09 Temmuz 2019

Geç bunları...

Macit CÜNÜNOĞLU











Daldan dala atlıyorum, farkındayım.

Bu aralar Slow Türk'teyim.
Nefis müzikler dinliyorum.
An itibariyle Fatih Erkoç söylüyor,

"Ellerim bomboş yüreğimde bir sızı 

Ateşe atılmış bir demir gibi kor hâlâ 
Ellerim bomboş gözümde yaşlarla 
Güneşin kavurduğu bir çöldeyim..."

Elimde değil, yüreğim o kadar zayıf ki, her şarkı gönlüme işliyor.
Kayahan dinliyorum, "Gözlerinin hapsindeyim..."
Alpay sesleniyor, "Eylül'de gel..."
Yeni kuşaktan Kenan Doğulu "Kurşun adres sormaz ki..."
ile bana gençliğimi hatırlatıyor.
Ve son noktayı Candan koyuyor, "Ölümden başkası yalan..."
Tabii daha niceleri.
Fakat Kibariye'nin "Yüreğimde açan gülü soldurmam" 
adlı eserini günde en az on kez dinliyorum.
Hele Tuçe Kandemir'in yorumuyla derinden etkileniyorum.
Hâlbuki ne kadar çok gül soldu yüreğimde.
Kimi eceliyle öldü, kimi terk etti, kimi hâlâ yaşıyor.

Evet, genel olarak müziğimizin ana teması aşk...
Bu bağlamda ayrılıklar, acılar.

Zaten karamsar toplumuz, yakışmaz bize sevinçler, gülümsemeler.
Hele kıvrak havalar, nedense kadınları çağrıştırır.
Oysa oynamayı çok severim.
Sevgilimi alıp kollarıma Arjantin'e göç ederim...
Tangonun ana vatanına...
Dökerim kurtlarımı.
Peşinden Kandıralı'nın klarneti...
Kadifeden kesesi ile açılış yapar, Konyalım ile kapatır.
Dur durabilirsen, benden önce Köroğlu...
Çıkar masanın üstüne...
İndir indire bilirsen...
İşte duasız, ibadetsiz cennet!
 
Bir de,
"Fasulye yedi buçuk lira,
hem kaynasın hem oynasın,

yandan Halimem yandan..." 
diye sürüp giden hareketli bir türkü vardır.
Rahmetli ağabeyim sınıfta söylerken kimya hocası 

Halime hanım yakalamış...
Amasya Lisesi yılları, ömrübillah o dersten geçememişti!

Yine de müziksiz hayatı ancak düşmanıma tavsiye ederim...
Eğer eksiğini duyacaksa.

Hiç zannetmem ama...
Çünkü dünyamız S-400 muhabbetine alışık...
Bir de para sesine.
Öyleyse bana müsaade, gidiyorum radyomun başına...
Şu anda Levent Yüksel çalıyor...

"Kim söylemiş Süheyla'ya vurulmuşum diye

Kim görmüş ama kim, Elene'yi öptüğümü...
Ruhunda hicranını söyletme hikayesi
Geç bunları anam babam geç bunları
Bir kalemde
Bilirim ben yaptığımı."


Egosuz hayatlar














Psikoloji kitapları en çok satanlar listesinde ilk sırada yer alır.
Örneğin Hintli Osho amca, adı üzerinde, bu konuda
bulunmaz Hint kumaşıdır.
Adam yaşadığı süreçte âdeta peygamberlik mertebesine yükseltilmiştir.
Meditasyon ile varoluşçuluk konularında otoritedir.
Oluşturduğu "komün" adlı gurubu ile de daima çekim merkezi olup,
dünyanın dört bir tarafından müritleri vardır.
Zaten felsefecidir, 20. yüzyılın popüler filozoflarındandır.

Neyse, Osho amca aklıma nereden düştü dersiniz?
Çağımızın en çok tartışılan EGO meselesinden.
Mübârek neymiş be, üzerine binlerce kitap yazılmıştır.
Ayrıca konferanslar, eğitimler, seminerler; vesaire vesaire.
Sizi bilmem ama benim içime sıkıntı geldi.
Asla küçümsemekten değil, ne zaman EGO sözcüğünü
duysam oradan uzaklaşıyorum.
Çünkü baygınlık geçiriyorum.

Eskiden "ben", "benlik" derdik.
Bulmacalarda "id" diye yazardık.
Fakat kabul edelim ki EGO hepsinden havalı.
"İd" nedir yahu?
Yemişim kökenini!

Ama Freud usta bambaşka.
Psikanalizin teorisyeni, akademik zirve.
Ayrıca her derde deva.
Yatırdı mı önüne önce öz yaşamınızı parçalıyor...
Ta ana rahminden başlayarak.
Sonra egonuzu keşfediyor...
Kesin sonuç, artık reçeteniz elinizde!

Fakat tüm bu olan bitene şüpheyle bakarım.
Elimde değil, Marx'ın tarihi lafına inanırım.
"Alt yapı üst yapıyı belirler"
Aslında toplumlar için söylenmiş olsa bile insanlar için de geçerli.
Anlamışsınızdır, ekonomik güçten bahsediyorum.
Yıllar önce bir arkadaşım demişti ki,
"Ben de biliyorum neyin neyle yenileceğini ama
ortada olan bulgur pilavı."

O nedenledir ki psikolojik mevzular beni sıkıyor.
Cepte para yok patrik yok...
İçsel dünyamıza yolculuğa çıkmak hiç bana göre değil.
Zaten "ego" denilen şeytanı çoktan kovdum...
Şimdi bir lokma bir hırka felsefesiyle yaşıyorum...
Asla talepkâr da olmadım...
Tanrım yoksa ben yeni nesil Osho muyum?

08 Temmuz 2019

Güneşin ışığında



CHP otuz yıl sonra 31 Mart yerel seçimlerinde büyük
bir başarı elde etti.
89'da da üç büyük il dahil birçok yerde zafer kazanmıştı.
Her ne kadar o zamanki adı SHP olsa bile.
Fark etmez, ancak kazanımları uzun süreli olmadı.
94 seçimlerinde nakavt oldu.
28 Şubat süreci, Ecevit'in basiretsizliği derken,
sisler arasından Tayyip İmparatorluğu doğdu.
3 Kasım 2002'den beride iktidarda.

