13 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
13/05/2014 06:00

İtirafname!

A+
A-
“Eceli gelen siyasî hukukun bahçesine pisler”(miş)…
Evelallah, bizimki de büyüklerimizin lâfını boşa çıkarmıyor…
Adalet mekanizmasının en önemli kuruluşunun tam orta yerine yapıyor.
Millî irade de izliyor…
Kimi keyifle, kimi şaşkınlıkla, kimi öfkeyle!
Baştan da dedim ya, sözüm meclisten dışarı…
“Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz!”

Peki, neye dayanarak bu iddiada bulunuyorum?
Cevaplayayım efendim, aceleye mahal yok.
Birincisi; gelinen noktadan Hoca Efendi hazretlerimiz fevkalade rahatsızlar…
İkincisi; 17 Aralık’tan sonra ülkemizdeki yapı taşları yerinden oynamış olup
olağanüstü bir sürece yelken açılmıştır.

Ayrıca bunlar daha başlangıç…
Hele seçim atmosferine bir giriş yapalım…
Görün bakalım piyasayı kapsayacak sinemaskop, belgesel tadındaki kayıtları…
Bir de Müslüman ahlakına uyumlu tapeleri…
Of ki of…
Ne şenlik biliyor musunuz?
Hoşgörü ve beddua şampiyonu Paralel kenarımız altın vuruş yaptığı için
dört köşe olacaktır!

Bu arada kendimle ilgili bir gerçeği de faş edeyim…
Biliyorsunuz, sol gelenekten gelmeyim.
Yalnızzz; kavga ettim, hiçbir kanlı olaya karışmadım.
En fazla kafa göz yarıp, sağlam coplar yedim.
Meraklısına not: O çağda ‘biber gazı’ icat edilmemişti.
Yaş evrelerine bağlı olarak radikal solun her türlü tarikatında fiilen görev yaptım…
Karakolu, emniyeti, sıkıyönetimi, işkenceyi, mahpusluğu az çok bilirim…
Savcıların huzurunda bulundum, dostlarımı arkadaşlarımı yoldaşlarımı satmadım.

Gelelim önemli ifşaata…
Nasıl söylesem bilmem ki, sakın kızmayın ha…
Zaten Ankara’daki mendebur Türkiye’nin canını okuyor…
Hatta hızını alamayıp Sisiciğime, Esedciğime sarkıyor…
Bir de siz?

Tamam, itiraf ediyorum işte:
Ben bu saatten sonra hidayete erip Paralelci oldum ve canım ülkemin kurtuluş
formülünün Pensilvanyalı efendimizin koynunda olduğuna inanıyorum!
Var mı itirazı olan?
Varsa bizden değildir!
O kadar!

Lütfen durun, kestirip attığımı zannedip köşemi terk etmeyin.
Öncelikle bu tarihî kararımın gerekçelerini sıralayayım…
Ondan sonra; ya hak verin, ya da sövüp sayın, ne bileyim işte…
Ne yaparsanız yapın, yalnız ölmüşlerime -ricam olur- rahmet okumayın.

Efendim, bir kere Hoca efendimiz iyi yolda…
Her ne kadar ben ve benim gibi düşünenler geçmişte yanlış anlayıp
veryansın ediyorsak da, bugün itibariyle aynı zihin yapısında değilim.
Kısaca çark ettim, moda deyimle “dönekler” katına terfii ettim.
Adam büyük oynuyor, onun içindir ki büyük ülkede yaşıyor…
Ve proje sahibi, bizim kılkuyruk partiye benzemiyor.

Her şeyden önemlisi de işinin takipçisi; çiftliği, tarlası,bağı bahçesi market gibi…
Ne ararsanız var…
Her partiden milletvekili, hakim, savcı, avukat, öğretmen, öğrenci, okul, dershane,
yurt, pansiyon, hastane, klinik, dispanser, doktor, AVM, bakkal, çakkal, sendika, oda,
dernek, vakıf, cami, bin bir çeşit kurs, iş merkezi, iş adamı, esnaf, fakir fukara guraba,
Bâb-ı Âli, Kapalı Çarşı, Sultanhamam, televizyon, dergi, gaste vesaire…
Daha sayayım mı?
Adamın hapishanesi bile var, NOKTA!

Daha bitmedi, öyle güzel örgütlenmişler ki…
Hem ulusal hem de uluslararası düzeyde.
Geçmişteki illegal örgütlerimize benzemiyor, hem varlar hem yoklar…
Üye formuymuş, aidatmış, hiyerarşiymiş; hepsi hikâye…
Yeter ki “Hizmet Hareketi”ne gönül verip hizmetkârı olun…
Hepsi bu kadar!
Birden bire cehennem dediğimiz yalancı dünya cennete dönüşüyor.
Zaten otomatikman sınıf atlıyorsunuz da…
Diyelim ki başınıza bir kaza geldi…
Polis el pençe divan, mahkeme mor sığınak, hapishane güller bahçesi…
Daha ne olsun?

Ayıptır söylemesi, geçenlerde rakıyı biraz fazla kaçırmışım…
Sakın ha, sarhoş olduğumu zannetmeyin, bünyem şerbetlidir.
Geçtim direksiyonun başına, baktım ki çevirme.
Adaletin karşısında boynumuz kıldan ince, üfledim…
131 promil çıktı.
Memur beyle göz göze geldik, çaktırmadan hareketin işaretini yaptım…
“Buyrun geçin, zemzem içerken dikkat edin” demez mi?
Ne buyurdunuz?
Bence yaşasın tatlı hayat…
Hocaya güven, gerisini merak etme sen…
Kim oluyor ki Sultan, tez zamanda nedamet getirip teslim olacaktır…
On dört sütuna yazacaktır ZAMAN!

11 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
11/05/2014 08:36

Umudun tükenişi!

A+
A-
Bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha…
Seviyesizliğin, saygısızlığın en ürkütücü örneğine tanık olduk.
Sarkmanın, saldırının muhatabı avukatların başı…
Olay vahim, edep adap ayaklar altında…
Bastırıyor Sultan, anayasanın babasına bağırdığı gibi…
“Cüppeni çıkar da gel”

Televizyon ekranlarından manzarayı ibretle izliyoruz…
Sıradan bir toplantı, gündemi hukuk!
Şeref konuğu Führer…
Sol yanında Cumhurbaşkanı Hindenburg…
Sağ yanında özel mi özel W. Adam, O da Genel Kurmay!

Altı üstü anma günü…
Bir konuşmacı kürsüde, aktardıklarını cümle âlem bilir.
Lâkin kazın ayağı öyle mi, boy gösteriyor kefenlilerin lideri?
Hassastır, kalbi kuşkonmazdan naziktir…
Yalnız bir kusuru var, kazı koz, hukuku guguk anlar!
Yine öyle oldu, bünyesi yalın gerçekleri kaldıramadı.
Ah canımm, kıyamam sana…
Bilirim gazdan, kalın bağırsağından çok çekersin…
Koyver güzelim, alttan çıkmazsa üstten çıksın!

Söz dinlemez mi?
Bir coştu bir coştu, başladı Beyoğlu eteklerinden salıvermeye…
Sakinleştirmek mümkün değil…
Gül dokunuyor pamuk ellerine…
Özel mi özel mütebessim bakıyor gözlerine…
Yalnız kör kuyulardan fışkıran öfkesi yok mu?
Engel tanımıyor…
“Yıkarım dağları, enginlere sığmam…” dercesine…
Çıkıyor meydane…
Ve yaradana sığınıp yıkıyor perdeyi, eyliyor viran!

Olsun, bu varta da geçer…
Toplum alıştı sultanın dellenmelerine, zılgıtlarına…
O’nun kırdığı cevizler ilk değil.
Bu hikâye böyle uzayıp gider.

“Nereye kadar?” derseniz…
Belki 2023, belki 2023’ten yakın.
Dün CHP'ye gittim…
Sordum; “nicedir hâlimiz?”…
Cevap enteresan, paylaşayım isterseniz…
Dedi ki Patron:
“Kılıçtan geçirdim teker teker…”
“Önce Koç’u, sonra Keskin’i, en son da Umut’u”…

Vah vahhh!
Desenize son umut da yandı bitti kül oldu…
Öyleyse sultanımız ersin muradına, biz çıkalım kerevetine!

Not:
Gökten üç ayva düştü…
İlk ikisi meçhul, sonuncusu elimde!

10 Mayıs 2014

Batılılaş(ma)!

.

“Batılılaşma”, daha doğrusu kendin olmaktan vazgeçme.
Tanzimat’tan günümüze tartışılan kavram!
Dile kolay, yaklaşık 200 yıllık süreçten söz ediyoruz.
Son yarım yüzyıldır da AB kapısı önünde atmadığımız takla, girmediğimiz kılık kalmadı.
Sonuç hüsran!
Hatta vize belâsı dâhi kalkmadı, elçiliklerin, konsoloslukların önünde kümelenmeye devam…
Ve binlerce öykü: yok efendim İtalyan görevli kaşımı, İspanyol duruşumu,
İngiliz asaletimi, Alman hesap cüzdanını beğenmedi türünden!

M.Kemal de batıyı işaret ederek hedef koymuştu: “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmayı”… Lâkin toplumsal yaşam kalitesini yükseltmek ideali başka bir şey…
Çünkü kimseye batı için ruhunuzu satın dememişti!
O bir nevi Anadolulu Meiji, ünlü Japon imparatoruydu.
Meiji 1868 - 1912 yılları arasında saltanat sürmüş ve 44 yıl da Japonya’ya çağ atlatmıştı…
Gecikmeli Rönesans (aydınlanma), endüstri toplumuna hızla yöneliş…
Ancak bu devirde çekik gözlülerin ne huyu ne suyu değişti…
Değerlerini de koruyarak tarih sahnesinde onurla yerlerini almışlardı
ve hâlâ da bu özelliklerini kararlılıkla sürdürüyorlar.

Bir de Osmanlı’ya bakalım, Tanzimat sonrasına…
Padişahların izniyle yabancılar ha bire okullar açmışlar,
Hristiyan kültürünün egemen olduğu…
Bu bağlamda:

İngilizlerin yaklaşık 30 okulunda 3 bin,
Fransızların 60 okulunda 9 bine yakın,
Almanların 13 okulunda bin,
Amerikalıların 190 okulunda 15 bin civarında Osmanlı öğrencisi okumaktaydı.

Niçin?
Cevap açık ve kesin, hedef sadece ve sadece Batılılaşmak…
Ve bu okullarda yabancı dil bilen aydınlar yetiştirerek feodal yapıdan kurtuluş için
halkın eğitimini sağlamak, peşinden de Avrupalı gibi yaşayan toplum yaratmak!
Öperim seni, okulların sahibi Batı da öyle diyordu:

“Hele şu sürünen Osmanlı’yı uyandırıp kalkındıralım…
Onlar da hak ettikleri safta, yanı başımızda yer alsın!”

Sorarım size; yeryüzünde, insanlık tarihinde böyle güzellik var mı?
Kardeşin kardeşe yapmadığını yedi düvel düşene yapacak…
Üstelik Müslüman ağırlıklı topluma!
Geçiniz, zaten bu yolla ilerleme sağlansaydı ne Afrika kara kaderine,
ne de Hindistan, Çin gibi ülkeler alçak sürünmeye mahkûm olurdu!

Gelelim düne, Cumhurbaşkanı hazretlerimiz lütfedip Batı hakkında demeç vermiş…
Diyor ki, “İçe kapanarak bu işler yürümez!”
Millî iradenin biricik sevgilisi Başbakanımız da “Batı ırkçılık yapıyor, bizim de gururumuz zedeleniyor!” diyerek mevzuyu zenginleştirmiş.
Ne kadar haklılar, ne kadar veciz sözler!

Gel gör ki on iki yıldır İskilipli Hoca’nın akıbetini dillendirenler (ki İskilipliyi yakinen tanırım, hemşerim sayılır) Uludere üzerine bombaları yağdırırken karanfil attıklarını mı sanıyorlardı?
Yoksa ırkçılığın derin izlerinden giderek tarihsel görevlerini mi ifa ediyorlardı?
Ayrıca içe kapanma meselesi; ayıptır söylemesi, biz toplum olarak uzun yıllardır içe dönük yaşıyoruz, dünyadan izole olmuş…
Yüzümüz yalnızca Malezya’ya, Hamas’a, İhvan’a, Mekke’ye, Medine’ye yönelik… ;
Ne Freedom House raporu, ne insan hakları, ne özgürlükler umurumuzda!

