19 Mayıs 2023

S.O.S.



Monarşi ile Cumhuriyet arasındaki tek fark;
padişah veya kral birincisinde aile soyundan gelir,
ikincisinde seçimle.
Neticede her ikisinde de tek adamlık vardır.
Özellikle bizim gibi başkanlık sistemlerinde.
Parlamento bypass edilmiştir, Osmanlı’nın Meclis-i Mebusan’ı
kadar hükmü bile yoktur.
Vaziyet böyle olunca halk 600 milletvekilini meclise gönderir,
ama işe yaramadığını da bilir.
Çünkü devlet çarkının tüm yetkileri Saray’da toplanmıştır.
Bakanlar dahi sıradan devlet memuru konumundadır.
Âdeta emir komuta zinciri içinde hareket ederler.
Aynı şekilde yargı mekanizmalarının ipleri siyasi iktidarın elindedir.
Her ne kadar kağıt üzerinde “kuvvetler ayrılığı” prensibi yazsa da,
pratikte kör bildiğini okur.
Ve böyle bir düzende yaşamak kahredicidir.
Artık demokrasiden, özgürlüklerden, adaletten, hukuktan söz
etmenin lüzumu yoktur.
Hele eşitlik, insanca yaşama hakkı gibi talepler fanteziden öteye geçemez.

14 Mayıs seçim sonuçlarına baksanıza…
Üç parçalı bir Türkiye manzarası ile karşılaşırsınız.
Trakya-Ege-Akdeniz: CHP, İç Anadolu-Karadeniz: AKP,
Güneydoğu ile kısmen Doğu: YSP.
Tabii bu bölgelerde yaşam kalitesi belirleyici oluyor.
Ortalama geçim standartını yakalayan seçmen tercihini
CHP’den yana koyuyor, bu da toplumun dörtte birini teşkil ediyor.
Aynı şekilde dincilikten, milliyetçilikten beslenen kitle
AKP veya MHP’ye yöneliyor, bu da her iki kişiden biri anlamına geliyor.
Kürtlere gelince, adı ne olursa olsun partilerine sadık kalıyorlar.
Hemen hemen her sandıkta tulum çıkartıyorlar.

Fakat bütün bunlar bir yana, asıl tehlike ekonomideki gidişat.
Tamtakır hazineyle, milyarlarca dolarlık iç ve dış borçla
ülke felakete doğru sürükleniyor.
İstenildiği kadar asgari ücrette, emekli maaşlarında iyileştirme
yapılsın, yüksek enflasyon altında ezilmeye mahkumuz.
Saray da yaptığı köprülerle, hava alanlarıyla, TOGG’la,
İHA’larla, SİHA’larla övünüp dursun…
Sonuç değişmiyor, tek kelimeyle halkın ezici çoğunluğu AÇ.
Boş verin seçim sonuçlarını…
Bırakın “göbeğini kaşıyan adam”, “bidon kafalı” türünden
aşağılamaları, fevkalade çirkin oluyor…
Sırf bu sebepten onlarca yorum sildim…
Çünkü halka hakaret var, neymiş efendim: O’nun gibi düşünmüyormuş!
Allah’ını severseniz, var mı böyle bir dünya.
Olsa bile neye benzer, Kuzey Kore, Çin gerçeği ortada…
Adlarının önünde de “cumhuriyet” yazıyor…
Ama halk tek adam sultası altında eziliyor.
Benzetmek gibi olmasın ama geldiğimiz durumu hatırlatıyor.
Parlamento var, içi boş…
Mahkeme hakim savcı var, kukla tiyatrosu daha sahici…
Ama Saray egemenliği, on altı uçak, yüzlerce makam arabası gerçek…
Bir de canım halkımın et değil, ekmek kuyruğunda saatlerce beklemesi…
Evet, sözün bittiği yerdeyiz…
Deniz bitti, kara göründü…
Gemi su alıyor ve hızla batıyor…
Ben de buradan çağrı yapıyorum: S.O.S.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Mayıs 2023

15 MAYIS, GÜNLERDEN PAZARTESİ



İşten güçten değil, içim yoruldu.
Seçim sonuçlarından değil, nasıl olsa beş aşağı beş yukarı belliydi.
Nitekim beklenen oldu.
Milliyetçilikle dincilik el ele iktidara taşındı.
Zaten 21 yıllık icraatlarından belli…
Beş yıl daha katlanacağız.
Artık dolar 30 lira mı olur, mutfaktaki yangın ne kadar sürer?
Allah bilir!
Lâkin ittifakların bir işe yaramadığı görüldü.
CHP yine % 25, sol paramparça…
HDP bile (YSP) kayıplarda.
Bence hepsi normal.
Bu kadar cami, İmam-Hatip, Kuran kursu olan ülkeden ne beklenebilir ki?
Cemaatler, tarikatlar da cabası.
En önemlisi de iktidar ellerinde, devleti top yekûn teslim almışlar.
Makam arabası ile siyaset yapmanın keyfini yaşıyorlar.

Ayrıca o kadar çok acı çekmiş deprem bölgesi seçmeni isyan etmiyorsa,
koyver gitsin.
Nasıl olsa kendi küçük adacıklarımızda mutluluğun yolunu buluruz.
Başka da çaresi yok, biraz sanat biraz umut kalan ömrümüz geçer.
İşte böylesi dönemlerde müzik iyi gider.
Bir kadeh eşliğinde caz dinlemek yaşanan tüm acıları unutturur.
Öyle ya, kazanamadık, yine yenildik…
Şampanya da içemedik.
Başımızın secdeye gelmesi için seccademiz de yok…
O zaman vur Papazkarası’nın dibine dibine.

Yalnız olan bizim 15 bin liraya oldu.
Oysa ne güzel hayâller kurmuştum, hatta şimdiden Yunanistan
vizemi alıp rezervasyonumu bile yaptırmıştım.
Selanik’ten başlayarak komşunun  tüm güzel lokasyonlarını gezecektim.
Düşünsenize Sakız adasında rakı içmenin keyfini…
Rodos’ta rembetikonun ayak izlerini bulmayı…
Midilli’de İstanbullu Yorgi’nin meyhanesine oturmayı…
Trançanın yanında zeytinyağlıların en nefisini  yemeyi…
Bir de Atina’da hemşerim Herkül Milas’ı bulup saatlerce
sohbet yapmayı arzulamıştım.
Hepsi yalan oldu, hayâllerim suya düştü.

Neyse, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmamız ötelendi.
Belki emekli maaşımla TOGG alırım.
Nasıl olsa benzin parası da yok, tak fişi bitir işi.
Ver elini Ege, ilk durağım Bodrum olur.
Savulun beyaz Türkler ben geliyorum.
İlk işim Zeki Müren paşamızın evinin önünde iki rekat namaz
kılmak olacak…
Ve tanrının lütfu reisimiz için dua edeceğim…
Diyeceğim ki “Ver Allah’ım ver, % 49.5 oy yetmez,
% 60’la padişahımızı taşı saraya.”
Siz de kına yakın muhalefet liderleri…
Bir elinize bayrak, diğerine Kuran almayı unutmayın…
Sonra Kürtlerin beline vurun doya doya.
Belki elli yıla kalmaz, gelirsiniz iktidara.


Macit CÜNÜNOĞLU

14 Mayıs 2023

YETER Kİ GEL

 


Strabon’a göre Amasya ismi burada yaşamış olan Amazon kraliçesi
Amasis’ten gelmektedir.
Yakışır bu kente, ne de olsa DNA’larında aşk var.
Durduk yere mi Ferhat Şirin’e âşık olmuş, dağları taşları delmiş.
Ayrıca bu topraklardan 19 devletin geçtiği söylenmektedir.
Fakat 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesi sonrası
Anadolu’nun bir çok kenti gibi Amasya da 11. Yüzyıl içinde
Türklerin egemenliğine geçmiş.
Komutan Artuk bey.
Daha sonra Danişment Gazi’nin denetimine bırakılmış.
Bilahare 1080 yılında kurulan Danişmendliler Beyliği topraklarına katılmış.
Nihayetinde de II. Kılıç Arslan tarafından 1175 yılında fethedilip
Anadolu Selçuklu Devleti sınırları içinde yer almış.
Bu arada şehir Babai ayaklanmasını da yaşamış.
En sonunda da 1393 yılında kent Osmanlı’nın eline geçmiş.
Ve şehzadeler, padişahlar bu topraklarda talim terbiye görmüş,
sonra da ver elini Dersaadet.

