müteahhit,
bir ülkenin siluetini
kepçenin ucunda sallıyor.
Urfa Maraş’a benziyor
Uşak Tokat’a karışıyor;
şehirler adlarını unutuyor,
ağaçlar susuyor,
taş nefessiz kalıyor.

Ama Amasya
direniyor.
Yeşilırmak hâlâ nazlı,
kayalar hâlâ hafızalı.
Sağı kaya, solu kaya,
ortası Ali Kaya.
Bu şehir kendini saklamamış,
kendisi olarak kalmış.
Kırk yıl önceden kalan bir selâm.
vuruyor yüzüme:
“Hoş geldin” diyor taş,
“Geç kalmadın” diyor insan.

Elmalar bölünüyor,
kardeş payı oluyor hayat.
Bir ses, bir iyilik,
bir çocuğun tutunduğu gelecek
parlıyor gözlerde.
Minnet suskun ama derin.

12 Eylül’ün açtığı yaralara
insan merhemi sürülmüş.
Yukarıdan bakıyorum şehre:
Kral mezarları
Roma’dan Selçuklu’ya
Osmanlı’dan bugüne
aynı sessizlikle anlatıyor zamanı.

Bayrak dalgalanıyor,
davul sesi karışıyor akşama;
tarih burada
sadece anlatılmıyor,
yaşatılıyor.
Bir dostun sesi geliyor uzaktan,
memleket burnunda tüten;
Amasya
hasreti bile onurlu kılıyor.

Özlem duyarken anlıyorum:
Bazı şehirler
bozulmaz.
Bazı insanlar
kirlenmez.
Ve bazı yerler
ülkenin vicdanıdır.
Selam olsun Amasya’ya,
selam olsun
çıkarın dokunamadığı
güzel insanlığa.

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Esin kaynağım Cumhuriyet Gazetesi yazarı değerli SAY
Alper Akçam'a saygıyla.

AŞKALE'YE BİR İKİ!

Takvimler sustu
Ağustos’un beşi bin dokuz yüz kırk iki,
Bir cümle okundu kürsülerden
Ve o cümle
Bazı evlerin kapısına mühür oldu.
Gazeteler bağırıyordu sabahları,
Mürekkep kararmıştı vicdandan.
Karikatürlerde bir yüz,
Hep aynı yüz…
Adı yoktu,
Sadece işaret harfi vardı.
Defterlere insanlar yazıldı,
İsim değil — harf kondu yanlarına.
M, G, D…
Bir kalemin ucunda
Bir ömrün tartısı.
On beş gündü verilen süre,
On beş gün
Bir hayatı bozdurmak için.
Duvarlar satıldı,
Merdivenler el değiştirdi,
İstiklal Caddesi
Başını eğdi.
Kapılar çalındı ocak sabahlarında,
Soğuk yalnız havadan değildi.
Evler boşaldı,
Hatıralar haczedildi,
Bir fincanın dibi bile borç sayıldı.
Ve bir gün
Yük vagonları durdu peronda.
Kimse “nereye” diye sormadı,
Çünkü cevap zaten belliydi:
Aşkale.
Kürek verdiler ellerine,
Toprak ağırdı,
Hafıza daha ağır.
Kazılan sadece yol değildi,
İnsan onuru da gömülüyordu 
kar altına.
Yarı ücret, yarım hayat,
Borçtan düşülen nefesler…
Bazıları döndü,
Bazıları bir daha
Hiçbir takvimde yer bulamadı.
Bu bir vergi hikâyesi değil,
Bu bir harf hikâyesi değil.
Bu,
Bir devletin aynaya bakmayı unuttuğu,
Bir toplumun susarak 
suç ortağı olduğu
Uzun bir kışın şiiridir.
Ve Aşkale
Hâlâ soğuktur,
Çünkü orada
Sadece insanlar değil,
Adalet de üşümüştür.

Macit CÜNÜNOĞLU

SU YOLUNU ARARKEN

Akıp gidiyor hayat,
bir nehir gibi değil,
daha çok sızıntı halinde.
Acı, endişe, sevinç
aynı çuvala doldurulmuş,
omuzlarımızda taşınıyor.