Macit CÜNÜNOĞLU

.

09 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
09/05/2014 11:36

Vesayetin karanlığından...

A+
A-
Malûm şahsın cumhurbaşkanı olması çok mu önemli?
Hadi oldu diyelim, ne değişir gündelik hayatımızda?
Veya ülkede, yer yerinden mi oynar?
Bir başka soru da: Rotasından sapar mı memleket?

Sembol membol, devletin en tepesindeki koskoca bir makamdan söz ediyoruz…
Tek kişilik erk; yasamadan, yürütmeden, yargıdan bağımsız…
Zirveden olanı biteni seyrediyor…
Ve karar veriyor…
Ama noter, ama muhalif…
Yine de etkili ve de keyifli mertebe...
Daha üstü yok, modern tanrı katı…
Dilediğinde can bağışlayıp özgürlük veriyor…
Tüm bu donanımlar az şey mi?
Hele hele de politikacılar için; kırk yaşını geçip yüksel tahsil diplomasına
sahip olanların alayı bu mevkii için yanıp tutuşuyor… (Saygıdeğer Baykal hariç!)

Aslında bu işler eskiden olsa kolaydı…
Seçimmiş, meclismiş, millî iradeymiş hak getire…
Gazete ilânıyla asker kontenjanından bol yıldızlı bir general bulunur…
Al sana paşalar gibi cumhurbaşkanı…
Tepe tepe övün, güven, kullan!
Dilerseniz bir de türkü çığırabilirsiniz, nasıl olsa şenlik olur…
“Kışlada buldum seni, ellere vermem seni…”

Şaka bir yana, bendenizi ciddî anlamda ırgalamasa da bazıları
cumhurbaşkanlığı seçimlerini fazla önemsiyor…
Herhâlde toplumsal moral değerleri açısındandır.
Yoksa genel durumda bir değişiklik olacağı yok…
Bugün de sultanımızın vesayeti altındayız, pozisyonumuz kulluk ile vatandaşlık arası…
(‘Kıl’ demedim, dikkat!)
Yarın da aynı kadrodan hayatımıza devam edeceğiz…
“Padişahım sen çok YAŞA!” nidaları eşliğinde!

En iyisi mi tevekkülü elden bırakmayıp akıp giden hayatın sarmalına teslim olmak…
Ayrıca çaresiz kıvranışların dışında elden bir şey gelmiyor.
Uzun zamandır televizyon, açık oturum da izlemiyorum.
Çünkü eskiden birkaç tane “yiğit” vardı…
Şimdi -maşallah- sürüsüne bereket…
Eskiden baş ağrısı yapıyorlardı, şimdi mide de bulandırıyorlar!

Yine de koşar adımlarla sürükleniyoruz Ağustos sıcağına…
Siyasî liderler geometri alanında harikalar yaratıyor…
Sanırsınız hepsi birer Oklid, Pisagor!
“Paralel”in keşfinden sonra üçgene sıçradık, oradan da çatıya…
Maksat Çankaya’nın yollarına uhrevî bilimin nurlarını döşemek!

Şimdi de sırada “yamuk”…
Geometrinin en talihsiz şekli, ismiyle müsemma, doğuştan kaybetmiş…
Fakat yaygın, bilhassa meclis çatısı altında.
Sayıları küçümsenmeyecek oranda!
Saat kılığına girer, ayakkabı kutusu olur, para sayma makinası kimliğine bürünür…
Kısaca her zaman, her yerde, her beyinde…
Yeter ki ülkeyi yöneten efendiler güruhundan ol…
Bu arada duyduk duymadık demeyin, benden söylemesi...
Çok yakında Çankaya’ya çıkacaktır yamukların yamuğu…
Bu acıya, bu çileye kalbiniz dayanırsa!

08 Mayıs 2014

Ayasofya'dan çıktım yola...

Macit CÜNÜNOĞLU
08/05/2014 14:55

 
 
Kim ne derse desin Hürriyet’in emekli kaptanı Ertuğrul (Özkök) film adam…
Aslında emekli olduğuna da inanmıyorum ama öyle diyor.
Yine de basının armadasını arka plândan sinsice idare ettiği kesin…
Çünkü huy, yedisinde neyse yetmişinde de o’dur!

Dünkü yazısına göz attım, insanlığın ortak mirası Ayasofya’ya sahip çıkıyor.
Çünkü Hoca Efendi Hazretleri alttan alta müzenin cami olarak ibadete açılması
için çalışmalar yapıyormuş…
Bu yolla da dünyanın gözü önünde hükümeti köşeye sıkıştıracakmış…
Gördünüz mü Paralel odakların yeni tezgâhını?
Her iş bitti, sıra Ayasofya da!

Bu arada kıvrak kahramanımız Hoca’ya ayar çekmeyi de ihmal etmiyor ve övgüler kısmına geçiyor…
Utanmazlık parayla değil ya, “Hizmet” hareketi din, dil, ırk, mezhep farkı gözetmeden
dünyayı aydınlatıyormuş…
“Vakit” üslûbuyla mabetlere yaklaşmak doğru değilmiş…
Cart, curt!

Dönüyor hükümete, bir fetva da ona…
Diyor ki, “sakın ha tuzağa düşme!”…
“Memlekette 80 bin cami var, yüzde 99’u Müslüman ahaliye fazlasıyla yeter,
sen sen ol Hoca’ya kanma, Ayasofya’yı tapınak yapma!”
Özeti bu…

Lâkin Ertuğrul gibi çağdaş şempanze işi bu nokta da bırakır mı?
İktidarı da yağlayıp yıkamaktan geri durmuyor!
Yeryüzünün mutlak efendilerinden biri olan Dünya Bankası raporlarından alıntı yaparak
AKP’nin 12 yıllık ekonomik zaferlerini yere göğe sığdıramıyor.
Dilerseniz iddia edilen rakamlara birlikte göz atalım…
“İddia” diyorum, çünkü bana pek inandırıcı gelmedi…
Yok efendim,“kesin doğru” diyorsanız, demek ki ben uzayda yaşıyorum!

Güya “Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla” satın alma paritesine göre 1 trilyon 315 milyar dolara yükselmiş.
Cari kurla 771.7 milyar dolar olan millî gelir satın alma paritesi bakımından uçmuş…
Kişi başına satın alma paritesi de 18 bin dolar sınırına dayanmış…
Yerseniz vaziyet bu…
Ve bu göz kamaştıran başarının mutlak sahibi de iktidar!

İşte, kısaca paylaşmaya çalıştığım bu yazıdan sonra tansiyonum yükseldi…
Yıllık gelirime, giderime, pariteme, arkama, önüme, olmayan alacağıma, bir çuval borcuma baktım…
Dünya Bankası gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yok.
Lâkin yapı taşlarım yerinden oynamıştı bir kez…
Çare olarak Sultanahmet meydanına kapağı attım…
Ne de olsa yıllardır tecrübe etmişimdir, sinir katsayım yükseldi mi Suriçi’ni, tarihî dokuyu
arşınlamak yorgun ruhuma iyi geliyor...
Hele hele de insanlığın yüreğinden kayıp giden Ayasofya’yı ziyaret etmek…
Üzerinde dolaşan karabulutlara rağmen bahçesinde abdestsiz iki rekât namaz kılmak…
Ahir hayatımda yaşadığım en büyük zevk!

Gel gör ki, At Meydan’ını Alman plakalı eski arabalar kaplamış…
Şaştım kaldım, ilk kez böyle bir manzarayla karşılaşıyordum.
Sordum, soruşturdum, işgâlin nedenlerini araştırdım…
Meğersem insanî bir organizasyon olup her yıl yapılıyormuş ve gördüğüm dokuzuncusuymuş.
Resmî adı da: Barış ve Dostluk Rallisi’ymiş.
Yüz civarında eski araç Almanya’dan yola çıkıp önceden tespit edilen güzergâh
üzerinden yoksul bir ülkeye (Bu yıl Ürdün seçilmiş) ulaşıyorlarmış…
Ve araçlar dâhil taşıdıkları tüm araç ve gereçleri o ülkede satıp elde edilen parayı
yardımsever kuruluşlara hayır işleri için bağışlıyorlarmış!
Ayrıca bu eyleme 20 civarında daha ülke iştirak ediyormuş.
Katılımcılardan bazılarıyla tanıştım, Münih’te yaşayan Turhallı Erol’le kaynaştım…
Bilgi alışverişinde bulunup fotoğraflar çektirdik, neskayfeler içtik…
Fakat bu organizasyon içime sinmedi, iyi mi?

Nedenine gelince; topu topu 500 milyon dolarlık yardım için Avrupa Birliği ülkelerinin
çöplüğü sayılabilecek trafik kaydı düşmüş araçları insanlık adına götür, yoksul bir ülkenin
vatandaşlarına sat…
Markaları da yetmişli, seksenli yılların Opelleri, Wolswagenleri, Mercedesleri vs…
Kısaca ahı gidip vahı kalmış araçlar…
Yalnız bir yaygara bir tantana, sanırsınız Afrika’nın kaderi değiştiriliyor.
Fırsat bu fırsat, Fatih Belediyesinin afişleri de her yerde…
Muhterem başkanları klasik araba rallisine merhaba diyor!

Neyse, bu hikâyeyi de geçtik…
Döndüm Ayasofya’ya, 65 yaş kontenjanından bir kez daha gezdim…
Okşadım bin beş yüzyıla yaklaşan freskleri…
“Dilek deliği”ne parmağı soktum, toplandı melekler…
Hep birlikte dua ettik: “Tanrım Ayasofya’yı her türlü belâdan koru”…
“Müze olarak kalsın ki, insanlığın hizmetinde olsun ve M.Kemal’in 1934 yılında
verdiği talimat bozulmasın.”…

Âmen!  

05 Mayıs 2014

Yarın 6 Mayıs

Macit CÜNÜNOĞLU
05/05/2014 15:34

A+
A-
Pazar gününe sağnak yağmurla başlıyoruz, ancak bir süre sonra güneş yüzünü gösteriyor.
Ne de olsa İstanbul havası, tecrübeyle sabittir, güven olmaz!
Kıdemli dostlarla Polenezköy’deyiz.
Aramızda hocaların hocası değerli Rafet Çağlar da var, onur konuğumuz,
Ev sahipliğini A1 Yayıncılık’ın sahibi İbrahim Teymur arkadaşımız yapıyor.
Bu tür buluşmaların vazgeçilmezi, gurur kaynağımız yazar Öner Yağcı ile
yine başarıdan başarıya koşan Fen Bilimleri Dershaneleri ve Okulları’nın
kurucusu Nazmi Arıkan da bizlerle.
Ortak paydamız Tokat Öğretmen Okullu olmak.

Kolay iş değil yarım yüzyıla uzanan dostlukları korumak.
Bir de M.Kemal sevdasıyla verilen her kavgada yer almak…
Birlikte olduğum arkadaşlarımın romanlara konu olacak kadar sıra dışı mücadeleleri var;
emek için, çağdaş eğitim için, daha iyi bir ülke için.
Köy öğretmenliğinden üniversiteye kadar mesleğin her kademesinde görev yapmış
Rafet Çağlar hocamız ise eşsiz anlatımıyla bizleri okul yıllarına götürüyor.
Bu arada Polenez’deki yerin adı Tokat Mutfağı, adından da anlaşılacağı üzere
sahibi Tokatlı,  Avukat Necati Dinler.
O da meclisimize katılıyor, yaptığı Tokat Kebabı nefis…
Davudî sesiyle şiirler de okuyor, sayesinde ölümsüz Nazım Hikmet bir kez daha yüreğimizde.

Şarkılar, türküler, anılar derken söz dönüp dolaşıp öğretmenlere geliyor…
Töb-Der yöneticiliğinden yıllarca hapis yatmış Öner Yağcı rakamlar veriyor…
“12 Eylül öncesi 280 bin öğretmen vardı ve bunların 200 bini üyemizdi.
Ya günümüzde, 800 bin öğretmen var, büyük bölümü iktidar yanlısı.
Ayrıca paralel örgütlenmede devrede, yeni açılan örgütlerinin adı: Aktif Eğitim Sen…
Her geçen gün üye sayısı artıyor, şu anda 35 bin civarında.”