Neyse, derdim tarih anlatıcılığına soyunmak değil.
O işi gerçek otoritelere bırakalım.
Ben sadece şehrin köklerine minik bir dokunuş yaptım.
Asıl meramım ise içimde yaşattığım Amasya tutkusunun
dayanaklarını keşfetmek.
Ve bitmez tükenmez memleket aşkımın derinlerine inmek.
Elbette Ferhat değilim, ayrıca Şirin’im de yok…
Benim sevdalarım İstanbul’da yaşandı, dağ taş da delmedim.
Ama martıların kanatlarında epeyce yolculuk yaptım.
Boğaz’ın lacivert sularında yelkovan kuşlarıyla birlikte yüzdüm.
Arada sırada tepelerine çıkıp bu aziz şehre şiirler yazdım.
Elini tuttuğum sevgililerim ruhumda derin sarsıntılara sebep oldu.
Her âşık gibi bazen de kayboldum…
Uzun zaman dilimlerinde yolculuklara çıkıp kendimi aradım.
Buldum mu?
Ne gezer, gönül serseri olunca aklın fermanı neye yarar?
Zaten mantık tatile çıkmış…
Düz duvarlara tırmandım, bulutlara koştum…
En sonunda dedim ki, “Amasyalı olmak böyle bir şey.”
Benzim mimozalar gibi sapsarı olsa da, yüreğim erguvanlar gibi
dağlara sığındı.
Pişmanlık mı?
Asla, hangi hemşerim aşka uzak yaşamıştır ki?
Yeşilırmak’ın yaşamında hüzzamın, nihavendin erişilmez tatları yok mudur?
Baba İshak neye isyan etmiştir?
Kalede niçin asılmıştır?
Kafamda binlerce soru, aşkla sevdayla geçen bir ömür.
Hani derler ya: “Her yol Roma’ya çıkar.”
Benimki de Amasya’ya…
Tarihin, kültürün vadisine.
Şarkı sözü gibi: “Bir avuç mutluluk yeter.”
O da memleketimde fazlasıyla var…
Ve kulağıma fısıldar: “Sen bir adım at, ben iki adım atmaya hazırım” der…
Ve ilave eder…
“Yeter ki gel.”

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Mayıs 2023

AŞK

 


Gurbette yaşamanın en iyi yanı insanın doğduğu
toprakları özlemesidir.
Oysa içinde olsanız, onca güzellik aklınıza bile gelmez.
Örneğin Pirler parkı, kaç kişinin gözlerinde tüter.
Elbette iki adım mesafede ama gel gör ki bize uzay üssü uzaklıkta.
Bir de yaşanmışlıklar varsa, ciddi anılar biriktirilmişse
her daim gönlünüzdedir.
Evet, Amasya gerçekten hasret duyulacak kadar özel bir kenttir.
Durduk yere mi Osmanlı şehzadeleri bu topraklarda yetişmiş,
kimi padişah olmuş, kimi de tarihi figür.
Tabii Amasya tek boyutlu bir il değil.
Her bir köşesi kendine has özellikler taşır…
Tarih kültür ana teması, antik dokusu, mabetleri hamamları
görülecek yerler.

Bir de Yeşilırmak var ki, dostluk kurduğunuzda âdeta içinize akar.
Ve sizi zoraki şair yapar.
Eğer edebiyata meraklıysanız kulak verin sessiz ve sakin akan sulara,
anlatacak ne çok hikâyesi vardır.
Başlar sekiz bin yıl öncesinden…
Etiler, Pontus, Osmanlı, Selçuklu masallarına uzanır.
Arada aşk mevzularına değinir, Ferhat’tan söz eder.
Dağları taşları nasıl deldiğini mitolojik bir dille aktarır.
Başınız ağrıyorsa Lokman dedeyi işaret eder.
Olmaz ama velev ki oldu; yolunuzu kaybettiniz.
Strabon amcanız anında yanınızdadır der.
Bu arada sularından beslenen salkım söğütleri
özlediğini ifade eder…
Tabii etrafı yüksek duvarlarla kuşatılmıştır…
Son hâlinden memnun değildir…
Sık sık sorar Amasyalılara: “Irmak mıyım, kanal mıyım?
Karar verin artık” der.
Ancak dertlenmesini duyan olmaz, çünkü herkes kendi
derdine düşmüştür.

Zaten mahalleleri tek tek yok edilirken, yüzlerce ev konak
barbarca silip süpürülürken kimsenin sesi çıkmamıştır.
Bir tek Hatuniye kendini kurtarmıştır…
O da konu mankeni gibi kameralara her gün poz vermektedir.
Ve Yeşilırmak…
Asırlardır şehrin içinden akıp giden İris nehri Karadeniz
yolculuğuna devam eder.
Ama bu topraklarda aşk her zaman vardır.
Bağların elması üzümü kirazı, Taşova’nın bamyası…
Bereketin sembolleri gibi inatla varlığını sürdürürler.
Müzik eşlik eder bağ bozumuna…
Merzifon’un karası, Ziyere’nin yapıncağı, Yenice’nin çavuşu
sıraya girer Garbis ustanın evinde…
Şarap olacaklardır, gönüllere pembe bir dünya sunacaklardır.

Ah Amasya ah…
Gel desem gelmiyorsun, git desem gitmiyorsun…
Yerleşmişsin yüreğimin tam orta yerine…
Hasret duygularımı her gün tırmalıyorsun…
Hoşuma gitmiyor da değil hani…
Çünkü sen benim alın yazım, kaderimsin…
Ve bitmeyen aşkımsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

UMUTLAR SÖNMESİN

 
Yarın dananın kuyruğu kopacak.
Vatandaş olarak beş yılda bir olsa da adam yerine konulmak
güzel bir duygu.
Zaten hükmümüz bir günlük, seçtiklerimiz Ankara’ya
toplandı mı gerisi hikâye.
Belki de ülkemizin kaderi, geleceği şekillendirecek politikacıların
bu topraklarda yetişmemesi.
Aslında kapatılan DPT (Devlet Plânlama Teşkilatı) önemli bir kurumdu.
60 darbesi sonrası yapılandırılmıştı, hazırladığı beşer yıllık plânlarla
Türkiye’nin vizyonunu öngörüyordu.
Ancak ilk golü Demirel’den yedi.
Muhterem vakti tarihinde “Bize plân değil, pilav lâzım” dedi.
Ve ülkenin kaderi o tarihten sonra siyasi liderlerin iradesine teslim edildi.
Tabii bizde, muhalif cenahta yenilmeyi öğrendi.
Bir kez değil, on kez değil…
Her seçimde yenildik.
Sonunda geldik mi 14 Mayıs’a, yine ittifaklar yine belirsizlikler…
Elbette sandığa gidip oyumuzu kullanacağız…
Lâkin 15 Mayıs sabahı nasıl bir güne merhaba diyeceğiz?
İşte bu konuda ciddi endişelerim var.
İktidar namert, muhalefet çok parçalı…
Bizde de her zamanki gibi bol kepçe umut, enginlere sığmayan iyimserlik.
Tek sığınağımız sanat ile tarihin kazandırdığı bilinç.

Fakat günlük siyaset hakikaten berbat bir şey, çıkmaz yol.
İnsanın perspektiflerini daraltıyor, ufkunu karartıyor.
Hele anlamsız polemikler, tahammülü zor vıdı vıdılar.
Yine de türbin seyircisi olmak güzel, orta oyunu gibi tuluat
tiyatrosu izliyoruz.
Karakterler oynadıkları rolün hakkını layıkıyla veriyorlar.
Başrolde Reis ve tayfası…
Karşı cephede bay Çelebi ve yol arkadaşları…
En uçta da altı buçuk yıldır mahpus damlarında çürümeye
terk ettiğimiz bir delikanlı…
Yeni örgütünün çatısı altında yeşillikler içinden sol rüzgârlar estiriyor.

Elbette bu düşüncelerim raf ömrü çoktan dolmuş olan
sağ-sol kamplaşmasının ürünü değil.
Sadece halkımızın yüzünün gülmesini istiyorum.
Açlık mücadelesi vermesin, ödeyeceği kirayı düşünmesin…
İnsanca yaşam standartlarına kavuşsun.
Bu arada satın alınamayacak araba, üzerinden geçilemeyen köprü,
yolcusu olmayan hava alanı istemiyorum.
Ne İHA’da ne SİHA’da ne de uçak gemisinde gözüm var.
Sadece barış sevdalısıyım…
Hem dünyalar güzeli hem de jeopolitik açıdan kritik coğrafyamızda
komşularımızla dostluk arzuluyorum.
Bir de tarımdan hayvancılığa kadar ülkemiz üretim cenneti olsun,
et fiyatları asgari ücretin %1’ni geçmesin ki…
Bebelerimiz karbonhidratın esiri olmasınlar.