Gelecek kaygısı en ağır yük,
ülke denen kelime
boğazda düğüm.
Barış, uzakta bir ses
kulağımıza değip geçiyor
ama kalmıyor.

Bir gün Su fısıldadı bana,
daha on beş yaşında,
oyunla dünya arasında ince bir çizgi.
“Eğitim sistemini beğenmedim” dedi,
ne büyük cümle
bu kadar küçük bir ağızdan.

Ne anlatılır ki?
Değişimi, kökünden sökülmüş düzeni,
ezber bozmayı değil
ezberi dayatmayı…
“Su çatlağını bulur” dedim,
masumiyetle geçiştirdim.

Ama sordu yine:
“Nasıl yani?”
İçim kan ağladı,
kelimelerim tutuklandı.
Ben bile anlamakta zorlanırken
bu dünyayı
bir çocuğa nasıl anlatılır karanlık?

Batı, batılılığını yitirmiş,
bizim topraklar
bataklık gibi ağır.
Nefes almak bile izinle,
hapishaneler dolu
düşüncelerle.

Bir zamanlar 141–142 vardı,
duvarlar yıkıldı sanmıştık.
Şimdi OHAL, şimdi KHK,
adı ileri
kendi geri demokrasi.
Faşizmin süslü hali.

Bizden geçti belki,
biliyorum.
Ama torunlar…
İkisi de kız.
Yarın başlarına ne örülür
kim bilir?
Göç etmek kaçmak mı,
kalmak direniş mi
bilemiyorum.
Tek umudum
suyun yolunu bulması.
Kurbağanın gözü çatlamadan.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR KUPLE HAYAT

Yetmiş altı yıl…
Bir gezegen dolusu yorgunluk
ve hâlâ avuç içimde atan
inatçı bir kalp.
Amasya’da doğdum,
taşın hafızası vardı orada,
Yeşilırmak konuşurdu geceleri,
cenazelerle saklambaç oynardık
musalla taşının gölgesinde.

Çocukluk dediğin,
ölümü erken tanımaktır bazen.
Babamın sesi sertti,
rakının buğusu ağır.
Bir tokat düştü mü hayata
uzun sürer yankısı.
Öldüğünde
utangaç bir sevinç geçti içimden,
affet Tanrım,
çocuk kalbi böyle işliyor.

Annem…
Göçle yoğrulmuş bir kadın.
Selanik’ten kopup gelmiş,
yoksulluğu “cankurtaran” diye adlandırmış.
Ekmek yokken
pişi vardı,
umut yokken
direnç.

Tokat’ta yatılı bir yalnızlık,
tuvalet köşelerinde gizli ağlayışlar.
Devlet baba bakıyordu bize,
meğer sistem sosyalmiş de
biz fark etmemişiz.

Sonra kitaplar…
Gaz lambasının titrek ışığında
Lenin,
Nisan Tezleri,
belde silah,
bir avuç hayâl.
Devrim sandığımız şey
meğer gençliğin ateşiymiş.

Öğretmen oldum,
sürgün oldum,
işçi oldum,
sendikacı,
kaçak,
mahkûm…
Bir tek şeye teslim olmadım:
susmaya.

Sevdiklerim öldü.
Önce annem, bir ay sonra karım,
sonra ağabeyim,
sonra gençliğim.
Bir mezarlık büyüklüğünde
hatıra taşıyorum içimde.

Oğlum…
Bir bölük asker,
bir gece,
Dağlıca.
Otuz altı saatlik cehennem.
“Vatan sağ olsun” dediler,
ben sustum.
Keşke vatan batsaydı da
evlatlar yaşasaydı.

Kızım…
Hayata benzeyen tek doğru cevap.
Torunlarım…
Zamanın beni affetme şekli.
Yetmiş altıma geldim.
Hâlâ müzik dinliyorum,
hâlâ kitap kokusu seviyorum,
hâlâ barış diyorum.
Demek ki yenilmemişim.

