14 Ocak 2026
MERZİFON KARASI
13 Ocak 2026
DOSTLAR SOFRASI
DAVET
12 Ocak 2026
UMUT HEP VAR
Sene 1979, aylardan Şubat...
Ülke karışık, faşistlerin saldırganlığı gemi azıya almış,
gazteciler, üniversite hocaları ve öğrenciler kurşunlarla sapır sapır dökülüyor...
Sokaklar, caddeler âdeta kan gölü.
Kahveler taranıyor, resmen terör ülkeyi teslim almış.
Lâkin en örgütlü ve dirençli güç DİSK boş durmuyor, askerî darbenin ayak seslerini hissediyor.
Bu nedenle de ''faşizme geçit yok'' diyerek ''Ulusal Demokratik Cephe'' çağrısı yapıyor.
Fakat CHP dahil takan kim?
Sol örgütler arasındaki bölünme daha da hızlanıyor.
Yine de bütün iyimserliğimizle devrim günlerinin yakın olduğuna inancımız tam.
O zamanlar Ankara'da DİSK'e bağlı bir sendikanın genel merkezinde yöneticilik yapıyorum.
Bu arada bir yıl önce İran'da başlayan isyan fırtınası son evresine girmiş, zalim Şah düştü düşecek.
Elbette Türkiye ilerici hareketi sürgündeki Humeyni'nin arkasında tam destek.
Çünü İran Komünist Partisi TUDEH de ''kahrolsun monarşi, kahrolsun Şah'' diye haykırıyor...
CIA güdümlü İran İstihbarat örgütü SAVAK da tüm acımasızlığıyla işkencehanelerine insan taşıyor...
Ve olan oluyor, Paris'ten yola çıkan Humeyni anavatan topraklarına ayak basıyor...
Tabii Şah Rıza Pehlevi ailesiyle birlikte vınnn, ver elini Mısır.
Sonra, doğal olarak monarşi yıkılıyor, İran İslâm Cumhuriyeti ilân ediliyor.
Tüm dünya ayakta, Humeyni artık devlet başkanı, ülkenin rejimi şeriat...
Biz kerizler hâlâ alkışlıyoruz, ''hele durun bakalım'' diyenimiz yok.
Fakat o da ne?
İşin foyası çabuk meydana çıkıyor, TUDEH üyesi komünistler vinçlerin ucunda tek tek asılıyor.
Ve kısa sürede de kökü kazınıyor.
Hoş geldin şeriat soslu Naizizm...
Ytüreklerimiz paramparça, bizdeki ''Yetmez ama Evetçiler'' gibi kafamızı vuracak taş arıyoruz.
İktidarı ele geçiren Humeyni zalim mi zalim, Mollalar düzeni ülkeye hakim...
Günümüzde bir yerlere benziyor ama döt korkusundan yazamıyorum...
Daha dün yakın dostum hiktiri moktan bir Facebook yazısından ötürü savcılığa çağrılmış...
Fena hâlde canım sıkıldı.
Neyse, asıl merak konusu önümüzdeki ay Şubat, İran'da başlayan devrim rüzgârları Hümeyni alçağının iktidarı ele geçirişinin 37. yıldönümüne ulaşır mı?
Ne dersiniz?
Oldu ki işlem tamam, ancak kendi adıma şimdiden karar aldım; uzunca bir süre alkışlamam...
Neme lâzım, sazanlık bir kere olur, ikincisi de olursa Einstein'in dediği gibi resmen aptalım!
Haydi bakalım hep beraber göreceğiz, komşu da pişer bize de düşer...
O zaman bir kere değil kırk bir kere amin diyelim değerli dostlar.
Macit CÜNÜNOĞLU
AMASYA'DA ''EN'' OLMAK!
Amasya ile ilgili yazı yazmak mayın tarlasından geçmek gibi.
Elbette övgü aldığı kadar eleştiri de olacaktır.
Hepsini olağan ve saygıyla karşılıyorum.
Zaten normali de bu değil mi?
Lâkin bazı okurlar kantarın topuzunu kaçırıp şahsıma yönelik hakarete varan öylesine yorumlar yapıyorlar ki, insan insanlığından utanıyor.
Haydi bunu da geçtik diyelim, fakat yazılanlar konunun ötesine geçti mi, mevzu iyice içinden çıkılmaz hâl alıyor.
İşte buna dayanamıyorum.
Şöyle ki, daha dünkü yazımda dedim ki,
''Ödül alanı söyle bana, ödül verenin kim olduğunu söyleyeyim sana. ''
Ne var bunda, ayrıca haksız mıyım?
Birileri oturmuşlar, Amasyalı tanınmış birilerine ödül vermişler.
Eyvallah, bir kez daha altını çizerek vurguluyorum;
alan razı veren razı, hariçten gazel okuyanın susması lâzım...
Öyle mi, yoksa bir iki itiraz kaydını tarihe not etmek adına konuşmak mı gerek?
Biliyorsunuz ödülün adı soyadı: Amasya'nın Enleri,
yani referansları sağlam, tanınmış ve de kentte iz bırakan hizmetler vermiş kişilere verilen ödül.
Buraya kadar problem yok, ama gel gelelim zurnanın zırt dediği yere.
Allah aşkına RTÜK üyesi sayın Hasan Davulcu'nun o kürsüde ne işi var?
Bu bir, ya ikincisi: CHP milletvekili Reşat Karagöz...
Adam diyor ki mecliste hiç boş oturmuyorum...
Bir yıl içinde şu kadar soru-araştırma önergesi ve kanun teklifi verdim...
Buna da eyvallah kardeşim, ya netice...
Kocaman bir sıfır.
Geç bunları anam babam, ödülü gerçek anlamda hak edenler bir adım öne çıksın...
Şahsen iki favorim vardı, şükürler olsun ki onlarda 'Enler'' kadrosuna girdi.
İlki yegâne gururumuz Yelgin Alkoç Mesci, ikincisi de Amasya Mutfağı'nın tartışmasız tanıtım elçisi Yaman Kesim.
Gerisi hikâye, tabii bence.
Elbette gerekçesini de açıklayayım.
Ödüle lâyık görülen belediye başkanlarından Merzifonlu Alp Kargı sosyal belediyeci, peki Taşova, Suluova, Göynücek ile Hamamözü başkanları neci, ilçelerinde çelik çomak mı oynuyorlar?
Ya yılın gazetecisi seçimine?
Kişiyi tanımam, sosyal mecra fenomeni olduğunu biliyorum, Facebook mecrasında sık sık karşılaşırım...
Ancak tek bir makalesini okumadım, ayrıca ulusal basında Amasya'yla ilgili her hangi bir haberine rastlamadım...
Bu mu adaletin dünya?
Özetle efendim, ödül organizasyonunu çok yönlü eleştirdim...
Son olarak da tören Taşhan Otel'de yapıldı, bir kadeh şampanyanın bile yasak olduğu ortam.
Özel İdare ile yapılan sözleşme böyleymiş, tesettüre uygun, hacı işi...
Öyleyse bu kafayla ancak varırsınız Vermiş'e...
Allah akıl fikir versin hepinize...
Belediye başkanını alın yanınıza, yağmur dualarından alışıktır, Bakan Önder başta Sevindik Turgay yanında...
Cümbür cemaat turist duasına çıkın, bakarsınız tutar, memlekete turist yağar, başta zemzem suyu ikramıyla Taşhan Otel de full çeker...
Herkese hayırlı işler.
Macit CÜNÜNOĞLU
11 Ocak 2026
AMASYA'NIN ENLERİ!
Amasya Gazeteciler Cemiyeti dün düzenlediği bir törenle Amasya'nın enlerine ödül verdiler.
Alan razı veren razı, elbette söyleyecek bir sözüm yok.
Ancak ''ENLERİ' ne demek?
Ben alanında number one olanları anladım, nitekim
ödül alanlara baktığımda il bazında tanınmış kişiler.