Evet, manzara bu ve iştahlarımız kaçıp yerini endişeyle karışık derin bir sessizlik alıyor…
Hepimizin aklına takılan ilk soru: “Nereye sürükleniyor Türkiye?”
Dile kolay, bir neslin üyesi olarak ve ağır bedeller ödeyerek yıllarca kavga ver…
Toplum ümmetçiliğe doğru hızla yol alsın!
Mesleklerinin duayeni dostlarımın ağırına gidiyor çaresizlik, seyirci kalmak…
Boğazlarda düğümleniyor yenilen iki lokma…
Hep birlikte, hep bir ağızdan okkalı bir küfür yolluyoruz çağdışı imamlar ordusuna!

Yine de dostlarla buluşmak, hasbıhal etmek çok güzel, hem de kazına kazına…
Yemek bahane, her katılımcının gözleri ilk günkü gibi ışıl ışıl…
Vatan sevgisi dorukta, ülkenin makus talihini değiştirmek için hâlâ kafa yoruyorlar.
Öner anlatıyor; hapishaneden, Mamak’tan minik anekdotlar…
Yıl: 1972, 12 Mart karanlığı hüküm sürüyor…
Öner Filistin yollarında yakalanmış, yaş yirmi bir…
Denizlerin idamı onaylanmış, gün sayıyor…
Sahi, yarın 6 Mayıs…
Kara günümüz, yaslı günümüz…
İdam sehpaları kurulalı 42 yıl olmuş…
Ne çabuk da geçmiş yıllar…
Oysa daha dündü, hayata yeni başlıyorduk…
Astılar fidanlarımızı, kıydılar gencecik canlarına…
Alçaklar, hainler…
Üçe üç ha, dişe diş, kana kan…
İnsan hayatını hayasızca sonlandırmaktan mutlu olabilen soysuzlar meclisi…
Soğudu mu nasır bağlamış yürekleriniz, huzura erdi mi hastalıklı vicdanlarınız?

Offf, of!
Sarıldık dostlarla, ant içip ayrıldık…
Durmak yok, yola devam…
Son nefesimize kadar…
Yitirdiğimiz onca can aşkına!

02 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
02/05/2014 09:04

Çaresiz çareler!

A+
A-
Galiba sorunun temelinde 12 Eylül zihniyeti yatıyor.
Kenan Evren de böyleydi, en akılda kalan hobileri asmak, kesmek, yasaklamak.
Zaten o anlayışa uygun yasalar dizayn edildi…
Maalesef ki o yasaların egemenliği hâlâ sürüyor.
Örneğin partiler, seçimlerle ilgili olanlar.
Dolayısıyla demokratik söylemi dibine kadar sömüren Sultan,
dünyanın gözünün içine baka baka kırk yalanı peşpeşe sıralayabiliyor!

Gelelim 1 Mayıs’a…
Bayram mı, kara gün mü belli değil.
Ancak kâbus olduğu kesin, özellikle İstanbul’da.
Koskoca kentin bir günü çalınıyor…
Neymiş efendim, Taksim ve çevresi turizm bölgesiymiş…
Toplanan yığınlar trafiği engelleyip günlük hayatın rutinini aksatıyormuş…
Halbuki piknik yapılıp davul zurna çalınsa Arap âlemine örnek olunurmuş!

Gördünüz mü çağdaş projeyi?
Eee, ne de olsa AKP, yakışır şalvarlı zihniyete.
Fakat yalaka takımı yok mu…
Sıram sıram diziliyorlar ekrana…
Başlıyorlar  Sultan’ın faziletlerini anlatmaya.
Neymiş efendim, Esed’den üstünmüş, Sisi’ye fark atarmış…
Akılları fikirleri bedevi çöllerinde safari yapmak!

Ben de diyorum ki, Batı’nın kantarına çıksana…
Alman Cumhurbaşkanının ağzının payını vereceğine…
Evrensel demokrasinin gereklerini yapsana…
Nerdeee, bir afra tafra…
Kibir derseniz fıtratında…
Tepeden bakmak, şımarmak doğal davranış…
Ondan sonra gelsin Akkoyunlulara masallar!

Haklı, suyun içinde yüzde ellisi var.
Keşke Baykal falan ortaya çıkıp rezil olmasa da…
Bu adamı Çankaya’ya elbirliğiyle postalasak!
Bence tek çare…
Çünkü zat-ı muhterem deniz seviyesinden yükseldikçe
ayakları yerden kesilip bir başka boyuta geçiyor…
Yanında da refikası varsa…
Sanırsınız teleme peynirinin erimiş hâli!

Bir de Muhafız Alayı örgütlenebilirse…
Örneğin Topal Osman ruhundaki kafa adamları bulacaksınız…
Sonrası kolay, görsün Çankaya’nın kaç bucak olduğunu!
Yoksa işimiz zor…
Başbakanlık mı, cumhurbaşkanlığı mı derseniz…
Cevabım kesin, koyverin köşke gitsin!

Geçti gitti mübarek 1 Mayıs…
Kırmızı gömleğim dolabımda, sevincim kursağımda...
İlk kez torunumu götürecektim…
Kazancı yokuşunda yitirdiğim yoldaşlarımı yad edip karanfiller saçacaktım…
Heyhat, ceberrut yetişti imdada…
İçkime, yatağıma karıştığı yetmiyormuş gibi…
Dede ile torun arasına da burnunu soktu!

Ne diyeyim bilmem ki, alacağı olsun…
Bu dünyada olmasa bile öbür dünyada iki elim yakasında olacak…
Başta Berkin evladım olmak üzere kıydığı onca canın hesabını soracağım…
Ki torunlarımıza barış içinde yaşanılır bir dünya kalsın!

01 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
01/05/2014 08:12

Yaşasın 1 Mayıs

A+
A-
Şeyh Said isyanı üzerine (24 Şubat 1925 - 23 Aralık 1927) halkımız sıkıyönetimle tanıştı…
Kubilay olayıyla (1 Ocak 1931 - 9 Mart 1931) devam etti.
İkinci Dünya Savaşı’nda (20 Ekim 1940-23 Aralık 1947) tekrarlandı.
6/7 Eylül faciasında (7 Eylül 1955 - 7 Haziran 1956) bir daha…
27 Mayıs hareketi sonrası (28 Nisan 1960 - 1 Aralık 1961) alışkanlığa dönüştü.
Aydemir denemesi (21 Mayıs 1963 - 20 Temmuz 1964)...
Tam unuttuk derken 15/16 Haziran direnişi, kapsama tarihleri: 16 Haziran 1970 - 16 Eylül 1970...
12 Mart muhtırasın da ayar kaçtı (26 Nisan 1971 - 26 Eylül 1973), malûm sonuç…
Kıbrıs çıkartması uğruna (20 Temmuz 1974 - 2 Eylül 1975) vatansever sıkıyönetim.
Yaygın şiddet hareketleri üzerine (26 Aralık 1978 - 12 Eylül 1980) peşrev sıkıyönetim…
12 Eylül faşizmin de film koptu, yedi yıl süreyle tarihî SIKIYÖNETİM.

Maalesef talihsiz ülkenin bahtı kara vatandaşlarıyız!
“Sıkıyönetim” denilen melaneti dedem, babam yaşamış…
Ben de yaşadım, eksik olmasın çocuklarıma da yetişti…
Şimdi de torunlarım…
Offf, ne fena bir durum!

“Yok mu çaresi?” demek de YASAK…
Kazara dedin…
Muamele karakolda başlar, sağ kalırsan mahkemede sürer, mahpusta neticelenir…
Ve yıllar geçip gider, sıkıyönetimlere alışırsınız…
Uzun süre ayrı kalırsanız ülkeyi yöneten efendilere dualar eşliğinde yalvarırsınız:
“N’olur bir dirhem sıkıyönetim!”

Asla kırmazlar seni…
Bu memlekette bahane çok!
Örneğin “1 Mayıs”…
Çek bir Taksim yasağı…
Vapur otobüs metrobüs yok, metro tramvay marmararay yok…
Her eve lâzım ileri demokrasi var…
Gecikmiyor Ankara’nın sesi:
“Dürüyenin güğümleri kalaylı, fistan giydim etekleri alaylı”
“Sanal sıkıyönetim ilân ettim, haberin var mı?” 


Fakat gidişat tehlikeli…
Bölücü zihniyetle yönetilen ülkemiz hızla ortaçağ karanlığına sürükleniyor…
Kürt-Türk, Alevi-Sunni değil…
Bir tarafta palalılar, kefenliler…
Diğer tarafta insanlık onurunun peşine düşenler.

Adı konmamış bir savaş yaşanıyor…
Tarihsel geçmişin ağır yükünü taşıyan.
Gözü kan bürümüş, kinden beslenen güruh iktidarda…
Kibir, alay, güç, azamet…
Ne ararsanız var.

Saldırıyorlar ne idüğü belirsiz millî irade adına…
On beş yaşındaki çocuklar düşman bellenip hain ilân ediliyor…
İnternetten, tivıtırdan, yu’tuptan korkup Geziciler Taksimciler çizilmiş…
Sahte tatil yalanlarıyla vicdanlar kepenk kapatmış…
Yüreklerinde tedirginlik…
Farkında değiller son çırpınışlarının…
Sanal sıkıyönetimlerden medet umuyorlar!

Her şeye rağmen YAŞASIN 1 MAYIS…
Emeğin, yaratanın en güzel, en değerli, en manidar bayramı…
Geliyoruz zincirleri kıra kıra…

28 Nisan 2014

Hodri Meydan!

Macit CÜNÜNOĞLU

A+
A-
Gezi eylemleri her derde deva oldu.
Sonuç itibariyle bir başkaldırıydı, itirazdı.
Kör edildi gözler, gencecik canlara kıyıldı.
Olumlu, olumsuz birçok olay sahnelendi…
Kazındı hafızalara, gerekli dersler çıkarıldı.

Darbe denildi, devrim denildi…
Ancak bir ilkti.
Başı, sınırları belli olmayan örgütsüz isyandı…
On binler sel oldu aktı Taksim’e…
Etten duvar ördü kolluk kuvvetleri, ellerinde biber gazlı tüfekler…
Saldırdılar Tomalarla…
Kan kusturdular kan.

Karşımızda devlet-i âlimiz…
Alışkanlıkları arasındadır halkı ezmek.
Bilhassa gençleri, hele hele de on beşlikleri hiç sevmez.
Dava açar, mahpuslarda süründürür, kısaca ezer geçer.

En büyük özelliği korku salıp sindirmektir.
İnsanlık tarihi örneklerle doludur ve tecrübeyle sabittir.
Ne acıdır ki ders alınmaz.
 “Özgürlük-demokrasi” teraneleriyle inleyen iktidar türban destekli siyasal dine sarılmıştır…
Irkçılık sınırlarında gezinen milliyetçiliği ise bayrağa sarılı tabut misali pazarlar…
İş onlarca rüşvet, yolsuzluk olayına gelince;  Gezi’den yola çıkılarak darbe girişimi ilân edilir!

Tezgâh sağlam kurulmuş, tıkır tıkır işlemektedir.
Ancak nereye kadar?
Hukuk, adalet, polis paralel…
Hepsinden önemlisi AYM paralel…
Gülen hocayı anladık, CHP de paralel.
Kısaca yürütmeye muhalefet edenlerin hepsi paralel.

Ya iktidar, sütten çıkmış ak kaşıklar çetesi…
Millî iradenin gülü, gezegenimizin mutlak efendileri…
Tanrının yeryüzündeki yegâne temsilcileri…
Paralel ötesi dört köşe olmuş yamuk bezirgânlar…
On iki yıldır dayandığımız…
Söyler misiniz?
Bundan böyle nasıl katlanacağız yalancı pehlivanların ustalık dönemine?