Bu şiir bir son değil.
Bu,
yaşadım demenin
en yalın hâli.
Ve bilinsin:
İnsan olmak,
bütün ideolojilerden
daha ağır bir sorumluluktur.
İşte bir kuple hayat 
Yolculuğum sonsuzluktur.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAHARI BEKLERKEN

Her Mayıs
iki duygu girer içeri;
biri sevinç
biri hüzün
aynı kapıdan.
Birinde 1 Mayıs vardır
ter kokar avuçlar
ekmek kadar gerçektir umut.

Sonra altısı gelir ayın
bir ip sarkar gökyüzünden
Deniz’in boyu kadar genç
Yusuf’un bakışı kadar berrak
Hüseyin’in suskunluğu kadar onurlu.

Yıl bin dokuz yüz yetmiş iki
toprak erken yaşta
üç fidanı tanır.
On birinde
takvim durur benim için.
Bin dokuz yüz seksen iki…
"Onur" gider.
Lösemiyle savaşan
ince bir bedendi
ama yüreği
bu memlekete fazla gelirdi.
İki çocuk kalır avuçlarımda
iki yarım sabah
iki eksik gece.
Ayakta durmak
öğretilmez insana
öğrenilir.
Düştükçe.
Rezil olmadan
hayata tutunmak da
bir tür direniştir
kimse bilmez.

Bugünlerde
herkes yirmili yaşlarını asıyor duvarlara.
Gülüşler,
ince beller,
geleceğe inanmış bakışlar.

Ben askerlik fotoğrafımı koydum.
Güneş yanığı yüzümde
emir almayı öğrenmiş bir gençlik.
Yıl yetmiş.
Dal gibiyim
ama köklerim
çoktan toprağa yazılmış.
Bir buçuk ay sonra
sivil hayat geri gelir,
ben köye.
Tezkereyi
“er öğretmen” diye verirler.
Bilmezler
hayatın asıl dersini
henüz almadığımı.

Aslında
yazacaktım Onur’u.
Yirmi sekiz yaşında
ölmenin ne demek olduğunu.
Ama Denizler girdi araya.
Sonra Erdal…
On altı yaşında
bir çocuğun
nasıl idam edildiğini düşündüm.
Ben yetmiş altıya yürürken
o çocuklar
zamanın dışına asıldı.

O an anladım:
Benim acım
benim yüreğimde dursun.
Ama onların acısı
namuslu insanların
ortak yarası.

Her Mayıs
ateş benim ocağıma düşer
ama üç fidanın külü
milyonların yüreğinde
bayrak olur,
anıta dönüşür
susmaz.

Ve ben
her Mayıs
başımı eğerim.
Ne kendim için
ne yalnız geçmiş için…
İnsan kalabilen herkes için. 

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Ocak 2026

ŞİİRİN DÜNYASI

Çağ, şiiri hızlı tüketti
paketledi, etiketledi, sattı.
Oysa biz
bir dizeyi günlerce cebinde taşıyan
insanlardık.
Nazım geçer aklımdan,
bir dünya haritası gibi açılır sesi,
vatan derken insanlığı kucaklayan
o büyük yürek.

Cemal Süreya dokunur omzuma,
bir kadın saçından düşer zaman,
aşk bir kelimeyle yaralanır.
Orhan Veli gelir sonra,
ceketinin cebinde deniz,
ayağında nasır,
dilinde sade ama sonsuz bir isyan.

Şimdi
şiir bağırıyor vitrinlerden,
çok satıyor,
çabuk tüketiliyor,
derinliği kadar değil
gürültüsü kadar alkışlanıyor.

Ben yine de
eski şairlerin arasına sığınıyorum,
tozlu sayfalarda nefes alıyorum.
Her dize bir yolculuk,
her okuma yeni bir şehir içimde.
Günlük hayat yorgun,
siyaset çamur,
eğitim yaralı.

