26 Ocak 2026

KİŞİLİKLİ BİR ŞEHİR: AMASYA

Betonla aynılaşıyor şehirler,
haritalar ezber bozuyor.
Bir avuç müteahhit,
bir ülkenin siluetini
kepçenin ucunda sallıyor.
Urfa Maraş’a benziyor
Uşak Tokat’a karışıyor;
şehirler adlarını unutuyor,
ağaçlar susuyor,
taş nefessiz kalıyor.

Ama Amasya
direniyor.
Yeşilırmak hâlâ nazlı,
kayalar hâlâ hafızalı.
Sağı kaya, solu kaya,
ortası Ali Kaya.
Bu şehir kendini saklamamış,
kendisi olarak kalmış.
Kırk yıl önceden kalan bir selâm.
vuruyor yüzüme:
“Hoş geldin” diyor taş,
“Geç kalmadın” diyor insan.

Elmalar bölünüyor,
kardeş payı oluyor hayat.
Bir ses, bir iyilik,
bir çocuğun tutunduğu gelecek
parlıyor gözlerde.
Minnet suskun ama derin.

12 Eylül’ün açtığı yaralara
insan merhemi sürülmüş.
Yukarıdan bakıyorum şehre:
Kral mezarları
Roma’dan Selçuklu’ya
Osmanlı’dan bugüne
aynı sessizlikle anlatıyor zamanı.

Bayrak dalgalanıyor,
davul sesi karışıyor akşama;
tarih burada
sadece anlatılmıyor,
yaşatılıyor.
Bir dostun sesi geliyor uzaktan,
memleket burnunda tüten;
Amasya
hasreti bile onurlu kılıyor.

Özlem duyarken anlıyorum:
Bazı şehirler
bozulmaz.
Bazı insanlar
kirlenmez.
Ve bazı yerler
ülkenin vicdanıdır.
Selam olsun Amasya’ya,
selam olsun
çıkarın dokunamadığı
güzel insanlığa.

Macit CÜNÜNOĞLU

Not: Esin kaynağım Cumhuriyet Gazetesi yazarı değerli SAY
Alper Akçam'a saygıyla.

AŞKALE'YE BİR İKİ!

Takvimler sustu
Ağustos’un beşi bin dokuz yüz kırk iki,
Bir cümle okundu kürsülerden
Ve o cümle
Bazı evlerin kapısına mühür oldu.
Gazeteler bağırıyordu sabahları,
Mürekkep kararmıştı vicdandan.
Karikatürlerde bir yüz,
Hep aynı yüz…
Adı yoktu,
Sadece işaret harfi vardı.
Defterlere insanlar yazıldı,
İsim değil — harf kondu yanlarına.
M, G, D…
Bir kalemin ucunda
Bir ömrün tartısı.
On beş gündü verilen süre,
On beş gün
Bir hayatı bozdurmak için.
Duvarlar satıldı,
Merdivenler el değiştirdi,
İstiklal Caddesi
Başını eğdi.
Kapılar çalındı ocak sabahlarında,
Soğuk yalnız havadan değildi.
Evler boşaldı,
Hatıralar haczedildi,
Bir fincanın dibi bile borç sayıldı.
Ve bir gün
Yük vagonları durdu peronda.
Kimse “nereye” diye sormadı,
Çünkü cevap zaten belliydi:
Aşkale.
Kürek verdiler ellerine,
Toprak ağırdı,
Hafıza daha ağır.
Kazılan sadece yol değildi,
İnsan onuru da gömülüyordu 
kar altına.
Yarı ücret, yarım hayat,
Borçtan düşülen nefesler…
Bazıları döndü,
Bazıları bir daha
Hiçbir takvimde yer bulamadı.
Bu bir vergi hikâyesi değil,
Bu bir harf hikâyesi değil.
Bu,
Bir devletin aynaya bakmayı unuttuğu,
Bir toplumun susarak 
suç ortağı olduğu
Uzun bir kışın şiiridir.
Ve Aşkale
Hâlâ soğuktur,
Çünkü orada
Sadece insanlar değil,
Adalet de üşümüştür.

Macit CÜNÜNOĞLU

SU YOLUNU ARARKEN

Akıp gidiyor hayat,
bir nehir gibi değil,
daha çok sızıntı halinde.
Acı, endişe, sevinç
aynı çuvala doldurulmuş,
omuzlarımızda taşınıyor.

Gelecek kaygısı en ağır yük,
ülke denen kelime
boğazda düğüm.
Barış, uzakta bir ses
kulağımıza değip geçiyor
ama kalmıyor.

Bir gün Su fısıldadı bana,
daha on beş yaşında,
oyunla dünya arasında ince bir çizgi.
“Eğitim sistemini beğenmedim” dedi,
ne büyük cümle
bu kadar küçük bir ağızdan.

Ne anlatılır ki?
Değişimi, kökünden sökülmüş düzeni,
ezber bozmayı değil
ezberi dayatmayı…
“Su çatlağını bulur” dedim,
masumiyetle geçiştirdim.

Ama sordu yine:
“Nasıl yani?”
İçim kan ağladı,
kelimelerim tutuklandı.
Ben bile anlamakta zorlanırken
bu dünyayı
bir çocuğa nasıl anlatılır karanlık?