Evet, yarın seçim var.
Lütfen bu yazımı politik olarak algılamayın.
Kime oy verirseniz verin, yeter ki güneşimiz kararmasın…
Ve umutlarımız sönmesin.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİZİM DOSTLAR

 


Mayıs ayının ortasına geldik sayılır.
Şunun şurasında Haziran’a ne kaldı ki, sayılı günler.
Belki de baharın en güzel ayı.
Ne sıcak ne soğuk, tatlı bir meltem eşliğinde gezmek ne hoş
bir duygudur.
Bence tam zamanı, nereye gidilerse gidilsin mevsimin tadını
çıkartmak lâzım.
Örneğin, bir Amasya turu fena olmaz.
Kirazlar dalında, kayısılar olgunlaşmış, şeftaliler ye beni diyor.
Hele de Ziyere’nin bağları, bereketin sembolü…
Yeşilırmak vadisinin en verimli toprakları.
Havuz başının az ilerisine bir de baraj gölü yapılmış…
Tam da cennet mekân olmuş.
Gittim, gezdim, gördüm.
Ama çok eksiği var çok.
Başta gölün etrafı kel, oysa yemyeşil bir doku yakışırdı.
Bir de yürüyüş parkuru…
Bir de butik bir otel…
Al sana beş yıldızlı tatil beldesi.
İnanın sahillerin eski cazibesi kalmadı.
Yakın tarihimizin orta direği yaşlandı ve de yoksullaştı.
Yani Özal’ın hayâli suya düştü…
Şimdi bu nesil yeşilliklerle bezenmiş dağ, bayır arıyor.
Tabii ucuz olmak, can yakmamak koşuluyla.
Belki çoğunuz gidip görmüşsünüzdür…
İstanbul’un yakın köyleri başta Polenez olmak üzere
iç turizm sayesinde köşeyi döndüler.
Gidenlerin aradıkları temel özellikler:
1- Otantik yemek arzuluyorlar.
2- Ucuz ve temiz konaklama.
3- Çevre doğal olsun, kent yaşamını hatırlatmasın.
Kimsenin olimpik havuz peşinde koştuğu yok,
sadece doğanın kucağında güzel bir gün geçirmek istiyorlar.
Bence kentli vatandaşa bu tür hizmetleri sağlamak zor olmasa gerek,
öyle büyük projelere de gerek yok…
Tek ihtiyaç, vizyoner kişileri bulup ön ayak olmasını sağlamak.
Eeee, Amasya’da küçük bir yer değil hani…
Elbette idealist birileri çıkacaktır, yarınlara güzel izler bırakmak
için elini taşın altına sokacaktır.
Bak o zaman Ziyere’nin yeni yüzüne…
Bağlarında kasalanmış meyveleri halin yolunu tutmadan
özel araçların bagajlarındaki yerini alacaktır.
Hele Anadolu mutfağı organize bir şekilde hizmete sunulursa,
çöreğimiz, yağlımız, dolmalarımız, keşkeğimiz, tatlılarımız
görücüye çıkar.
Tabii yapılacak otel bünyesinde düşünülmek kaydıyla…
Çok değil, 50-60 yataklı konaklama yeri yalnız Amasya’nın
değil çevre illerinin de çekim merkezi hâline gelir.
Evet, bu tür hayâllerime lütfen olmayacak işler diye bakmayınız…
Bir de kötümser olmayın, yolunuz Polenez köye düşerse
bir-iki gün kalıp çevresini gezip dolaşın…
Ne demek istediğimi anlarsınız.
Adamlar yol kenarında tatsız tuzsuz dutları minik kaplarda
50-60 liraya satıyorlar…
Bu arada gezen tavuk yumurtası muhabbetine girmeyeceğim,
hakikaten b.ku çıkmış vaziyette, asabım bozuluyor.
Son olarak da gelen misafirlerin içkisine, giyimine kuşamına
karışmayacaksınız…
Nasıl ki Menderes, Demirel, Ecevit, Özal devirlerinde seküler
yaşam tarzına müdahale edilmedi…
İçen vatandaş da, beş vakit namaz kılan da bizimdir…
Bizim dostlar.
Macit CÜNÜNOĞLU

11 Mayıs 2023

İSTANBUL'DAN BERLİN'E...


Siyasetin dipsiz kuyusunda gezinmektense müziğin
eşsiz dünyasına sığınmak evlâdır.
Tabii bu benim düşüncem,  ayrıca birilerine ayar vermek
ne haddime, kendi yolumda sessiz sedasız yürümeyi
tercih ederim.
Nitekim an itibariyle klarnet soloları dinliyorum.
Araya da kanun taksimleri koyuyorum.
Nedense bu tür enstrümanların tınısı ruhumun
derinliklerine işliyor.
Belki de bu sabah fazla duygusalım.
Bazen de romantik hâllerim tavan yapar, şikâyet de etmem.

İşte tam burada sizlerle Almanya seyahatimi paylaşayım.
Yıl: 1999, Berlin’deyim.
Otel rezervasyonum tamam, Karl Marx bulvarı
Rosa Luxemburg caddesi üzerinde.
Ne de olsa kan çekiyor.
Kentin tam ortasındayım, meşhur duvar yıkılalı on yıl olmuş.
Meraklı bakışlarla geziniyorum.
Eeee, kerahat vakti de gelmiş…
Gözüme çarpan ilk bara daldım.
Canlı müzik de var, piyano-kontrabas ve klarnet.
Ohhh, misss!
Barmenden bir duble rakı istedim, dedi ki “yok”…
Belli ki Türklerin uğrak yeri değil…
Anında viskiye çevirdim…
Ama orkestra o kadar güzel çalıyor ki…
Bir an için kendimi  New Orleans’ta sandım…
Resmen caz yapıyorlar,  tabii zevkten dört köşeyim.
Louis Armstrong’dan birkaç parça istedim, sağ olsun çaldılar.
Derken efendim artık ikinci uğrak yeri vakti geldi çattı.
Anında kendimi Türk mahallesine attım.
Kreuzberg, sanki İstanbul semti.
Bankalarımızdan tesettür giyim satan mağazalara kadar.
Bir farkla, İslami işyerlerinin pek çoğu sex shoplarla yan yana.
Ne güzel dünya, “işte laiklik işte seküler hayat” dedim.
Ve “Dostlar meyhanesi”ni  bulmam zor olmadı.
Bingöllü Haydar’ın yeri, ocak başı, raflar aslan sütü dolu.
Ailecek işletiyorlar, karı-koca ve çocuklar.
Bir de garson kız var, Rus göçmeni…
Ama bir içim su, sanki cennet hurileri kadrosundan.
Haydar’ın himayesine sığınmış gibi duruyor, hafif kuma pozisyonları.
Neyse, beni ilgilendirmez, Allah sahibine bağışlasın…
Bir kebap, mezeler ve bir de 35’lik söyledim, başladım muhabbete.
Aman da aman, ne de özlemişler memleket sohbetlerini…
Bende lâf çok, konuştukça konuştum ve gecenin ilerleyen
saatlerinde ant içip ayrıldık.

Geldim otelime, Alman vatandaşlığına geçmiş Kürtler işletiyor.
Aile şirketi, Vanlılar.
Eski bina, mükemmel restorasyonla beş yıldızlı hâle getirmişler.
Konfor, temizlik, teknoloji mükemmel.
Odalar harika, sanki evimdeyim.
Ancak sayılı günler çabuk biter.
Döndüm İstanbul’uma, aşkıma…
Aradan geçmiş on dört yıl, Almanya maceram hâlâ aklımda…
Hele de o klarnetin sesini asla unutamam…
Bu duygular içinde açtım YouTube, buldum Hüsnü’yü…
“Ah İstanbul” parçasını dinliyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

10 Mayıs 2023

GÖNÜL İSTER Kİ…

Mayıs ayının ortasına geldik sayılır.
Şunun şurasında Haziran’a ne kaldı ki, sayılı günler.
Belki de baharın en güzel ayı.
Ne sıcak ne soğuk, tatlı bir meltem eşliğinde gezmek ne hoş
bir duygudur.
Bence tam zamanı, nereye gidilerse gidilsin mevsimin tadını
çıkartmak lâzım.
Örneğin, bir Amasya turu fena olmaz.
Kirazlar dallarda, kayısılar olgunlaşmış, şeftaliler ye beni diyor.
Hele de Ziyere’nin bağları, bereketin sembolü…
Yeşilırmak vadisinin en verimli toprakları.
Havuz başının az ilerisine bir de baraj gölü yapılmış…
Tam da cennet mekân olmuş.
Gittim, gezdim, gördüm.
Ama çok eksiği var çok.
Başta gölün etrafı kel, oysa yemyeşil bir doku yakışırdı.
Bir de yürüyüş parkuru…
Bir de butik bir otel…
Al sana beş yıldızlı tatil beldesi.