Evet, geldi çattı 1 Mayıs…
Hortladı demiyorum, hayatımızdan hiç çıkmayan yasakçı zihniyet devrede…
Gezi’den tırsanlar emekçinin bayramından korkmaz mı?
Tüm dünyada kutlanır, bizde yasak…
Sanki bilim-kurgu filmi…
Hollywood yapımı, Arnold Schwarzenegger’in oynadığı türden…
“Yasak Koyucu” yasak meydanlar ilân ediyor…
Ve böyle buyuruyor sultan: “Taksim yasak”, “Kim ki emrime uymaya, kellesi vurula!”

Emir büyük yerden, on binlerce polis görevlendirip Toma ithalatı hızlandırılıyor…
Biber gazı, bomba, 9 mm’lik mermi stokları tamam…
Kararlılar; tahrip edecekler taze bedenleri…
Kim ki Taksim’e tırmanacak…
Öfke olup, kin olup vurulacak can evinden…
Onursuzca, alçakça…
Ve tivit atacaklar dünyaya; “1 Mayıscılar çapulcuydu, günahkârdı, katli vacipti!”

Öyleyse “HODRİ MEYDAN”…


Not: Oturduğum apartmandaki komşumdan az önce bir mektup aldım.
Apartman sorunlarına değinen ve bendenizi eleştiren bir dil kullanmış, önemli değil…
Lâkin mektubun finali ilginç, sitemizde yer alan yazılarıma da bulaşmış…
O nedenle affınıza sığınarak paylaşmak istedim, lütfen hoşgörün…

Diyor ki, “İnternet gazetesi ‘www.gazetemen.com” da güncel sorunlarla ilgili yazılar
yazan bir yazar olarak iftira ve hakaret içeren sözleri bilinçli kaleme aldığınız ortadadır.
Bunu kanıtlamak için internet gazetesi ‘www.gazetemen.com’ da çıkan yazılarınızı
mahkemeye sunmak için (silinir diye şimdiden) kağıtlara basıp, dosyama koydum.”


Ne tesadüf, yukarıdaki yazımı destekleyen tipik bir örnek!
Bu şahıs (ki iyi tanırım, ailecek arkadaşlığımız olmuştur) İsviçre’de eğitim görmüş ve
yüksek lisansını Marksizm üzerine yapmıştır.
Ayrıca dönmediyse CHP’lidir.
Gel gör ki mahkemeden söz ederek tehditkâr bir üslûp kullanıyor.
Ne kadar ayıp!
Dört dil bilen çifte vatandaşa yakışıyor mu?
Yalnız asıl kanıma dokunan yazılarımın silinmesini sağlayarak korkup sineceğimdir…
Ki ayıptır söylemesi, “Kargadan korkan darı ekmez” prensibiyle yoğrulmuş bir kuşağın neferiyim…

Neyse, lâfı uzatıp kişisel meseleleri sütunlara taşıyarak çevre kirliliğine daha fazla
katkı vermeyeyim, insan hastaysa bir de beyinsel kirlilikten muzdaripse algılar
arz etmeye çalıştığım gibi seyrediyor…
Sonuç itibariyle mahkemeye gitmezse hatırım kalır.

Ha, denilebilir ki, “arkadaşlığınız sürecinde tanımadın mı?”…
Dıştan normal gözüküyordu, ne bileyim içini, koklamayla da anlaşılmıyor ki!
Yine de eski arkadaşıma huzurlarınızda teşekkür etmeyi vazife addederim…
Çünkü böylesi sadık okur her yazara nasip olmaz…
Devam et komşum, ben burdayım…
Öptüm!

27 Nisan 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
27/04/2014 09:01

"1 Mayıs"a doğru...

A+
A-
"Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde

1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından
Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından
Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir

1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

Vermeyin insana izin kanması ve susması için
Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin
Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler

1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor
Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor
Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor

Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider
Devrimin şanlı yolunda bir kâğıt gibi erir gider.
"

* * *

31 Mart 1975’te Demirel hükümeti kurmuş,
Türkiye "Milliyetçi Cephe" (MC) ile tanışıyor.
İktidar ortakları AP, MSP, MHP, CGP.
Soğuk Savaş yılları, sert esiyor rüzgârlar.
Sol muhalefet yükselmiş, işçi sınıfı örgütlü.
Çığ gibi büyüyor DİSK…
Türk-İş hareketli, çoğu sendikası emek cephesinde yer alıyor.

Takrir-i Sükûn’dan (1925) beri 1 Mayıs yasak.
İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma günü…
Emeğin bayramı, alın terinin mücadele günü.
Güçlü bir ses yükseliyor DİSK’ten:
“1 Mayıs’ta Taksim’deyiz, geliyoruz zincirleri kıra kıra.”
Yıl 1976

On binler sel olup akıyor Taksim’e…
En önde işçi sınıfı, öğretmenler, memurlar, doktorlar, avukatlar ve gençlik…
Tek bir yumruk…
Şarkılar, türküler, halaylar eşliğinde bayram kutlanıyor…
Karanfiller açıyor Taksim’de…
Umudun yüreğinde yeniden doğuyor güneş.

MC kurmayları endişeli, ürkek, öfkeli…
Dalga dalga yayılıyor korku…
Salt iktidarı yitirmekten değil…
1 Mayıs yok oluşlarının başlangıcı.
Acil önlemler paketi sunuluyor piyasaya…
Terörden, kandan, ölümden beslenen…
Gecikmiyor kinle, nefretle dolu hesaplaşma.

Ve yıl 1977
Taksim Meydanı bayram yeri…
Coşmuş yüz binler, yüzler gülüyor, gözler ışıl ışıl…
Karanlık devrede, kurşun olup yağıyor, panzer olup eziyor…
1 Mayıs sevincinin, barış şarkılarının yerini bomba sesleri alıyor…
34 can, canımız…
Hemencecik, oracıkta…
Yüz binlerin kollarında son nefeslerini veriyor.

O nedenledir ki yitirdiğimiz 34 can aşkına…
1 Mayıs günü Taksim’deyim…
Elimde karanfil, yüreğim yaralı, gözlerim nemli…
Sımsıcak umutlarla aydınlık geleceği selâmlayacağım.

24 Nisan 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
24/04/2014 08:30

Daha ne olsun?

A+
A-
“Tayyip olmasın da kim olursa olsun!”
İkram ettiğimiz makam cumhurbaşkanlığı koltuğu.
Yasal tarifelere uyan herkes olabilir, bir tek Tayyip olmaz.
Bak şu işe, bak şu demokrasiye!
Büyüklerimiz de söylemiş: “Her şey olabilirsiniz ama cumhurbaşkanı asla.”

Hâlbuki adam başbakan, yüzde ellinin kutsallaştırdığı siyasetçi!
Sayın Çevikçe’nin de sıkça vurguladığı gibi “kendinden biri” pozisyonuna uyan şahsiyet…
Bir tutam İvedik, meraklısına lâf cambazı, ayrıca gündem belirleme ustası…
Ve olumlu/olumsuz onlarca özellik…
Kısaca nereden baktığınıza nasıl değerlendirdiğinize bağlı.

Gel gör ki Çankaya’ya çıkması istenmiyor…
Ne kadar ayıp!
İstemeyenler sanırsınız ki köşkün tapulu sahibi…
Kalkmışlar kiracı beğenmiyorlar…
Allah aşkına, olacak iş mi?

Tamam, söz konusu makamın iç de, dış da temsil özelliği var…
Eyvallah, hepsine kabûl, zaten tersini savunan da yok…
Lâkin o yüzde elli, millî iradeyi oluşturan kefenli/kefensiz yığınlar…
Seksen milyonluk ülkemizde sayıları yirmi milyona ulaşmış…
Toplumun dörtte biri, oylarıyla yarınlarımızı belirleyen muhafazakâr asilzadeler…
Yapacak bir şey yok, çalsa da çırpsa da bağırlarına basarcasına seviyorlar.

Ayrıca adam “one minute”den sonra Ermeni meselesini gündeme taşıyarak
uluslararası arenaya çıkıyor…
Müthiş manevra, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ısınma turları…
Bir nevi yoklama çekiyor, kendince yaratılanı yaratandan dolayı seviyor…
Gezicileri, Berkinleri, 1 Mayıscıları kucakladığı gibi!

Fakat nasıl söylesem bilmem ki…
Beyefendinin hayran olduğu ecdadı İstanbul’un tam orta yerinde, yani Taksim’de;
Ermeni mezarlıklarını yok edip Topçu Kışlası’nı, Gümüşsuyu’na da asker hastanesini kondurmuşlar.
Memleketim Amasya’da da, Turhal çıkışında, yolun solunda bulunan Ermeni mezarlığı
Müslüman halkımız tarafından açılan cihat sonucu hakkın rahmetine kavuşmuş olup,
hemen yanı başına İmam-Hatip okulu inşa ettirilmiş…
Altmışlı yıllar, iktidar da Süleyman Demirel.

Dikkât ederseniz, daha tehcir mevzuuna girmedik bile…
Katledilenler, sürgüne gönderilenler…
Şimdi de kalkmış diyor ki büyük usta: “Dedeleri huzur içinde yatsın!”
Azerbaycan’da, Aliyev’in yanında Enver Paşa’nın izinden giderek Turancılaşan hazret,
doksan dokuz yıl öncesine hümanist göndermeler yapıyor…
Elbette yerseniz!

Son söz olarak elleşmeyin…
Bu adam cumhurbaşkanı olsun, böyle topluma böyle baş yakışır…
Dindar, muhafazakâr, enternasyonal, Hamascı, Rabiacı, Kaideci, Hizibci, Bullahcı…
Daha ne olsun?

18 Nisan 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
18/04/2014 12:39

Marquez'in ardından...

A+
A-
Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’i de yitirdik.
87 yaşındaydı.
Bazen düşünüyorum da, insan yüz yıla yakın süre yaşamış değerlerin
kaybına niye üzülür?
Yoksa gidenler yirminci yüzyıldan çağımıza yansıyan son yıldızlar mı?
Geri gelmemek üzere sönen ışıklar.
Ancak bir gerçek var; böylesi yazarların eserlerini okuyup bütünleşmişseniz
ölümleri daha ayrı bir koyuyor insan yüreğine.
Bir de “Yüzyıllık yalnızlık” adlı başyapıtında Meksikalılara benzerliklerimizi
keşfetmişseniz sonsuzluğa bir parçanızı yolcu ediyorsunuz…
Derin duygular içinde, hüzünle.
Kim ne derse desin, Marquez geride bıraktığımız çağın servetlerindendi…
Sanat adına, edebiyat adına…
Aldığı Nobel ödülünü bir yana bırakalım; bir güneş, yeryüzünün efendisi
insanın zavallılığını en yalın hâliyle paylaşan.
Latin Amerika’dan yola çıkmıştı…
Bir çığlık, bir rüzgâr…
Haykırıyordu: “Biz burdayız, Meksikalıyız, Kolombiyalıyız, Kübalıyız, Şililiyiz.”
Artık çağımızın paradigmaları postmodern dünyanın sınırlarında geziniyor…
Çok satan Dan Brownlar, Orhan Pamuklar revaçta…
İnsanın duygu dünyası kapitalizmin çılgın projeleriyle harmanlanmış…
Tüketiyor, yalnızca tüketiyor…
“Yatcaz kalkacaz” müzikleri eşliğinde yarınlara koşuyor!
Durup düşünecek zaman yok.
Dün yok, bugün yok, yalnızca yarın korkusu, gelecek endişesi…
Yüreği dağlayan, insanı insan olmaktan utandıran davranışlar manzumesi…
Âdeta refleks olup gündelik yaşamın vazgeçilmez temposu…
Kısaca bir başka çağ; rezil, riyakâr, arsız, görgüsüz ve dâhi vicdansız.
İki dünya savaşına sahne olmuş yirminci yüzyılı yaşarken on dokuzuncu yüzyılı özlerdim…
Edebiyatını, felsefesini, resmini, müziğini, şiirini…
Ya şimdi?
Adı: Bilgi çağı, Teknoloji çağı…
Batsın bu çağ, güneşsiz susuz oksijensiz yaşamak istemiyorum…
Torunlarıma böyle bir dünyayı bırakmak ha, külliyen reddediyorum!
Evet, 1925 doğumlu Marquez de gitti…
Arkasında derin izler bırakarak, insanlık gerçek anlamda bir eksilerek…
“Kolera günlerinde aşk” yok artık…
Geriye kalan yalnızlık…
Yüzyıllık yalnızlık, insan hastalığı, tanrıya yakıştırılan kahrolası felâket…
Ve en iflâh olmazı; kalabalıklar, yığınlar içinde yaşanan yalnızlıklar…
Yalnız yaşayan insan…
Yalnız ölen…
Güle güle yalnız adam, değerli Marquez…
Seni daima özleyeceğiz…
Saygıyla, sevgiyle…

17 Nisan 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
17/04/2014 07:55

Sandıklı demokrasi!