Batı, batılılığını yitirmiş,
bizim topraklar
bataklık gibi ağır.
Nefes almak bile izinle,
hapishaneler dolu
düşüncelerle.

Bir zamanlar 141–142 vardı,
duvarlar yıkıldı sanmıştık.
Şimdi OHAL, şimdi KHK,
adı ileri
kendi geri demokrasi.
Faşizmin süslü hali.

Bizden geçti belki,
biliyorum.
Ama torunlar…
İkisi de kız.
Yarın başlarına ne örülür
kim bilir?
Göç etmek kaçmak mı,
kalmak direniş mi
bilemiyorum.
Tek umudum
suyun yolunu bulması.
Kurbağanın gözü çatlamadan.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR KUPLE HAYAT

Yetmiş altı yıl…
Bir gezegen dolusu yorgunluk
ve hâlâ avuç içimde atan
inatçı bir kalp.
Amasya’da doğdum,
taşın hafızası vardı orada,
Yeşilırmak konuşurdu geceleri,
cenazelerle saklambaç oynardık
musalla taşının gölgesinde.

Çocukluk dediğin,
ölümü erken tanımaktır bazen.
Babamın sesi sertti,
rakının buğusu ağır.
Bir tokat düştü mü hayata
uzun sürer yankısı.
Öldüğünde
utangaç bir sevinç geçti içimden,
affet Tanrım,
çocuk kalbi böyle işliyor.

Annem…
Göçle yoğrulmuş bir kadın.
Selanik’ten kopup gelmiş,
yoksulluğu “cankurtaran” diye adlandırmış.
Ekmek yokken
pişi vardı,
umut yokken
direnç.

Tokat’ta yatılı bir yalnızlık,
tuvalet köşelerinde gizli ağlayışlar.
Devlet baba bakıyordu bize,
meğer sistem sosyalmiş de
biz fark etmemişiz.

Sonra kitaplar…
Gaz lambasının titrek ışığında
Lenin,
Nisan Tezleri,
belde silah,
bir avuç hayâl.
Devrim sandığımız şey
meğer gençliğin ateşiymiş.

Öğretmen oldum,
sürgün oldum,
işçi oldum,
sendikacı,
kaçak,
mahkûm…
Bir tek şeye teslim olmadım:
susmaya.

Sevdiklerim öldü.
Önce annem, bir ay sonra karım,
sonra ağabeyim,
sonra gençliğim.
Bir mezarlık büyüklüğünde
hatıra taşıyorum içimde.

Oğlum…
Bir bölük asker,
bir gece,
Dağlıca.
Otuz altı saatlik cehennem.
“Vatan sağ olsun” dediler,
ben sustum.
Keşke vatan batsaydı da
evlatlar yaşasaydı.

Kızım…
Hayata benzeyen tek doğru cevap.
Torunlarım…
Zamanın beni affetme şekli.
Yetmiş altıma geldim.
Hâlâ müzik dinliyorum,
hâlâ kitap kokusu seviyorum,
hâlâ barış diyorum.
Demek ki yenilmemişim.

Bu şiir bir son değil.
Bu,
yaşadım demenin
en yalın hâli.
Ve bilinsin:
İnsan olmak,
bütün ideolojilerden
daha ağır bir sorumluluktur.
İşte bir kuple hayat 
Yolculuğum sonsuzluktur.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAHARI BEKLERKEN

Her Mayıs
iki duygu girer içeri;
biri sevinç
biri hüzün
aynı kapıdan.
Birinde 1 Mayıs vardır
ter kokar avuçlar
ekmek kadar gerçektir umut.

Sonra altısı gelir ayın
bir ip sarkar gökyüzünden
Deniz’in boyu kadar genç
Yusuf’un bakışı kadar berrak
Hüseyin’in suskunluğu kadar onurlu.

Yıl bin dokuz yüz yetmiş iki
toprak erken yaşta
üç fidanı tanır.
On birinde
takvim durur benim için.
Bin dokuz yüz seksen iki…
"Onur" gider.
Lösemiyle savaşan
ince bir bedendi
ama yüreği
bu memlekete fazla gelirdi.
İki çocuk kalır avuçlarımda
iki yarım sabah
iki eksik gece.
Ayakta durmak
öğretilmez insana
öğrenilir.
Düştükçe.
Rezil olmadan
hayata tutunmak da
bir tür direniştir
kimse bilmez.

Bugünlerde
herkes yirmili yaşlarını asıyor duvarlara.
Gülüşler,
ince beller,
geleceğe inanmış bakışlar.

Ben askerlik fotoğrafımı koydum.
Güneş yanığı yüzümde
emir almayı öğrenmiş bir gençlik.
Yıl yetmiş.
Dal gibiyim
ama köklerim
çoktan toprağa yazılmış.
Bir buçuk ay sonra
sivil hayat geri gelir,
ben köye.
Tezkereyi
“er öğretmen” diye verirler.
Bilmezler
hayatın asıl dersini
henüz almadığımı.

Aslında
yazacaktım Onur’u.
Yirmi sekiz yaşında
ölmenin ne demek olduğunu.
Ama Denizler girdi araya.
Sonra Erdal…
On altı yaşında
bir çocuğun
nasıl idam edildiğini düşündüm.
Ben yetmiş altıya yürürken
o çocuklar
zamanın dışına asıldı.

