20 Kasım 2013

Sömürünün önlenemez yükselişi!

Macit CÜNÜNOĞLU
20/11/2013 08:39

 

 
 
“Geriye bakan ileriye çarpar” görüşüne duyduğumuz saygıyla birlikte
dünden, geçmişten hiç mi feyz almayalım?
İki de bir de 12 Eylül öncesine uzanarak lütfen kuru b.ka su serptiğim sanılmasın…
Derdim emekçiler; örgütlülük düzeyi, sınıf bilinci, mücadele gücü,
kararlılığı ve toplumsal hayat üzerindeki etkisi.
Yalnız bizde mi?
Bir zamanlar batı dünyasını derinden sarsan sendikalar vardı…
Elbette duvarların yıkılmasından, milattan önce!
Örneğin ilk aklıma gelenler Almanya’nın IG Metal’i, Fransa’nın CGT’si…
Müthiş savaşkan kuruluşlardı, aldıkları kararlarla kapitalist düzene yön verirdi.
Bizde de DİSK, yarım milyon üyesiyle şaha kalktı mı, devrimci hareketi peşine takardı…
Ondan sonra gelsin yürüyüşler, mitingler, grevler, direnişler…
İşverenlerin, devletin, hükümetin yüreğine korku salardı.

Üstelik o devirlerde bugünkü gibi işçi sayısı on milyonlarla ifade edilmiyordu…
Alayı üç dört milyon, en az yüzde ellisi örgütlü.
Ya bugün?
İşkolu barajını geçen sendika sayısı irili ufaklı 40 (yazıyla da kırk)…
Üye işçilerin sayısı bir milyon…
Sendikalaşma oranı deyin ki yüzde 8…
Ne kadar çağdışı bir sonuç değil mi?

Neyse, geçmişe selâm deyip bakalım siyasete.
İlk işimiz sol basına göz atmak olsun, ortalama tirajlara…
Ayrıca hangisi gerçek sol, hangisi yalama, hangisi provokatör…
Değerlendirmeyi sevgili okurlarımıza bırakalım.

Aydınlık: 61 bin
Cumhuriyet: 51 bin
Yurt: 50 bin
Sol Gazetesi: 15 bin
Birgün: 11 bin
Evrensel: 7 bin

Bu tirajları artıran en önemli etkenin Gezi olayları olduğunu da göz ardı etmeyelim.
Bir de yukarıdaki listede yer almayan muhalif Sözcü’ye de bir parantez açalım…
Emin usta kusura bakmasın ama gazetesi bir zamanların Tan’ına benziyor…
Baldır bacak cömertliği açısından değil, “manşet” açısından.
Patlatıyorlar sürmanşetten haberi, gerisi fosss!
Ondan sonra gelsin koro hâlinde küfürler, kalaylamalar…
Tam Çölaşan yapımı, rahmetli Ahmet Vardar’ı çağrıştıran üslup…
“Ayağını denk al Tayyip, gelirsem oraya…” türünden!
Sizleri bilmem ama ben hiç almadım, malûmun ilânıdır deyip geçtim.  

Evet, gündelik siyaset fokur fokur…
Başta Sarıgül, Barzani, Şivan, dershaneler ve Pensilvanyalı zat-ı muhterem!
Seç beğen al…
Hepsi gündemin müstesna malzemeleri, kullan kullan at…
Dersem bu işler bu kadar basit mi?
Çünkü Ankara’da Sultan var, Yeni Türkiye’nin mimarı…
Emeğin köleleştiği düzenin efendisi, demagoji ustası popülizm hastası…
Bir garip adamdır; dindar, muhafazakâr, zenginliği sever, adil paylaşımı sevmeyen varlık... 
Ve sendikaların en zavallı halleri yaşanır bu ülkede…
Sol rüzgârların esmediği topraklarda.
Alın teri, beyaz yakalı düşmüştür hayat gailesine…
“Zincirlerinden başka kaybedecek…” çok şeyleri vardır…
At oynatır sultanımız doya doya…
Çünkü memleket on bir yıldır iktidarın asma bahçeleridir!

19 Kasım 2013

"*Spasiba" Hayat!


Macit Cününoğlu








Gazetemen’deki köşemin sıkı takipçisi dostum bir zamanlar sormuştu;
“her gün nasıl yazıyorsun, konu sıkıntısı çekmiyor musun?”
Benim cevabım açık ve netti; “ Bizim ülkede dertler bitmez, dolayısıyla
değil her gün yazmak, günde beş kere döşensem yine de dertlerimizi ifade
etmeye yetmez!” 
  