İnanın sahillerin eski cazibesi yok.
Yakın tarihimizin orta direği yaşlandı ve de yoksullaştı.
Yani Özal’ın hayâli suya düştü…
Şimdi bu nesil yeşilliklerle bezenmiş dağ, bayır arıyor.
Tabii ucuz olmak, can yakmayacak koşuluyla.
Belki çoğunuz gidip görmüşsünüzdür…
İstanbul’un yakın köyleri başta Polenez olmak üzere
iç turizm sayesinde köşeyi döndüler.
Gidenlerin aradıkları temel özellikler:
1- Otantik yemek arzuluyorlar.
2- Ucuz ve temiz konaklama.
3- Çevre doğal olsun, kent yaşamını hatırlatmasın.
Kimsenin olimpik havuz peşinde koştuğu yok,
sadece doğanın kollarında güzel bir gün geçirmek istiyorlar.

Bence kentli vatandaşa bu tür hizmetleri sağlamak zor olmasa gerek,
öyle büyük projelere de gerek yok…
Tek ihtiyaç, vizyoner kişileri bulup ön ayak olmasını sağlamak.
Eeee, Amasya’da küçük bir yer değil hani…
Elbette idealist birileri çıkacaktır, yarınlara güzel izler bırakmak
için elini taşın altına sokacaktır.
Bak o zaman Ziyere’nin yeni yüzüne…
Bağlarında  kasalanmış  meyveleri halin yolunu tutmadan
özel araçların bagajlarındaki yerini alacaktır.
Hele Anadolu mutfağı organize bir şekilde hizmete sunulursa,
çöreğimiz, yağlımız, dolmalarımız, keşkeğimiz, tatlılarımız
görücüye çıkar.
Tabii yapılacak otel bünyesinde düşünülmek kaydıyla…
Çok değil, 50-60 yataklı konaklama yeri yalnız Amasya’nın
değil çevre illerinin de çekim merkezi hâline gelir.

Evet, bu tür hayâllerime lütfen olmayacak işler diye bakmayınız…
Bir de kötümser olmayın, yolunuz Polenez köye düşerse
bir-iki  gün kalıp çevresini gezip dolaşın…
Ne demek istediğimi anlarsınız.
Adamlar yol kenarında  tatsız tuzsuz dutları minik kaplarda
50-60 liraya satıyorlar…
Bu arada gezen tavuk yumurtası muhabbetine girmeyeceğim,
hakikaten b.ku çıkmış vaziyette, asabım bozuluyor.
Son olarak da gelen misafirlerin içkisine, giyimine kuşamına
karışmayacaksınız…
Nasıl ki Menderes, Demirel, Ecevit, Özal devirlerinde seküler
yaşam tarzına müdahale edilmedi…
İçen vatandaş da, beş vakit namaz kılan da bizimdir…
Bizim dostlar.

Macit CÜNÜNOĞLU


HERKESİN BİR DERDİ VAR...


Volkan Konak “Cerrahpaşa” şarkısında diyor ki,

“Herkesin bir derdi var,
  durur içerisinde…”

Bugün Mayıs’ın 11’i.
Yıl 1982, tam kırk bir yıl önce sevgili eşimi, çocuklarımın
annesini kaybettim.
Yer: Çapa Tıp Fakültesi.
Amansız hastalıkla bir buçuk sene mücadele ettik ama
acı son, kurtulamadı.
Zor zamanlardı, 12 Eylül süreci bütün şiddetiyle sürüyordu.
Teslim olmamıştım, kaçaktım.
Üstelik İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın arananlar listesindeydim.
Partim yurt dışına çıkmam için pasaportumu dahi hazır etmişti.
Ancak iki çocuğumu, hastanede yatan eşimi bırakıp ülkeyi
terk etmeyi düşünmedim.
Karım matematik öğretmeniydi, 1 Mayıs mahallesinde
görev yapıyordu.
Üsküdar TÖB-DER’in de aktif üyelerinden biriydi.
İKD’nin (İlerici Kadınlar Derneği) mitinglerine katılır,
sokak gösterilerinden geri durmazdı.
Ve sanırdık ki devrim yapacağımız günler yakın.
Nitekim devrim oldu, adı 12 Eylül kanlı faşizmi.
Hemen peşinden hastalık (lösemi), ortada kalan iki çocuk…
Yaşları iki ile beş…
Netice de bir ay önce kaybettiğim annemin mezarının
yanı başına yirmi sekiz yaşında öğrencilerinin 
kolları arasında gömdük.

Ve asıl hikayem bundan sonra şekillendi.
Apartman komşumun ihbarı üzerine yakalanmam, polis karakolları,
Gayrettepe 1. Şube, Selimiye zindanları vs.
Derken hayat yeniden başladı.
Ortada iki değerli miras, evlatlarım.
İş güç yok, DİSK davasından yargılanıyorum…
Mahkeme hakkımda 11 yıl 8 ay mahkumiyet cezası istiyor.
Duruşmalar devam ediyor…
İki günde bir kâh Metris’te, kâh Hastal’dayım.
Bazen de Selimiye’de.
Yine de gençliğin verdiği enerjiyle müthiş bir direnç gösteriyorum.
Derdim iki çocuğumu yetiştirmek, tabii kimseye muhtaç olmadan.
Bu arada ağabeyimin mesleği fotoğrafçılığa dört elle sarılış…
Açılan işyerinin kısa sürede başarıya ulaşması…
Ve bütün bunlar olurken öncelikle ekonomik özgürlüğün
penceresini aralamak…
Ayrıca örgütsel bağımsızlığın kazanılması ile bol bol kitap okumalar,
yurt içi yurt dışı yapılan geziler…
Kazanılan düşünsel özgürlüğün keyfine varmak…
Derken geldik mi 73 yaşa.

İşte hayat şimdi başlar.
Arkada üç çeyrek yüzyıla yaklaşan zaman dilimi…
Onca yaşanmışlıklar…
Evlatlarla kurulan dostlukların derinleşmesi…
Torunların yüreklerde yarattığı eşsiz heyecanlar…
Elimde gitarım…
Şarkılar mırıldanırım sevgili eşim Onur’uma…
“Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek…”
Sonra Volkan Konak girer devreye...
Bir kez daha yüreğim dağlanır:

“Herksin bir derdi var,
  durur içerisinde…”

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Mayıs 2023

MUTFAKTAN SEÇİME


Patlıcanların eski tadı yok.
Oysa en çok sevdiğim sebze.
Rahmetli anacığım da patlıcan yemeklerini bir güzel yapardı.
Özellikle pehli ile karnıyarık favorilerim arasındaydı.
Hâlâ tadı damağımdadır.
Bir de toyga çorbasını unutamam, içmeyeli neredeyse
yarım yüzyıl olmuştur.
İnternet tariflerine baksam da o eski lezzeti bir türlü tutturamadım .
Neyse, halkımızın büyük bölümünün açlık sınırında yaşadığı
bu devirde yemekten içmekten söz etmek ne kadar doğru olur?
Yine de mutfağı önemseyen biriyim.
Gençlikte ise sadece karın doyurmak eylemi olarak bakardım.
Ama şimdi, belki de yaşımın ilerlemesiyle estetik kaygıları
ön plâna çıkartıyorum.
Öncelikle bu işin ustalarına saygı duyuyorum.
Örneğin halamın torunu Vehbi (Kiper) gerçek bir gurmedir.
Malzeme seçiminden pişirme sürecine kadar büyük bir özen gösterir.
Birkaç kez ürettiklerini yemek nasip oldu, tek kelimeyle harika.