O an anladım:
Benim acım
benim yüreğimde dursun.
Ama onların acısı
namuslu insanların
ortak yarası.

Her Mayıs
ateş benim ocağıma düşer
ama üç fidanın külü
milyonların yüreğinde
bayrak olur,
anıta dönüşür
susmaz.

Ve ben
her Mayıs
başımı eğerim.
Ne kendim için
ne yalnız geçmiş için…
İnsan kalabilen herkes için. 

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Ocak 2026

ŞİİRİN DÜNYASI

Çağ, şiiri hızlı tüketti
paketledi, etiketledi, sattı.
Oysa biz
bir dizeyi günlerce cebinde taşıyan
insanlardık.
Nazım geçer aklımdan,
bir dünya haritası gibi açılır sesi,
vatan derken insanlığı kucaklayan
o büyük yürek.

Cemal Süreya dokunur omzuma,
bir kadın saçından düşer zaman,
aşk bir kelimeyle yaralanır.
Orhan Veli gelir sonra,
ceketinin cebinde deniz,
ayağında nasır,
dilinde sade ama sonsuz bir isyan.

Şimdi
şiir bağırıyor vitrinlerden,
çok satıyor,
çabuk tüketiliyor,
derinliği kadar değil
gürültüsü kadar alkışlanıyor.

Ben yine de
eski şairlerin arasına sığınıyorum,
tozlu sayfalarda nefes alıyorum.
Her dize bir yolculuk,
her okuma yeni bir şehir içimde.
Günlük hayat yorgun,
siyaset çamur,
eğitim yaralı.

İnsan insanı taşımakta zorlanıyor artık.
Geriye
bir tek liman kalıyor:
sanat.
Ve sanatın kalbinde
şiir atıyor.
Şiir,
kelimelerin kristal hâli.
Kolay değil,
bir ömürlük birikim ister.
Biraz acı,
biraz aşk,
biraz da susmayı bilmek.

Kelimeleri dansa kaldırırsın,
duygular utangaçça yaklaşır,
bir satır titrer,
sonra bir diğeri…
Ve ince ruhlara dokunan
o sessiz mucize doğar.
Popülist gürültüler geçer elbet,
hamaset yorulur,
pazar kapanır.

Ama iyi şiir kalır.
Klasik müzik gibi,
anlaşılması zaman ister
ama bir kez girince kana
çıkmaz.

Aşk da böyledir,
her yürek taşıyamaz.
DNA’larda karanfil açmalı,
kan kırmızı gül taşımalı.
Sonra…
ölçüyü boş ver,
kafiyeyi unut.
Şiirin anayasası yoktur zaten.

Yeter ki
bir yer olsun içimizde,
her şeyi söylemek mümkün. 
Yaklaşalım,
duyalım…
Anlatamasak bile
şiir bilsin.

Macit CÜNÜNOĞLU

HELENA'NIN GÖZYAŞLARI

Erken uyananların
sessiz bir kulübü vardır
kapısı gıcırdamaz,
içeri girince
zaman yavaşlar.

Güneş
utangaç bir çocuk gibi
ufuktan başını uzatırken
ben
hayata değil
önce kendime bakarım.

Derin bir sessizlik var,
ses değil bu,
insanın içinden geçen
uzun bir yankı.
İçeriden Vivaldi sızıyor,
Dört Mevsim…
Ama ben hâlâ karar veremedim
hangi mevsimdeyim.

Takvim bahar yakın diyor,
Ege ılıman,
imbat yüzümü okşuyor
bir ana eli gibi.

Ama gönlüm
sonbahardan geçiyor:
Eylül, Ekim, Kasım…
hazan ağır basıyor.
Karşımda komşu adalar,
uzaktan rembetiko,
sahilde
güzeller güzeli Helena
el sallıyor bana.
El değil bu,
geçmiş çağırıyor.

Birden
tarihi eşeliyorum,
toprak hafızasını açıyor.
1915’teyim.
Çok kalmam, demiştim
ama rakamlar tutuyor yakamdan.

Amasya…
Yirmi bir bin küsur insan,
yarısı kadar
başka diller, başka dualar.
Aynı sokak,
aynı çeşme,
aynı gökyüzü.
Nazım geliyor aklıma:
“Bu memleket bizim…”
Diyorum ki
hangimizin?

Marx fısıldıyor ardından:
“Başka türlü olamazdı.”
Belki.
Ama yine de soruyorum
kendi kendime:
Ayrılık niye?
Tanrı birken,
insan niye bu kadar çok?

Dinler inceldiği yerden kopsaydı,
kardeşlik daha sağlam olmaz mıydı?
Herkes inancını cebinde taşısaydı,
insanlık ortak payda olsaydı…

Heyhat!
Güzeller güzeli komşum Helena’nın
gözyaşları
hâlâ
içime akıyor.

Güneş yükseliyor,
sessizlik dağılıyor.
Ama bazı ayrılıklarda
hiç sabah olmuyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR ÖMÜR

Bu fotoğraf için ömrümü verdim
Oğlum, kızım
ve ben.
Evet, rakı içiyoruz,
doya doya, kana kana.