Hepsine eyvallah!
Aslında bu topa girmeyecektim de bir hadise canımı sıktı.
O da törene canım kardeşim Mehmet Menekşe'yi davet etmemişler.
Bilenler bilir, değerli Menekşe Cumhuriyet gazetesinin il temsilcisidir.
Ne güzel, O'nun sayesinde memleket haberlerini ulusal basında okuyoruz.
Lâkin bir takım makamlarca üzeri çizilip kırmızı kart görmüş.
Normaldir, zaten ''doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar'' demiş atalarımız.
O nedenle de güzel insan, doğru insan aynı zamanda sosyolog Mehmet Menekşe bu tür organizasyonların istenmeyen adamı ilân edilebilir.
Ondan sonra da gazeteci müsveddeleri iri cümlelerle birlik beraberlik mesajları verir.
Aynen reisimizin uçağına binen zevat gibi.
N'olacak, hepsi birer medya maymunu...
Yerli yersiz öten bu kadro aslında halis Amasyalı, yerli malı.
Neyse efendim, geçelim olayın bir başka boyutuna.
Hatırlayanlar çıkacaktır, bir tarihte İstanbul'da ''Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'' kurulmuştu, yıl: 1994.
Onursal başkanı Fethullah Efendi...
Daha Fetölüğe terfii etmemiş, ülkenin gülü cemaatlerin uhrevi lideri!
Kurduğu vakıf bol keseden ödül dağıtan cinsten, ödül alanları buraya yazmaya kalksam ne sayfalar yeter, ne onlarca defter.
Memleket büyükleri ile tüm yazar-çizer sanat camiası sıraya girer.
Hele bazı kişiler var ki çok yakından tanıdığım için isimlerini zikretmekten hicap duyarım.
Ama maalesef ülke gerçeği bu minvalde, iktidarların kıç yalayıcısı çok olur...
Evet, tekrar dönelim mi Amasya'ya, ödül törenine.
Elbette ödül alan değerli hemşerilerimi ismen de olsa çoğunu tanırım.
Aldıkları ödüllerden dolayı gururlandığımı da açık açık ifade ederim.
Ancak Mehmet Menekşe'nin katılmadığı bir organizasyona ben olsam katılmam, verdikleri ödülü de almam.
Çünkü sevgili Menekşe bir çiçek değil, doğru haberin peşinde koşan gerçek bir basın emekçisi...
O'nun olmadığı yerde verilen ödül dostun attığı güle benzeyen taşdır...
Ve benim içim acır, aklıma Uğur Mumucular, Metin Göktepeler gelir...
Lanet okurum verdikleri ödüle, bir kez değil bin kere.
Macit CÜNÜNOĞLU
Not: Lütfen altta paylaştığım gazete sayfasına iyi bakın,
yazımda anlatmaya çalıştığım hikâyenin özeti gibi...
Ne dersiniz değerli dostlar, saygıyla.
10 Ocak 2026
KAPI AĞASI
Amasya'da herkesin bildiği medrese vardır.
Tarihi bina, adı Kapı Ağası veya Büyük Ağa Medresesi'dir.
1488 yılında Sultan II. Beyazid'in Kapı Ağası Hüseyin Ağa tarafından yaptırılmıştır.
Plânı klasik Osmanlı medrese formundan farklılık gösterir.
Özellikle Selçuklu mezar anıtlarında görülen sekizgen proje ilk kez bu yapıda uygulanmıştır.
Valla 15. yüzyıl için gösterişli mimari,
banisi olan Hüseyin Ağa'nın ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Gel gelelim, merak bu ya, Osmanlı'da ''Kapı Ağası'' kimdir, hangi görevleri üstlenmiştir?
Öyle ya, mimar değil, inşaat ustası veya kalfası hiç değil...
Öyleyse ne iş?
Derhal Google'a baş vurdum...
Hazret diyor ki, Kapı Ağası&Babüssaade&Ak Ağalar, Osmanlı döneminde sarayda bulunan iç ağaların en büyüğüne verilen isimdir.
İşi de padişahın devamlı yanında bulunmaktır.
Günümüzün ''Özel Kalem Müdürleri'' gibi...
Ben öyle anladım, başka anlam yükleyen varsa lütfen yorumlara yazsın, doğrusu neyse bir bilenden öğrenelim.
Bu arada Kapı Ağaları sadrazam kapısının iç düzenini sağlamakla da vazifeliymiş.
Saray kayıtlarında bunlara Ak Ağalar başı da deniliyormuş.
Ve Osmanlı devlet teşkilatında padişahın bulunmuş olduğu saraylarda yetki sahibi beyaz ırka mensup ''hadım'' yönetici olarak da biliniyorlarmış.
Sarayda da çok önemli mevki sahibiymişler.
Ak ağalar olmasının tek sebebi ise beyaz tenli olmaları.
Bak şu işe, zamanın ruhuna uygun olarak ırkçılık ta o devirlerde başlamış, tabii sarayın dört duvarları arasında...
Biz de lâf ediyoruz umutsuz vaka Ümit ile etkisiz eleman Bahçeli'ye...
Demek ki tosuncuklar ecdatlarının izindeler!
Fakat Ak Ağa hikâyesi burada bitmiyor.
17. yy başından sonra Enderun reisliği haricinde yetkisini yine hadım olacak
''Kızlar Ağası'na bırakacaktır.
Gördünüz mü, atalarımızın dünyasını?
Vakti zamanında, bilhassa saray camiasının içinde ne numaralar dönmüş...
Allah muhafaza, ne Kapı Ağası olmak isterim, ne de Kızlar Ağası...
Toprağın altına eksiksiz organlarımla gitmek isterim, full aksesuar!
Evet, gelelim tarihi gerçeklerden günümüze.
Güzelim bina yıllardır Kur'an kursu olarak kullanılıyor.
Oysa vakti zamanında felsefeden pozitif bilimlere kadar ilim irfan yoluna hizmet etmiş.
Kim bilir, bünyesinde ne alimler ne bilim adamları yetişmiştir.
Öyleyse silkinip başa dönelim, biricik ağamız Hüseyin Ağa'nın ruhunu yaşatacak güzel sanatlar akademisini yeniden inşaa edelim.
Hemşerimiz Strabon'un hayâlleri de gerçek olsun...
Aydınlansın Amasya, Kapı Ağa Medresesi
Anadolu'nun Oxford'u olarak taçlansın...
Destek vermeye var mısınız?
Olmaz olmaz demeyin, sadece hayâllerinizin arasına bu fikri de alın, gerisi gelir.
Bak o zaman Yeşilırmak vadisinin ışıklarına, emin olun yıldızlardan görünür.
Yeter ki onaylayın değerli hemşerilerim?
Ama bütün içtenliğinizle, kalben.
Amasyalı Macit CÜNÜNOĞLU
KONJONKTÜR
Şaka maka Ocak ayını da yarıladık.
Oysa 2026'ya umutla heyecanla girmiştik.
Daha üçüncü günü Perşembe'nin gelişi belli oldu!
Malûm Trump manyağı Venezuela'yı ham yaparken hiç utanmadan, arsızca ve dünyanın gözünün içine baka baka ırzına geçeceği ülkeleri sıraladı.
Bolivya Meksika çantada keklik, Kanada ağır abi, Grönland'ı sıkıysa dene!
Ama Yeni Dünya Düzeni'nde iddialı konuşmamak lâzım, bugün olmaz dediğin yirmi dört saat sonra gerçekleşebiliyor.
Baksanıza HTŞ lideri kravatlı terörist Colani; Halep'te Kürt-Alevî avına çıktı, sanki sürek avı, millet sokaklarda sapır sapır dökülüyor.
Ha keza İran, Molla rejimi dipten sallanıyor.
Halk isyanda, 47 yılın intikamını almak istiyor.
Bu saatten sonra Orta Doğu'ya barış gelir mi?