Yaman hocayı (Kesim) ise yeni tanıdım.
Ama “Amasya mutfağı” adlı kitabını bir solukta okudum.
Belli ki O da mutfağın otoritelerinden.
Ayrıca yöresel yemeklerimizi bir güzel anlatmış ki,
insan okurken iştahı kabarıyor.
Evet, aslında mutfağımız da kültürün bir parçası.
Özellikle ülkemiz yemekleri çok renkliliğin mirası.
Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Arap…
Çok sesli armoni.
Tencerede harmanlanıp hayatımıza giriyor.
Tabii gönül isterdi ki bu tür gelenekler  ilelebet sürsün…
Ama yanlış politikalar, zulümler kıyımlar bir yanımızı eksik bıraktı.
Oysa Türkler üzümü, zeytini Anadolu’ya geldiklerinde tanıdılar.
Her ikisinin de bu topraklar anavatanı.
Ayrıca zeytin yalnızca kahvaltı da tüketilmemiş, yağıyla önce
insanlığa ışık, kandil olup çağları aydınlatmış.
Bir de dezenfektan olup bedensel temizliği sağlamış.
Besleyici değerini yazmaya lüzum yok sanırım, tek kelimeye şifadır şifa.
Aynı şekilde üzüm pekmez olmuş, gerçek doping…
Şırası şarap lezzetine ulaşmış, gönülleri pembe hayâllerle buluşturmuş.

Evet, siyasetin girdabından kurtulup bu mevzuları paylaşmakta güzel.
Yoksa seçim atmosferini dalıyor insan.
O onu dedi, bu bunu dedi…
Derken bambaşka bir dünyaya savruluyoruz.
Ve inanın fevkalade yorucu da oluyor.
Üstelik politik bombardımanlar bir işe yaramıyor.
Nasıl olsa herkesin oyu belli, saflar netleşmiş…
İstenildiği kadar mitingler yapılsın, 15 Mayıs sabahı milli iradenin
tercihi ortaya çıkacak…
Yani şapka düşecek, kel görünecek.
Yeter ki o güne kadar kaza bela olmasın, sağ salim çıkalım yarınlara.

 Macit CÜNÜNOĞLU



08 Mayıs 2023

SEÇİME DOĞRU

Erdoğan’ın en büyük başarısı toplumu germek oldu.
Daha doğrusu düşmanlık kültürünü yaşam biçimine dönüştürdü.
Tabii sonuçları da lehine seyretti.
Baksanıza geldiğimiz son noktaya…
Alt üstü bir seçim yapacağız, halkımız siyasi tercihlerini ortaya koyacak.
Sanki savaş hâli yaşıyoruz.
Oysa 14 Mayıs bayram günü ilân edilmeli, tam bir karnaval havasında geçmeli.
Meydanları dolduran halk ellerinde güllerle liderlerini dinlemeli.
Ve yüzler gülümsemeli, geleceğe umutla bakmalı.
İnanın parti ayırımı yapmadan bu görüşlerimi paylaşıyorum.
Çünkü kindar siyasi anlayışından bıktım.
Zaten sabıkası kabarık olan bir tarihimiz var.
Yıllarca sıkıyönetim altında yaşamız, kara deliklerimiz epeyce fazla.
Bari bugünden sonra ülkede barış iklimi estirelim.
Kimse incinmesin, burnu kanamasın.
Üç beş yöneticinin kötü emellerine alet olmayalım.

Ayrıca baksanıza dünyaya, mutlu toplumlar var, bir de bizim gibi
evrensel değerleri, demokrasiyi içine sindirememişler.
Tamam, hayat pahalılığı, enflasyon…
Hepsine eyvallah, ama üstesinden gelinemeyecek kötülükler değil.
Yeter ki içsel dünyamızda huzuru keşfedelim.
Baksanıza güneş her sabah yeniden doğuyor.
Bulutlar yerli yerinde, mehtap şairlerin rüyasına girmek için sırasını bekliyor.
Yeşilırmak yine durgun akıyor, her zamanki gibi ağırbaşlı.
Tanık olduğu tarihi sahneler yüreğini kabartsa da gözyaşları içine akıyor.
Tek tük kalan salkım söğütler de öpücük konduruyor aşkına.
Ve yolculuk devam ediyor Karadeniz’e, denizlerin en güzeline.

Evet, bu yazıyı kaleme alırken Batı klasiğinin en seçkin eserlerini dinliyorum.
Ruhum enginlere yolculuk yapıyor, Vivaldi’nin “Dört mevsim” konçertosu eşliğinde.
Zaten hayata çok sesli bakıyorum.
Öteki yok, düşman yok.
Varsa yoksa sevgiyle harmanlanmış ilişkiler geliştirmeye çalışıyorum.
Tersi zor iş, kötülüğü beslemek bana göre değil.
Ama aşk, sevda öyle mi…
Yeter ki bilincinizde kıvılcım çaksın, kartopu gibi çoğalarak akar yüreğimize.
Sağlıktır, enerjidir, gözlerdeki ışıltıdır.
Asla esirgenmemeli, yudum yudum içilmeli sevgi iksiri…
Dudaklarda bir tat, gönüllerde kiraz salkımı…
Ellerde şarap kadehleri…
Bir selâm göndermeli yıldızlara…
Sonsuzluğa göçen yoldaşlara…
Ve şükretmeli torunlarımızın yüzüne bakarak…
İyi ki hayattayız.

Son olarak da boş verin sandığı seçimleri.
Kaptırmayın kendinizi siyasi türbülansa…
Hani derler ya bizim oralarda:
“Amasya’nın Bar dağı, biri olmazsa bir dağı.”
İşte öyle bir şey…
Yeter ki yolumuz sevgi çınarlarıyla buluşsun...
Mutlu olmak için çok sebep var bu dünyada…
Gönüller derviş olsun, kalplerimiz aşkla çarpsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Mayıs 2023

AMAN DİKKAT!

Yazı üretip paylaşmak keyifli iş.
Fotoğraf da öyle değil mi, anlamlı bir görsel epeyce beğeni topluyor.
Yalnız bugünlerde patates-soğan fotoğraflarını özellikle Facebook’a
koymak çok akıllıca değil.
Çünkü siyasi atmosferin negatif enerjisini beyinsel dokusuna kodlayan
bazı arkadaşlar anında saldırıya geçiyorlar.
Ben de gittiğim pazarda çektiğim bir fotoğraf karesini iki gün önce
paylaşmak gafletinde bulundum.
Vay canına be, eleştiriden öte necip milletimizin gazabına uğradım.
Hatta biri işi Ermeni çete üyeliğine kadar götürdü.
Tabii bu anlamda ciddi sayıda üyeyi ihraç etmek zorunda kaldım.
Elbette eleştiri yapılabilir, olmalıdır da.
Ancak nezaketi, terbiyeyi, saygıyı elden bırakmadan.
Ama edep dışı suçlamalar doğrusu ya insanın ruh sağlığını bozuyor.
Ayrıca uyarıyorum da, fakat nafile…
Yaratana sığınıp giydirmeye devam ediyorlar.
Sanki burası futbol arenası, ben de hakem…
Basıyorlar kalayı.
Oldu canım, korkuluk edasıyla “atış serbest” diyecek hâlim de yok.
Üstelik utanmıyorlar da, yorumlarda karşı görüş falan da yok.
Sadece okkalı küfür, salya sümük seviyesiz çemkirme.
Tabii bir yere kadar, herkesin tahammül sınırı var.
Nihayetin de gösteriyorum kırmızı kartı, sen sağ ben selamet.
Arkalarından el sallıyorum bay bay diyerek.

Bu arada yazı konusunda ahkâm kesenlerde az değil.
“Yahu sosyal medya dediğimiz bu tür mecralar hesaplaşma alanı değildir…”
Desem de fayda etmiyor.
Hâlbuki düşüncenin yazıya dökülmesi ciddi bir iştir.
Ustalıktan edebiyattan söz etmiyorum, sadece basit bir ifade tarzı derdim.
Sohbet tadında muhabbet kıvamında, biraz da araya dedikodu kattın mı
tadından yenmez.
Benim yaptığım iş de bu.
Ayrıca hiçbir zaman sözcükleri bir araya getirme konusunda iddialı olmadım.
En azından bu işin büyük ustalarına saygısızlık olur, üstelik haddime mi.
Yine de günde üç beş satırla olsa da dostlarımla iletişim kurmayı seviyorum.
Ne mutluluk, elbette okuyan da sağ olsun, okumayan da…
Mühim olan insanlık, paranın ne önemi var…
Diyor Özdemir Erdoğan bir şarkısında.

Yine şimdi aklıma geldi, soğan kadar TOGG paylaşımı da tehlikeli ve riskli.
Çünkü ciddi anlamda TOGG taraftarı var, toz kondurmuyorlar mübarek araca.
İstiyorlar ki sabah akşam TOGG güzellemesi yapayım…
Araya da İHA-SİHA koyayım…
Denizler fatihi uçak gemisini de unutmayayım.
Gördünüz mü geldiğimiz noktayı, ben diyorum çarşı Pazar yangın yeri…
Onlar diyor ki bu topraklar cennetin ta kendisi!
Buyrun burdan yakın değerli dostlar…
Ölür müsün öldürür müsün, bu nasıl aşktır bilemedim.
Ya biz bu gezegende yaşamıyoruz, ya da Reis aşısı çok etkili…
Etken maddesinde de din ile bayrak var…
Öyleyse tepe tepe kullan, çek bir kefen…
Yolumuz Afganistan’a kadar uzanır, bu kafa o kafa…
Taliban’ın anavatanı,  HÜDA-PAR’la da taçlanır…
Hizbullah olup akarlar BEŞTEPE koridorlarına...
Aman dikkat!