İnsan insanı taşımakta zorlanıyor artık.
Geriye
bir tek liman kalıyor:
sanat.
Ve sanatın kalbinde
şiir atıyor.
Şiir,
kelimelerin kristal hâli.
Kolay değil,
bir ömürlük birikim ister.
Biraz acı,
biraz aşk,
biraz da susmayı bilmek.

Kelimeleri dansa kaldırırsın,
duygular utangaçça yaklaşır,
bir satır titrer,
sonra bir diğeri…
Ve ince ruhlara dokunan
o sessiz mucize doğar.
Popülist gürültüler geçer elbet,
hamaset yorulur,
pazar kapanır.

Ama iyi şiir kalır.
Klasik müzik gibi,
anlaşılması zaman ister
ama bir kez girince kana
çıkmaz.

Aşk da böyledir,
her yürek taşıyamaz.
DNA’larda karanfil açmalı,
kan kırmızı gül taşımalı.
Sonra…
ölçüyü boş ver,
kafiyeyi unut.
Şiirin anayasası yoktur zaten.

Yeter ki
bir yer olsun içimizde,
her şeyi söylemek mümkün. 
Yaklaşalım,
duyalım…
Anlatamasak bile
şiir bilsin.

Macit CÜNÜNOĞLU

HELENA'NIN GÖZYAŞLARI

Erken uyananların
sessiz bir kulübü vardır
kapısı gıcırdamaz,
içeri girince
zaman yavaşlar.

Güneş
utangaç bir çocuk gibi
ufuktan başını uzatırken
ben
hayata değil
önce kendime bakarım.

Derin bir sessizlik var,
ses değil bu,
insanın içinden geçen
uzun bir yankı.
İçeriden Vivaldi sızıyor,
Dört Mevsim…
Ama ben hâlâ karar veremedim
hangi mevsimdeyim.

Takvim bahar yakın diyor,
Ege ılıman,
imbat yüzümü okşuyor
bir ana eli gibi.

Ama gönlüm
sonbahardan geçiyor:
Eylül, Ekim, Kasım…
hazan ağır basıyor.
Karşımda komşu adalar,
uzaktan rembetiko,
sahilde
güzeller güzeli Helena
el sallıyor bana.
El değil bu,
geçmiş çağırıyor.

Birden
tarihi eşeliyorum,
toprak hafızasını açıyor.
1915’teyim.
Çok kalmam, demiştim
ama rakamlar tutuyor yakamdan.

Amasya…
Yirmi bir bin küsur insan,
yarısı kadar
başka diller, başka dualar.
Aynı sokak,
aynı çeşme,
aynı gökyüzü.
Nazım geliyor aklıma:
“Bu memleket bizim…”
Diyorum ki
hangimizin?

Marx fısıldıyor ardından:
“Başka türlü olamazdı.”
Belki.
Ama yine de soruyorum
kendi kendime:
Ayrılık niye?
Tanrı birken,
insan niye bu kadar çok?

Dinler inceldiği yerden kopsaydı,
kardeşlik daha sağlam olmaz mıydı?
Herkes inancını cebinde taşısaydı,
insanlık ortak payda olsaydı…

Heyhat!
Güzeller güzeli komşum Helena’nın
gözyaşları
hâlâ
içime akıyor.

Güneş yükseliyor,
sessizlik dağılıyor.
Ama bazı ayrılıklarda
hiç sabah olmuyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR ÖMÜR

Bu fotoğraf için ömrümü verdim
Oğlum, kızım
ve ben.
Evet, rakı içiyoruz,
doya doya, kana kana.

Ne bayram
ne yıldönümü,
sıradan mı sıradan bir gün.
Bizim gibi.

Beraber büyüdük,
beraber yaşlandık.
Oğlum elliyi gördü,
Kızım kırk yediyi.
Bense…
Zaman bana sayıları unutturdu.
Kimi der genç,
bana sorarsan
yüzyıllar geçti içimden.

Fena değildi geride kalan yıllar.
Bin dokuz yüz seksen ikide
annemiz koptu hayattan.
On iki Eylül’dü,
kolumuz kanadımız kırıktı.
Yaraları sardık,
acıya isim koymadan.
Karanlıkla aydınlık
sarılıp uyudu içimizde.