Ne bayram
ne yıldönümü,
sıradan mı sıradan bir gün.
Bizim gibi.

Beraber büyüdük,
beraber yaşlandık.
Oğlum elliyi gördü,
Kızım kırk yediyi.
Bense…
Zaman bana sayıları unutturdu.
Kimi der genç,
bana sorarsan
yüzyıllar geçti içimden.

Fena değildi geride kalan yıllar.
Bin dokuz yüz seksen ikide
annemiz koptu hayattan.
On iki Eylül’dü,
kolumuz kanadımız kırıktı.
Yaraları sardık,
acıya isim koymadan.
Karanlıkla aydınlık
sarılıp uyudu içimizde.

Her şeye rağmen
dik durmayı becerdik.
Her buluşmamızda
yüreğim sessizce ağlar.
Geçmiş dökülür
sayfa sayfa önüme.

Ey hayat,
benden ne istedin de
yetmedi sana?
Dünü çok özlüyorum.
Elimde kadehim,
sağ yanımda
oğlum ve kızım.
Yarınlara
utangaç bir umutla bakıyorum.

Duygusalım, evet.
Hiç şikâyet etmedim hâlimden.
Ama evlatlarım yanımdayken
coşar içim,
sessizce.
Heyecanımla,
yalnızlığımla içerim.
Dört torun verdiler bana,
Umudum var gelecekten.

Macit CÜNÜNOĞLU

İNADINA AŞK

Uzun zamandır
kitaplarla aram açık,
gözlerim çabuk yorulur artık
harfler küser bana.
Ama müzik…
İyi ki var.
Damarımda dolaşan kan gibisin,
susarsan
ben de susarım.

Siyaset mi?
Benden uzak, Tanrı’ya yakın olsun.
Bir gün bir ekran kazasıyla
bitti bütün inancım.
O gün
zihnim siyasetten istifa etti,
kimliğimi masaya bıraktım,
arkama bakmadan çıktım.

Felsefe başka,
psikoloji başka,
tarih…
Onun önünde dersime çalışmadan
konuşmam ben.
Belgesiz cümle kurmam,
kurarsam da
ayıptır söylemesi
haklı çıkarım.

Kırkından sonra
sanat oldu yaşam biçimim.
En çok müzik,
ekstrası: aşk.
Evet, aşk…
İnanması zor ama
gönlüm yirmi dört saat açık.
Bir acil servis gibi.
Gelen geri dönmez,
tecrübeyle sabit.

Son zamanlarda 
saha çalışmalarından 
uzak olsam da
bir el,
bir bakış
yetiyor bazen.
Delil yok,
parmak izi yok,
sadece
kişiye özel
bir kalp sıcaklığı.

Geriye
kapalı devre hayatlar kalır:
dört torun,
iki kadeh mey,
uzayan sohbetler.
Ulusal kanallar, dijital mecralar…
ödemeler evlatlardan.
Diziyle işim olmaz,
yarışma bana göre değil.

Benim derdim sinema.
Keşke film eleştirmeni olsaydım,
yakışırdı bana.
Fellini, Kubrick, Kurosawa…
Brando’yla büyüdük,
Delon’la serserileştik,
Niro’yla sertleştik.
Aynı mahallenin çocuklarıyız biz.

Bizden olanlar da vardı:
Fikret Hakan’ı tek geçerim.
Ülvi Uraz, Vahi Öz…
Hepsi iz bıraktı.
Kadınlara gelince…
Ah Fahriye abla.
Ve Müjde Ar.
Tam bitirecekken
hayat kaptı gitti.

Ama olsun.
Bu hayat boşuna yaşanmadı.
Selâm olsun geçen yıllara.
Tanrı bugünü aratmasın.
İnadına sanat,
inadına insan,
inadına aşk.

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Ocak 2026

MAHUR VAKTİ

Bu akşam mahurdayım.
Gözlerinin rengindeyim.
Tarih: 6 Mayıs 1972.
İzmir'de bir şair...
Vapurun güvertesinde 
O mahur beste çalıyor: 
''Müjganla beraber ağlaşıyor''.
Ah Attila İlhan
Hiç yaşanmamış aşkların kahramanı
Üç fidan için parçalanan yürek
Bu kalp seni unutur mu?

Bu akşam mahurdayım.
''Açıldı gönlümün sevda kapısı...''
Nedense bu makamın aşığıyım.
Belki de yüksek perdeden başladığı içindir.
Gençlikten yaşlılığa geçen zaman gibi.
İlk başlarda delikanlıdır...
Giderek tempo düşer, finalde zayıflar.

Evet, ''Andıkça bütün ömrümü ruhum yine ağlar...''
Mahur duyguludur, hisleri kuvvetlidir.
''Anılar mazide kaldı artık...'' diyecek kadar derviştir.
Hele fasıl parçaları, gönül meyleder meye...
Gözler Giriftzen Asım Bey'i arar:
''Acırım aşık olupta yanana...''