A+
A-

Daha dört ay var…
Yerel seçim tufanından tam kurtulamamışken
cumhurbaşkanlığı seçimini çek çekebilirsen!
Çünkü burası Türkiye…
Ne batılıyız ne doğulu…
Sandıklı demokrasiye inanan müstesna milletiz!

Çoğumuzun ayranı yok içmeye…
Ancak iş siyasete gelince…
Giyilir kefenler, meydanlar dolar!
Kutsala taparcasına ağzının içine bakılır sultanın…
O da karşılıksız bırakmaz yığınları…
Yargı der, hukuk der, dinden imandan girip paralelden çıkar.

Yukarıda allah, ağzı lâf yapar…
Sesi alto sopranoları kıskandıracak seviyeye düşse bile…
Susmaz, sular seller gibi coşar…
Bir CHP’ye, bir Gülen efendiye çakar!

İnandırır necip halkımızı…
Tamamı olmasa bile en azından yarısını.
Az şey mi?
Bence kesin aday, ayrıca yakışır haspama…
Bilhassa sevgili refikasıyla birlikte köşke çıkmak…
Her kula nasip olmaz!

Yüzde 51’e gelince…
Tutturur tutturur, merak etmeyin…
Yeter ki MHP gibi stepne olsun.
Bakmayın devletin esip gürlemesine…
Davulcu yellemesi misali günü geldiğinde koyverir!
Ayrıca ne çabuk unuttuk Gül’ün seçilmesini…
Şipşak, devlet-i âlinin selâmeti için tosuncuklar görev başına!

Gelelim muhalefete…
Yoksa hiç gelmeyelim mi?
Haklısınız,  kaygılarınızı hisseder gibiyim.
Ben de aynı görüşteyim…
Yani efendim, daha açıkçası bizimkilerden ne köy olur ne imam!
Ayrıca kolay iş mi cumhurbaşkanı adayı bulmak?
Muhtarlıkta bile zorlanırken, bir de devletin tepesine…
Geçiniz efendim geçiniz!

Baksanıza; Yavaş’ın nefesi yetmedi, Sarıgül sınıfta kaldı…
Adam tutmuş dört bir köşeyi…
Referansı iki referandum…
Milliyetçi, mezhepçi, cemaatçi, bilcümle dinci arkasında…
Eee, geriye ne kaldı?
Bir tutam Beyaz Türk, mebzul miktarda ulusalcı, beş gram sosyal demokrat…
Sakın üzülmeyin değerli dostlar…
Bu iş olmaz!

Zaten aday aramaktan, hayâl kurmaktan vazgeçtim…
Anladım ki ülkemin geleceği imam hatiplilere ipotekli…
Varsın olsun, temeli sağlam atılan toplumlarda bu da geçer…
En azından Tarih Baba böyle söylüyor…
İnanırım, hafif sancılı huzur içinde yaşamak istiyorsanız siz de inanın…
M. Kemal’in tavsiyesi; bilalli, zerraplı, hırsızlı, sandıklı demokrasiye bir süre daha devam…
Hayırlı işler canım Türkiyem!

09 Nisan 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
09/04/2014 19:23

Adayım Şafak PAVEY

A+
A-
Ağustos ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine hazır mısınız?
Yoksa yerel seçim sonuçlarından sonra umutsuz musunuz?
Veya “koyver gitsin” deyip hiç mi ilgilenmiyorsunuz?
Sonuç itibariyle gelinen nokta hiç de iç açıcı değil, sıkıntılı mı sıkıntılı.
Çünkü adam babalar gibi ortaya çıkıp hırsızlığı yolsuzluğu onaylattı…
Ve Cumhuriyet tarihimizde bir ilki gerçekleştirdi.
Helâl olsun, demokratik hukuk sisteminde bu günleri de görmek varmış…
Öyleyse yağmaya soyguna devam, yolun açık olsun canım Türkiyem!

Dile kolay, yüzde 43,5 oy az değil…
Tama iblâğ edersek hemen hemen iki kişiden biri.
“Evet” diyorlar evet; egemene, mahduma, damada ve bilcümle vicdansız zevata…
Onlara da helâl, toplumun mayasındaki gayrîahlâki zihniyeti iktidar yapıyorlar…
Zaten seçmen “yürü sultanım” derse, neye yarar eleştirmek, neye yarar üzülmek?

Gelgelelim yaşadıklarımız hicvedilecek kadar basit değil.
Hz. Davut kaynaklı tape, Suriye’ye iki bomba, ver elini Mescit-i Aksa…
İlk hedefimiz Şam, bir yanımızda El-Kaide, diğer tarafımızda Işid…
Sen nelere kadirsin Millî irade…
Doksan yıldır ne savaş gördün ne kahraman…
Desteklediğini ilâh sandın, kefenli yobazı mücahit…
Aslında şairin dediği gibi; sen “korkaksın” usta, maalesef korkak!

Yine de gaflet ve delalet içindeki ben’sin…
İçim, dışım, yarım.
Afyonlanmış, kandırılmış…
Liderin bayrak olup girmiş kanına, kutsal olup çöreklenmiş beynine…
Durup durmaksızın on iki yıldır dersine çalışmakta…
Tek bir hedefi var; demokrasi araç, cumhuriyet basamak…
Ülküsü sınıf atlayıp saltanat sürmek…
Ah bir farkına varabilsen ah!

Artık “umut hep var” demeyeceğim.
Mademki hırsızlık, yolsuzluk bu kadar revaçta…
Mademki onların yolu, tercihi bu kadar itibarlı…
Bir kez daha sarılacağım emeğin yüce bayrağına…
Alın terinin kırmızısı namusun timsali olacak…
Anlatacağım zavallı yanıma…
Yılmadan, korkmadan, sabırla.

Dönersek başa…
Benim bir adayım var…
Cumhurbaşkanı…
Ülkemin yüz akı…
Aydınlığın kıvılcımı…
Barışın, özgürlüğün geleceği…
Adı: Şafak PAVEY
CHP’liymiş, varsın olsun…
O’nun kişiliği, kimliği patilerden öte…
Yakışır mı yakışır canım memleketime.

04 Nisan 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
04/04/2014 08:45

Çağımızda DSP

A+
A-
DSP’nin kuruluş gerekçesini anlıyorum.
Doğru veya yanlış Bülent Ecevit’in verdiği mücadeleyi de…
Tek anlayamadığım husus tarihsel lideri hakkın rahmetine kavuşmuş,
yegâne yoldaşı CHP’ye kapağı atmış partinin varlığını inatla sürdürmesi.
Tuhaf bir durum; üye yok, örgüt yok, ancak tabela var.
Gerekçesi karı-koca Ecevitlerin yemeden içmeden yıllardır gözü gibi korudukları
parti kasasındaki iştah kabartan paralar olabilir mi?
O da bir yere kadar, kimsenin günahını almayayım ama sanırım çoktan gereği yapılmıştır!

Bu arada sakın düşünce düşmanı olduğum sanılmasın, irili ufaklı her partinin varlığını
sürdürmesinden yanayım, yeter ki ırkçı/dinci olmasın.
Ancak DSP’nin durumu farklı, 12 Eylül sonrası misyon yüklenmiş…
28 Şubat sürecinde muktedirlerce yıldızı parlatılıp iktidara çöreklenmiş…
2002 seçimlerinde de seçmen tarafından kredisi sıfırlanıp sandığa gömülmüş.
Buna rağmen Ecevit fanatiklerince partinin varlığı korunmuş ve bugünlere kadar gelmiş…
Bilhassa masum olmayan siyasîlerin elinde CHP’nin kapısı gözlenerek…
Ki şu veya bu nedenle kırmızı kartla oyun dışı kalan kaşarlara pembe sığınak hizmeti sunsun!
Başarılıda olmuş, nöbetçi eczane hüviyetiyle kimseyi geri çevirmemiştir.

En son örneklerinden biri Süleyman Evcilmen…
Antalya merkezindeki üç ilçeden en büyüğü Muratpaşa’nın CHP’li son belediye başkanı…
On beş yıldır makamda, başarılıdır başarısızdır…
Parti merkezi yeter diyor, daha doğrusu oyuncu değişikliğine gidiyor…
Vayyy, sen misin kadro dışı bırakan?
Evcilmen anında partisini terk edip DSP’ye sığınıyor…
Ve aday olup seçmenin yüzde 7 oyunu alıyor.
Helâli hoş olsun ama ilçesinde CHP ezici çoğunlukla kazanırken ilde kaybediyor…
50-60 oy farkıyla Mustafa Akaydın mağlup, Menderes Türel galip…
Türkiye Antalya’yı konuşuyor.

Kına yaksın devrimci Süleyman, yakışır sosyal demokrat harekete ihanet…
Ne ilk ne son, bir örneği de Kadıköylü Selami olacaktı ama son dakikada toparlandı…
Siyasî tarihin kara listesinde yer almaktan kurtuldu…
Bir de sınır boylarında, Edirne’de var…
Eski başkan DSP kulvarlarında boy gösterip Süleyman ‘ın izinden yürüdü.
Adını sanını bilmem, öğrenmeye de gerek duymam.

Lâkin Masum Türker’e bir çift lâfım olacak…
Parti her seçimde ortaya çıkıyor, rahmetli Ecevit’in kemiklerini sızlatırcasına…
Peki, O’ndan utanmıyorsunuz…
Bari hâlihazırda hayatta olan kurucu Genel Başkanı Rahşan Hanım’dan utanın…
Yok, utanmayız diyorsanız…
Aldığınız binde bilmem kaç oranındaki oydan utanın…
Bu da kesmez, bizim adımız “masum” diyorsanız…
Rastgele DSP…
Kasabın önündeki rolünüze devam ediniz…
Nasıl olsa şerefli demokrasi kültürümüzde besleyen çıkar!

01 Nisan 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
01/04/2014 10:18

Güneşe hasret topraklardan...

A+
A-
Filmin finalini anketçiler günler öncesinden söylüyor…
O nedenledir ki seçim sonuçları ciddi anlamda heyecanlandırmıyor.
Daha doğrusu “malûmun ilânı” deyip geçip gidiyorum.
Dolayısıyla derin üzüntülere gark olmaya gerek yok.

Ayrıca bu bir süreç, insanlık tarihi benzerleriyle dolu…
N’apalım yani, hırsıza/ahlâksıza güvenoyu veren de bizim seçmenimiz…
Varsın olsun, necip milletimiz neylerse güzel eyler…
Demek ki bir süre daha madrabazlara kredi açmış…
Helâl-ı hoş olsun, ne de olsa gönlü boldur!

Lâkin seçim sonuçları üzerine fazla kafa yorup kaybolmayın derim…
En azından ruh sağlığı açısından.
Hele hele de umutsuzluğa düşmek fevkalade tehlikeli…
Gelecekle ilgili hayâllerinizi şimdiden karartmayın.
Emin olun bu karabulutlar da gelip geçer…
Yeter ki nefesinizi boşa harcamayın!

Yoksa “Hamamözü ilçesini nasıl kaybettik, Gümüşhacıköy'de nasıl koyduk?”
Tuzağına düşerseniz peşinen golü yersiniz…
Deyin ki tüm ülke gitti, İzmir’le beraber üç tane sahil kaldı…
En fazla rakı-balık kapsama alanlarını korumuş olursunuz ki…
Hayatı seven biz gönül dostlarına bu da yeter!

Evet, bir seçim daha gelip geçti…
Sekizincisiymiş, ne güzel, yedi kez yenildik, bi kez daha…
Bütün mesele mağduriyet sendromuna kapılıp arsız ve yalama olmamak.
Yoksa hangi yüzle yarınların kavgasını verip evlâtlarımıza yaşanabilir bir dünya bırakacağız?
İşimiz hakikaten zor.