Kuzeydeki it dalaşı ise otomatiğe bağlanmış, ne Rusya galip ne Ukrayna mağlup.
Tuhaf bir hâl almaya başladı...
Ancak Avrupa'nın iki yüzlülüğü bir kez daha ortaya çıktı...
Protestan ahlâk NATO şemsiyesi altında dansözlük yapıyor, İsveç ile Finlandiya'yı donuna soktu, Zelenski adlı soytarının marifetleri karşısında çamura battı!
Ya Çin'e ne demeli?
Üretimde dünya lideri, büyüme hızı tutulacak gibi değil...
Ülkenin sahibi ''Komünist Parti''...
Onun da patronu gülümseyen melek Şi Cinping...
Hayranıyım adamın, Trump gibi deli fişek değil, soft power kişilik.
Müthiş, dünya ticaret yollarının pek çoğunu derinden fethetmiş...
Ama gözü komşusu Tayvan'da...
Derdi Pasifik'in efendisi olmak.
Haklı da sayılabilir, Kuzey Yarım Küre'nin kralı Trupm çatlağı, zaten nara ata ata seslendiriyor...
N'olacak görgüsüz Amerikan hödüğü, O'ndan insanlık beklemek katırın ahlâkını sorgulamakla eşdeğer...
Hıyar herif, gelmiş seksen yaşına, saçlar boyalı, maymun dötü ağzıyla gezegene kabadayılık taslıyor...
Günün birinde O da görür ebesinin örekesini de, bakalım ben görecekmiyim?
Evet, Dünya konjonktürünü açizane değerlendirmem bugünlük bu kadar...
Sağlıkla kalın, barışla kalın, hoşça kalın.
Macit CÜNÜNOĞLU
09 Ocak 2026
BİR YANGININ KÜLÜ
Yaş kuşağım ciddi fireler vermeye başladı.
En son yakın bir dostumun ''alzheimer'' olduğunu öğrendim, aynı devreydik.
Şimşek gibi bir zekâya sahipti, 68'lilerin öncü isimlerindendi.
Belki hatırlayanlar çıkacaktır, Kayseri Pınarbaşı'nda Hüseyin İnan ile birlikte yakalanmıştı.
Güzergâhındaki nihai hedef Nurhak dağlarıydı...
Yoldaşları onları bekliyordu.
Yetmişli yıllarda 2,5 yıl Ankara'da aynı evde kalmıştık.
Hem sendikal hem de siyasi mücadelenin yılmaz neferiydi.
Elbette selâm olsun o yıllara.
Fakat dostumun hastalığını duyunca derinden sarsıldım.
Hemen telefona sarılmak istediysem de arkadaşlar uyardı: ''Nafile, artık hiç birimizi tanımıyor.''
Aman tanrım, nasıl bir düşkünlük hâlidir,
sanki dayanılmaz çaresizliğin son perdesi.
Oysa daha dün üç yıldır zona denilen illetten çekiyorum diye ortalığı velveleye verdim, vallahi de billahi de öylesine utandım ki, aynaya baktım yüzüm kızarmış.
Yazıklar olsun bana yüzlerce kez binlerce kez ve karar aldım bir kez; dört kolluya binmiş olsam dahi sesimi çıkartmayacağım, söz.
Canım benim, kardeşim, yoldaşım...
Kavgada öylesine dik dururdu ki, yanındaki bizleri insanlığından utandırırdı.
Daha nice örnek alınacak davranışlar.
Hele bir keresinde yine Ankara'dayız,
Ünlü Dedeman grevi sürüyor.
Sendika olarak ziyarete gittik.
Polis o zamanlar bugünkü gibi değil,
iktidarda Kıbrıs fatihi Ecevit'in azınlık hükümeti...
Bizleri güllerle karşıladılar, bonus olarak da Rambo çakması birinin cobu dostumun başına indi...
Ama ne inmek, yoldaşım hafifçe sallandı, sonra yere yığıldı.
Resmen beyin sarsıntısı geçirmişti.
Yiğit gardaşım benim, ambulans istemedi.
Su kolanya derken tekrar ayağa kalktı, grev çadırının önündeki işçilerle halay çekti.
Bir iki yıl sonra da 12 Eylül faşizmini işkencehanelerde geçirdi, tek bir dostunu ele vermedi, direncinin ünü ondan önce mahpus damlarına yetişti.
İşte böyle bir kahramandı...
Benim için ise çok daha ötesiydi.
Ah canım benim, bilsen bu satırları yazmak ne kadar da zor.
Birlikte ne badireler atlattık...
Fakat senin her zamanki sağ duyun, engin öngörün sayesinde nice faşist engelleri aştık...
Tabii senin hayat hikâyen zengin tecrübeydi...
Ne de olsa 12 Mart mahkemelerinde ipten dönmüştün...
Ve onca gazeteci senin maceralarını yazmak için can atıyordu...
Sen hiç birine itibar etmedin, derviş tavrınla arkanı dönmeni bildin.
Bak arkadaşın şimdi yazıyor, elbette derdi magazinsel malzeme çıkartmak değil...
Derdi kanayan yüreğini acısını tarihe not düşürmek...
Bilmem anlatabildim mi can dostum?
Sen benim biricik yoldaşımsın.
Macit CÜNÜNOĞLU
08 Ocak 2026
AKŞAMIN İÇİNDEN...
Yahu, yazmayayım diyorum, olmuyor...
Susayım diyorum, yürek susmuyor.
Akşam haberlerini dinliyorum:
Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı, Türkiye Varlık Fonu Başkanı, Başkomutan vesaire vs...
Çıkmış kürsüye...
Tabii bütün kanallar canlı yayında.
Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş'a Allah ne verdiyse giydiriyor...
Aman da aman, sanırsınız adam memleketi satmış!
Peki, suçu ne?
Başkent su sıkıntısı çekiyormuş!
Aklıma Nurettin Sözen geldi, adamcağız bu dönemde İstanbul Belediye Başkanı olsaydı en az on yıla mahkûm olurdu!
Ancak lâf aramızda birileri Reis'e şu hususu hatırlatmalı.
Belediye başkanları balıkçı teknesinin tayfası değil...
Halkın oylarıyla seçilmiş siyasi kişiler.
Elbette içlerinden yavşaklar da çıkar,
Fetöcü dümbelekler de...
Örneğin bir zamanlar Ankara'nın efesi vardı...
Partisi mühim değil.
Adam resmen eşkiya, siyasal orijini ırkçı damar, dünya görüşü (evlere şenlik) Osmanlı soslu Ergenekon...
Breh breh, öyleyse uyusun da büyüsün Osman, parlamentonun gülü, sahibi olduğu televizyonun bülbülü...
Maksat sahibinden nağmeler, hafta sonu da ülke gündemine binaen ''Ketenpere Dalevere'' filmi sahnede...
''Nının nı!'' bekleriz efendim.
Baş rolde medarı iftiharımız Şafak Sezer,
32 kısım tekmili birden.
Rejisör: kürsüden seslenen asrın lideri:
Benim adım Mesut, soyadım Bahtiyar...
Mesut Bahtiyar'ım, hepinizin çktığı deliğe Mim Cengiz abinizi koyanım!
Of be, bu mudur bu...
Kodumu oturtandır!
Fakat öyle bir siyasi liderimiz var ki,
yetmiş yaşını aştı, hâlâ vali ile belediye başkanı arasındaki farkı öğrenemedi.
Öncelikle kardeşim; belediye başkanı halkın temsilcisidir, vali de devletin.
Mutabık mıyız?
Öyleyse rahat bırak seçilmiş başkanları, istersen itin g.tüne sok tayin ettiğin elemanları!
Okey mi ustam?
Okey okey...
Yoksa sinirlenip seni topa tutacağım...
Maksat seyahat olsun, Silivri yolları şenlenip zindanlar benimle olsun!
Valla özledim mahpus damlarını...
Zindanlar istasyon, bense Zeki Müren şarkılarında kaybolan Mesut Bahtiyar.