Her şeye rağmen
dik durmayı becerdik.
Her buluşmamızda
yüreğim sessizce ağlar.
Geçmiş dökülür
sayfa sayfa önüme.

Ey hayat,
benden ne istedin de
yetmedi sana?
Dünü çok özlüyorum.
Elimde kadehim,
sağ yanımda
oğlum ve kızım.
Yarınlara
utangaç bir umutla bakıyorum.

Duygusalım, evet.
Hiç şikâyet etmedim hâlimden.
Ama evlatlarım yanımdayken
coşar içim,
sessizce.
Heyecanımla,
yalnızlığımla içerim.
Dört torun verdiler bana,
Umudum var gelecekten.

Macit CÜNÜNOĞLU

İNADINA AŞK

Uzun zamandır
kitaplarla aram açık,
gözlerim çabuk yorulur artık
harfler küser bana.
Ama müzik…
İyi ki var.
Damarımda dolaşan kan gibisin,
susarsan
ben de susarım.

Siyaset mi?
Benden uzak, Tanrı’ya yakın olsun.
Bir gün bir ekran kazasıyla
bitti bütün inancım.
O gün
zihnim siyasetten istifa etti,
kimliğimi masaya bıraktım,
arkama bakmadan çıktım.

Felsefe başka,
psikoloji başka,
tarih…
Onun önünde dersime çalışmadan
konuşmam ben.
Belgesiz cümle kurmam,
kurarsam da
ayıptır söylemesi
haklı çıkarım.

Kırkından sonra
sanat oldu yaşam biçimim.
En çok müzik,
ekstrası: aşk.
Evet, aşk…
İnanması zor ama
gönlüm yirmi dört saat açık.
Bir acil servis gibi.
Gelen geri dönmez,
tecrübeyle sabit.

Son zamanlarda 
saha çalışmalarından 
uzak olsam da
bir el,
bir bakış
yetiyor bazen.
Delil yok,
parmak izi yok,
sadece
kişiye özel
bir kalp sıcaklığı.

Geriye
kapalı devre hayatlar kalır:
dört torun,
iki kadeh mey,
uzayan sohbetler.
Ulusal kanallar, dijital mecralar…
ödemeler evlatlardan.
Diziyle işim olmaz,
yarışma bana göre değil.

Benim derdim sinema.
Keşke film eleştirmeni olsaydım,
yakışırdı bana.
Fellini, Kubrick, Kurosawa…
Brando’yla büyüdük,
Delon’la serserileştik,
Niro’yla sertleştik.
Aynı mahallenin çocuklarıyız biz.

Bizden olanlar da vardı:
Fikret Hakan’ı tek geçerim.
Ülvi Uraz, Vahi Öz…
Hepsi iz bıraktı.
Kadınlara gelince…
Ah Fahriye abla.
Ve Müjde Ar.
Tam bitirecekken
hayat kaptı gitti.

Ama olsun.
Bu hayat boşuna yaşanmadı.
Selâm olsun geçen yıllara.
Tanrı bugünü aratmasın.
İnadına sanat,
inadına insan,
inadına aşk.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Ocak 2026

MAHUR VAKTİ

Bu akşam mahurdayım.
Gözlerinin rengindeyim.
Tarih: 6 Mayıs 1972.
İzmir'de bir şair...
Vapurun güvertesinde 
O mahur beste çalıyor: 
''Müjganla beraber ağlaşıyor''.
Ah Attila İlhan
Hiç yaşanmamış aşkların kahramanı
Üç fidan için parçalanan yürek
Bu kalp seni unutur mu?

Bu akşam mahurdayım.
''Açıldı gönlümün sevda kapısı...''
Nedense bu makamın aşığıyım.
Belki de yüksek perdeden başladığı içindir.
Gençlikten yaşlılığa geçen zaman gibi.
İlk başlarda delikanlıdır...
Giderek tempo düşer, finalde zayıflar.