ANILARDAN YARINLARA

Altı yedi yaşlarındayım.
Gümüşlü mahallesindeki evimizde.
Annem mutfakta Talisman marka ocağın üstünde
kabak kızartıyor.
Radyoda da bir türkü çalıyor:

"Yanıyor mu yeşil köşkün lambası yar

Hiç bitmiyor şu gönlümün kavgası yar
Benim yârim kırmızı gül goncası yar
Ay gibi parlak gün gibi doğanım geliyor..."

O ne, annemin gözlerinden yaşlar şıpır şıpır akıyor.
Hayret bi şey, durup durduk yerde...
Sordum: "N'oldu anne?"
Cevapladı, çok duygulanmış...
Ruhu doğduğu topraklarda gezintiye çıkmış.
Aklına anası babası gelmiş.
Oysa annem Selanik'in Usturumca ilçesinin Şuşutsa köyünde doğmuş.
Ve kırk günlükken kundakta Anadolu'ya gelmiş...
Demek ki toprak çekiyor, duyduğu Rumeli türküsü yüreğine işlemiş.
Tabii yıllar geçti, yaşlar ilerledi...
Ama ocak başında yaşadığım o sahneyi hâlâ hafızamda yaşarım.

Evet, insan hayatında aidiyet duygusu önemli.
Dinini, tuttuğu takımı, hatta soyunu inkâr edenlere bu dünyada
rastlamak mümkün.
Fakat doğduğu toprakları unutan insanı hiç görmedim.
Hani derler ya: "Vatan insanın çocukluğudur."
Ne kadar da doğru ve anlamlı.
O nedenle Amasya her zaman rüyalarımın, hayâllerimin şehridir.
Elbette bir İstanbul değil, ayrıca kıyaslanamaz bile...
Ama çocuklukta yaşanılan eşsiz anılar, asla unutulmuyor,
insanın peşini bırakmıyor.
Düşünsenize Yeşilırmak'ın hırçın sularında boğulma tehlikesi yaşıyorsunuz...
Bir bayram günü Lokman dağının tepesinden akbabalardan korkup
aşağıya doğru koşuyorsunuz...
Ve tökezleyip yuvarlanma, uçurumun kenarında bir çalı dibinde 
son nokta.
Kafada en az üç dört yarık, kanlar gözler üzerinden süzülerek akıyor.
Mart dokuzunda Kırklar seferi, geleneksel Cilanbolu ziyaretleri...
Yine yangın yerinde bisiklet kiralayıp ilk pedal çevirişler...
Futbol sahasında yapılan bayram gösterilerinde desti ile su satmalar...
Hepsi bana ait enstantaneler...
Ve çok kıymetli bellek kayıtları.
Hayat da zaman zaman geri dönüşlerle daha da lezzetli hâle gelmez mi?
Ayrıca hep yarınları düşünerek yaşanmıyor.
Boş umutlar taşımak, pembe hayâller kurmak bana göre işler değil.
Ama Amasya gerçek, Yeşilırmak çok değerli...
Dağlar sığınağım, tarih kültürüm, mabetler beyinsel kıvrımlarım...
Bir de dostlar var ki...
Ruhsal dünyamın şeref konukları...
Kâh buluşmalar, kâh telefonda bir ses...
Yaşamı anlamlandıran güzellikler.

İşte böyle dostlar, yine ufak tefek dokunuşlarla memleketin üzerinde kanat çırptım.
Bir nevi yad edişler, gönül eğlenceleri.
Yoksa arpacık kumrusu gibi düşünerek bu hayat geçer mi?
Öncelikle güneşle dost olacaksın, bulutlarla yoldaş...
Pencerene martılar konarsa kışt demeyeceksin...
Bir lokma ekmekle paylaşmanın zevkine varacaksın..
Bir de balkondaki fesleğeni sulamayı unutmayacaksın...
Ki yaydığı rayihalar mutluğun nefesi olsun...
İşte o zaman daha umutla bakacaksın yarınlara.

Macit CÜNÜNOĞLU

BATSIN BU DÜNYA


5 Haziran 1977, günlerden Pazar.
Kırk altı yıl öncesine uzanalım.
Memlekette seçim var, tabii Amasya’da da.
Sandıklar milli iradenin tercihini bekliyor.
Ve sonuçlar tarihin sayfalarında yerini alıyor.
Birlikte göz atalım:
AMASYA
Seçmen sayısı: 163.292
Oy kullananlar: 132.475
Katılım oranı: %81.1
Geçerli oy: 127.557
Geçersiz oy: 4918
Partilere dağılımı:
CHP: 57.594 %45.2
AP: 48.026 %37.7
MSP: 9.305 %7.3
MHP: 8 091 %6.3
CGP: 1.723 %1.3
Milletvekilleri:
Erol Çevikçe-CHP
Vehbi Meşhur-CHP
Naci Altunay-AP
Muhammed Kelleci-AP
Evet, vaziyet bu çerçevede.
Katılım oranı yüksek bir seçim, yalnız beş bine yakın oyun
geçersiz sayılması ilginç.
Yine dikkat çekici bir husus da, CHP %45’lere tırmanmış,
Demirel’in AP’si ise %37.7 ile muhalefetteki gücünü hissettirmiş.
Bu arada halamın oğlu Erol Çevikçe kırk yaşında ikinci kez
parlamentonun yolunu tutmuş.
İlki Adana kontenjanındandı, seçildiğinde otuz altı yaşındaydı.
Hakikaten çok gençmiş, doğaldır…
M. Kemal Samsun’a çıktığında otuz sekizindeydi.
Ayrıca ben de her zaman genç beyinlerin parlamentoda olmasını
arzu ettim.
Çünkü gençliğin enerjisi, gözü karalığı, ataklığı ülkeyi bambaşka
ufuklara sürükleyebiliyor.
Tabii bilgili, evrensel değerlere sahip olmak koşuluyla.
Şaka maka ben de epeyce seçim gördüm.
Bilinçli olarak 69 yılından bu yana takipçisiyim.
Ancak bu kez farklı duygular içindeyim.
Şöyle ki, 21 yıllık AKP iktidarı hem ülkede hem de yüreğimde
derin yaralar açtı.
Ne de olsa sorumlu, duyarlı insanız.
Amansız hastalığa, tökezleyene, düşene ağlarım.
Hele hele de ölüm karşısında sesim soluğum kesilir…
Bir de genç kayıplar yok mu, dünyam yıkılır…
Evlâdını yitirmiş bir baba gibi yüreğim yanar.
Evet, adına ne derseniz deyin; terördü, savaştı yüzlerce
fidanımızı toprağa verdik.
En son da Maraş depremiyle elli binin üzerinde insanımız
sonsuzluğa göçtü.
Artık dayanamıyorum; barış istiyorum, özgürlük istiyorum.
Kavala, Demirtaş, Can mahpus damlarındayken doyasıya gülemiyorum.
Kısaca gülümseyen yüzler, mutlu bir toplum görmeyi arzuluyorum.
Bu masumane istekler çok mu, veya benim hakkım değil mi?
İnanın Kemal beyin vereceği 15 bin liradan çoktan vazgeçtim…
Keşke tamamı deprem bölgesine gönderilse…
Orada da sıcak yuvalar kurulsa, ocaklarda çorbalar kaynasa…
Daha ne isterim!
Hani derler ya: “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.”
İşte bu moddayım, gönlüm kıyamet çıkmasından yana…
Ne olacaksa olsun, yıkılsın bu dünya…
Elbette yeni hayatı kuracak namuslu vicdanlar çıkacaktır.
Macit CÜNÜNOĞLU

06 Mayıs 2023

ŞARKILARIN SESSİZLİĞİNDE


Bahar rüzgârları esiyor içimde.
Oysa Mayıs'ın başları.
Sanki yaşam sevincim coşmuş, bedenimi bir yerlere sürüklüyor.
Ama nereye?
Memleket olabilir mi?
Bilmem, belki...
Ancak martının kanatlarındayım.
Bulutlara yakın uçuyoruz, aşağısı masmavi 
Dağların gölgesi düşüyor denize...
Bir şarkı mırıldanıyorum:

"Uçun kuşlar uçun
  İzmir'e doğru..."