İyi akşamlar değerli dostlar.
Macit CÜNÜNOĞLU
MADURO'YA MEKTUP
Sevgili kardeşim Maduro...
Ülken bir buçuk aydır baskı altındaydı, ABD savaş gemileriyle kuşatılmıştı.
Elbette bu gerçekleri bizden daha iyi sen biliyorsun.
Çünkü bire bir yaşadın.
Ayrıca sudan bahanelerle onlarca balıkçı tekneniz bombalanarak batırıldı.
Ve 100'e yakın da can kaybı yaşandı.
Bu arada asıl hedefin sen olduğu kolayca anlaşıldı, hem de tüm dünya tarafından.
Düşmanın başı hasta, psikopat ve de rezil, ar damarı çatlamış, utanma duygusu cımbızla toplanmış.
Bizim topraklarda bu gibilere ''puştun önde gideni'' derler.
Aynen öyle, Trump denilen at sineği yalnız senin ülkene tebelleş olmadı, demokrasi, insan hakları getireceğim diye nice ülkenin çanına ot tıktı.
(Araplar hariç)
Hafıza kayıtlarım sağlamdır...
Ama bu 47 No'lu pezevenk, pedofili hastası dümbelek yok mu?
Gezegende her haltı yer, sonra da arsızca yüzsüzce 'Nobel Barış Ödülü' talep eder.
Hay seni doğuran anaya ne diyeyim...
Tövbe tövbe...
Bir de bana küfürbaz derler!
Neyse, ağzımı daha fazla bozmadan mektubuma devam edeyim.
Canım kardeşim duydum ki gençliğinde otobüs şoförüymüşsün.
Üstüne bir de sendikacılığı inşaa etmişsin...
Oh ne alâ!
Valla sağlam kariyer, üstelik hayatın içinden süzülerek geliyor.
Kesmedi ama değil mi, duramadın yerinde...
Ardından zıpladın çok sevdiğin politikaya; ''boğulacaksam büyük denizde boğulayım ''dedin...
Ve kısa zamanda da postu en tepeye attın.
Artık zirvedesin, bir elin yağda bir elin balda.
Venezuela devlet başkanısın, senden altı yaş büyük zeki bir hanımla da evlisin.
First Lady tek kelimeyle harika, full aksesuar, iki yeğeni de narkotik alanında uzman...
Evlât da milletvekili...
Dolce Vita...
Yan gel Osman, genetik sağlam, asaletin kökleri on numara beş yıldız...
Ohhh, suyundan da koy!
Ulan Maduro, senin de yatacak yerin yok ama dua et ki ''Sosyalist Parti''lisin...
Yoksa basacağım kalayı da, arada Marx amca var.
Bir de Fidel abi, biliyorum dostundur.
Petrol, pudra şekeri verip akıl fikir alırsın.
Fakat iki toplumu eşitleyeceğim diye diye cennet ülkeni benzettin ya Küba'ya.
Bravo sana, müthiş devrimcisin!
Açlık sınırında yaşayan halk, sefalet yüzünden 8-9 milyon insan (ki çoğu genç) ihraç ürünü, yani yurt dışına tüymüş.
Halkın büyük çoğunluğu lal olmuş, aydının muhalif gazetecin mahpus damlarında...
Valla Maduro kusura bakma da, içime fenalık geldi.
İnanır mısın sanki kendi ülkemin handikaplarını yazıyorum sandım.
Benimkisi de nankörlük işte, topraklarımızda petrol yok ama geçmişine, sınıfına ihanet eden hain insan sürüsüne bereket...
Kâh iş dünyasında, kâh devlet katında...
Hak hukuk adalet her gün çiçek açıyor...
Silivri zindanları kan ağlıyor...
Kardeş Maduro zihniyetli siyasiler ülkemi yönettiği sürece...
Kim bilir, belki de ikizler!
Son söz olarak da kıymetli kardeşim, yegân yegân gözlerinden öperim...
Vallahi de billahi de ''Oh olsun'' demiyorum, sarı kafalı düşmanın da dahil alayınızı cehennem ateşinde yanarken görmek istiyorum...
Diyeceksin ki ''Ya sen, ne işin var cehennemde?''
Ah be kardeşim, iki gözüm...
Fotoğrafçıyım ya, objektifimin kadrajına sizleri sokup en güzel enstantaneleri ''A Haber'' aracılığıyla dünyaya ileteceğim.
Mutabık mıyız, öyleyse Amerikalı yavşağın hücrelerinde sağlam kal, asla boyun eğme yeryüzünün en pislik herifine...
Haydi göreyim seni, hoşça kal kardeşim, can dostum benim.
Öpüldünüz...
HEMŞERİMİZ YAVUZ SELİM
Saraydüzü'nde hemşerimiz Yavuz Sultan Selim'in doğduğu yerde anıtsal bir dikilitaş vardı...
Hâlâ duruyor mu bilmem?
Çocukken çitleri aşıp dibine kadar giderdik.
Çünkü o bölge askeriyeye aitti.
Dikilitaşın üzerinde Arapça da olsa bir şeyler yazıyor muydu, inanın hatırlamıyorum.
Neyse, bugünkü sohbetimizin asıl mevzusu sultanımızın eşsiz marifetleri!
Ayrıca Amasya doğumlu olduğu için geçmişi de yad etmiş oluruz.
Ama ne geçmiş, tarihsel gerçeklikler düşman başına!
Evet efendim; Selim efendi padişah II. Beyazid'in oğlu.
Gel zaman git zaman babası da her fani gibi yaşlanıp Azrail'in bekleme salonuna girdi.
Bu arada niyeti Dimetoka'ya yerleşip tahtı oğluna bırakmak.
Fakat sevgili evlâdı Selim; babasını belki geri döner endişesiyle zehirletmesin mi?
Haydaaa!
Olacak iş mi?
Padişah zaten tahtı bırakmayı kafasına koymuş, sevgili oğlu zehirletip öldürüyor.
Sakın zamanın ruhu, konjonktür gibi saçma sapan bahaneler sıralamayın...
Şehzade de resmen patalojik sorunlar var, bilhassa vicdani boyutta.
Yalnız Selim efendinin (Selim diye yazıyorum, çünkü henüz Yavuz olmamış) Kardeşleri de var.
Bir de toprak altındaki ağabeyleri.
Babasını katleden ruh, yeğenlerine acır mı?
Çiçeği burnundaki padişah ilk icraat olarak Bursa'ya gelir, başlar can almaya.
İlk olarak da merhum ağabeyi Şehinşah'ın oğlu Mehmet'i boğdurur.
Varan bir!
Sonra merhum ağabeyi Mahmut'un oğulları Musa, Emin ve Orhan'ı boğdurur.
Hız kesmiyor sultanımız, katliama devam.
Tarih sırasıyla:
Merhum ağabeyi Alemşah'ın oğlu Osman'ı boğdurur.
Sıra hayattaki iki ağabeyine geldi,
Korkut'la Ahmet'e, onları da kurduğu tezgâha düşürerek boğdurur.
Durun daha bitmedi.
Ağabeyi Korkut'un oğlu sarayda rehin tutuluyor.
Tabii malûm sonuç, o da boğulmaktan kurtulamıyor.
Derken efendim, geldik mi boğdurulan sadrazamlara, paşalara...
Ve kıyıma uğratılan Alevî canlara...
Haklısınız, geçmişi yad edelim diye çıktım yola, sayfam döndü mezbaha yayın organına.
Neyse, hemşerimiz tahtta fazla kalamadı,
takdiri ilâhi işte; ''siri pençe''denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında bu dünyadan ayrıldı.
Mezarı İstanbul Yavuz Sultan Selim Camii'nin bahçesinde.
Yolum düştükçe uğrarım, açıkça itiraf ederim ki dua falan okumam, türbenin yakınındaki helaya işer geçer giderim!