Daha dün gece, Tamburi Cemil Bey'in misafiriydim...
Gönül okşayıcı peşrevleriyle yad ettik Kemençeci Nikolaki...
Çalan saz semaisi O'nun eseriydi.
Sadettin Kaynak'sız olur mu meşk:
Aldı sazı eline: ''Alem bizar oldu, benim zarımdan...'' 
dedi ve sahneye Lemî Atlı ustayı davet etti:
''Aman sâkî lûtfuna âmedeyim...'' sözleri girizgâh oldu. 

Sâkîmiz Ömer Hayyam, bestekârımız Emin Ongan:
''Ağlama harab gönlümü, gel gör neye döndüm...''
Bir köşede Hacı Ramazan, eller havada:
''Ayırma beni senden yaradan...'' derken...
Mahur neşelidir, şendir, meraklıdır.
Lavtacı Hristo ''Bakın şu kıza ne kadar Bülend...''
diyecek kadar.
Ayrıca küstahtır, Kaynak üstadın bestesinde:
''Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca...''

Evet, bu akşam mahurdayım...
Zekâi Dede'nin gül kokulu bahçesindeyim.
Aman tanrım, bu ne samimiyet?
''Ben neler çekmekteyim bilsen, dil-î âvâreden...''
Boş geçmemek lâzım mahuru, hovardadır ruhu.
''Beyoğlu'nda gezersin, güzelleri süzersin...''
Aynen benim gibi.
O nedenle mahuru çok severim...
Ya o beni?
Sevse de sevmese de bu akşam mahurdayım.

Macit CÜNÜNOĞLU

"GELDİK GİDİYORUZ" DERKEN...

Ama “Geldik gidiyoruz” demeyeceğim,
daha yapacak çok işim var.
Topu topu
üç çeyrek yüzyıl yaşadım,
aceleye ne gerek var.

Önce torunlarımın
düğün halaylarını göreceğim,
sonra bir partinin 
tarihe gömülüşüne tanık olacağım.

Diyeceksiniz ki
“Hayâl görme.”
Haklısınız,
hayâl görmek bedava zaten.
Bırakın da
düşlerimde nefes alayım,
çünkü gerçeğin
boğazıma dolan tozundan
hiçbir şey anlamadım.

Ömrüm boyunca
basit hayatların
nasıl zorlaştırıldığını izledim.
Çocuklar hatırına sürdürülen
mutsuz evlilikler,
aşksız, sevdasız, tutkusuz
ömrünü törpüleyen insanlar…

Herkes
bir makinenin dişlisi,
aynı çark,
aynı gıcırtı.
Bu ne arkadaş?
Oysa dışarıda
kocaman bir dünya var.
Rengârenk çiçekler,
pamuk eller,
yeşil gözler,
cilveli bakışlar,
şuh kahkahalar…
Bir de mihrap yerindeyse
yemede yanında yat.

Sanat var meselâ.
insanı insan yapan o sihirli formül.
Tuval ol,
gönlün gökkuşağıyla dolsun.
Piyano ol,
tuşlarında kediler gezsin,
konçertolara ilham olsun.
Hamlet ol,
sahneye çık,
herkes hayran kalsın.
Hiçbir şey olamıyorsan
futbolcu ol,
insanlık seni ayakta alkışlasın.

Gördünüz mü,
hayat aslında
bu kadar basit.
Ama…
bir de siyaset gibi
kötü alışkanlıkların tutkunuysan,
ne yersen ye,
ruhen ölmüşsündür.

Bağışlayın
üst perdeden konuşuyorum,
ama tecrübeyle sabit:
Yıllardır izlerim parlamentoyu,
bir şiir duymadım kürsüden,
bir bağlama sesi de.
Varsa yoksa
kameraya bakıp
türkü söylemek:
“Tiridine tiridine bandım,
bedava mı sandın,
para verip aldım…”

Belki de haklılar,
milletvekili olmak
öyle kolay iş değil.
Marifet yetmez,
kimliğin sıkı olacak,
liderinle
dirsek temasın hissedilecek.
Kafa-kol ilişkilerini
söylememe gerek yok sanırım.
Gerisi kolay.
Tiridine de banarsın,
yarınların dibine de koyarsın.

Sonra çıkarsın meydanlara:
“Yandan Halimem yandan,
severim seni candan…”
İbo’yu da örgütlediysen
patlatırsın “Yalan yalanı”.
Halk coşar,
sen de coşarsın.
Yalanın bini bir para,
sandıkta
yüzde elli iki.
Finalde ne mi yaparsın?
Çek bir SİHA,
alçaktan uçsun.
Çek bir TOGG,
fakirin sofrasına konacak diye
dünyaya haykırırsın.

Ama ben…
“Geldik gidiyoruz” demeyeceğim.
Henüz
söylenecek çok sözüm,
yaşanacak çok düşüm var.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Ocak 2026

AKŞAMA DOĞRU



Akşama doğru
sözler de yorulur,
gürültü susar,
hakikat kalır geriye.
Gündüz bağıranlar
akşam olunca
aynaya bakamaz.
Koltuğun gölgesi uzar,
vicdan kısalır.

Bir ülke düşün
cehaletle idare edilir,
muhalefeti de
kaderine razı.
Al birini vur ötekine
ama yara hep aynı yerde.