Uzaktan yelkovan kuşları selâmlıyor, bahçelerden erguvanlar.
Adalar çok yakında, mimozalar altın sarısı renkleriyle yine davetkâr.
Aman tanrım, bu ne güzellik?
Yoksa rüyada mıyım?
Silkinip kendime geliyorum.
Biliyorum ki benim güzergâhım doğduğum topraklar.
Amasya, Yeşilırmak'ın can verdiği şehir.
Ama bizim oralarda martı yok.
Cami avlularından güvercinleri, parklardan serçeleri hatırlıyorum...
Ya martı...
Yine de seslensem kulağına, dil döksem; beni sevdama götürür mü?
Ayrıca onun da ilk seferi olur.
Ne güzel, yıllar sonra ben ve bir İstanbullu, iki kanatlı.
Bembeyaz, irikıyım, sordum yaşını, delikanlı sayılır.
Öyleyse ver elini cennetin yeryüzündeki en güzel izdüşümüne.
Önce birer çay içeriz ırmak kenarında...
Çöreklerin en lezzetlisini ikram ederim yoldaşıma...
Bilirim ki Karaköy simitinden lezzetlidir...
Bir de Rıfkı amcadan yarım kilo ılganus...
Ohhh! 
Değmeyin keyfine.
Ben de o yerken bakacak değilim ya...
İki duble patlatırım mehtap aşkına.
Ve başlarım hüzzamın büyülü dünyasında dolaşmaya...

"Gecenin matemini
Aşkıma örtüp sarayım
Gittin artık
Seni ben nerde bulup yalvarayım..."

Görüyorsunuz ya, yaş yetmiş küsur olsa da gönül uslanmıyor.
Oysa necip halkımız siyaset türbülansına tutulmuş, 
baharlar bekliyor.
Sanki 15 Mayıs sabahı cennetin kapıları açılacak.
Ben de diyorum ki, hele cehennemin kapısı bir kapansın...
Üstü kalsın, geri kalan güzellikler bize yeter de artar bile.
Baksanıza Amasya'ya buram buram bahar kokuyor.
Bir adım ötede erik ağaçları...
"Çocukluğunda olduğu gibi gel de beni kopar diyor."
Ve ilave ediyor, "nasıl olsa sahibim görmez...
"Ayrıca meyveler paylaştıkça güzel!"

İşte bu duygular içinde gecenin sessizliğine doğru ilerliyorum.
Az ileride Kılıçdaroğlu, Maltepe'de...
Tam kadro sahada...
Şu anda İmamoğlu konuşuyor, belagati kuvvetli, genç adam.
Kitleler coşuyor, bayraklar havada uçuşuyor...
Diyor ki, "geliyoruz zincirleri kıra kıra..."
Ah gençliğim ah...
Bu yürek o günkü bedende olsaydı neler yapmazdım...
Yine de memnunum geldiğim noktadan...
İki duble rakı, bir kuple şarkı...
İşte o benim.

Macit CÜNÜNOĞLU


03 Mayıs 2023

MERHABA



Merhaba dostlar, bugün sayfamız hakkında sohbet etmek istedim.
Şöyle ki yaş ortalamamız 51, fena değil, ne çok genç ne de çok yaşlı.
Orta siklette vaziyeti idare ediyoruz, tabii ömürler de hızla tükeniyor.
Oysa geride bıraktığımız düne sık sık uzanıyoruz.

Elbette mazinin labirentlerinde kaybolmadan.
Fakat bir de bugün ve yarınlar var.
Bilhassa güneşli günlere olan hasretimiz her geçen gün daha da artıyor.
Tamam, biricik kentimiz Amasya ağır kayıplar verdi.
O oldu bu oldu, sonuç da eski şehir artık tarihin altın sayfalarına gömüldü.
Ne yapalım, ağlayacak ağıt yakacak hâlimiz de yok.
Öyleyse yeni yapılanmalara ayak uydurmak zorundayız.
Ve yeni manzara karşısında pozisyon alıp, katkı sağlamanın
yollarını aramalıyız.
Minik bir örnek vermek isterim, yine bu sayfada paylaştığım
Amasya fotoğraflarından bazıları inanmayacaksınız ama on binlerce
beğeni aldı ve yüzbinlerce kez tıklandı.
Ne güzel, demek ki maksat hasıl olmuş.
Zaten temel felsefemiz de bu güzeller güzeli kentimizi olabildiğince
tanıtımını sağlamak, sesini tüm dünyaya duyurmak.
Bir de ufak tefek yazılarla reklâm kampanyasını karınca kararınca desteklemek.


Şu ana kadar da fena gitmiyor.
Sayfa interaktif özelliğiyle üye sayısını her geçen gün artırıyor.
Ayrıca paylaşılan fotoğraflar özenle seçiliyor, mümkün olduğunca
çör çöplük filtre ediliyor.
Aynı titizlik yazılarda da gösteriliyor; pehlivan tefrikası, askerlik hikâyeleri
yer bulmuyor, taşıdığı mesajlar altı çizilerek vurgulanıyor.
Daha ne olsun, ayrıca gönlümüzün şenlenmesi de işin bonusu.
Netice itibariyle ömrümüz ahla vahla geçmiyor…
Hem yeni arkadaşlar edinip ilişkileri derinleştiriyoruz, hem de yepyeni
dostluklara yelken açıyoruz.
Biliyoruz ki yolu sevgiden geçen herkes bir yerlerde buluşur…
Kurucusu olduğum bu platform da böylesi duygulara hizmet ediyor.

Evet, değerli dostlar, bugün var yarın yokuz.
Ahir ömrümüzde güzelliklere imza attınız attınız…
Geriye bıraktıklarınızın toplamı zenginlikler ifade ediyorsa…
Sizden mutlusu yoktur.
Haaa, bir de mal mülk biriktirme işi var ki, o da ayrı bir kulvar.
En azından benim gündemim olmaz, bu topluma iki evlât yetiştirdim.
Dört de torunum var, işte benim servetim.
Gerisi de hikâye, tabii tüm bunlar benim tercihim.
Bir de Amasya sevdam var ki, aşkımın belgesi bu sayfadır, buradaki
paylaşımlarımdır, yazılarımdır…
Bu duygular içinde tekrardan tüm dostlarıma merhaba.
Sevgiyle kalın canlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

01 Mayıs 2023

YENİ YÜZYILA GİRERKEN


I Mayıs’ı geride bıraktık, artık önümüze 14 Mayıs’a bakalım.
Bizde bayram bitmez, millisi var dinisi var.
Bir de sandık bayramı olsun.
Zaten Batı toplumlarında seçim şenliktir, demokrasi şölenidir.
Ama bu topraklarda biraz sancılı geçer, hatta particilik uğruna
cinayetler bile işlenir.
Yani kan dökülür, olan da göçüp giden Niyazilere olur!
Neyse, yeter ki seçimlere gölge düşmesin, çünkü sandık güvenliği önemli.
Hele kaybedecekler için hayati mesele.
Ayrıca yirmi bir yılın getirdiği konfor ve rahatlık var…
Girilen tüm seçimler kazanılmış, nerden çıktı şimdi 14 Mayıs?
Vaziyet kötü, ittifaklar falan derken anketler ilk sinyali çaktı…
Çok büyük bir sürpriz olmazsa Cumhur gidici…
Ya sonra, sonrası Allah kerim, hele kazasız belasız ilk baraj atlatılsın…
Gerisi kolay, nasıl olsa sakin güç bay Kemal ortalığı toplar.
Bakarsınız parlamento çoğunluğu da sağlanır, yeni Reis’in eli güçlenir.
Asena Meral de başbakanlık turları atmaya başlar.