Macit CÜNÜNOĞLU
06 Ocak 2026
HELVACI, CARCURUM BİR İKİ!
Hele hele de Amasya gibi Anadolu'nun küçük bir ilinde.
Çünkü dünya koskocaman, aynı zamanda da minnacık.
Küresel aygıtlar iletişim araçları insanlığı yakınlaştırdı, çok uzakları kapı bir komşu yaptı.
Telefon elde, WhatsApp cepte.
İster sesli ister görüntülü...
Görüşeceğin her kimse, anında karşında...
Daha ne olsun?
''Yaşasın telefonu icat eden tek dişi kalmış medeniyet!'' dermişim...
Şaka canım şaka, o kadar da uzun boylu değil.
Derdim can çekişen Amasya turizmine katkı sağlamak.
Tabii haddimizi aşmadan, karınca kararınca.
Evet efendim, son okuduğum haberlere göre ortaya 126 milyon lira konmuş...
Maksat kent aydınlatılması, elbette tarihi dokuları.
Başta Kale, ırmak boyu evleri, köprüler ve camiler türbeler...
Oh ne güzel!
Kimilerine göre de leblebi çekirdek parası olabilir...
Ne diyelim; bakış açısı veya zenginliğin sınırı yok deyip geçelim asıl mevzuya...
Kent aydınlandı, dağ taş ışıl ışıl...
Ya sonrası?
Yetmez ama evet diyelim mi,
yoksa temel sorunları tüm çıplaklığıyla ortaya koyup üzerine gidelim mi?
Ne dersiniz sevgili hemşerilerim?
Birincisi konaklayacak mekânlar yeterli mi, ikincisi yatak kapasitesi ne kadar?
Sonra hijyen, kalite, ekonomi meselelerine girelim.
Yahu Amasya esnafı asker ailelerini ne zamandan beri kazıklamayı âdet hâline getirmiş?
Hem de öyle böyle değil, taksiciler dahil köklercesine...
Lokantaları, pansiyon hizmetlerini saymıyorum bile, canım misket elmamız bile düdüklemenin ilk sıra adayı...
Eeee, sonra da turist gelsin!
Bir siz akıllı, geri kalan enayi...
Var mı böyle bir dünya kıymetli kardeşim?
Farkında mısın zalim enflasyon yüzünden Avrupa'daki fiyatlarla yarışır olduk...
Lütfen aklını başına al, elini vicdanına koy...
Turiste kurnaz tilki muamelesi çekme...
Emin ol ki ilk kaybeden yine sen olursun.
Evet, bundan böyle Amasya turizmine ilişkin fikir ve görüşlerimi sık sık dile getireceğim...
İster değer veren olsun ister kızıp eleştiren.
Umurumda değil, ama söylemek istediğim asıl gerçek dağları taşları aydınlatan projektörleri önce kafaların içine tutmak lâzım...
Tabii kent yöneticilerinden söz ediyorum...
Belki aydınlanırlar, dünya incisi şehrimize bir nebze olsun faydaları dokunur...
Yoksa kimisi otel yapıp kaçar, kimisi de kent içine demiryolu döşeyip tren getirmeye kalkar.
Allah akıl fikir versin, hadi tramvay neyse de tren ne alâkâ?
Ak proje efendim Ak proje...
Öyleyse at kuyruğuna kelebek konmuş misâli hepinize iyi yolculuklar...
Helvacı, Carcurum bir iki!
Macit CÜNÜNOĞLU
KIBRIS'A YOLCULUK
Yalnız kıta Amerika'sı açısından değil dünya ölçeğinde.
Tabii senaryonun baş rol oyuncusu ABD olunca Trump denilen süper manyak da gezegenin şerifliğine soyunur.
Ve maceramız da burda başlar, sahne kurulur, perde açılır.
Öncelikle Orta Doğu'da sadık çomarı Netanyahu'yu yoksul Filistin halkı üzerine saldırtır...
Tabii gerekçe hazır;
HAMAS adlı pislik örgüt bölgeye huzur vermez, sürekli arıza sürekli yamukluk...
Sen misin Kutsal Kenan topraklarına bomba atmayı oyuncak sanan...
Zaten körün aradığı bir göz, İran destekli HAMAS'ın elinde iki göz...
Bu fırsatı kaçırır mı çılgın Amerikalı ve İsrailli köpeği...
Binerler Gazze'nin tepesine, taş taş üzerinde bırakmamacasına.
Soykırımın 21. yüzyıl versiyonu bölgeye acımasızca, hunharca barbarca uygulanır.
Sonrada gelsin Nobel Barış Ödülü!
Öperim sizi, halis operasyon çocukları!
Adada bir zamanlar hayat huzurlu ve sakin.
Ta ki 6-7 olaylarına kadar, peşinden 63-64 bunalımı...
Netice de sene 67, Albaylar Cuntası komşuda darbe sonucu iş başında.
Adanın tadı kaçmış, Cumhurbaşkanı Makarios hop oturup hop kalkıyor.
Ve Nikos Sampson adlı bir faşist, arkasında EOKA, Megali İdea'cı bir örgüt.
Saldırıyorlar Kıbrıslı Türklerin yaşadığı bölgelere...
Adada düzen bozulmuş, ırkçı esiyor rüzgârlar...
Bu durumda Cumhurbaşkanı papaz da atlıyor uçağa...
Ver elini Moskova.
Ancak Kıbrıs yalnız değil, sırtını üç garantör devlete yaslamış.
Türkiye, Yunanistan ile İngiltere.
Türkiye'de çiçeği burnunda hükümet, başbakan romantik şair Bülent Ecevit.
Adanın geleceğinden endişelenen T.C. kararını anında veriyor: 20 Temmuz 1974 günü adaya çıkartma yapılacak ve ada faşist unsurlardan temizlenip barış yolu inşaa edilecek.
Oh ne alâ, her şey yolunda!
''Ayşe tatilde'' harekâtı dört dörtlük, tabii ki kesin başarı...
Sampson iti kaçacak delik arıyor, Atina'da Albaylar Cuntası devrilmiş...
Komşuda demokrasi iklimi tekrar hakim...
Ülkemizde de şair Başbakan ''Karaoğlan'' mertebesine terfi etmiş, artık dağ taş Orta Asyalı Karaoğlan, var mı O'na yan bakan?
Ve Batılılar ayakta alkışlıyor, barışın en büyük kahramanı...
Faşizmin düşmanı, demokrasi havarisi, hümanist Ecevit mavi gömleğiyle modanın öncüsü, bir elinde güvercin bir elinde kasket, dünya halklarını selâmlıyor.
Günlerden 14 Ağustos, ilk harekâttan 25 gün sonra...
Çelebi, aklı selim Başbakan yerinde duramıyor, dünya ölçeğindeki övgüler koltuklarını fazlasıyla kabartmış ve şahinlik yolunda hızla yükselişe geçmiş...
Öyleyse bas gaza Karaoğlan, kim tutar seni?
Operasyonun adı: Atilla...
Ver elini Kıbrıs, adanın yüzde 37'si bizde, ve büyük göç dalgası devrede:
200 bin Rum kuzeyden güneye, 50 bin Türk güneyden kuzeye...
Sonra ne mi oldu?
Başta Birleşmiş Milletler ayağa kalktı...
Sebep belli, çok aşikâr:
''İŞGALCİ TÜRKİYE''...
Avrupa da koroya katıldı, peşinden ambargolar...
Uçaklar piste çakıldı, gerekçe lastik yok!
Ve zavallı ülkemiz artık yalnız, makus talihimiz belirlendi, o gün bu gündür de başımıza ne belâ geldiyse bilin ki baş müsebbibi Kıbrıs hadisesidir...
Dost acı söyler, birinci derece tanıklarım da Kıbrıs kararında imzaları olan hala oğlum Erol Çevikçe ile Önder Sav'dır...
Lütfen onlarda ortaya çıksınlar, tanrı sağlık versin, hayattayken iki satır yazsınlar...