O zamanlar AKP'nin temel paradigması "vesayet politikaları"
üzerine kurgulanmıştı.
Haklıydılar.
Asker eski alışkanlığı gereği her şeye karışıyordu.
İç ve dış politikadan cumhurbaşkanlığı seçimine kadar.
Anayasa Mahkemesi'ni yedeğine alan kışla,
CHP ittifakıyla Cumhuriyet'in vazgeçilmez bekçisi olarak
her yolu kendisine mübah görüyordu.
Ergenekon, Balyoz, Ayışığı gibi girişimler aslında
gidişatın olağan refleksiydi.
Nihayetinde hastalıklı demokrasi ile çürümüş hukuk mekanizmasıyla
vaziyet idare ediliyordu.
En sonunda sistem dayanamadı, çatladı ve çöktü.
15 Temmuz darbe girişimi âdeta kurtarıcı olmuştu.
Büyük Reis rahat bir nefes aldı...
Tarihi projesini devreye soktu.
Bir nevi parlamento tasviye edilerek devletin başına
tek başına çöktü.


Artık tramvaydan inip resmen sahadaydı...
Ne de olsa asrın lideriydi.
Kuzeyde çar Putin'in, Arap çöllerindeki kralların ülkemizdeki izdüşümüydü.
Doğal olarak da Batı'yla arası açıktı.
İki de bir ABD'ye, Nato'ya, Birleşmiş Milletler'e kafa tutar,
Suriye'yi gözüne kestirmesiyle de Fatih rolüne soyunurdu.
Zaten doğuştan abdestliydi, Mescidi Aksa'da cuma kılar,
Şam'da teravih...
Bu arada komşumuzdan dört milyon insan transfer etti...
Saldı piyasaya, dağıldılar yurdun dört bir tarafına.
Ne hazırlık var, ne proje...
Elbette rızklarını yüce tanrı karşılayacak.

Diğer taraftan çiçeği burnundaki Bolu beyi de diyor ki,
"yabancıya bu topraklarda aş-iş yok!"
Breh, breh, üstelik CHP'li...
Bakar mısınız ırkçılığa.
Bir başkası da "kırmızı kartım teyakkuzda" diye Suriyelileri
tehdit ediyor.
Zor iştir bu memlekette insani değerlerle yaşamak.
Ne iktidar iktidara, ne muhalefet muhalefete benziyor.
İkisinin de ortak paydası: "Vatan-Millet-Sakarya"...
Öyleyse bana müsaade, küçücük adama çekiliyorum.
Yalnızlığımın saltanatını süreceğim.
İyi ki siyasetçi olmamışım, yoksa vatan haini suçlamasıyla
Yüce Divan'a çıkardım!
Çok da umurumda değil ama insanlık bu kadar yerlerde sürünmemeliydi...
Hele de dünyalı biri olarak dayanamıyorum...
Son söz olarak da diyorum ki,
Elbet güneş bir gün doğacak, bir daha batmamacısına.
Çünkü bu topraklar ışığın kaynağı, uygarlığın beşiği...
Benim umudum, torunlarımın geleceğidir.

Macit CÜNÜNOĞLU 


Hayâller



Che'nin bir sözünü çok severim:


"Gerçekçi ol, imkânsızı iste."

1959 yılında Küba'da gerçekleşen devrimin kahramanıydı.
Popüler olmuş, bütün dünya tanıyordu.
Artık devlet adamıydı.
Fakat rahat battı, devrim ihraç etmek için önce Afrika'nın,
sonra Bolivya'nın yolunu tuttu.
Sonuç hüsran, ormanda sıkıştırılıp kurşun yağmuruna tutuldu.
Katledilmişti.
Bizim çocukların da başına aynı akıbet geldi.
Kızıldere'de, Mahir ve yoldaşları acımasızca öldürüldüler.
Tam bağımsızlık sevdalısı Denizler asıldılar.
Yakın tarihimiz imkânsızı talep eden gençlerin maceralarıyla doludur.
Ya gerçekçilikleri?
İşte burası tartışılır.
Amasyalı iki arkadaşım 12 Mart sürecinde Turhal dağlarında yakalanmıştı.
Bellerinde çakar almaz tabancalar, amaçları iktidarı ele geçirmek.
Aynı devirlerde Filistin davasına omuz vermek için Arap
çölleri yollarına düşenler de vardı.
Çoğu yakalandı, uzun yıllar hapis yattılar.

Evet, hayâl kurmak güzeldir.
Hatta halkımızın çok sevdiği zaaflarındandır.
Lotaryaya meraklıdır, at yarışı düşkünüdür.
Bu konuda Avrupa'da birinci sırayı kimselere bırakmayız.
Hedef büyük ikramiyedir.
Nasrettin hoca gibi "ya tutarsa?"...
Ondan sonra gelsin düşler dünyası.

Bir de ihtiras vardır.
İnsana özgü duygu, hep daha fazlasını, daha iyisini arzular.
Örneğin siyasetle ilgili biri milletvekilliği peşindedir...
Seçilirse bakanlık hırsı iş başındadır, daha da ötesi için çabalar.
Ama bir yazarın tutkusu Nobel'dir...
Sinemacının Oscar...
İhtirasları güçlü olan kişiler ödül yarışından da öte,
birincilik ateşiyle yanıp tutuşurlar.
Mühim olan ipi göğüslemektir.
Ya soysuz ihtiras sahipleri?
Kıskançtırlar, rakibinin başarıları karşısında ezilen zavallı mahlûklardır....
Alkışlamak, gurur duymak onların kitabında yazmaz...
İçleri çürümüştür, farkında bile olmaz.

Gelelim benim hayâllerime, imkânsız isteklerime...
Basketbolu çok sevdiğim için olsa gerek 3.05 metrelik potaya
rüyalarımda smaç basarım...
Sanat düşkünlüğüm ise ressamlığa yöneltir, ancak elimden gelmez.
Bir de klarnet çalmayı çok isterdim...
Denedim ama maalesef sınıfta kaldım.
Başkaca da yok.
Sıradan, basit yaşamımda her türlü zevki tattım.
Buna da şükür.
Tek vefalı dostum kitaplardır...
Her biri güneş gibi doğar içime.
Aydınlanır, güçlenirim...
Ve okyanusları aşmaya çalışırım!

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Temmuz 2019

Rehavetin dayanılmaz cazibesi!



Tanrının en büyük mucizesi kadını yaratması olmuş.
Bakmış Adem'in cennette canı sıkılıyor...
Havva anamızı yaratıp koynuna sokmuş.
İki oğulları olmuş, Habil ile Kabil...
Sonrası malûm hikâye.
İster inanın ister inanmayın, mitoloji böyle diyor.
Bir de elma esprisi var...
Yasak meyva, Adem yemiş ve kırmızı kartı görüp
dünyaya kovulmuş.
İyi de olmuş, ya Mars'a gönderilseydi...
Ne idiğü belirsiz yerlere...
Hiç çekilmezdi hayat!