Akşama doğru
demokrasi bir kelime olur,
herkes ağzında çiğner
kimse tadını bilmez.
Kurultaylar geçer,
bahanesi bol zamanlar…
Birlik çağrıları
hep yukarıdan aşağıya.
“Öpün beni” der güç,
alkışlar gecenin içine karışır.

Kimse sormaz
Magna Carta’yı,
1789'un ruhunu…
Zümrüdüanka sanılır
elde kalan serçe.
Ben siyasetçi derken
zarafet demiştim,
bilgi, incelik,
biraz da utanma…

Ama akşama doğru anladım:
halk neyse ayna da o.
Kubbelere çökerken akşam
dualardan çok kameralar vardı.
Secde eden huzurlu,
öteki dünya kederli.

Bir taş daha kondu
insanlığın ayrılığına.
Ve karanlık
usulca yaklaştı.
Ne sloganla geldi
ne marşla.
Sadece ışığı söndürdü
birer birer.

Akşama doğru
sormak zor gelir artık:
“Nereye gidiyoruz?”
Çünkü cevap
çoktan kararmıştır.

Macit CÜNÜNOĞLU

VEFASIZ ŞİİRLER



Silinmiş adımlarım
Yollar mı reddetti
Yoksa toprak mı
Belki rüzgâr
Ayak izlerimin hepsi yok olmuş.

Oysa dünya bu sabah  
yeniden kuruldu 
Ya dün?
Gece mi örttü ayak izlerimi.
Bak yine güneşin aydınlığında kayboldum.

Bilirim, sık sık başıma gelir
Ne zaman aşka yakın dursam
Önce başım döner
Sonra gölgem kaybolur.

Bir şarkı düşer dudaklarıma
Segâhtan: "Ayrılık Yaman Kelime..."
Ah be Sadettin usta,
yine damardan girdin...
"Ah" çektirdin yorgun gönlüme.
Öyleyse "kapat gözlerini, kimse görmesin..."

Madem şarkılar doğdu  segâhtan: "Ben seni unutmak için sevmedim..."
Of ki offf!
Hep geçmiş hep geçmiş 
Bırak artık yakamı 
Kaybolmak istiyorum anılarda, yarınlarda.

Zaten aşk için doğmuşum 
Ah çekmek için sık sık
segâhta dolaşırım.
İyi gelir yalnızlığıma...
Bir de kapanmayan yaralarıma.

Ne çok el tuttum
Ne çok gözde yitip gittim
Adına sonsuzluk diyorlar 
Bense sevdanın derinliği.

Evet, zamana yenildi hafızam
Silinmiş adımlarım 
Her sabah yeniden başlayan bir dünya vardı
Gece dünü örttü, 
Artık her şey yabancı.

Hayatımın emeği toz ve rüzgâr 
Sanki rüzgârın önündeki ince bir toz tabakası.
Yollar sahipsiz 
Yürüdüğüm sokaklar yabancı 
Biriktirdiğim anılar bir başkasının zihninde kök salmaz.

Yoksulluk ve kimsesizlik de hayatın içine karıştığında, kendi izini kendi karanlığıyla örter.
Dünya sizi öyle bir susturmuştur ki, varlığınız bir gürültü bile koparamaz.

​Hiç var olmamış gibi
​En çok can yakanı da budur; silinmiş adımlar, sadece geride bir iz bırakmamak değil, geçtiğiniz yolların hafızasından da kovulmaktır. 

Bir insanın yokluğu, arkasında bıraktığı boşluğun büyüklüğüyle ölçülür. 
İz bırakmayanların yokluğu ise hissedilmez; çünkü yerleri zaten hiçbir zaman dolmamış, 
hep boş kalmıştır
Bir vedanın vefasız şiiri gibi.


Macit CÜNÜNOĞLU

ŞİKÂYETİM YOK

ŞİKÂYETİM YOK 

Akşamın kendine özgü bir hissiyatı var,
Sanki bir yerlerden 
izin almış gibi.
Güneş mi el verdi, tanrı mı,
Yoksa çaresiz yalnızlık mı?
Ne yapsam çözemedim.

İçimde başka türlü bir 
çarpıntı var.
Ne alışıldık, ne de yabancı.
Sevda desem eksik kalıyor
Aşk desem fazla iddialı.
İkisi arasında bir yerde 
duruyor kalbim.

Adını koymaya cesaret edemediğim bir hâl.
Doğrusunu söylemek gerekirse...
Serseri bir ruh taşıdığım kesin.
İstanbul sokaklarında büyüdü.
Hayatı kaldırım taşlarından öğrendi.
Pera’da olgunlaştı
Galata’da gökyüzüne inandı.
Taksim’de diplomasını aldı.
Zaten kaybolmadan 
yaşanmaz ki bu şehir.

Gel de sevgisiz kal bu dünyada.
Gel de kalbinin kapılarını kapa.
Hesaplı duygular hiç bana göre değil...
Ölçülüp biçilmiş bakışlar.
Gözlerinin rengi önemli mi,
Bana bakman yeter. 

Gerisini kalbim tamamlar
Elbette kaybolmak isterim
bir şarkının orta yerinde,
bir cümlenin sonunda 
bir sevdanın en savunmasız anında.