Ama popülist makamında değil, hakikatin zirve yapacağı realizm makamında.
Evet, benden bu günlük bu kadar.
Yeni tarihi gerçekler muhabbeti açıncaya kadar...
Barışla sevgiyle kalın...
Ama kavga etmeyi unutmadan hoşça kalın.
05 Ocak 2026
MAHPUSHANEYE MEKTUPLAR
Sevgili Bilge,
Can evlâdım, biliyorsun mevsim kış.
Eskiler bu zaman dilimine ''zemheri'' derler.
Hakikaten kara kışta hayata tutunmak zordur, hele hele de fıtratında yoksulluk varsa.
Çocuklar sıcak çorba ister...
Ve sıcak bir yatak.
Yanmıyorsa soba kavrulur anaların babaların yüreği.
Evet, böylesi bir ülkede fakir fukara çile çeker.
Eğer işçiyse gözü ''asgari ücret''tedir.
Ama ülkeyi yönetenler zalimse, zulûm yapmayı seviyorsa anlamaz açın hâlinden.
Açlık sınırındaki ücreti bile lâyık görmezler işçi sınıfına.
Ve sen ve senin gibi yiğit gençler isyan eder, çıkar meydanlara, haykırırlar: ''Kahrolsun böyle düzen.''
Elbette iktidarlar umursamaz, ama iktidarın kızgın maşası görev başındadır, yapışır pırıl pırıl gençlerin yakasına.
Engizisyonlarını çoktan kurmuşlardır...
İddianame hazır, yargıç emir kulu...
Merhaba mahpus damları!
Evet canım evlâdım, ben 76 yaşındayım...
Ve babayım, torun sahibi dedeyim.
İnanır mısın uykularım kaçtı...
19 yaşındaki Bilge'nin masumiyeti her gece rüyalarımda...
Yüreğim bu kadar ızdırabı kaldırmıyor...
Ancak sizlerin mücadelesinden utandığım için direnmeye çalışıyorum.
Elbette bu kara günler de geçecek, Bilgelerin direnci, onurlu kavgası yaşam sevincimizin payandası olacak.
Haydi göreyim seni, bedenini teslim alsalar bile aydınlık düşüncelerin bayrak olacak mahpus damlarında...
Emin ol ışığının sesi dört bir yandan duyulacak.
Seni sevgiyle özlemle kucaklarım can evlâdım, aman kendine iyi bak.
Macit CÜNÜNOĞLU
KARLAR YAĞARKEN...
Lâf aramızda Amasya'nın karlar altındaki hâli de çok güzel.
Mübârek kente dört mevsim hakikaten yakışıyor.
Keşke bu kış günü memlekette olsaydım.
Galip ustadan bir kaç çörek almışım, Çakallar'da her hangi bir adreste semaverin yanı başındayım...
İnce belli bardağımda tavşan kanı,
semaverin bacasından çıkan meşe kömürünün dumanı...
Gönlümde geçmişin zengin hatıraları...
Sana bir tepeden bakıyorum aziz Amasya...
Bak ben yine geldim.
Karlar altında memleketim, fakat apartmanlar nedeniyle Yeşilırmak'ı göremiyorum.
Ne fena, oysa ırmağımız şehrimizin canıydı ciğeriydi.
Ama büyüklerimizin bir sözü var ya:
''Eskiye rağbet olsa Bit Pazarı'na nur yağar.''
Bir ata sözüne bu kadar mı itibar edilir?
Evet, sevgili hemşerilerim; ''atam izindeyiz'' diyerek çok kısa bir sürede eskiye ait ne varsa, bağ bahçe park okul ev konak sokak mahalle âdeta talan ettiler...
Yerine de modernlik adına çok katlı beton binaları diktiler.
Oysa bir Amasyalı olarak bendeniz kentimizi muhafazakâr bilirdim.
Şöyle ki, toplumun içinde bulunduğu çağın gereklerini göz ardı etmeksizin, geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve uygar birikimlerini kaybetmeden, kısaca öz dinamiklerinin değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunarak tavır alan ve yaşayan yaşatılan Amasyalılık ruhu.
Ama heyhat!
Sözde muhafazakâr iktidarlar geniş halk desteğiyle tarihi bir kenti üç beş yılda alt üst ettiler.
Üstelik mücevher değerindeki şehrimizi.
Hay sizin muhafazakârlığınıza...
Bu arada Bit Pazarı söyleminde bulunan
atamızın mezarını bulsam vallahi de billahi de deve dikeni dikeceğim...
Ki cahil kaba saba toplumlara yol gösterdiği için!
Diyeceksiniz ki sorumluluk baştakilerde.
Orada da siz haklısınız, din iman muhafazakâr değerler diye diye iş başına gelirler...
Sonra da güzelim memleketin içine ederler.
Yine de bu kış mevsiminde Amasya'da olmak lâzımdı...
Akrep Nalan'ın sesi kulağımda...
''Karlar düşerken...''
Alçak köprü üzerindeyim, uğrak noktam
Avukatlar Lokali...
Bir dost bulursam memleket meselelerini konuşacağım...
Bilhassa Amasya'nın turizmdeki geldiği noktayı...
Durum patolojik vaka mı yoksa umut var mı?
Öyleyse yakın Kale'nin ışıklarını, kafaların içi aydınlanmıyorsa ortalık biraz aydınlansın!
Macit CÜNÜNOĞLU
04 Ocak 2026
LATİN MASALLARI
03 Ocak 2026
CEM Y|LMAZ
02 Ocak 2026
AŞKA DAİR
Irmakların peşine düştüm
Buluştum denizlerle.
Geride kaldı dağlar ovalar
Ve hatıralar.
Aşklar sevdalar
Arnavut kaldırımlı sokaklar
Cumbalı ahşap evler
Yâre en güzel mektupların yazıldığı parklar.
Mis gibi kokar çınarların gölgesi.
Gövdesine kalp çizilmiş...
İçinde Ayşe'yle Ali'nin baş harfleri.
Gözler ela, diğeri zeytin karası...
Geceye uzanan iki el...
Buluşmuş sararmış yapraklar arasında.
Hayâllerin resmi çizilmiş yüreklere
Gönüller sarhoş, yarınlar da bulutlar.
Endişeli, telaşlı...
Yağmur olup yağsam mı?
Yoksa kar olup nazlı dokunuşlarla süzülsem mi
minik kalplerin dünyasında?
Karar veremedim, ama gülümseyen
dudaklar gördüm mü çiçekler açar rüyamda.
Bak iki gözüm, sakın gölde derede boğulma...
Açıl okyanuslara, tırman dağlara...
Yoldaşın martıların kanatları olsun...
Gez doya doya, hafızana kaydetmek üzere...
Sadece bakmadan; ama göre göre
Ve hayatı ıskalamadan sindire sindire
Bilgece sarıl dünyaya dervişçesine.
Tut yüreğinle, sarmala bırakmamacısına
Nasıl olsa birgün ayrılacaksın.
O vakte kadar zenginleştir hatıralarını.
Yaşlılıkta yazacağın olsun.
Belki dokunan olur, belki okuyan,
belki de gülümseyen.
Macit CÜNÜNOĞLU
YEŞİLIRMAK
Yeşilırmak da yeni yıla karla girdi.
Ama hâlinden pek memnun değil gibi.
Sebebine gelince efendim; eskiler daha iyi bilir, bilhassa bu mevsimde suları başlardı çoğalmaya.
Baharla beraber zirveye ulaşır, coşar coşar çılgına dönerdi.
Aynen zapt edilemeyen kısrak gibi şahlanarak sağına soluna saldırırdı...
Çevresindeki bağlar bahçeler bu durumdan pek hoşnut olmasa da toprak suya doyardı.
Ah Yeşilırmak, Amasyalıların seninle kim bilir ne çok hatırası vardır?
Yazmaya kalksalar buralardan Karadeniz'e yol olur.