Evet, insan soyunun ilginç macerası yeryüzünde hâlâ sürüyor.
Savaşlar barışlar, sonu gelmez kavgalar.
Bu didişmelerden bir avuç azınlık büyük paralar kazanıyor...
Çoğunluk ya kurban oluyor, ya da gördüklerine pişman.
Tuhaf bir dünya.
İki sınıf var; ezen ve ezilenler...

Veya sömüren, sömürülenler.
Milattan sonra yirmi yüzyılı tükettik...
Yirmi birincisinin ilk çeyreğindeyiz.
Değişen bir şey yok.
Yoksula, düşünceye hep zulûm baskı, gelen ağam giden paşam.

Aslında bıktım izlediğim manzaralardan.
Daha doğrusu kan ve acı görmekten.
Hele hapishanelerden sıtkım sıyrıldı.
Ağzına kadar dolu, kim suçlu kim suçsuz, o da belli değil.
Sanki kafesteki kuşuz, dala konmak yasak.
İyi kötü elim kalem tutar.
Aklî melekelerini çoktan yitirmiş padişahımızın hışmına

uğrar mıyım diye yazarken içim titrer.
Bu ne la!
Özgür müyüm, tutsak mı?
Yoksa kör kuyuların içinde çaresiz miyim?

Her şey güzel olacak diye İmamoğlu'nu seçtik...
Rehavete kapılan partisi tatile çıktı.
Normaldir, rakı&balık eşliğinde memleketi kurtarmak
alışkanlığımızdır.
Bir de deniz-güneş-kum, yanınızda da manitanız varsa...
Gölge etme dostum Allah aşkına!

Macit CÜNÜNOĞLU

Parlayan Yıldızlar

Sila Concert.jpg
Sıla Shaman Çevikçe


Fotoğrafta görülen sanatçı halamın torunu.
Oğlu Erol Çevikçe'nin kızı.
Adı: Sıla
Piyanist, aynı zamanda kompozitör.
Boğaziçi Üniversitesi mezunu.
New York'ta yaşıyor.
Zaman zaman çalışmaları You Tube'a düşüyor, oradan takip ediyorum.
Tabii büyük bir gururla.
Ne de olsa kan bağımız var.

Erol ağabeyim iktisatçıdır.
DPT'de yetişmiş, ömrünü CHP'ye adamıştır.
Milletvekilliğinden Bakanlığa kadar her görevde bulunmuştur.
Partinin tepe noktalarda söz ve karar sahibi geçmişi vardır.
Bence tek kusuru gözü kara Baykalcı olmasıydı.
Keşke daha bağımsız siyaset üretebilseydi, iddia ediyorum
ülkemiz bugün bambaşka yerlerde olurdu.
Değerli bir şahsiyettir, sanata düşkün, okuma yazmaya
meraklı ve gerçek bir halk adamıdır.
Babası Kazım eniştem de öyleydi.
Kendisini bir Amasya tanırdı.
Tatlı dilli, mizah düşkünü, âlemci, cümbüş çalar...
Devrinin efsane öğretmenlerindendi.

İşte bu ailenin üçüncü nesli besteleriyle doruklara tırmanıyor.
Sıla caz müziği tutkunu.
Birkaç yorumunu dinledim, olağanüstü.
Eniştemin cümbüşünden torununun piyanosuna...
Ne güzel.
Amasya'dan New York'a uzanan gökkuşağı...
Renklerin arasında yıldız gibi serpilmiş notalar...
Dinlerken sevinçler, mutluluklar...
Siz de katılın bize...
Kazım Hoca sahnede torunuyla düet yapıyor...

"Yine bir gülnihal..."

Evet, bu gezegende mutlu olmak için çok sebep var.
Hele sanatla iç içeyseniz...
Dokunmayın keyfinize.
Rahmetli abimin udunu dinlerken kendimden geçerdim.
İnşallah bir gün nasip olur da Sıla'yla tanışıp kaynaşmak isterim.
Bu arada Web sayfasına baktım, müzisyenliğinin yanı sıra iyi bir
fotoğraf ustası.
Müthiş enstantaneler yakalamış, enfes kareler.
Ve bir selâm gönderdim Erol abime...
Gönülden tebrik ettim, ne güzel evlâtlar yetiştirmiş diye...
Tabii rahmetli anneleri Perihan ablamızı da unutmadan...
Ruhu şad olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Temmuz 2019

Kayıp dünyalar

Gümüşlü Cami-î

















Gümüşlü mahallesi Amasya'nın tam merkezinde,
Selağzı'na bitişik çok kalabalık olmayan yerleşim birimidir.
Mahallenin adını taşıyan Selçuklular'dan kalma bir cami ile
Osmanlı mirası Vakıfhan en görkemli tarihi eseridir.
Her mahallede olduğu gibi Türkler ve Ermeniler oturur.
Şerafettin amca (Erdem) Yeşilırmak İlkokulu müdürü olarak efsanedir.
Aynı şekilde tornacı Yervant usta, değirmen sahibi olanların
vazgeçilmez ismidir.
Fanileci Gülizar abla ile oğlu Agop, sakinlerin âdeta neşe kaynağıdır.
Kentin büyük toptancısı Taşdemirler ile matbaacılar güzeli
Nimet abla komşumuzdur.
Emel gazetesinin sahibi.
Kapı bir aile dostlarımızdan 
Yumuk ailesi sokağımızın ağır topudur.
Hemen yanı başında Savadiyeli Surpik'in kızı Kumru teyze...
Bitişiğinde Kondoktür Hasan beyin kiracısı bandocu Reşat Tunçel...
Tam karşılarında da Ormancı Hasan efendi...
Bir üst sokakta Aziz amca, bitişiğinde meyhaneci Selim Süer,
altında saatçi Hafız, çaprazında Banyolu Mustafa...
Bir diğer köşede Suluovalı toprak ağası Mehmet Bilgili oturur.
Servet karısından...
Terkos çeşmemiz de vardı, az yukarısında Cırıkçılar...
Pirler yolu üzerinde de ağır ceza reisinin oğlu Mayk abimlerin
evi vardı.
Yaşça benden
 uzak ara ileride.
Hemen altında da Elmaspor'un unutulmaz sağ açığı Moto-Fahri...
Asıl mesleği sağlık memuru, az kan iğnesini yemedim.