Yaşın ne önemi var ki,
Gönül hâlâ sokaklarda yürüyorsa
Hâlâ bir el arıyorsa karanlıkta.
Tek derdim aşkta masumiyet
Yalana bulaşmamış yakınlıklarsa...

Kendini saklamayan gülüşler.
Sımsıcak sarılmalar
Utanmadan, sıkılmadan,
Hayata karşı dik duran insanlarla aynı safta olabilmek...
İşte bütün mesele bu.

Bir de küçük, ama derin bir dileğim var:
Yağmur altında yürümek,
Islanmayı dert etmeden.
Ruhumda kelimeler biriksin,
Taşsın, dökülsün topraklara.

Aşka şiir yazmalıyım,
İnandığımı inkâr etmeden.
Çok mu şey istiyorum bu hayattan?
Bazen haykırıyorum,
Ama sesim başkasına ulaşmıyor.
Özlemler sessizce akıyor  içime.
Geçmişin tortusu,
Yarınların belirsizliği.
Yine de şikâyetim yok
Geldik, gidiyoruz işte.

Macit CÜNÜNOĞLU

22 Ocak 2026

AH AMASYA

AH AMASYA

Uzun zamandır
uğramadım sana Amasya,
oysa hep aklımdasın.
İhmal dedikleri
insanın kendine gecikmesi 
belki de.

Kusura bakma toprağım,
şehirler de küser bazen
unutulunca.
İstanbul’dan sonra
adın düşer dilime,
tarihinle ağır,
taşın toprağın hazine.

Her kapıdan bir roman çıkar,
her sokakta
yarım kalmış bir masal.
Mabetler, türbeler,
sessizliğe yaslanmış dualar…
Pontus’un gölgesi
efsaneler bırakmış ardında.
Ferhat’ı suya yazmışsın,
Şirin’i kayalara.
Kızlar Sarayı
zamana karışmış bir kervan gibi.

Yeşilırmak geçer içimden,
vadinin kalbi gibi atar.
Toprak onunla doyar,
hatıralar onunla dirilir.
Huzurun adını
sana vermişler sanki.

Belki de
aşkların ilk taslağı
kıyında çizildi.
Amasyalı utangaçtır,
anılarını cebinde taşır.
Ar ile edep
başka türlü durur yüzünde.

Osmanlı’nın sesi
genlerinde hâlâ fısıltı.
Ama o günler geçti.
Şimdi üniversite var,
gençlik var,
yeni bir dil büyüyor şehirde.
Yalıboyu geceleri
rock’la uyanıyor,

Mahsuni sabaha karışıyor.
Eren Erbaş çaldığında
karlı kayın ormanları
seriliyor gözlerimin önüne.
Umut diyorum buna,
başka adı yok.

Gelsin istiyorum insanlar,
yüzbinlerce.
Kral mezarlarına çıksınlar,
kaleyi dolaşsınlar.
Tokat kebabına gömülüp
şehri seyretsinler.
Ziyere’de semaver,
Ebemü’de rakı…
Bunlar da birer ibadet.

Elma mevsimi şimdi,
misket kokusu
ömre bedel.
Bağ bozumu gelince
üzüm çağırır şarabı.
Ama…
Ermeni kardeşlerimiz yok artık.
En güzelini onlar yapardı.
Koparıldılar topraklarından.
Acı bir suskunluk kaldı geriye.

Ah Amasya…
Nelere kadirsin sen.
Hem vefalı
hem hoyratsın.
Onca hazineyi harcadın,
onca insanı yitirdin.
Kusura bakma ama
bazen Osmanlı'yı aratmıyorsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

GÖNÜL İŞTE, ESTİ YİNE

GÖNÜL İŞTE, ESTİ YİNE 

Yetmiş altının kapısındayım
Saçlarımda zamanın beyaz imzası.
Bir ömür geçti avuçlarımdan
Kimi yara, kimi şarkı bırakarak.
Yirmi altıda baba oldum,
Çocuklar büyüdü, ben de onlarla.
Bir kadın vardı, genç yaşta giden,
Adı hâlâ kalbimde yarım bir cümle.

Şimdi dört torun gülüyor hayatıma,
En saf hâliyle yeniden başlıyorum.
Anladım ki en büyük servet
Aynı sofrada çoğalan nefesmiş.

Biraz müzik, biraz rakı,
Udun tellerinde saklı akşamlar.
Dünya gürültülü, siyaset hoyrat,
Ben kalbimin sesini dinliyorum.
Memleket zor bir sınavdan geçiyor,
Bayrak yorulmuş, umut yıpranmış.
Ama hâlâ direnen bir şey var içimde,
Adı: yarınlara inat yaşamak.

Dostlarım vardı, toprağa düşen,
Her biri bir çağdı omuzlarımda.
Gezdim, gördüm, sevdim, yandım,
Eksik kaldım ama pişman olmadım.
Aşka kapımı hiç kilitlemedim,
İnsanı sevdim, masumca.
Yalnızlığı öğrenirken
Rüyalarla barıştım çoğu gece.

Geriye kalan
Şişenin dibinde bir suskunluk,
Udun telinde bir hüzün
Ve gözü açık giden bir adam.
Bugün yetmiş beşinci yılım,
Dostlarıma sarılıyorum kelimelerle.
Selâm olsun güzel yüreklilere,
Selâm olsun güneşli günlere.