Yoksa yanılıyor muyum?
Düşünsenize eski devirleri, vadimizin can suyu, akarsuların en çılgını en romantiği;
rengi alımlı Yeşilırmak...
O da bizim gibi yaşlandı, beli büküldü, gençliğinden eser kalmadı.
Oysa doğduğu topraklardan yola çıkarak delicesine koşardı...
Görenler kim bu çılgın diyerek iki adım geri durur, saygıyla selâmlardı.
Bazen üstüne kurulan köprüleri ciddiye almaz, yıkıp geçerdi.
Derdi bir an önce denizle buluşmaktı.
Peki, bu telaş niye?
Hâlbuki örnek alsaydı Dicle ile Fırat'ı...
Bu kadar aceleye mahal olmadığını anlayıp yolculuğuna ahaste devam ederdi.
Ayrıca insan evlâdı ''su çatlağını bulur...'' ''deniz kaçmıyor ya'' derdi...
Ama nafile; hiç kulak asmadı, bak şimdi düştü ne hâllere?
Bir kez daha ah Yeşilırmak, ah Yeşilırmak!
Gençlik aşkım benim, kara sevdalım.
Valla seninle ilişkimiz platonik falan olmadı.
Kara donumla kayaların üstünden atlardım bağrına.
Lâf aramızda bir kaç defa girdabında boğmaya çalışsan da Savadiyeli bir ağabeyim tuttu ensemden, karşı kıyıya fırlattı.
Kahramanımızın kim olduğunu yazmayayım, o kuşağın yüzde 99'u toprak altında, kalan nadide bir kaç kişinin de hafızasını zorlamayayım.
Ayrıca ne me lâzım, antik varlıklar, kalpleri kırılgan, gözleri nemli...
Zaten geçmişin sisli dünyasında yaşamaktayım...
Bir tek can simidim var, o da anılarla beraber Yeşilırmak.
Yaşama sevincini yitirmiş, beti benzi atmış, bünyesindeki kanserli yapılar müsilaj adacıkları oluşturmuş, derinliklerinde hayata tutunmaya çalışan sazanların, mineklerin, ılganusların ağıtları kıyılardaki sazlıklara gömülmüş...
Ve salkım söğütler ayrılık şarkılarını yıllar önce bırakmışlar can çekişen gri sulara...
Hadi bakalım değerli dostum elveda, elveda seninle geçen en değerli hatıralarıma...
Karadeniz'in sonsuzluğunda buluşmak umuduyla...
Nasıl olsa ikimiz de buharlaşıp bulut olacağız, sonra yağmur...
Tekrar geleceğiz yeryüzüne, belki çiçek belki arı belki umut.
Macit CÜNÜNOĞLU
31 Aralık 2025
İYİ YILLAR
''Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı...''
Yeni yıla girerken üstteki satırlar Behçet Necatigil'den.
Gerçekten kalbimizi dolduran duygular kalbimizde mi kaldı?
Üstelik bitmeyen işler yüzünden!
Romantik şairdir Necatigil, zaten devrinde kendisine
''Aile şairi'' derlerdi.
Aslında böyle bir ünvanı hak edebilmek ne güzel duygudur.
Düşünsenize, hele hele de günümüzde...
Aile denilen kavram mı kaldı?
Bir de onun üzerine duygusal şiirler yazmak...
Olacak iş mi?
Modern çağ insan oğlundan çok şey alıp götürdü.
Sevgiyi, sevdayı, aşkı, nezaketi, zarafeti...
Ayrıca direnmeyi, dayanışmayı, vefayı.
Tabii sanatı, edebiyatı, şiiri acımasızca söküp aldı yaşamımızdan.
Bir de müzik, sorarım size; kaç evde şarkı türkü çiftetelli kaldı?
Acıyla, yoksullukla harmanlanmış bir toplumun üyeleriyiz.
Televizyon ekranları medya maymunlarıyla dolu, herkes otorite, herkes duayen...
Doksanların başında Sovyetlerin çökmesiyle iki kutuplu dünya sona erdi...
Ya bizde, ülkemizde?
Kutup ne kelime, şimdilerde 'mahalle' deniyor, toplum âdeta gettolaştı kamplaştı.
Bence al birini vur öbürüne.
Çünkü çoğunun beslendiği damarlar da hemoglobin eksik,
yani oksijen taşıyan hücreler...
Kiminin kaynağı Bedevi zihniyete dayanıyor, kimi de fabrika ayarlarından medet umuyor...
Türkçü, Kürtçü, Mezhepçi olan modeller de mevcut...
Önder Apo ise İslâm kardeşliği tavsiye ediyor ve Ortadoğu liderliğine soyunuyor.
Sarayda da bir zat-ı muhterem, şehzadesi ile geleceğin plânlarını yapıyor.
Bu arada tanrıya açizane tavsiyem de var, 'ömür' denen zaman dilimini bazı kullarına bu kadar cömert bahşetme...
Ya fişi çek ya da tez vakitte parantezi kapa...
Ki asil milletimiz helva yüzü görsün!
Anladınız siz onu, görevli meleğinizin gözlerinden de öperim...
Hani şu elinde tırpan olan pelerinli yakışıklı!
Neyse, ne diyordu değerli şairimiz Behçet usta:
''Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi...''
Sahi ne çabuk geçti 2025...
Bak gördünüz mü geldi yeni yıl.
Oysa söyleyecek onca lâfımız vardı.
O zaman aydınlık yarınlarda buluşmak umuduyla
iyi yıllar değerli dostlar.
Macit CÜNÜNOĞLU
30 Aralık 2025
VAR MI İTİRAZI OLAN?
29 Aralık 2025
YENİ YILA MERHABA
Pusulası şaşmış bir toplumda yaşıyoruz.
Bol magazinli, baş rolde Mehmet Akif ile şurekâsı.
Mevzu derin mi derin; Rümeysa'nın dötü ile başlıyor, ünlü iş adamı Sadettin Saran'ın yatak odasına kadar uzanıyor.
Kafalar dumanlı, kimin eli kimin cebinde; belli değil.
Sadece yüksek perdeden Sadettin'in sesi duyuluyor: ''Ben hepinize yeterim.''
Peh peh!
Zaten Playboy erkeği dediğinde böyle olur, cukka dolu, fizik on numara, arkasında Fenerbahçe Cumhuriyeti...
Âlem buysa ipliğimi pazara çıkartıp satarım.
Kime ne?
Yemişim hak hukuku, adalet dediğin ne ki?
Her kuşun eti yenmez, Silivri onurlu insanların mezarı...
O da bende yok, öyleyse yola devam!
Ayrıca Yılmaz abim (Özdil) sağolsun.
Sıkı FB'lidir, Uğur abim (Dündar) gibi.
İkisi de Atatürk'ü pazarlama uzmanıdır.
Daha doğrusu bezirgânıdır.
Düşerlerse arkama, biri Sözcü'de, diğeri de Halk Tv'de, verirler gazı coşkuyu,
asla sırtım yere gelmez.
Ondan sonra da çarşı pazar yangın yeri...
Kimin umurunda, alan razı satan razı,
ortalık uyuşturucudan toz duman...
Ne memleket ama, saraydaki hazret dört köşe...
Çünkü burası Türkiye!
Bu arada inanmayacaksınız ama yılbaşı hazırlıklarına dün geceden başladım.
Açtım göbek rakısını, yanında üç beş nevale...
YouTube'dan Amy Winehouse'u buldum,
Yahudi asıllı İngiliz şarkıcı...
Haspam alkol ve uyuşturucu bağımlısı...
Besteci kimliği de var, şarkılarını sesini çok severim.
Amerikalı Whitney Houston gibi.
İyi ki TC. vatandaşı değiller.
Bir de saray tezgâhına takılsalar, Deniz Seki'den bin beter eder sürüm sürüm süründürürler.