Dile kolay, doksan yıllık Cumhuriyet tarihimiz boyunca hep muhalefette kalmışız…
Sağdan esmiş rüzgârlar, emek/alınteri aşağılanıp sömürülmüş…
Ahlâkî değerler ayaklar altına alınıp Bakara suresinin makaralarına alet edilmiş…
Ve balkona çıkmış birileri…
Ülkeyi soyup soğana çeviren çete, aile boyu…
Seslenmiş tüm dünyaya:
“Çalar çırpar göz boyarız, ya allah bismillah, allah-u ekber, yine iktidarız!”

İşte seçimlerin özeti…
Lütfen böyle bakın, böyle değerlendiriniz…
Emin olun pişman olmazsınız.
Çünkü insanlık onuru düşmanlarını iyi tanır doğru teşhis koyarsanız…
Ondan sonra mücadelenin yolu yordamı kolay belirlenir…
Hacıyatmaz bezirgânların dünyasında strateji geliştirirsiniz…
Irkçılıktan uzak, dinciliğe bulaşmadan…
Ne Pensilvanya ne Mekke ne Orta Asya…
Barışın, kardeşliğin, eşitliğin, özgürlüğün, adaletin müjdesini verirsiniz…
Güneşe hasret topraklara!

29 Mart 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
29/03/2014 10:15

Hayırlı seçimler...

A+
A-
Parlamentosuz demokrasiyle buraya kadar…
Buna da şükür, bir de tanklarımız Suriye’ye girseydi…
“Olmaz olmaz” demeyin, ülkemiz çılgınlar tarafından yönetilmekte.
Adamların her projesi netameli, gayriahlaki unsurlar taşıyor, hinlik/kurnazlık yaşam biçimi…
Yeter ki nihai amaca uygun olsun!

Ya nihai amaç?
Endişelenmeyin, şeriat falan değil…
Sadece kapitalist dünyanın yeşil sermayeli aktörü olmak…
Bir de halkın dinsel duygularını sömürerek iktidarı uzun yıllar garantiye almak!
Ne dersiniz?
Fena da gitmiyorlar…
Daha açıkçası göle çaldıkları her maya tutuyor…
Tutmayanı da yaptıkları yasal düzenlemelerle anında hizaya sokup b.ka çeviriyorlar!

Ne kadar ayıp!
Haklısınız,  benzer duyguları paylaşıyor hayata aynı pencereden bakıyoruz…
Lâkin aşık attığımız iktidarın özellikleri ancak yüzyıl da bir görülen cinsten…
O da bu çağa, yani yirmi birinci yüzyıla denk geldi…
N’aparsınız?
Başa gelen çekilir misali ha bire kutsal sandığa taşınıyoruz…
Kâh genel, kâh yerel seçim…
Bazen de referandum.
Alayında yaşadıklarımız hüsran!

Denemesi bedava…
Yarın gene bilmem kaçıncı kez sandık başındayız…
Basacağız oyumuzu muhalefete…
Coşku gözlerimizde, arzu yüreğimizde…
Hızla geçecek zaman…
Akşam olacak, heyecan dorukta, kulaklar televizyonda…
İlk sonuçlar açıklanacak…
(…..?.....)

Dalga dalga saracak ortalığı karanlık…
Terbiye sınırları içinde okkalı küfürler…
Entelektüel derinliğe halel getirmeden bolca göndermeler…
Ve elde bardak…
İçinde çay (hüngürt), yanaklardan süzülen yaş…
Ufka dalıp giden gönül…
UMUT her daim var!

Hayırlı seçimler dostlar!

28 Mart 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
28/03/2014 10:00

Güneşin zaptı...

A+
A-
Tahran Erdem’in KONDA’sı seçim tahminlerini açıkladı.
Şaşırtıcı bir sonuç yok, bülbül sesli Sultanımızla yola devam.
Yakışır aziz milletime; çalıp çırpanlar, hazineyi soyanlar makbulümüzdür…
Yeter ki duble yol yapsınlar memleketin bağrına…
Gururumuz, medarı iftiharımızdır.

Fakat Sultanımızın son mitingleri fevkalade aydınlatıcı…
Bilhassa Hoca Efendi hususunda.
Neymiş be adam?
Yere bakıp yürek yakan, üstelik salya sümük ağlayan!
Vakti zamanında Bediüzzaman’ı ziyaret etmemiş…
Gördünüz mü büyük suçu?
Ya gerekçesi?
Üstad Kürt, bizimki Türk(müş) (Pensilvanyalı)…
Yani ırkçı!

Bence asrın teşhisi!
Diyarbakır’da açıklıyor, Şeyh Sait’in asıldığı meydanda…
Said-i Kürdî’nin militanlığına soyunup devrimci Hocamıza çakıyor…
“Irkçı!”

Hadi ordan…
160 ülkede Nurculuk bayrağını dalgalandıran biricik Hocamız…
Nasıl oluyor da “ırkçı” oluyor?
Cahil işte, kibrin müptelası olmuş seksepal sesli ihtiras küpü…
Al oyunu da git…
Ülkenin onurunu süründür bir süre daha!

Ancak gidişat netameli…
Hazreti Davut’un kıt aklına teslim edilen dış politika her geçen gün b.ka sarıyor.
Libya ve Mısır’dan gerekli dersleri çıkarmayan efendiler yapışmışlar Rabia’nın donuna…
El-Kaide manzaralı Suriye’de dans etmeye kalkıyorlar…
Hemi de Rusya’ya, AB’ye ve ABD’ye rağmen!

En kısa sürede öpecekler bizimkileri de…
Gıdıktan mı, dudaktan mı?
Biraz zamana ihtiyaç var.
Mesela Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesi…
Mevsim Yaz, aylardan Ağustos…
Güneş ışığı dik düşecek tepemize…
Kış uykusundan uyanacak halk…
Eriyen buzlar arasından fışkıracak akıl…
Rönesans’a nazire yapıp Ortaçağ’a selâm çakarcasına!

Ülkenin burçlarına dikilecek aydınlığın bayrakları…
Üzerinde yıldızlar…
Adalet-Hürriyet-Eşitlik-Demokrasi yazılı…
Ve tarihin çöplüğüne savrulacak Sultan ve sultanın çöplüğünden beslenen cinsiyeti
belirsiz solucan kafalı beyinler…

Ayol ben fena oluyorum…
Bahar mı çarptı, yoksa güneş mi?
Aklıma mukayyet ol tanrım…
 “Güneşin zaptı yakın…”

17 Mart 2014

Züğürtlerin dünyasından...

Macit CÜNÜNOĞLU
17/03/2014 11:34

Züğürtlerin dünyasından...

 
 
 
“İnanan olmayınca velev ki doğru olsun”…
Güzel söz sahibine aittir, değerli hocamız Burhan Kuzu’nun söylediği gibi.
Kendisini tanırsınız, Sorbonlu anayasa profesörümüz ve meclisimizin müstesna gülü.
Kayserili, zat-ı âlileri Anayasa Komisyonu’nun başında.
Tarihi şahsiyet ve hakikatleri bir çırpıda söylemekle ünlü.
Soyadıyla müsemma, liderine biat konusunda kuzu gibi.
Tanrı böylesine mülayim milletvekillerini her partiye nasip etsin, âmin!

Lâkin hocanın yaptığı son tespit yenilir yutulur cinsten değil…
Resmen necip halkımızı enayi yerine koyuyor…
Öylesine ki, ayıplar/günahlar ne kadar aleni olursa olsun; seçmen kitlesini inandırmak mümkün değil.
Âdeta hipnozlanmış, kargadan başka kuş tanımam misali iktidar partisine toz kondurmuyor.
Enteresan, ama Burhan Hocamızın değerli görüşleri bu doğrultuda…
Dolayısıyla da AKP’nin birinciliğine gölge düşmüyor, uzak ara favori.
İşin ilginç yanı, anketler de böyle gösteriyor.

Ne kadar hazin…
Bir tarafta çaresizlik, diğer tarafta hukukun yerlerde sürünmesi!
Yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik memlekette kol geziyor…
Yine de seçmen tınmıyor…
Vay benim köse sakalım vay!

Yalnız ortada müthiş bir başarı, dünya siyasî tarihine geçecek türden.
17 Aralık’tan itibaren Hükümet onca badire atlatmış, yıkılmak bir yana sendelemiyor bile.
Ve liderleri meydanların gülü, bülbülü, yenilmez şövalyesi…
Büyüklere masallar anlatıp şarkılar, şiirler söylüyor…
15 yaşındaki Berkinimiz, fidanımız üzerinden siyaset yapıyor…
Sağ el Rabia, ayakkabı kutusu kafa, vicdanlar kara.
Coşuyor, coştukça muhalefete, paralele vuruyor…
“Yürü be koçum, kim tutar seni?” Diye sesleniyorum, eğer duyan olursa, ama nafile!

Evet, Kuzu Hoca doğru söylüyor…
Bileşik kap usulü günahlar çoğalıp ortalığa saçıldıkça oylar yükseliyor…
İşte anketler, işte on iki yıllık tecrübe.
Yüzde 34’le başladı hikâye, yüzde 47’ye terfii etti…
Doyamadı başarıya, yüzde 50’ye demir attı…
Bölündü toplum fifti fifti…
Yarısı kuzu, yarısı keçi…
30 Mart akşamı dökülecek önümüze tercihler…
Belki “Millî irade” galip gelecek…
Beş yıl daha borusu ötecek Ankara derebeyinin!

Ve demokrasi, hukuk, adalet, insanlık onuru ayaklar altında…
Kandırmayalım kendimizi, halkımızın kimyası bozulalı yıllar oldu.
Artık batıl din, hırsız sultan, arsız vezir, dolar kartvizit, rezillik idare…
Kuzuların yarattığı dünyaya katlanacağız.

Yalnız son zamanlarda keçilerin kıymeti de anlaşılmaya başlandı…
Bilhassa sütü ve sütünden yapılan peynirler.
Çok iyi bir reklâm kampanyası örgütlenirse koyunlar ikinci plâna düşebilir…
“Öyleyse ha gayret!” Diyelim de züğürt tesellimize gölge düşmesin!


www.gazetemarjinal.com 



.

13 Mart 2014

Yaşamaya utanmak

Macit CÜNÜNOĞLU
13/03/2014 09:24

Yaşamaya utanmak

 
 

Yazmalı mı, yazmamalı mı?
Velev ki yazdık, ne yazmalı?
Sonuç itibariyle bizler amatör yorumcularız.
Ne ekmek parası ne de şan şöhret için yazıyoruz.
Sadece aklımızdakileri vicdanımızın süzgecinden geçirip satırlara döküyoruz.
Tek tesellimiz de üç beş okurumuzla buluşup bağ kurmak.
Bu duygular içinde de uzunca bir süredir yazı üretiyorum.
Lâkin farkında olmadan yorgun düşmüşüm.
Bu nedenle yazılarıma ara verdim, ta ki dinlenip toparlanana kadar.
Samimi hissiyatım yorucu gündemden bir nebze olsun uzak durmaktı.
Ayrıca fırsat bu fırsat, modaya uyup bir de bypass ameliyatı oldum.
Artık sıfır kilometre kalp ile hayatı daha iyi yorumlayacaktım.

Nerdeee?
Berkin’den beklenen acı haber gecikmedi…
Ateş oldu yaralandı yüreğimiz, kan oldu aktı gözyaşlarımız…
Sonsuzluğa kanat açmıştı 15’lik, vicdansızların kurban listesine O da ekleniyordu.
Ve derin hüzünlerle bir buçuk ay sonra tekrar klavyemin başına geçtim…
İlkyazım ne acıdır ki hain ölüm üzerine.
Hâlbuki yakın zamanda duayen gazeteci Mehmet Barlas popüler gündeme ilişkin ilginç
tespitlerde bulunmuştu.
Örneğin Batı toplumlarından örnekler vererek bizdeki siyasî pespayeliğin sığlığından
söz ediyordu…
Ve Fransız cumhurbaşkanının zamparalık maceralarını öve öve bitiremiyordu.