Macit CÜNÜNOĞLU

YOLCULUKLAR



Martıların kanadında Amasya
Bahar rüzgârları esiyor içimde,
Yılın daha başı
ama yüreğim erkenci bir çiçek gibi
zamansız açıyor.
Bir yerlerden çağrılıyorum,
bedenim değil de hatıralarım yola çıkıyor.
Nereye?
Belki memlekete,
belki çocukluğumun çamurlu sokaklarına.

Bir martının kanatlarındayım şimdi,
bulutlara yakın,
aşağısı masmavi.
Dağların gölgesi düşüyor denize,
bir şarkı dolanıyor dudaklarımda:
“Uçun kuşlar uçun,
İzmir’e doğru…”

Yelkovan kuşları uzaktan selâm duruyor,
erguvanlar bahçelerden el sallıyor.
Adalar yakın,
mimozalar altın sarısı,
davetkâr.
Tanrım, bu güzellik gerçek mi,
yoksa kısa bir rüya mı?
Silkiniyorum.
Biliyorum benim yolum
doğduğum topraklara çıkar.
Ve yüksek huzurlarınızda Amasya…
Yeşilırmak’ın can verdiği şehir.

Bizim oralarda martı yoktur,
güvercin vardır cami avlularında,
serçe vardır parkların çınarlarında.
Ama yine de soruyorum martıya:
“Götürür müsün beni sevdaya?”
İlk seferi olur onun da,
benim gibi.
İki kanatlı yolcu,
bembeyaz
delikanlı bir martı.

Varınca
ırmak kenarında çay içeriz,
çöreklerin en lezzetlisi benden.
Rıfkı amcadan yarım kilo pullu sazan…
Karaköy simidi yok, 
kusura bakmasın.
O yerken
ben de iki duble mehtap patlatırım.

Hüzzam dolaşır gecemde:
“Gecenin matemini
aşkıma örtüp sarayım…”
Yetmişi geçmiş yaş,
ama gönül hâlâ çocuk.
Memleket siyasetle çalkalanır,
baharlar beklenir.
Ben derim ki
bir kapansın cehennemin kapısı,
üstü kalsın,
güzellik bize yeter.

Amasya çok yakında 
bahar kokar,
erik dalları seslenir:
“Gel kopar beni,
nasıl olsa sahibim görmez.”
Bilirim,
meyveler paylaştıkça çoğalır.
Gecenin sessizliğinde ilerlerken
uzaktan meydanlar coşar,
genç sesler zincirleri kırar.

Ah gençliğim…
Bu yürek o bedende olsaydı…
Yine de razıyım.
İki duble rakı,
bir kuple şarkı,
bir ömür dolusu hatıra.
İşte
ben buyum.

Macit CÜNÜNOĞLU

NASIL BİLİRSİNİZ?


Barış hayâl ettim,
olmadı.
“Savaşsız dünya” diye bağırdım,
sesim duvarlara çarpıp geri döndü.
Sömürüsüz bir düşe inandım,
kavga verdim,
cezamı mahpus damlarında çektim.

Yine de vazgeçmedim.
Şimdi yetmişin üzerindeyim.
Torunların sesi var evde,
beni seven bir eş,
martılarla çiçekler yoldaşım.
Kahveyle camiyle aram yok,
bir küçük rakı,
bir kaç sigara
ve uzun susuşlarım var.

Emekli maaşıyla
kısa bir hayat hesabı tutuyorum.
Kimseye borcum yok,
sabıkam var,
o da siyasetten.

Alnı açık yaşadım,
bu en büyük lüksüm oldu.
Erasmus fısıldar kulağıma:
“Yaşarken ölümü düşünmem,
ölüm geldiğinde ben yokum.”

Benjamin Franklin ekler ardından:
“Öğrenme isteği bitti mi,
işte orada yaşlanırsın.”
O yüzden beynimi diri tutarım,
beden ne derse desin.
Geçenlerde rüyamda
Sharon Stone vardı,
bütün cazibesiyle.
Davetkârdı hayat,
ama bende tık yoktu.
Dostça gülümsedik,
kardeşçe ayrıldık.
Üzülmedim,
doğanın kanunlarıyla pazarlık yapılmaz.

Yalan dünya işte,
gençlikte hayâl sandıklarımız
yaşlılıkta gerçek oldu.
Kanaatkârım.
Müzik, edebiyat sığınağım,
biraz da eski alışkanlık: siyaset.

Fotoğraf çekerim,
anı biriktiririm.
Telefonum sessiz,
dostlarım az
çoğu toprağın altında.
Bundan sonra hayat 
değerliymiş,
öyle diyorlar.
“Kitap yaz” diye ısrar ederler.
Diyemem ki
yazacaklarımı yaşadım.
Ben yazar değilim,
kırk kere söyledim.

Yalnızca
yüreğimden sızanı
kâğıda bıraktım.
Okuyan sağ olsun,
okumayan da.
Geldik,
gidiyoruz bu fani dünyadan.
Arkamdan ne derler bilmem,
ama derlerse eğer:
“İyi bilirdik,”
işte bana bu
fazlasıyla yeter.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...