Gelelim çarşımıza...
Balıkçı Rıfkı, kasap Şükrü, fırıncı İsmet, pastacı Mari, berber Cazım,
kebapçı Şuayip, pastırmacı İsmail (amca oğlum)
Tekel bayii Cafer aga, Camcı Rasim, Gazete bayii Namık Kitapçı,
yine pastacı Emrullah ve fotoğrafçı Çoşkun abi...
Nam-ı diğer Abdi, Foto Sabah'ın kurucusu, yaratıcısı...
Foto Abdullah'ın oğlu.
Sosyalist, TİP'in önderlerinden...
Düşünsel dünyama ilk harcı koyanlardan.
Bir de Amasyaspor hamilerinden Demir abimiz vardı...
Asker dostu, sımsıcak, herkesin sevgilisi.

Ah Amasya ah, en küçük mahalleni aktarmaya çalıştım.
Biliyorum, çok eksiğim var.
Ancak orada doğdum, orada yaşadım çocukluğumu.
Bahçeli, havuzlu bir evimiz vardı.
Upuzun bir kiraz ağacı...
Altında masa, her akşam rakı içerdi babam...
Nargilesi de eşlik ederdi keyfine.
O günleri özlemedim dersem yalan olur...
Lâkin hayatın gerçekleri var.
Yoksulluğumuzun acısı daha ağır basıyor...
Hele de anamın gözyaşları...
İçime akıp yüreğimi dağlıyor.
Bu arada mahallem de artık yok, ne adı ne kendi var...
Yandı bitti, tıpkı çocukluk hayâllerim gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU

Tomurcuğun ardından...

Macit CÜNÜNOĞLU


"Teşekkürler Macit Cününoğlu.... Bu dostluğa, insan olmaya, sevgiye dair bir sone gibi yazıya beni de dahil etmiş olmanız ne büyük bir incelik, ne büyük bir iltifat benim için...
Tabii “ Nesrin Ercan isimli bir Hanımefendi’ye rastladım” derken, o ismin sizin Amasya’dan komşunuz, liseden arkadaşınız olduğunu, daha doğrusu çıkacağını benim gibi siz de bilmiyordunuz...
Hayatın dört bir yana savurduklarını Facebook buluşturuyor... 
Teşekkürler Marc Zuckerberg..
Teşekkürler Kapalıçarşı’daki Gümüşçü Bey. Bana Amasya yıllarımı bulduğunuz için(Adınızı kaydetmeyi unuttuğum için beni kınayın ve affetmeyin...)
Teşekkürler Mari... Yıllarca yüreğimde kaldığın için. Benim kendi içimde vefa, dostlukla beslenme nedenim olduğun için..
Teşekkürler Agavni , Teşekkürler Agavni Ann Simon, Teşekkürler Ann Simon ( Kim olmayı seçiyorsan) . Hayalkırıklığımın hiç kaybetmediğin yaşam çoşkunla yeni bir hikayeye evrilmesine neden olduğun için ...
Teşekkürler Macit Cününoğlu bir paylaşımdan geçmişin izlerini bulabildiğiniz için...
Dostlara, dost olabilenlere, dost kalabilenlere varlıkları için teşekkürlerimle..."

Yukarıdaki satırları Nesrin hanım paylaşmış.
Evet, iyi ki Face var.
İnsanları kavuşturan sihirli organizasyon.
Asrın kutsal icadı.
Artık yedi buçuk milyar nüfuslu dünyada kaybolmak yok.
Arzu eden bir biçimiyle buluyor sevdiğini, merak ettiğini.
Ne güzel, işte globalizm, işte iletişim.
İstersen gizlen, teknoloji iğne deliğinde bulup çıkartıyor.
Aslında hepimiz başı kuma gömülü deve kuşlarıyız.
Ama kuyruğumuz dışarıda, bir nevi ayak izlerimiz.

Değerli Nesrin hanımla da böyle oldu...
Ortak paydamız Amasya'nın Gümüşlü mahallesi.
Saygın komşumuz Aziz amcamın kiracısı olmuşlar...
Tabii yıllar önce.
Aynı okulda okuyup aynı sıraları paylaşmışısız.
Çamaşırlarımız aynı güneşin altında kuruyup,
camimizin avlusunda hep beraber oynamışız.
İster istemez duygulanıyor insan, derin düşüncelere dalıyor.
Sanki milattan önceden söz ediyoruz...
En az atmış yıllık hatıralar...
Mücevher kadar kıymetli, şarkılar kadar hüzünlü,
kelebekler kadar sevinçli.

Bir de sevgili komşum açizane yazılarımı Fransız şiirinin
ekollerinden 
biri olan soneye benzetmez mi...
Vallahi utandım, içimden "yok artık" dedim.
Zaten duygularımı ifade ederken ellerim titriyor...
Aman ha, kimseyi incitmiş olmayayım diye.
Derdim sevgiyle yaşamak, özgürlük düşkünü sıradan biriyim.
Memleketimin dört bir tarafını gezdim, dayanamadım
hapishanelerinde bile yattım...
Ancak en çok İstanbul'u severim.
Sonra Amasyamı, Yeşilırmak boyunu...
Öyle aşk meşk maceraları da yaşamadım...
Yine de kalbimin en güzel yerinde saklıdır çocukluk anılarım...
Çünkü dokuz yıl babamla yaşadım...
O öldükten sonra yıkıldı dünyam...
Ve hâlâ özlerim...
Eğer bir araya gelirsek Nesrin hanım, bırak Mari'yi...
Her ne olmuşsa olmuş...
Babalarımız için birlikte ağlayalım.

Önemli Not:
Nesrin hanımcığım Marc Zuckerberg'e teşekkürü
unutmamışsınız ama sizi bu kadar güzel yetiştiren "Ramses" nerede? 

Düşler

Ustalara saygıyla

Afrika-Amerika ve Batı müziğinin harmanlanmasıdır "caz".

Yirminci yüzyılın başlarında ABD'nin güney eyaletlerinde
başlamış hızla yayılmıştır.
Bir nevi isyanın, köle ayaklanmalarının haykırışıdır.
Müziğin başkenti New-Orleans olarak kabul edilir.
Özel gırtlak yapılarıyla yeryüzü sahnesine müthiş şarkıcılar çıkmıştır.
Örneğin Louis Armstrong âdeta bir efsanedir. 
Ella Fitzgerald geçen yüzyılın en büyük vokalistlerinden biriydi.
Ve daha niceleri.
Yalnız caz  ile doğu ezgilerinin yıldızı bir kaç denemenin dışında
bir türlü barışmamıştır.
Oysa hayâlimdi...
Rahmetli ağabeyimi enstrümanıyla caz orkestrası kadrosunda düşlemişimdir...
Ve sahneye çıkarlar...
Başlarlar ufaktan ufaktan çalmaya;
Açılışı davudi tınısıyla ud yapar...
"Üsküdar'a giderken aldı da bir yağmur..."
Peşinden "Yine bir gülnihal..."
Arkadan piyano, saksafon, trompet ve kontrbas eşlik eder...
Ne dersiniz, güzel olmaz mıydı?
Hem de nasıl!