Hele Amy'in hiç şansı yok, Yahudi soyundan gelmesi sebebiyle kafadan müebbet, iyi hâlden en az 18 yıl!
Sevgili Can'ımıza (Atalay) lâyık görülen ceza.
Evet, dinci milliyetçi iktidarımızın hukuk anlayışı maalesef bu seviyede.
Ve asil, korkak, kalabalıklarda cesur milletimiz de saray hamasetini sever,
Kıçı açıktır ama itibardan tasarrufu zûl sayan liderlerine gönülden sıkı sıkı bağlıdır.
Dedim ya; burası Türkiye!
Hırsızı bol, uyuşturucu tüccarları gani,
adi suçlular af mekanizması sayesinde devlet korumasında...
Geriye de sesi soluğu pek çıkmayan yoksul halk kitleleri kalıyor...
Ki onlarda ekmek kavgası peşindeler!
Ben de Amy Winehouse dinliyorum:
''Love is a losing game...''
Sözlerini anlamasam da melodisi kulağıma hoş geliyor...
Son sürat yeni yıl hazırlığım devam ediyor.
Umutlarım pembe hayâl soslu, beklentilerim mütevazı...
Öyleyse kadehimi rahmetli kızlarımız için kaldırıyorum...
Büyülü seslerini bir kez daha dinleye dinleye yeni yıla merhaba diyorum.
Macit CÜNÜNOĞLU
28 Aralık 2025
AŞK ARIYORUM
İstanbul'a kavuşmanın keyfini yaşıyorum.
Tabii aklıma ilk gelen ''aşk''.
Haklı olarak diyeceksiniz ki bu yaşta ''aşk'' olur mu?
Elbette olur, hemi de bal gibi olur.
Üstelik aşkı yaşamayan onun sihirli dünyasından ne anlar.
Ayrıca aşkın yaşla ilgisi yoktur, o bir histir, duygudur.
İnsanı derinden sarsar, tüm benliğini kaplar.
Bedeninde, ruhunda yaşar.
Bazen şiir olur, bazen türkü...
Yüreğinin ateşine yaslanarak dökülür dudaklarınızdan.
Oysa yaşlılığın dayattığı zorluklar vardır.
Sol memenin altındaki cevahir sönmeye yüz tutmuştur...
Ayaklar bir yerden bir yere giderken nazlıdır...
Hatta yoldaş olarak elinin altında baston
bile arzulayabilirsin...
Lâkin gövdenin en üstünde bulunan küremsi akıl küpü yok mu?
İçinde milyarlarca kıvrım, acıyı da hazzı da bünyesinde barındıran müthiş bir organ.
Vakti zamanında ''aşk' bir yolunu bulup vize aldıysa ve en kıymetli köşeye yerleşmişse ne yapsanız kovamazsınız.
Artık en değerli kiracınız olmuştur, yaşlanan organizmaların biricik dostu.
Yaşam sevinci aşılar, yeri geldi mi rüyalarınızı süsler.
O nedenle aşk deyip geçmeyin, 76 yaşındayım.
Nerde bir mavi göz görsem dalar giderim denizlerin derinliklerine...
Yeşil gözlerle dost olursam eğer öncelikle feleğim şaşar, en vahşi ormanlara sığınırım...
Tropikal kuşların dünyasına, papağanlar gibi sürekli aşkı hecelerim.
Elbette zeytin gözlüye de yer var gönlümde.
O zaman da uzanırım Akbelen'e...
Sarılırım zeytin ağaçlarına, kavgacı yüreğimi ortaya koyarım, soyguncu talancı madencilerle mücadele ederim aşk ile.
İşte hayat, işte aşk.
Yeter ki hisset, talep et.
Dünyaya küsüp köşende oturma.
İnan ki kimsenin umurunda olmaz.
Haykır evrene göğsünü gere gere.
Aşk iste, sevda iste.
Ama mutlaka iste, hatta benim gibi yazıya dök.
Merak etme sesini duyan olur...
Gözlerindeki ışıltıyı gören olur.
Yoksa bu gezegende yaşamak zor, bilhassa ülkemizde.
Suratsız bir toplum, berbat bir piyasa ekonomisi, rejimi yönetenler bar fedaisi...
Dört bir tarafı eşkiya harami kaplamış...
Uyuşturcu baronlarının saltanatı hüküm sürüyor...
Gel de etkilenme, bir kuple gülümsemeye hasret kal.
Ben yokum, en azından çirkinliklerin girdabında boğulmaya hazır değilim...
O nedenle de aşk arıyorum, dağa taşa yazıyorum...
İnsanca yaşamak için...
Duyduk duymadık demeyin.
Macit CÜNÜNOĞLU
CAN İÇİN CAN CANA
Bizim oralarda ''Dağ diye danılama, dağın kulağı var.'' diye bir deyiş vardır.
Hikâyenin aslı Kral Midas devrine aittir.
Ancak güzelim tatil gününü mitolojinin
labirentleri arasında dolaşarak geçirmek istemiyorum.
Özetle deyimin mesajı da; ulu orta konuşma, dinleyen olur kaydeden olur.
Hele hele de günümüz için geçerli, hakikaten önemli bir uyarı.
Ayrıca her aklımıza geleni sosyal medyada veya WhatsApp gibi iletişim mecralarında yazarken fevkâlâde dikkat etmeliyiz.
Yoksa Marmara çırası gibi yanarız.
Çünkü burası Türkiye; mahremiyete, düşünce özgürlüğüne düşman binlerce avcı köpeği var.
Bir de ''gizli tanık'', ''etkin pişman''
gibi it köpek sarmış dört bir yanı...
Cumhuriyet'in savcılarıyla işbirliği yaparlar, yer mekân önemli değil...
Başta ekranlar olmak üzere 24 saat görevlerinin başındadırlar.
İşleri güçleri ihbarcılık, Abdulhamid
devrinin ''saray'' yalakaları gibi jurnalciliktir.
Sonra ne mi olur?
Tabii avcı köpekleri saray tarafından bol kepçe ödüllendiriller, paçayı kaptıranlar ise geri dönüşü olmayan tek yönün talihsiz yolcularıdır...
Ve böylelerinden ülkemizde on binler var.
Artık karşılarına Silivri mi, Kandıra mı, Edirne mi çıkar, zurna da peşrev olmaz misâli şansa kalmış, zulüm kader olup alınlarına yazılmıştır!
Evet, burası Türkiye!
Katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, gaspçılar darpçılar aramızdadırlar, potansiyel suç aleti, olağan şüphelilerdir.
Lâkin Demirtaş, Kavala, Atalay zindanlardadır.
Tesadüf bu ya, bu akşam sevgili evlâdımız Can Atalay'ın belgeselini izlemeye gideceğim.
Üsküdar İcadiye'de, arkadaşları hazırlamış.
Can'ın anne babası Şükran ile Mustafa da orada olacaklar.
Amasya'dan gençlik arkadaşlarım...
Aydınlık Türkiye mücadelesinde yiğit yoldaşlarım.
Elbet gösteri de ağlaşmayacağız, hak hukuk için kavga veren kahramanlarımızı bir kez daha bağrımıza basıp öpüp koklayacağız...
Ve onlarla gurur duyduğumuzu tüm dünyaya haykıracağız.
Macit CÜNÜNOĞLU
4-G’NİN GENÇLERİ
1965… Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...
-
Mehmet Ali'yi de yitirdik. Yiğit dostum benim. Önce Yüksel, şimdi de O. İnşaat Yüksek Teknikeri ve sendikacıydı. Fakat ömrünü işçi s...
-
Şeref Gülsün Büyük sanatçılar vardır, çevreleri dışında tanınmazlar. Emekçilerdir, vitrin malzemesi olmazlar. N...
-
Üç Silahşör ve bir Melek Çok uzaklardan Evrim'in sesi geliyor. Uğur ile Mehmet Ali'nin kızı. Kanada'da yaşıyor. Ve kanlı 12 ...