Evet, ''Andıkça bütün ömrümü ruhum yine ağlar...''
Mahur duyguludur, hisleri kuvvetlidir.
''Anılar mazide kaldı artık...'' diyecek kadar derviştir.
Hele fasıl parçaları, gönül meyleder meye...
Gözler Giriftzen Asım Bey'i arar:
''Acırım aşık olupta yanana...''

Daha dün gece, Tamburi Cemil Bey'in misafiriydim...
Gönül okşayıcı peşrevleriyle yad ettik Kemençeci Nikolaki...
Çalan saz semaisi O'nun eseriydi.
Sadettin Kaynak'sız olur mu meşk:
Aldı sazı eline: ''Alem bizar oldu, benim zarımdan...'' 
dedi ve sahneye Lemî Atlı ustayı davet etti:
''Aman sâkî lûtfuna âmedeyim...'' sözleri girizgâh oldu. 

Sâkîmiz Ömer Hayyam, bestekârımız Emin Ongan:
''Ağlama harab gönlümü, gel gör neye döndüm...''
Bir köşede Hacı Ramazan, eller havada:
''Ayırma beni senden yaradan...'' derken...
Mahur neşelidir, şendir, meraklıdır.
Lavtacı Hristo ''Bakın şu kıza ne kadar Bülend...''
diyecek kadar.
Ayrıca küstahtır, Kaynak üstadın bestesinde:
''Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca...''

Evet, bu akşam mahurdayım...
Zekâi Dede'nin gül kokulu bahçesindeyim.
Aman tanrım, bu ne samimiyet?
''Ben neler çekmekteyim bilsen, dil-î âvâreden...''
Boş geçmemek lâzım mahuru, hovardadır ruhu.
''Beyoğlu'nda gezersin, güzelleri süzersin...''
Aynen benim gibi.
O nedenle mahuru çok severim...
Ya o beni?
Sevse de sevmese de bu akşam mahurdayım.

Macit CÜNÜNOĞLU

"GELDİK GİDİYORUZ" DERKEN...

Ama “Geldik gidiyoruz” demeyeceğim,
daha yapacak çok işim var.
Topu topu
üç çeyrek yüzyıl yaşadım,
aceleye ne gerek var.

Önce torunlarımın
düğün halaylarını göreceğim,
sonra bir partinin 
tarihe gömülüşüne tanık olacağım.

Diyeceksiniz ki
“Hayâl görme.”
Haklısınız,
hayâl görmek bedava zaten.
Bırakın da
düşlerimde nefes alayım,
çünkü gerçeğin
boğazıma dolan tozundan
hiçbir şey anlamadım.

Ömrüm boyunca
basit hayatların
nasıl zorlaştırıldığını izledim.
Çocuklar hatırına sürdürülen
mutsuz evlilikler,
aşksız, sevdasız, tutkusuz
ömrünü törpüleyen insanlar…

Herkes
bir makinenin dişlisi,
aynı çark,
aynı gıcırtı.
Bu ne arkadaş?
Oysa dışarıda
kocaman bir dünya var.
Rengârenk çiçekler,
pamuk eller,
yeşil gözler,
cilveli bakışlar,
şuh kahkahalar…
Bir de mihrap yerindeyse
yemede yanında yat.

Sanat var meselâ.
insanı insan yapan o sihirli formül.
Tuval ol,
gönlün gökkuşağıyla dolsun.
Piyano ol,
tuşlarında kediler gezsin,
konçertolara ilham olsun.
Hamlet ol,
sahneye çık,
herkes hayran kalsın.
Hiçbir şey olamıyorsan
futbolcu ol,
insanlık seni ayakta alkışlasın.

Gördünüz mü,
hayat aslında
bu kadar basit.
Ama…
bir de siyaset gibi
kötü alışkanlıkların tutkunuysan,
ne yersen ye,
ruhen ölmüşsündür.