Benim için müzik çoğu kez ilham perisi olmuştur.
Gözüm açık olduğu sürece non-stop dinlerim.
Âdeta kalp damarlarım açılır, ruhumun derinliklerinde
gezintiye çıkan notalar alır beni, bambaşka dünyalara götürür.
Ve müzik insanoğlu için mutluluk reçetelerinin başında gelir.
Ancak ülkemizde çoğu ev sessizdir.
Şaşar kalırım.
Belki de bu nedenle yüzler gülmez, karamsarlık yaşam biçimine dönüşür.
Kararmış ruhlarla bir arada olmak...
Aman tanrım, ne fena!

Bu nedenle dostlarıma daima caz dinlemelerini öneririm...
Ve ilave ederim, alın size cennetin pasaportu.
Eğer içselleştirmeyi becerebilirlerse gerçek aşkı tanırlar...
Sanatın güzelliklerini fark ederler...
Artık Monet arkadaşlarıdır, sergileri kaçmaz...
Bir çırpıda ezberlerler Orhan Veli'nin satırlarını...
Gözleri kapalı dinlerler İstanbul'u.

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Temmuz 2019

Recebimden mesaj var


"Yine bana hüsran
Bana yine hasret var
Yine bana esmer günler düştü

Hocam, 
Nesrin hanımın yazısını okudum da, ne değerli dostluklar,
arkadaşlıklar var dedim kendi kendime.
Karşılıklı hiçbir çıkar gözetmeksizin bağlanma,
Din, mezhep farklılığı gözetmeksizin kardeşlik,
Ramazana saygı, Paskalya’ya saygı,
Ermeni'si de, Müslümanı da ‘’beraber yürüdük biz bu yollarda’’
diyor adeta.
Gönül ister ki bu beraberliklerin, bu samimi kardeşliklerin
bir ömür boyu sürmesini,
ama bazen öyle olmuyor işte, önce bir umut, bir heyecanlı arayış.
Sanki beyaz ekrandan hayran olduğun ve kendi dünyanda baş tacı ettiğin değer verdiğin dostun,
bir karşılaştığında sendeki heyecanın zerresi olmayan yarenin olmuş,
Ben ise bu sevinçli heyecandan sonra yine esmer günler ile yapayalnız kalıyorum.

Hocam aslına bakarsan;
Bana ne yazdan bahardan
Bana ne borandan kardan
Diyebiliyor musun, diyebiliyorsan ne ala..."

Yukarıdaki satırlar Recebimin...
Ve her zamanki gibi geldi köşeme oturdu.
Cevap versen bir türlü, vermesen başka türlü.
Ama kıyamam, son zamanlarda tanıdığım en romantik genç.
Sanki dağlardan kopup gelmiş...
Gönlü çiğdemlerle dolu, yüreğinde papatyalar...
Sanki çiçek bahçesi.
Ruhunda kara lahanaya, ısırgana yer yok...
Aslında çok sevse de allerji adlarına...
Çünkü sevda, esmer günlerin insanı.
Âdeta aşk için yaratılmış, yazdıklarından belli değil mi?

Ayrıca çok merak ediyorum, ne kadar da duygulu...
Mübarek şarkı sözü yazarı mı, yoksa şair mi?
Belki yaşayamadığı aşkları var.
Normaldir, herkesin başına gelebilir.
Fakat insan sevgisi şayanı harika.
Keşke herkese nasip olsa...
Dünyada ne düşmanlık kalırdı, ne savaşlar olurdu.
Topraklarımızda kardeşlik rüzgârları eserdi ...
Ermeni'si, Rum'u, Kürt'üyle dans ederdik...
Rembetiko sahne alırken, sarı gelin çok uzaklardan el sallardı.

Yoksa hayâl âleminde miyim?
Severim rüyalarda yaşamayı.
Bu dünyadan zaten sıkıldım.
Alıyorum elime udumu, vuruyorum rakının dibine...
Belki kavuşurum olmayan sevgilimle...
Akşamın içinden tüm dostlarımın şerefine...
İyi ki varsın Recebim.

Macit CÜNÜNOĞLU

Recep ile...

Diva'nın dünyasından...


Orhan Pamuk "Yeni Hayat" adlı eserinin girişinde diyor ki,
"Bir kitap okudum, hayatım değişti."
Ben de bir yorum yazdım, ta Amerika'lara uzandım.
Nedeni değerli hemşehrim Agavni'nin torunu Zander.
Geleceğin yıldız piyanistlerinden.
Başarısını kutlamıştım.
Ancak yepyeni dünyalara yelken açtığımın farkında değildim.
Önce sosyal medya aracılığıyla Udi Yervant'ı tanıdım.
Diyarbakırlı Ermeni kardeşim...
Aşkını, ABD'ye göçünü Hıncal Uluç'un kaleminden okudum.
Müthiş, âdeta sarsıldım...
Ve şapka çıkarttım sanatçılığına, pırlanta yüreğine.
İşte memleket sevgisi dedim, işte kocaman kalpli insan...
Saygı ile önünde eğildim.

Sonra Nesrin Ercan isimli bir hanımefendi çıktı karşıma.
Minik hikâyesine beni de etiketlemiş...
Yine konunun öznesi Agavni...
Bu kez kız kardeşi Mari'de var.
Aman tanrım, aktardıkları sanki masal dünyasından.
Sevinçler, hüzünler, ayrılıklar, vefasızlıklar, ihanetler...
Tekmili birden.
Hele bir bölüm var ki, babasıyla ilgili...
Yüreğime oturdu, can evimden vuruldum.
"Yok artık" dedirtecek türden.
Aslında yabancı değilim.
Dokuz yaşında kaybettim babamı...
Şimdi yetmişindeyim, hâlâ özlerim.
Şamlar'a gömüldü.
Mezarı kaybolsa bile, bilirim ki toprağın altında.
Ya ortadan kaybolup bizleri terk etseydi?
Dayanır mıydı minik yüreğim...
Peşine düşer arar mıydım...
Kim bilir...
Nesrin hanım hayatım da gördüğüm en dayanıklı kale...
Yüksek karakter, duygusal kimliğiyle gönüllerimizi fethediyor.