Oldu canım, tuzu kuru ülkenin manzaraları böyle bir şey.
Demek ki Uzun Mehmet’in dünyasından, daha doğrusu Boğaz’daki yalısından
hayat böyle gözüküyor; çalsın sazlar oynasın kızlar.
Ayrıca mesele “aşk”…
Bizim politikacılarda hiç mi hiç olmayan.
Çünkü insani duygudur aşk; sevmek, sevilmek, çılgınlık, okşanmak, oynaşmak ister…
Birileri gibi de yüzüne gözüne bulaştırmadan…
Yoksa süt dökmüş kediye dönüp 404’le yapıştığın koltuğundan ayrılmak zorunda kalır insan.

Cemilzade bu işlerden iyi çakazlıyor.
Üçü bir yerde Uzun Adam’ın peşindeler.
Pardon pardon, junior Barlas bizimkilerin (Gazetemenci Fatin’le Kazdağlı) kanatları altında.
İktidar destekleri zirve yapmış, vıcık vıcık görüşlerle yağlama-yıkama yapıyorlar.
Ne Berkin var dünyalarında, ne din ne iman…
Çöl olmuş vicdanları, kurumuş göz pınarları…
Bir bellemişler Tayyip’in saltanatı…
“Komplo” de vur muhalefete, “işbirlikçi” de vur sermayeye…
“Hain” de vur emekçiye, daha da ilerisi; ÖTEKİ de vur insanlığa!

Ondan sonra da aşktan, meşkten söz et.
NTV’de “inleyen nağmeler” adı altında şarkılar terennüm et…
Yüz binler yürüsün Berkin’in peşi sıra…
Öfke gömülmüş yüreklere, acılar gönüllerde…
Bir türkü düştü dilime:
“Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı”
“Onbeşliler gidiyor, ülkenin gözü yaşlı…”


Of offf, bu ülkede yaşamak ne kadar zor…
Berkinleri gördükçe utanıyorum yaşımdan, başımdan, insanlığımdan…
“Tanrım neydi günâhımız” diye haykırmak geçiyor içimden…
Ağlıyorum sessizce, bir küfür yolluyorum gökyüzüne…
Adresi karabulutlar, karanlıklar ve ülkeyi yöneten vicdansız reziller!

www.gazetemen.com

.

01 Şubat 2014

Marx'tan Cüppeli'ye...


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 

“Proletarya diktatörlüğü” Marx Amcamın önerisi.
“Komünist Manifesto” Londra’da yayımlanıyor, tarih: 1848…
Ve Marx “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” diye insanlığa seslenip
işçi sınıfı diktatörlüğünün faziletlerini tek tek sıralıyor!
İşçiler söz dinlemiyor ama kapitalistler Marx’ın öngördüğü şekilde
dünya ölçeğinde birleşip XX. yüzyılın son çeyreğinde “Globalizm”i ilân ediyor.
Bu arada Komünizm Gorbaçov’un yumuşak ellerinde bugünlere evriliyor.
Devrede Glasnost (açıklık) ile Perestroyka (yeniden yapılanma).
Ve yetmiş yıllık sistem tepetaklak yıkılıp Putin’in doğuşunu müjdeliyor.
Hey gidi hey, ne çabuk geçti yirminci yüzyıl?

Putin, Çar kadar olmasa da sıkı diktatör.
On dört yıldır iktidarda, aldığı oylar her daim yüzde 50’nin üzeri.
Alternatifsiz girdiği seçimlerde katakulli falan yapıyor ama sonuç
itibariyle SSCB’nin bakiyesi modern Rusya’yı fena yönetmiyor.
Tabii elinde petrol kartı var, dünyanın en önemli üreticisi.
Takdir edersiniz ki petrol de bilhassa son devirlerde sahiplerinin yüzünü
fazlasıyla güldürüyor, dile kolay varili 100 doların üstü.
Dolayısıyla yeni Çar’ın ülkesinde astığı astık kestiği kestik…
Hukuk, adalet, demokrasi, insan hakları rastgele…
Yolsuzluk, devlet kontrolünde hırsızlık ve rüşvet üzerine kurulu bir sistem…
Yıkım aracı olarak kullanılan Glasnost ise mazide kalan hoş bir seda!

Sözü kime getireceğim anlaşılmıştır…
Elbette bizimkine, ustalık dönemini yaşayan Kasımpaşalıya!
Mübarek hık demiş burnundan düşmüş.
Bu kadar mı benzerlik olur?
Sanırsınız Putin’in bir alt versiyonu!
Allahtan petrol denizi üzerinde oturmuyor, ya bir de otursa…
Kafadan terk et bu diyarları, yoksa kahrından öl!

Nedenine gelince efendim, malûmunuz 2013 yılı verileri açıklandı…
İhracatımız 150, ithalatımız 250 milyar dolar civarında…
Bu kez cari açık hesabı kolay, rakamlar düz ve sevimli.
Bendeniz dört işlemgillerden çıkartmayı kullanarak 100’ü buldum…
Ya siz?
Ve yüksek huzurlarınızda yüzsüzlerin sebep olduğu 100 milyar dolarlık cari açık...
Ahhh, ah ki aahh!
Şimdi çıkacak meydanlara, mevsim seçim zamanı…
Allem edecek kallem edecek, altından girip üstünden çıkacak…
Paralel devlet, lobi, hobi, komplo, iç-dış-uzaylı düşman diyecek…
Çek çekebilirsen, ya sev ya ülkeyi terk et!

Nedir len çilemiz?
Güvendiğimiz dağlara ömrü billâh kar yağıyor!
Daha düne kadar kuzey komşumuza güvenip tüm gençliğimizi
Lenin’e ve O’nun yolundan gidenlere verdik…
Sonuç yetmiş yıllık hüsran!
Döndük yuvaya, milenyumun başlangıcına…
Sürüye katılıp döt kılı, göbeğini kaşıyan adam ve bidon kafa olduk…
Kısaca millî irade kervanındaydık…
Düştük tanrının lütfunun peşine…
Sonuç yine hüsran!

Başlarım böyle kadere…

“Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap
Zavallı kalbim ne kadar harap
Nasibim olsun bir yudum şarap…”


Eğer bir kez daha dünyaya gelirsem asla yanlış ata oynamayacağım…
Dirrrekt Cüppeli abimin cemaatine katılıp arkamı minbere teslim edeceğim ki...
Fanisinde, uhrevisinde her türlü dünyada hidayete erip yüzüm gülsün.
Âmen!

www.gazetemen.com

.

30 Ocak 2014

Şaşkınım, ne yazdığımı biliyor muyum?

Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
“Köksüz demokrasilerde yalancının mumu on bir yıl yanar(mış).”
Döndük mü başa; dövizdeki zıplamalara, çılgın faiz artışlarına?
Ne diyelim?
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”
Yoksa gidişat gün gibi ortada, zor durumda Hükümet, çıkış yolu arıyor
kâh AB kapılarında, kâh Uzak Doğu’da, kâh komşularda.
Aslında acınası bir durum…
Lâkin vazgeçtik özürden yine de çeneler kapanmıyor, müthiş bir enerjiyle
iktidarın kurmay kadrosu başta liderleri olmak üzere yalana sarılıyor…
Eee, ne de olsa on bir yılın alışkanlığı…
Buldular kuzu gibi bir halk, etinden sütünden kılından dibine kadar yararlanacaklar!

Olsun be abi, dayanaklıyızdır…
Ayrıca çok partili parlamenter sistem vasıl oldu olalı kimler geçti hayatımızdan…
Nice demokratlar, nice liberaller, nice düztabanlar…
Hepsi de devleti çok severdi, bilhassa hazine dairesini…
Yetmiş sente muhtaç olunan devirlerde bile yolsuzluklar, hırsızlıklar bitmedi…
Yalan gibi o da alışkanlık, Osmanlı’dan devralınan kutsal miras!
Huy huy, iflâh olmaz kökü kazınamaz…
Bazen al bayrağa sarılır çıkar karşımıza bazen dinsel temalara…
Sonuç itibariyle DNA’lara kodlanmıştır şerefsizlik…
Bu hasta ne yerse yesin iflâh olmaz!

En son İçişleri Bakanımızı Erzurum’da dinledim…
Neme lâzım, yakışıklı çocuk…
“Ala”lı kimliği karizmatik, kuşağımın jönü Efkan Efekan’ı hatırlatıp
bürokrasiden transfer olduğu partisinin adına da çok yakışıyor.
Hatta ve hatta İdris Naim Şahin abimizden sonra ülkemizin görüp göreceği
en yumuşak görünümlü Dâhiliye Nazırı…
Allah sahibine, Bay RTE’ye ve de karikatür dünyasına bağışlasın!

Fakat adam konuşuyor, hem de düşmanının doğduğu topraklarda…
Büyük cesaret, belli ki gaza gelmiş…
Giydirmek ne kelime, biricik Hoca Efendi Hazretlerimizin altından girip
üstünden çıkıyor…
Kendi adıma dehşete kapılıp hem korktum hem utandım…
Ve içimden dedim ki, bu belâgat ustası hatip Goebbels mi?

Yine de ileri demokrasimizin cilveleri deyip normal karşıladım…
Ne de olsa paralel temizlik harekâtı…
Yüreğine kuvvet dedim Efkan, bastır bastır…
Boğ hizmetçileri Erzurum’da, millî irademizin yegâne temsilcisi iktidarımıza
ayak bağı olanları, kazı köklerini tarih sahnesinden!

Ve döndüm Gülen Hocama seslendim, Pensilvanya’ya…
Dava açmış çiçeği burnundaki bakanımıza…
Şahidinim, arkandayım dedim…
30 Mart öncesi kellesini kopartırsan zat-ı muhteremin…
“17 Aralık” mücadelesi taçlanacak…
Yepyeni bir ruh doğacak ülkemizde…
“Ne şeriat ne darbe ne hizmet!”…
Yaşasın dipten ve derinlerden gelen muhalefet…
Tanrım ne hâllere düştük, sen bize akıl fikir bahşet…
Demek ki çaresizlik böyle bir şey…
Hepimiz olduk şaşkın ördek!

.

28 Ocak 2014

Turnuvalar, galalar!

“I. İktidar ve Hizmet Turnuvası” güzel geçti.
Terminolojisi avam olsa da gerilim düzeyi yüksekti…
Alfred Hitchcock filmleri tadında, her sabah sonu kestirilemeyen bir macera…
Ve akşama final, devlet kadrolarına yerleştirilmiş hain kurtların temizlik harekâtı…
Müthiş, bir o kadar da eğlendirici…
Sizi bilmem ama bendeniz kendi adıma tatmin oldum!

Aslında organizatörler ülkemizi bu tür özel şovlarından eksik etmesin…
Yoksa hayat tekdüze çekilmiyor…
Ayrıca ekşınların hem halkımıza hem de devlete kondisyon açısından faydası var…
Aynen afrodizyak depolaması, testosteron takviyesi…
Düşünsenize, statükocu yapılar teyakkuza geçip canlanıyor…
Her gün yeni bir hamle, her gün yeni bir yasa…
Hızına yetişilmesi mümkün olmayan değişim, dönüşüm vaziyetleri…
Bitlerinden kurtulan iktidar daha fazla muktedir oluyor!

Lütfen kıskanmayınız…
17 Aralık’tan bu yana izlediklerimiz değme western filmine taş çıkartır…
Başrolde John Wayne amca, RTE’yi oynuyor…
Kötü adamların lideri pozisyonunda Lee Van Cleef, FGE Hazretleri rolünde…
Yönetmen efsanevî John Ford, hakkın rahmetine kavuşmuş ama işi çırakları götürüyor…
Ve bir yığın figüran; adalet dağıtıcıları, berbat şerif yardımcıları, mahalle bekçileri,
belediye başkanları, kentlerin göbeğine tren yolu döşeyen işadamları ve altın/maden
işleriyle uğraşan şarkıcı eşi komşu çocukları!