Fakat ülkenin geleceği pembe tablolara aday değil.
Tamtakır hazine, milyarca dolarlık iç ve dış borç….
Kemal bey istediği kadar bol keseden vaatlerde bulunsun, kapitalist Dünya
Türkiye’ye destek vermek için sıraya girmiş değil.
Hele de çağımızda, paranın tanrı olduğu bir devirde kimse kimseye bedava

öpücük bile vermez.
Yoksa yanılıyor muyum veya kötümser mi düşünüyorum?
Belki 21 yıllık saltanatın har vurup harman savurması dizginlenip

Beştepe Diyanet gibi mecralarda yapılacak tasarruflar vatandaşı umutlandırır,
moral değerlerini yükseltir.
Bu bile yarınlar için ara gazı olabilir…
Eğitim, sağlık, adalet gibi alanlarda gerçekleştirilecek radikal dönüşümler
ise topluma nefes aldırabilir…
Ama asıl mesele refah ülkesi yaratmaktır…
Özgürlükçü, eşitlikçi bir anlayışla sosyal devleti yeniden inşa etmek hiç de
kolay bir iş değildir.
Hele Kürt sorunmuz vardır ki, çöz çözebilirsen.
Yüzyıllık kronikleşmiş temel mesele.
Asla hamasetle, kardeşlik edebiyatıyla çözülemeyecek çapta.
Bir de esmek gürlemek tehdit dili, yangına benzin dökmektir.
Öncelikle koşulsuz barış ülküsü devreye girmelidir…
Hakim ulus edasıyla tepeden bakma alışkanlığından vazgeçilerek pekala

parlamento çatısı altında çözülebilir.
HDP veya yeni adı her neyse eli dostça sıkılmalı…
Nasıl ki yeri geldiğinde oylarına muhtaç olunuyor, aynı samimiyetle
görüşleri ve düşünceleri de dikkate alınmalıdır.
Suriye meselesinin çözümü için Sedat’a gösterilecek şefkat
Demirtaş’tan esirgenmemelidir.
Son olarak da hapishaneler düşünce suçlularından arındırmalıdır…
Ve Gezi mahkûmları başta olmak üzere özgürlük iklimine hızla geçiş yapılmalıdır…
Yoksa 14 Mayıs’ın sevinci, kıvancı halkın kursağında kalır ki…
Yazık olur ülkenin yeni yüzyılına.

Macit CÜNÜNOĞLU

  

1 MAYIS

 



“1 Mayıs… 1 Mayıs…
İşçinin emekçinin bayramı…”
Dermişiz bir zamanlar.
Uzun yıllar yasaklanmasından sonra ilk kez 1976 yılında
meydanlara çıktık.
Öncü örgüt DİSK, adres Taksim.
Ve peşinden 77 kanlı 1 Mayıs.
34 yoldaşımızı yitirdik, işçi sınıfına karşı düzenlenen en büyük provokasyon.
Kitleler asla yılgınlığa düşmedi, korkusuzca 78’de yine meydanlardaydı…
Ve 79, bu kez sıkıyönetim yasağı…
Ver elini İzmir, gelenek bütün coşkusuyla sürdü…
Ta ki uğursuz 12 Eylül tepemize çökene kadar.
Sonrası malûm, karanlık ve de kanlı devirler.
Ve geldik mi bugünlere, ilk çeyreği bitmek üzere olan 21. Yüzyıla.
Marks amcamın arzusu maalesef gerçekleşmedi, yani dünya işçileri birleşemedi.
Aksine uluslararası düzeyde sermaye birleşti, küreselleşti.
Âdeta oksijen gibi gezegeni sarıp sarmaladı.
Ve işçi sınıfı örgütsüz, mücadele gücünü yitirmiş, rotası sapmış tekne
gibi engin denizlerde çırpınıp duruyor.
Siyasi tercihlerine gelince, nerede yoksulluk var, orada milliyetçi-dinci
partilerin egemenliği…
Nerede refah, orada da aydınlık dünya görüşleri hakim.
Tuhaf ama, maalesef acı gerçekler böyle.
Yine de 1 Mayıs ruhu gönüllerde yaşıyor.
Biraz buruk olsa da yürekler güneş ışınlarıyla bir kez daha ısınıyor.
İçimizde hâlâ sönmeyen ateşler var…
Sevdalar canlı, aşklar yaşama sevinci dolu…
Gökyüzü masmavi, martılar yine bulutlara doğru kanat çırpıyor.
Tabii yaşlar ilerlemiş, geride kalan koskoca mazi.
Birer birer eksilmeler sonucu açılan derin yaralar.
Yaşama yeni katılan torunlar, torbalar…
Artık gelecek kaygısı yok, gidilecek adres belli.
Bekleme salonunda kalan ömrümüzü neşeyle tamamlıyoruz.
Günlük siyasetten, seçim atmosferinden uzak durmak ruh sağlığıma
iyi geliyor.
En azından beyinsel seviyemi yüksekte tutmayı başarıyorum.
Yoksa iktidar tayfası baştan sona klinik vaka…
Özellikle kullandıkları dii insanı çileden çıkartıyor.
Ben de bulaşmıyorum duymuyorum, çevresinden dolaşıyorum.
Evet, bugün 1 Mayıs…
İşçinin emekçinin, bayramı.
Bir kez daha kutlu olsun.
Geleceğimiz aydınlık, güneşli olsun.
Giderayak bir kuple demokrasi, adalet ve hukuk görelim.
Eşitlikten, sosyal adaletten çoktan vazgeçtim…
Sadece modern köle düzeninde düşünsel özgürlük, ifade hürriyeti istiyorum.
Ve yeni nesiller bu güzel topraklarda barış içinde doyasıya gülsünler…
Gözlerinden tek damla gözyaşı dökülmesin…
Mutlulukla koşsunlar yarınlara.
Macit CÜNÜNOĞLU

30 Nisan 2023

 HAYAT SEVİNCE GÜZEL


Bugün Pazar, telefonum çaldı, arayan kızım Sıla.
Kafadan öğlen rakısına davet ediyor.
Baba kız birlikte keyif çatacağız.
Kediye ciğer sorulur mu, anında zıpladım.
Arabasıyla gelip aldı, ver elini Kilyos.

Karadeniz sahili, eskinin Rum köyü.
Şimdi İstanbul sosyetesinin gözbebeği.
Resmen ormanlık alanlar villaların, sitelerin işgaline uğramış.
Normaldir, halkımızın sahip olma duygusu gelişkinidir.
Kollektif yaşam tarzı fıtratına uymaz, ne de olsa mangal-kebap

kültürüyle yoğrulmuş bir geçmişimiz var.
Neyse, her toplum anlayışına uygun yaşar…
Ormanmış, sahilmiş kimin umurunda, yeter ki kaçak göçek tapun olsun…
Kondurursun en kralından şatoyu.
Ah, görgüsüz halkım, bari yeşilliğe deniz kenarına dokunma.
Desem de fayda etmez…
İşte bu duygular içinde oturduk masanın başına.
Yanı başımızda Karadeniz, yine dalgalı köpük köpük.
Martılar mavilikler üzerinde dans ediyor.
Biraz uzakta gemiler, sıra sıra dizilmişler…
Boğaz’ın giriş trafiğine girmeyi bekliyorlar.
Saat 11.30, millet kahvaltı yapıyor.
Bizim masanın ortasında ellilik Beylerbeyi Göbek Rakı…
Ve etrafında bilcümle meze.
Ohhh, misss!

Kızım açtı sohbeti, geçmişten geleceğe bir yığın mevzuu.
Aslında işletme okudu, ama psikolojinin uzmanı olmuş.
Mübarek sanki diplomalı otorite, resmen psikanaliz yapıyor.
Önce beni masaya yatırdı, bir iki neşter darbesiyle ruhsal dünyamı deşti.
Sanki keşif yolculuğuna çıkmış gibi yüreğimin bütün damarlarında gezindi.
Sonra eloktroşok dalgalarını beynime yöneltti…
Maksadı muhabbet de arka plân bırakmamak, daha açıkçası
maskeleri düşürmek.
Zaten oldum olası rol yapmayı sevmez, yapmacık dostluklardan uzak durup
sahici ilişkilere önem verir.
44 yaşında, iki kızı var…
Dünyevi hayatın değer yargılarının peşine düşmez…
Duygu zenginliğini kıymetli bulur, boş konuşmadan yoluna devam eder.

Elbette kuşağım ile O’nun arasında dağlar kadar fark var.
Örneğin ben 1 Mayıs arifesinde heyecanlanırdım, seçimlerde oy kullanırken
umutlarım aklımın önüne geçerdi…
Ve her sabah devrim olacak hayâlleriyle uyanırdım.
İşkencehanelerden, mahpus damlarından geçerken bırakın teslim olmayı,
yeni kavgalara bilenmiş olarak güneş gibi doğardım.
Evet, o günlere de selâm olsun.
Lâkin kızımla dolu dolu bir Pazar günü yaşadım.
Aşkla yapılan doyumsuz sohbetler, masmavi gökyüzüne yükselen kadehler…
Fonda müziğin büyülü sesi…
Ruhumda şiirin büyülü dünyası:


“Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.
Sana değer de geçer, beni deler de geçer, seyreden güler de geçer…
Yaz dostum…
Boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?
Bana ellerini ver.
Hayat sevince güzel."


Macit CÜNÜNO
ĞLU



4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...