Gördünüz mü, Amasya'nın güzeller güzeli Agavni
bizleri nerelere götürdü, hepsinden önemlisi de kimlerle tanıştırdı...
Dostluk bahçemiz zenginleşti.
Hem de binlerce kilometre uzaktan.
Öyleyse yaşadıklarımız nedir?
Hasrettir, insanlığın en zarif hâlleridir, kardeşliktir...
Tek kelimeyle aşktır.
O zaman çal nihaventten Yervant usta, dokun udunun tellerine...

"Eski dostlar, eski dostlar..."

Macit Cününoğlu

Dede evi












Yaz geldi mi anne babaların en büyük derdi çocuklarının bakımı.
Okullar tatil, yavrulara kim bakacak?
Tabii yüzlerce yaz okulu da var ama tam çözüm değil.
Neyse, her aile bir yolunu buluyor.
Benim torunlar ise, büyüğü Yalova'ya gidiyor, babalarının
teyzesine, küçük de benim eve kapağı atıyor.
Cici kampa!
Cici benim sonuncu hanım, 67 model.
Dün de yaş günüydü.
Birinci sınıf mutfak gülü, müthiş lezzetli yiyecekler üretiyor.
Yaprak sarmadan pastalara kadar.
Tabii ki çok mutluyum, turnayı gözünden vurduğum için de
tanrıya şükrediyorum.
Rahmetli ağabeyim hep derdi ki,
"Macit, eş ile para yaşlılıkta lâzım"

Çok haklıymış, yalnızlık zor zenaat, bir de paran yoksa
sürünmeye adaysın.
Neyse ki eş bölümünü vakti zamanında hâlletmişim...
Emekli maaşımla da geçinip gidiyoruz...
Hele kimyagerliğe terfi ettikten sonra bütçem iyice düzeldi.
Ama torunumun eve gelmesiyle âdeta güneş doğuyor.
Zaten neşeli biriyim, keyfim iki katına çıkıyor.
Başlıyoruz evcilik oynamaya, dans etmeye.
Yaşım ilerlemiş, kıçım başım oynamasa da ayak uydurmaya çalışıyorum.
Kahkahaların bini bir para!

Anneleri öldükten sonra yirmi yıl evlenmedim.
Evlatlarımı O'ndan kalan kutsal emanet olarak gördüm.
Oldu bitti üvey anne ortamına sıcak bakmadım...
Ama doğru ama yanlış, el yordamıyla bugünlere geldik.
Fakat torunumun eğitiminde en büyük katkıyı Cicisi veriyor.
İkisi birlikte sürekli mutfaktalar.
Geçen gün ıspanaklı börek yaptılar, hazır yufkadan değil...
Hamur açarak, pamuk elli torunum pembe merdanesiyle
bir gayretliydi ki, görülmeye değer.
Ayrıca ıspanakları yıkayıp doğradı...
Sonra da kahvelerimizi yaptı.
İşte hayat, işte pratik...
Elektronik uyuşturuculardan kırk kat daha değerli.

Bu arada düşünüyorum da sevgi ne kadar önemli.
Torunum beş yaşında, en saf hâlinde...
Aşk yaşıyoruz, o geldi mi evin ılıman iklimi değişiyor...
Aydınlanıyor ve melekler dünyasına dönüşüyor.
Ve geriye dönüp bakıyorum...
Çorak, kavruk yıllara...
Nobran suratlar düşüyor aklıma...
Ve tanrıya soruyorum, 

"Bizler Taş devrinden mi geliyoruz,
yoksa yaşadıklarımız rüya mı?"


Torunum yetişiyor imdada, bir çimdik...

"Uyan uyan dede, birazdan çilekli pasta yapacağız...

Bugün Cicimin yaş günü,
O'na hediyelerin en güzelini sunacağız,

Ve minik kalplerimizden taşan öpücüklerimizi konduracağız."

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Temmuz 2019

Yıldızlar arasında

Macit CÜNÜNOĞLU











Ezbere bilmesem de şiiri çok severim.
Hele baba şairleri.
Başta Mehmet Akif, ne samimidir.
Sonra Yahya Kemal, tam bir saltanat düşkünüdür.
Nazım, malûmunuz, en çilelidir.
Necip Fazıl ise fevkâlade lezzetlidir ama düzenin adamıdır.
Ayrıca düşkünlük seviyesinde zaaflarının esiridir.

Yine de şair olmak ustalık ister.
Onlar ki yeryüzünün yıldızlarıdır.
Sözcüklere dans ettirip duygulara takla attırırlar.
Zaten şiir düşüncenin kristalize hâlidir.

Bir roman, bir öykü değildir, fazla lâfın da lüzumu yoktur.

Diğer sanat dalları da öyle değil mi?
Adam kayanın fazlalıklarını alıyor, oluyor Rodin...
Ve çılgın genç, Sarayların bestecisi...
Mezarı bile yok, ama zirve...
34 yıla sığan 620 eser...
Hepsi gökten yağan mücevher.
İmza: Mozart.
Ya Beethoven...
Dokuzuncu senfoni için otoriteler diyor ki...

"Bir doruk, eşi benzeri yok"

Üstelik sağır.
Bu kez Van Gogh'un papatyaları, kargaları çıkıyor sahneye.
Kulağı kesik ressam.
Beş parasız sefil hayatlar, kardeşi Teo olmasa intihar bile edemez.
Ama güneş, erişilmesi zor.
Dilerseniz biraz da edebiyatın misafiri olalım.
Romanda Kemal Tahir'i tek geçerim...
Öyküde Sait Faik.
Öyleyse uzanalım tiyatroya, gençler bilmez...
Ülvi Uraz diye bir usta geçti bu dünyadan.
Müthişti, belgeli komünistti...
Oynadığı oyunlar iz bırakırdı.
Beyaz perdenin kahramanı Turhan Seyfioğlu da el sallardı
beyaz perdeden...
Daha Ayhan Işık, Yılmaz Güney efsane olmamışken.

Fakat Tankut hocayı (Öktem) unutmam.
Memleketim Amasya'nın tam orta yerine dikti anıtını...
Meşale yakılmıştı, Kurtuluşun müjdesi veriliyordu...
Tarih: 22 Haziran 1919
Ne zaman ziyaret etsem önünde saatlerce otururum...
Ve bir türkü söylerim...

"Allı turnam eğer bizim ele varırsan,
şeker söyle bal söyle kaymak söyle"
...

Sonra derin düşüncelere dalıp sonsuzlukta kaybolurum...
En sevdiğim mısraları mırıldanarak...


"Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?"

Çok uzaklardan...