Bağışlayın
üst perdeden konuşuyorum,
ama tecrübeyle sabit:
Yıllardır izlerim parlamentoyu,
bir şiir duymadım kürsüden,
bir bağlama sesi de.
Varsa yoksa
kameraya bakıp
türkü söylemek:
“Tiridine tiridine bandım,
bedava mı sandın,
para verip aldım…”

Belki de haklılar,
milletvekili olmak
öyle kolay iş değil.
Marifet yetmez,
kimliğin sıkı olacak,
liderinle
dirsek temasın hissedilecek.
Kafa-kol ilişkilerini
söylememe gerek yok sanırım.
Gerisi kolay.
Tiridine de banarsın,
yarınların dibine de koyarsın.

Sonra çıkarsın meydanlara:
“Yandan Halimem yandan,
severim seni candan…”
İbo’yu da örgütlediysen
patlatırsın “Yalan yalanı”.
Halk coşar,
sen de coşarsın.
Yalanın bini bir para,
sandıkta
yüzde elli iki.
Finalde ne mi yaparsın?
Çek bir SİHA,
alçaktan uçsun.
Çek bir TOGG,
fakirin sofrasına konacak diye
dünyaya haykırırsın.

Ama ben…
“Geldik gidiyoruz” demeyeceğim.
Henüz
söylenecek çok sözüm,
yaşanacak çok düşüm var.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Ocak 2026

AKŞAMA DOĞRU



Akşama doğru
sözler de yorulur,
gürültü susar,
hakikat kalır geriye.
Gündüz bağıranlar
akşam olunca
aynaya bakamaz.
Koltuğun gölgesi uzar,
vicdan kısalır.

Bir ülke düşün
cehaletle idare edilir,
muhalefeti de
kaderine razı.
Al birini vur ötekine
ama yara hep aynı yerde.

Akşama doğru
demokrasi bir kelime olur,
herkes ağzında çiğner
kimse tadını bilmez.
Kurultaylar geçer,
bahanesi bol zamanlar…
Birlik çağrıları
hep yukarıdan aşağıya.
“Öpün beni” der güç,
alkışlar gecenin içine karışır.

Kimse sormaz
Magna Carta’yı,
1789'un ruhunu…
Zümrüdüanka sanılır
elde kalan serçe.
Ben siyasetçi derken
zarafet demiştim,
bilgi, incelik,
biraz da utanma…

Ama akşama doğru anladım:
halk neyse ayna da o.
Kubbelere çökerken akşam
dualardan çok kameralar vardı.
Secde eden huzurlu,
öteki dünya kederli.

Bir taş daha kondu
insanlığın ayrılığına.
Ve karanlık
usulca yaklaştı.
Ne sloganla geldi
ne marşla.
Sadece ışığı söndürdü
birer birer.

Akşama doğru
sormak zor gelir artık:
“Nereye gidiyoruz?”
Çünkü cevap
çoktan kararmıştır.

Macit CÜNÜNOĞLU

VEFASIZ ŞİİRLER



Silinmiş adımlarım
Yollar mı reddetti
Yoksa toprak mı
Belki rüzgâr
Ayak izlerimin hepsi yok olmuş.

Oysa dünya bu sabah  
yeniden kuruldu 
Ya dün?
Gece mi örttü ayak izlerimi.
Bak yine güneşin aydınlığında kayboldum.

Bilirim, sık sık başıma gelir
Ne zaman aşka yakın dursam
Önce başım döner
Sonra gölgem kaybolur.

Bir şarkı düşer dudaklarıma
Segâhtan: "Ayrılık Yaman Kelime..."
Ah be Sadettin usta,
yine damardan girdin...
"Ah" çektirdin yorgun gönlüme.
Öyleyse "kapat gözlerini, kimse görmesin..."

Madem şarkılar doğdu  segâhtan: "Ben seni unutmak için sevmedim..."
Of ki offf!
Hep geçmiş hep geçmiş 
Bırak artık yakamı 
Kaybolmak istiyorum anılarda, yarınlarda.

Zaten aşk için doğmuşum 
Ah çekmek için sık sık
segâhta dolaşırım.
İyi gelir yalnızlığıma...
Bir de kapanmayan yaralarıma.