Senaryo sağlam, kadro zengin, dekor hazır…
Deneme filmleri arka bahçede çekilmiş…
“Dershaneler” adıyla piyasaya sürülen demolara gelen tepkiler olumlu, umut vadediyor.
Ve yüksek huzurlarınızda görkemli GALA…
Tarih: 17 Aralık 2013
Peş peşe düzenlenen törenlere tırlar eşlik ediyor…
Savcılar, yargıçlar, polisler, istihbaratçılar, jandarmalar sahici…
Hikâyemiz baştan sona sürükleyici…
Zam haberleri yarınların müjdecisi, doların sıçraması memedin kıçında şimşek
çaksa da yine de namuslu vatandaşın ödediği vergilerden oluşan stoklar sağlamcı.

Evet, büyük konsolidasyon yakın, 30 Mart 2014’te…
Sanırım seçmen bu kez sinemanın iyi adamlarıyla kötüleri arasında sıkışıp kalmayacak.
Beyaz perdeden fışkıran hainliklere, kötülüklere dur diyecek…
Uzun boylu şerifin tabancasından medet ummayacak…
Kiliseden çağrı yapan papazın gözyaşlarına inanmayacak…
Ve “Yeni Türkiye” yalanlarından sıyrılıp şerefin, haysiyetin egemen olduğu
insanlık değerlerinin safında yer alacak…
Ki bu tercihi güzel ülkemizin yarınlarını belirleyecek.

Ne dersiniz?
Benimkisi ham hayâl mi, yoksa göle çalınan maya mı?
Yalnız bir tutarsa…
Zembereği boşalmış saat gibi koşacağım Metris’e…
Zulasına sakladığım şiirlerimi bulacağım, demokrasi kavgası verdiğimiz
yıllardan kalan…
Memleket sahnesini kirleten bezirgânlara inat…
Ve çıkıp Taksim’in tam orta yerinde okuyacağım özgürlük şarkılarının en güzelini…
Kızgın güneşi selâmlayarak.

Macit CÜNÜNOĞLU

.

22 Ocak 2014

Güneşli ellere selâm!




Prof. Dr. Ergun Demirsoy ve
ekibine saygıyla, sevgiyle. M.C.

 

 
 
Kulakları çınlasın, ilk kez Meslek Dersleri öğretmenimiz
Lemanser Sükan‘dan duymuştum; “Hayat en büyük laboratuvar.”
Bizler de iyi öğrenciler olacağız ki, laboratuvar denilen hengâmenin
girmediğimiz zulası kalmadı.
En son hastane köşelerindeydim, yıllardır hoyratça kullandığım hayatî
pompanın peşine düştüm. Beyinsel zaaflarıma daha fazla tahammül edemeyen
zavallı organımın besleyici arterlerinden bazıları tıkanıp ritmi bozulmuş…
Zaten çektiğim sıkıntılardan hissediyordum, o nedenle de geçtiğimiz
Ağustos ayında modaya uyup uzunca bir stent döşetmiştim…
Lâkin kesin şifa olmadı, mecburiyetten pıçağın altına yattım…
Bakım onarım filân derken çaktırmadan by-pass…
Dolayısıyla anlatılacak hikâye uzun, önü var arkası var…
Bir de hastane boyutu var ki, devreye giriyor kutsal eller…
Organlarımızı teslim ettiğimiz gerçek ustalar…
Paranın tanrı katına yükseldiği çağımızda yürekle vicdan buluşması…
Öyleyse kolay gelsin yorgun hassas dünyalar!

Evet, anlatacak çok şey var, iyiye güzele umuda dair…
Çirkinlikleri de bünyesinde barındıran…
Merak etmeyiniz, aktaracaklarım bireysel değil…
Çürüyen toplumda kardelenlerin macerası…
Belki yaşanan bu tecrübeler gün gelir işinize yarar…
Ayrıca paralel yapılar, emin olun hayatın her alanında var…
İster devlet, ister özel sektör…
Fark etmez, her yol cüzdana çıkar ki…
Tababet erbabının bazıları pazarcı esnafına döner…
İşte en fenası, bu saatten sonra neye yarar sağlam kâlp…
Neye yarar kaliteli hayat dersem de…
Yine de, her şeye rağmen hayat güzel.
Evet, tekrar MERHABA dostlar…
Kaldığımız yerden onurlu hayatlara devam, yalansız dolansız katkısız…
İnanıyorum ki her şey çok daha güzel olacak.
Yarınlara binlerce kez selâm, kalan ömrümün ilk gününe…
Ve beni bağışlayıp sonsuz krediler açan kâlbimi artık çok seviyorum…
Genç cerrahların güneşli elleri sayesinde.

16 Ocak 2014

Yorgun yürekler penceresinden...




Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Pazartesi günü kırk yıllık arkadaşım Gül’ün (Korucu) cenaze törenindeydim.
Salı günü değerli Halet Çambel’in, gerçek bir hazine, insanlığın gözbebeği,
Anadolu uygarlıklarının dostu, harcadığı emek o denli kutsal ki, yazmaya
kalksak ne sayfalar ne ciltler yeter.
Keşke on binler uğurlasaydı diyeceğim ama maalesef değerlerinin farkında
olmayan bir toplumda yaşıyoruz.
Tanrı gecinden versin, ez keza Cüppeli ölseydi seyreyleyin mahşeri kalabalığı…
O nedenle fazla lâfın lüzumu yok, eldeki malzeme bu!

Siyaset derseniz, bilhassa iktidarın düştüğü trajikomik hâller…
Bırakın başka ülkeleri, bunca kepazelik insanın evinde yaşansa aile faciasına
neden olur, yoksa yanılıyor muyum?
Demokrasi ise evlere şenlik, aynen dopingli sporcu…
İç piyasada dik duran çuval, Kapıkule ötesinde uçan balon!
Normaldir, “ileri” türünden olanını efsunlayıp pazarlarsanız ustalık mertebesine
terfii edersiniz ki o zaman da müritlerinizi kıllarınız arasından seçebilirsiniz!

Ya hukuk?
On bir yıldır fason üretiliyor…
Şeyhin atölyesinde ebruli desenli ve likralı, her bünyeye uyar…
İktidarın elinde sert çizgili, köşeleri tespih sarık gamalı ay motifli!
Adalet manzumesinin nihai halkası kanun maddeleri ise çapraz siyaset
üzerinden dalgalı konjonktüre tabi!
Kısaca, bu ülkede insanî duyarlılıkla yaşamak zor…
Hele hele de bu kadrolardan evrensel değerler beklemek, abdestsiz namaz kılmaya
benzer ki, en iyisi mi koyverin gitsin…
Ya da “kısrak başı gibi uzanan” ülkenin tam orta yerine manzara koyun!

Gelelim Pazar gününe, sevgili Hırant’ın katledilişinin yedinci yıldönümüne…
Bay RTE diyor ki, “devlette çeteler var.”
“Sahiden var mı?”
Çünkü adamın söylediği hiçbir şeye inanmıyoruz…
Bu tespitine nasıl inanalım?
Ancak bu kez haksızlık etmeyelim, bence ilk ve son defa doğru söylüyor…
Nedenine gelince, Uğur Mumcu başta olmak üzere ne kadar faili meçhul
cinayet varsa alayı çetelerin ürünü…
Hatta Ergenekoncu, Balyozcu güruhun arasında hasbelkader bulunan
masumlar bile çete kurbanı…
Yeter ki çetelerin adı konsun, işte bütün mesele!

Bir de eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın Güldal Mumcu’ya söyledikleri var…
Asla ve asla unutmayacağımız;
“Bir tuğla çekilirse duvar yıkılır, hep beraber altında kalırız!”
Dünyada yıkılmayan duvar kalmadı, soğuk savaşlar sona erdi, bir başka mecraya
sürüklendi insanlık…
Gel gör ki bizim ülkemizde iktidarlara yaslanan çetelerin ördüğü duvarlar bırakınız
yıkılmayı; sarsılmadı, sarsılamaz…
Sadece biri gelir biri gider, bazen adı gladyo-kontrgerilla olur  bazen de hizmet...
Sonuç itibariyle derin yapılara alışkın devlet-i âlimiz var!

Evet, ne diyorduk?
Hırant ve Pazar, yedinci yıl…
Rakel’in dinmeyen acıları…
Ve ürkek güvercin kanatları…
Ben dayanamıyorum, yüreğim yorgun…
Dost cenazeleri için döndüm, bu kez sahiden kayboluyorum…
Müsaadenizle, en kısa sürede görüşmek üzere…
Sevgiyle kalın.

www.gazetemen.com

.

15 Ocak 2014

Halet Abla


Nail Çakırhan ile Halet Çambel





İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi salonundan ünlü arkeolog
Halet Çambel’i uğurladık…
Toplam üç yüz katılımcı ya vardı ya yoktu.
Elbette düşündürücü, yalnız İstanbul’un değil Avrupa’nın en büyük
üniversitelerinden, lâkin öğrenci kitlesinden ilgi gösteren olmadı.
Aklıma Prof. Celal Şengör hocanın aktardıkları geldi…
Marmara depremi sonrası dünyaca bilinen dört deprem bilimcisini
konferans için İTÜ’ye davet ediyorlar, salonda 7 (yedi) kişi…
Ve aynı günlerde üniversitedeki sohbet toplantısına katılan Hülya Avşar’ın
yarattığı izdiham ise basının sürmanşetlerinde yer alıyordu!
Yazık çok yazık!

Halet Çambel, Osman Hamdi ile başlayıp arkeolojiye can veren kültürün
çağdaş zirvesiydi…
Ekrem Akurgal geleneği, toprak altından fışkıran uygarlıkları güneşle,
insanla buluşturma sevdası, bilime adanmış sade hayatlar.
Faşist Hitler’i reddeden bilinç, yurtdışı tekliflere kararlılıkla sırtını dönen
vatanseverlik örneği ve onurlu insan davranışına yakışan ne varsa…
Sonsuzluğa uçtu Halet Abla.

Kürsüden bir konuşmacı sesleniyor; “giderek eksiliyoruz” ve devam ediyor…
“Bilinç olarak!” 
Ne kadar da haklı, Anadolu’nun efsanevî tanrıçası Kibele’nin yılmaz takipçisi
Halet Çambel yıllarını verdiği üniversitede yalnız, bir avuç dost, ilgili devlet ricali
ve üç beş basın mensubu…
Katafalkta arkeolojinin uygarlıkların ölümsüz prensesi, tarihin aydınlık yüzü…
Doksan sekiz yıllık hayat, yine de gözler nemli, yürekler buruk…
Salona derin bir sessizlik hâkim…
İstanbul Üniversitesi bahçesi cıvıl cıvıl…
Ne acıdır ki gençlik yanı başlarındaki Halet hocayı tanımıyor!

Çok şey yazılabilir Halet Çambel için…
Ancak bütün dünya O’nu biliyor, insanlığın ortak miraslarına karşı
hassasiyetini, sorumluluğunu, emeğini…
Ya biz, ya geleceğimiz, üniversite gençliği…
Asıl üzerinde durulması gereken konu…
Maalesef ki Fransızlar!

Sorumlusu da ülke yönettiğini zanneden popülist politikacılar…
Başta özgür düşünceye, bilime, Ar-Ge’ye düşman zihniyet…
Dinsel dogmalardan beslenen karanlık anlayış…
Osman Hamdi’yi mi tanır, Ekrem Akurgalı mı, Halet Çambel’i mi?
Ki o Osman Hamdi eski eser kaçakçılığını önleyen ilk yasanın (Asar-ı Atika) hazırlayıcısı…
Arkeoloji Müzesi ile Sanayi-i Nefise’nin (Güzel Sanatlar Akademisi) kurucusu…

Ve Ekrem Akurgal, mesleğinin ordinaryüsü…
Vasiyeti gereği otuz yılını verdiği Smyrna ören yerine gömülmesine izin verilmeyen yıldız…
Özal’ın anası için çıkan kararname ondan esirgenmişti…
Hafize Özal12 Eylül düzeni sayesinde Süleymaniye bahçesindeki
Kanuni ile Hürrem’in arasına transfer olmuştu…
Ne de olsa bağlı olduğu tarikatın lideri Cunta sayesinde oraya gömülmüştü!

Evet, bu topraklardan Halet Çambel geçti…
Nail oldu biricik eşi Nail Çakırhan’a…
Artık Gökova’da, Akyaka’da, cennette…
Nurlar içinde yat Halet Abla…
Saygıyla, sevgiyle...

Macit CÜNÜNOĞLU

www.gazetemen.com
.

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...