"Ann Simon Çok teşekkür Macit bey ..bende müzik çok seven birisiyim ..Kızım Kemanla büyüdü Zander piyanodan başka daha çok şeyler çalıyor ,kardeşleri piyonu Kenan kızımın onniğin ududa var Türkiye’den ben getirmiştim evleri 🎧 her köşede müzik clarinet ,dumbek ,a-rumba ziller ne istesem var kızım Türk müziğinide çok sever ve klasik Türk müziği Fazıl say Harika ..yazılarınızı okuyorum galiba yazarsınız çok güzel mutlu günler dileğimle selamlar" 


Yukarıdaki satırlar Agavni'ye ait.

Aslen Amasyalı, yarım yüzyıldan fazla süredir Amerika'da yaşıyor.
Ve torunu Zander İzlanda'da yapılan piyano festivalinde yıldızlaşıyor...
Ne mutluluk.
Zakar amcamın soyundan.
DNA'larında memleketimin izleri var.
İnanın çok gururlandım, duygulandım.
Ayrıca Agavni'nin ailesi âdeta orkestra.
Yok yok.
Uddan klarnete, dümbelekten zile.
Tam bir "Hisseli Harikalar Kumpanyası".
İşte asla kaybolmayan Amasyalılık ruhu.
Zarafet dolu, sanat büyükten küçüğe dalga dalga yayılmış...
Bir köşede Mozart, Beethoven çalıyor...
Diğer köşede Bimen Şen ile Kemani Sarkis fasıl yapıyor.
Bakar mısınız zenginliğe...
Ve kökler Amasya.
Kim bilir Massachusetts semaları ne kadar mutludur.
Anadolu'nun bağrından kopup gelen bu insanlar müzik yapıyorlar.

İçinde dağların rüzgârını, Yeşilırmak'ın hüznünü, Ulu Mama'nın
göz yaşlarını taşıyor.
Ve Mama diyor ki, 

"Terk edildim artık, ne gelenim var ne gidenim.
Dağın eteğinde tek başına kaldım.
Bir ara Adnan ile Levon uğrardı.
Tabii ellerinde enstrümanları, ud ile akordeon...

Ne güzel çalar söylerdik, ancak duydum ki her ikisi de
bu dünyayı terk etmiş, toprakları bol olsun."

İşte böyle dostlar, Amerika'da da olsa canım hemşehrilerim,
Ermeni dostlarım sanatın peşindeler.
Yüreklerinde ise doğdukları topraklara duyulan hasret var.
Hissediyorum...
Elbet bir gün buluşacağız...
Hele Paskalya günlerine denk gelirse, soğan kabuklarıyla
geçmiş yılların anısına yumurta kaynatacağım...
Komşum Yervant ustanın mezarına da karanfillerin en güzelini koyacağım.

Not: Değerli Agavni, bendeniz yazar falan değilim
Sadece duygu ve düşüncelerini basit bir dille ifade etmeye
çalışan sıradan biriyim.
Selâmlarımla, sevgilerimle.

Macit CÜNÜNOĞLU

03 Temmuz 2019

Yarim İstanbul


Ah İstanbul, senden vazgeçemiyorum.
Nasıl bir caziben var?
Ne şair çözüyor, ne besteci, ne de ressam.
Yıllardır poz veriyorsun!
Kimse doyamıyor, bağışla beni ama fahişe gibisin.
Biliyorum çok kocan oldu.
Çok eskilere gitmek de istemiyorum.
Bizden önceki Doğu Romalılardı, Bizans derdik.
Sonra Osmanlı'ya teslim oldun.
On beşinci asır.
Beş yüzyıla yakın boyun eğdin...
Ta ki Cumhuriyete kadar.
İşte o zaman film koptu.
Yıl: 1950
Bir parti geldi iktidara.
"Millet" dedi "Vatan" dedi...
Kalbine ilk hançeri sapladı.
Zaten ondan sonra da iflah olmadın.
Saldırdılar dört bir taraftan.
Yıkılmadın, ama direndin...
Çünkü sen dünyanın merkeziydin.
Helâl olsun!

Seksenli yıllarda Dalan geçti üzerinden...
Sonra da bir belaya çattın ki...
Tam yirmi beş yıl katlandın.
Adam Arap sevdalısı ama gönlü Amerikalı...
Saltanatı, gösterişi pek seviyor.
Peş peşe gökdelenler...
Bir de Çamlıca'ya cami, hepsinin üzerine tüy dikti.

Vallahi halkın gördüğü Vandallıktan utandı...
Ama sen?
Tarih boyunca olduğu gibi vakur, sabırlıydın.
Gıkın çıkmadı, sadece yapılan tahribatları seyrettin.
Bu arada içine kapandın.
Dayadın sırtını Ayasofya'ya...
En büyük mabedin...
Üç beş kilise, biraz da Mimar Sinan...
Yüz akın Balyanlar, hep vaziyeti idare ettin.

Artık ne diyeyim bilmem ki...
Gelen gidenin oyuncağı olmayacak kadar asilsin...
Çünkü köklerin insanlık tarihi kadar eski.
Ayrıca büyülü bir havan var, tam orta yerinden deniz geçer...
Seni sevmeyenin aşık olamayacağı da rivayet olunur...
Ki doğrudur...
Elli yıldır seninleyim...
Babam gibi, anam gibi, karım gibi, evladım gibi severim...
Kılına zarar gelse senden önce ölürüm...
Canım İstanbulum benim.

Macit CÜNÜNOĞLU

Burası Anadolu

Macit CÜNÜNOĞLU










Yaşım yetmiş.
Demokrat Parti iktidara, ben gezegene merhaba demişim.
Çok şey gördüm hayatta.
Menderesler, Denizler asıldı, Mahirler kurşuna dizildi.
Ve 12 Eylül...
Kanlı senaryo.
Yıktı, ezdi geçti.
Bu arada Sovyet İmparatorluğu çöktü.
Artık tek efendi kaldı dünyada, adı: ABD...
Çirkinlikler ülkesi, insanlığın yüz karası.
Bu arada Globalizm icat oldu, sermaye birleşti,
uluslararası boyuta ulaştı.
Emek her zamanki gibi yerlerde.
Ne kutsallığı kaldı, ne yüceliği.
Siyasal temsilcileri göçtü.

Aslında insanlık çaresiz, zavallı.
Bir avuç multi milyarderin kölesi.
Orta Direk denilen bir sınıf türetildi, resmen küçük burjuva...
Evi, arabası var, tatil yapıyor...
Çocukları özel okulların sadık müşterisi.
Konformizm düşkünü...
AVM müptelası...
Aslında ukalanın ta kendisi.