Sakın ha, lütfen, bu girizgâhım kalemime önem atfettiğim, yazılarımı değerli
bulduğum gibi bir algıya neden olmasın, bendeniz olsa olsa popüler gündemi
yorumlamaya çalışan sıradan bir paylaşımcıyım…
Ne eksik ne fazla, yazılarımı da bu çerçevede değerlendiriniz… Tekrar lütfen.

Şimdi gelelim sadede…
Bilindiği gibi çok geziyorum, İstanbul kazan ben kepçe…
Çektiğim kayda değer fotoğrafları da sosyal medyada arkadaşlarımın
beğenisine sunuyorum…
Hele bir de beğenen çok olursa, zevkten dört köşe oluyorum(!)
Ne de olsa benim de egom var, azıcık okşanmanın kime ne zararı olabilir ki?
Ayrıca politikacı, makam sahibi bürokrat da değilim…
Deyin ki okyanusta bir damla, sonuç itibariyle Face ile geçinip gidiyoruz işte!

Evet, dün bu duygular içinde elimde makinem, dolaşıyorum
Yedikule Zindanlarında…
Üç beş kare derken peşinden yanı başındaki Ermeni Hastanesi…
Başhekimi Tercan Bey’i tanırım, ziyaret ettim, selâmlamak insanî görev.
Aile dostum, kan bağımız yok ama yakın akrabam gibi hissederim…
Ta memlekete uzanan hasretler; komşuluk, kardeşlik, aynı güneşin altında
kavrulmak, ırmak kenarında koşmak, ayrılıklar, hüzünler…
Sıcak kucaklaşma, çay-kahve, araya bir müze sıkıştırma ve vedalaşma…
“Sırp Pırgiç Vakfı” izlenimlerim de çok yakında!

Bir kez daha, fazla kişiselleştirdiğim için bin bir kere özür dileyerek
son kez geldim sadede…
Efendim derinin (gön) anavatanı Ermeni Hastanesi’nin komşusu, Kazlıçeşme.
Buralara kadar uzanmışken uğramamak olur mu?
Müthiş mağazalar; Paris standardında, belki Abu Dabi (Abu’yu görmedim ama)…
Etkileyici, sergilenen ürünler zengin işi, caddeler işyerleri Rus dolu…
Yoldaşlarım komünizm sonrası hayâllerinin peşinde koşuyorlar!
Artık astragan mı isterler, yoksa ceylan derisinden giysiler mi?
Kim bilir?

Ah ulan ah!.. Sen neymişsin Sovyetik düzen?
Üç yüz milyon insanı yetmiş yıl yedirdin, içirdin…
Bedava konut, elektrik, su, gaz verdin…
Eğittin, birey yaptın, yurttaşlık bilincini geliştirdin.
Halkın sanat düşkünüydü, Bolşoy’un önünde kuyruğa girerdi…
Sporcuydu, sağlıklıydı, uluslararası arenalarda madalyaları elma gibi toplardı…
Lâkin bir Cola’yı, bir Jean pantolonu, bir Mc Donalt’s köftesini, bir Starbucks kahvesini…
Esirgedin be koçum, veremedin, toplumu açgözlü yaptın!
Ha, bir de Tanrı’yı, belki de en önemlisini unuttun!
Oh olsun sana, bak gördün mü?
Şimdi halkının neredeyse tamamı haçlı…
Kadının, erkeğin, çoluk çocuğun boyunlarında parlıyor ikonlar…
Gümüşten, altından, platinden, uranyumdan, plütonyumdan!

Ve yerinizde duramayıp zıpladınız yuvamıza?
Osmanlı torunlarının şefkat dolu kucağına?
Artık çağ değişti, Baltacı’nın düştüğü tuzağa düşer mi halkımız?
Hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz…
Ancak Sultanımız tüccar, ticaret erbabı, üstelik Putin hayranı…
Aldık önderimizden sıkı terbiye…
Hepinize hayırlı alışverişler…
Alışverişten sonra tenhalarda görüşelim canlarım…
Marx’ı, Lenin’i yad edip ruhlarına Fatiha okumak için!

Fakat Kazlıçeşme’nin bir gerçeği daha var…
Düşündürücü, hem de çok ve bir o kadar da acı!
Deri işçileri grevde, direnişte, isyanda…
Öbek öbekler sokaklarda, caddelerde…
Sendikalarının flamaları ellerinde, afişler duvarlarda…
Ancak yalnızlar!
Tavşan grev yapmış dağın haberi olmamış!
Peki, grevciyi anladık da dağ kim?
İşveren, patron, devlet ne derseniz deyin!
Anlaşıldı mı?