Ne çok el tuttum
Ne çok gözde yitip gittim
Adına sonsuzluk diyorlar 
Bense sevdanın derinliği.

Evet, zamana yenildi hafızam
Silinmiş adımlarım 
Her sabah yeniden başlayan bir dünya vardı
Gece dünü örttü, 
Artık her şey yabancı.

Hayatımın emeği toz ve rüzgâr 
Sanki rüzgârın önündeki ince bir toz tabakası.
Yollar sahipsiz 
Yürüdüğüm sokaklar yabancı 
Biriktirdiğim anılar bir başkasının zihninde kök salmaz.

Yoksulluk ve kimsesizlik de hayatın içine karıştığında, kendi izini kendi karanlığıyla örter.
Dünya sizi öyle bir susturmuştur ki, varlığınız bir gürültü bile koparamaz.

​Hiç var olmamış gibi
​En çok can yakanı da budur; silinmiş adımlar, sadece geride bir iz bırakmamak değil, geçtiğiniz yolların hafızasından da kovulmaktır. 

Bir insanın yokluğu, arkasında bıraktığı boşluğun büyüklüğüyle ölçülür. 
İz bırakmayanların yokluğu ise hissedilmez; çünkü yerleri zaten hiçbir zaman dolmamış, 
hep boş kalmıştır
Bir vedanın vefasız şiiri gibi.


Macit CÜNÜNOĞLU

ŞİKÂYETİM YOK

ŞİKÂYETİM YOK 

Akşamın kendine özgü bir hissiyatı var,
Sanki bir yerlerden 
izin almış gibi.
Güneş mi el verdi, tanrı mı,
Yoksa çaresiz yalnızlık mı?
Ne yapsam çözemedim.

İçimde başka türlü bir 
çarpıntı var.
Ne alışıldık, ne de yabancı.
Sevda desem eksik kalıyor
Aşk desem fazla iddialı.
İkisi arasında bir yerde 
duruyor kalbim.

Adını koymaya cesaret edemediğim bir hâl.
Doğrusunu söylemek gerekirse...
Serseri bir ruh taşıdığım kesin.
İstanbul sokaklarında büyüdü.
Hayatı kaldırım taşlarından öğrendi.
Pera’da olgunlaştı
Galata’da gökyüzüne inandı.
Taksim’de diplomasını aldı.
Zaten kaybolmadan 
yaşanmaz ki bu şehir.

Gel de sevgisiz kal bu dünyada.
Gel de kalbinin kapılarını kapa.
Hesaplı duygular hiç bana göre değil...
Ölçülüp biçilmiş bakışlar.
Gözlerinin rengi önemli mi,
Bana bakman yeter. 

Gerisini kalbim tamamlar
Elbette kaybolmak isterim
bir şarkının orta yerinde,
bir cümlenin sonunda 
bir sevdanın en savunmasız anında.

Yaşın ne önemi var ki,
Gönül hâlâ sokaklarda yürüyorsa
Hâlâ bir el arıyorsa karanlıkta.
Tek derdim aşkta masumiyet
Yalana bulaşmamış yakınlıklarsa...

Kendini saklamayan gülüşler.
Sımsıcak sarılmalar
Utanmadan, sıkılmadan,
Hayata karşı dik duran insanlarla aynı safta olabilmek...
İşte bütün mesele bu.

Bir de küçük, ama derin bir dileğim var:
Yağmur altında yürümek,
Islanmayı dert etmeden.
Ruhumda kelimeler biriksin,
Taşsın, dökülsün topraklara.

Aşka şiir yazmalıyım,
İnandığımı inkâr etmeden.
Çok mu şey istiyorum bu hayattan?
Bazen haykırıyorum,
Ama sesim başkasına ulaşmıyor.
Özlemler sessizce akıyor  içime.
Geçmişin tortusu,
Yarınların belirsizliği.
Yine de şikâyetim yok
Geldik, gidiyoruz işte.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...