Ya alttakiler...
Kimin umurunda, alçak sürünmeye devam.
Ellerinde bayrak ile bağnazlık...
Toplumların geleceğini tayin ediyorlar.
Amerika'da Trump, Rusya'da Putin onların eseri.
Neyse ki bizimki müstesna, özel mi özel.
Mustafa Sandal şarkısı gibi!
Tartışmasız asrın lideri(!)
Yalnız halkımızın en önemli özelliği sağ gösterip sol vurabiliyor...
Bu da Türkiş demokrasinin zaferi.
Ayrıca iyimser olmamız için çok sebep var.

Güneş doğacak Nemrut'tan, laleler ters fışkıracak Cilo'da,
kardelenler Toroslar'dan el sallayacak Akdeniz'e...
Yeter ki toprağı koklayın, hissedin...
Burası Anadolu'dur...
Medeniyetin beşiği, tanrıların ana vatanıdır.

Müsaadenizle...

Zantara

Vay anasını be!
Yolum bir Zantara'ya düştü, ayrılmam ne mümkün.
Harika yorumlarıyla Recep, sanat şaheseri fotoğraflarıyla
Köksal âdeta paçamdan çekiyor.
İşin gerçeği ise, İstanbul beni bekliyor.
Büyük aşkım.
Sevdam, kraliçem.
Elli yıldır koynunda yaşadım, inanır mısınız hâlâ doyamadım.

Geçen gün martılardan mektup aldım.
Özlediklerini, çabuk dönmemi istiyorlar.
Bir de değişiklik olmuş kentte.
Yirmi beş yıllık saltanat yıkılıp, genç bir adam belediyenin
başına geçmiş.
Hem de bizim oralıymış, Karadenizli.
Çok mutlu oldum.

Fakat çok özledim yarimi.
Hem de nasıl, ayrıca nasıl özlemem ki...
Bırakın semtlerini, caddelerini...
Sokaklarını dahi bilirim.
En son Kulaksız'da, Şakir'in oradaydım.
Nefis Görele pidesi yapar, insana parmaklarını ısırtır.
Ya kara lahana dolması...
Olgun'u tek geçerim, O da Kuzguncuk'ta.
Anası sarıyor, aslen Terzialili ancak İmatlı'ya gelin gitmiş.
Adı Havva, dünya tatlısı.

Diğer mekânlarımı saymayayım, ayıp olur.
Giden var, gidemeyen var...
Tabii çoğu da meyhane!
Mesela İsmet Baba, Kadıköy'de Benusen, Arnavutköy'de Kaptan,
Beşiktaş'ta Ahtapot...
Buralarda ömrüm geçti dersem yalan olmaz.
Artık gidemiyorum.
Neyse, şimdi emekliyim ama kendi rakımı kendim yapıyorum.
Malûm şahsiyet yüzünden!
Ne yapalım, kader utansın.

Evet, Zantara küçük bir köy.
Ama İstanbul okyanus.
Burada yalnızlık yaşam biçimi.
Günahta sevapta göze batmaz, ruhlarda sessizlik hâkimdir.
Aslında iklim kaostur.
Fakat kimse sana dikkat etmez, peşinden gelmez...
Hepsinden önemlisi de asla dedikodun yapılıp dillere düşmezsin.
Ne güzel.
O nedenle müsaadenizle...
Bundan böyle anavatanımdayım...
Kimse kızmasın, kusuruma bakmasın...
Artık kürkçü dükkânındayım.
Sizleri çok seviyorum, hem de çokkk...
Hoşçakalın can dostlar.

Macit Hoca

Ağabeyimin anısına...

Şerefine canım abim, ruhun şad olsun.










Ağabeyimi geçen yıl bugün kaybettim.
Kardeş kaybı zor işmiş, her geçen gün daha fazla özlüyorum.
Hayatımız boyunca birlikte olduk.
Arada sırada arızalar çıkartsak da, yine de adı üstünde, kardeş.
İyi ki var denilen türden.
Ayrıca şu lâfı çok severim,
"Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş."
Aslında çok şey ifade ediyor.
Elbette hakiki yaşanan kardeşlikten söz ediyorum.
Her ne kadar günümüzde kalmasa da.
Çağımız insanı öylesine yalnızlaştı ki...
Çoğu kişi evladına hasret kaldı.
Hele de yoksulsa kapısını çalan da kalmadı, telefon açan da.
Kaderine boyun eğip köşede oturmaya mahkûm oldu demek.
Çok acı!

Zaman zaman gençlerle birlikte olurum.
Onlar da yalnızlıktan şikayetçi.
Hatta anne babalarının yaşadığı devirleri çok özlüyorlar.
Sıcaklığını, samimiyetini, aile ilişkilerini, komşuluklarını.
Bir de atalarının bilgeliklerine hayranlar.
Onlar ki pek çoğu diplomasız, eğitimsiz.
Yine de hayatın içinden süzülerek gelmişler.
Anlattıkları hatırattan romanlar çıkar.
Oysa ne arabaları oldu, ne cep telefonları.
Ne İstanbul gördüler, ne Paris.
Fakat mutluydular...
Üstelik onca yoksunluğa rağmen.
Hayata karşı daima dik duruşları vardı, lâfı eğip bükmeden söylerlerdi.
Hatırşinastılar, dünya savaşlarına şahit olmuşlardı.
Kimi cephelerde bulunmuş, bazıları da madalyalı gaziydi.
Mangal gibi yürekleri vardı.
Vefa, tevazu, sadelik o dönemin temel özellikleriydi.
Bilhassa vicdan sahibi olmak, yüksek karakterli yaşamak
âdeta şeref belgesiydi ve itibarlı ömrün olmazsa olmazıydı.
Ahlâk denilen asalet ise asla yere düşürülmemeliydi, banka hesap
cüzdanından çok çok ötesindeydi, değerliydi.
Köşk sahibi olanla gecekondu da yaşayan sosyal hayatta eşitti.
Çocukları aynı okula gider, aynı hamamda yıkanır, aynı hastanede yatarlardı.
Gel de gençlere hak verme!

Evet, global dünyada insanlık bilinmez ufuklara yelken açmış durumda.
Bakalım sonu nereye varacak?
Neyse ki zamanında gelmişiz gezegene, zamanında da gideceğiz.
Tanrı geride kalanların yardımcısı olsun.
Asla aç susuz bırakmasın...
Ve bol bol sağlık ve huzur nasip etsin.
Bu arada sevgili ağabeyime de hicazdan bir şarkı gönderdim...
Melekler ruhunu şad etsin.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...