Ya emekçiler, üreten-yaratan sınıf…
Kazına kazına sohbet ettim canlarımla…
Diyorlar ki, asgari ücret-SSK-yemek ve iş güvencesi!
“Hay anasını satayım böyle düzenin”… Dedim ve daha fazla dayanamayıp
yanlarından sessizce ayrıldım…
İçimde tarifi zor bir sıkıntı, çaresizlik, gözlerim nemli…
Dönüş yolunda kuzeyden gelen yoldaşlarımı da selâmladım…
"Alayınıza spasiba, s…tınız bu dünyanın içine" diyerek gönderme yaptım...
Sizler de farkındasınızdır; insanlığın gidişatı ne kadar fena, ne kadar umutsuz!
Ne dersiniz, haksız mıyım değerli dostlar?

*Spasiba: Rusça Teşekkür

.

18 Kasım 2013

"Kristal Gece"

Macit CÜNÜNOĞLU
18/11/2013 06:39

 

 
 
“9 Kasım” günü eski dostum Refael’le birlikteydim…
Dostlar sofrasında, koyu bir sohbet ortamında.
Lâf lâfı açtı, lâf geldi günün anlam ve önemine çattı.
Refael Avidor Yüksek Mimar, Teknik Üniversiteli, Yahudi ve
Türkiye sosyalist hareketinin öncü kadrosundan, 68’li.
12 Mart sürecinde Mahirlerle birlikte epeyce hapis yatmışlığı var.
Ancak orda da boş durmamış, ne de olsa halis Yahudi…
Çok dilli bir entelektüel, başlamış çeviri yapmaya…
Fransız klasik edebiyatından…
Yazarımız Nobel ödüllü (1921) Anatole France…
Eserin adı: “Bay Beceret Paris’te”, Pencere Yayınları’ndan…
Raşit Arık imzasıyla çevrilmiş, çeviren kadim dostum Refael.

Aslında konuşmayı fazla sevmeyen arkadaşım başlıkta yer alan mevzuya girdi;
“Biliyor musun, tarihte bugün ne oldu?"
Nerden bileyim, ben canlı Vikipedi miyim?
Ve devam etti, -ona da dostu hatırlatmış- “bugün 9 Kasım, Kristal Gece”…
Böyle bir gecenin adını ilk kez duyuyordum, dostum kısaca özetledi…
O kadar tarih merakıma rağmen aktardığı bilgilere bihaber olmaktan utandım!
En kısa sürede buluşmak umuduyla arkadaşımla sarılıp ayrıldık.

Geldim eve, ilk işim üç ciltlik Nazi İmparatorluğu’na dalmak oldu…
Birkaç kaynak kitabın desteğiyle birlikte Kristal Gece’yi keşfe çıktım.
Keşfettikçe 28 Ekim 1938’e ulaştım.
İnsanlık düşmanı Hitler’in azgınlığının zirve yaptığı yıllar…
Kafasına koymuş bir kere, Yahudilerin kökünü kazıyacak yeryüzünden!
İlk iş olarak 17 bin Polonyalı Yahudi’yi Almanya’dan sürüyor…
Nereye?
Polonya’ya, fakat Polonya hükümeti alçak, işbirlikçi…
Kabul etmiyor, kesinlikle ret!
Sınırda, Zbaszyn kasabası yakınlarındaki sahipsiz bölgede 17 bin can ölüme terkediliyor.
Ne kadar feci?

Sürgündekilerin arasında anne babası bulunan bir genç Paris’te…
Tarih 7 Kasım 1938, elde silâh basıyor Alman elçiliğini, bir diplomatı yere seriyor.
İşte sonun başlangıcı, saatler hızla akıyor 9 Kasım’a…
O ünlü geceye, Kristal Gece’ye!
Naziler tezgâhı kurmuş, artık pogrom devrede.
Organize bir şekilde ayaklandı Almanya…
Onlarca Yahudi katledildi…
30 bini “Yahudi oldukları suçundan” tutuklanıp kamplara gönderildi.
250’nin üzerinde Sinegog yakılıp yıkıldı, 7 binden fazla Yahudi işletmesi yağmalandı…
Mezarlıklar, evler, okullar hastaneler…
Yahudilere ait ne varsa ve mağazalar…
Kırılan camları sokakları, caddeleri kapladı…
İşte o gün bu gündür insanlık 9 Kasım’da başlayıp dört gün süren faciayı
Kristal Gece olarak andı…
Acıyla, lânetle!

Son söz olarak gelelim mi bizim diyarlara…
Trakya olaylarına, Varlık Kanunu’na, 6-7 Eylül’e ve onlarcasına?
En iyisi mi böylesi netameli mevzulara girmeyelim…
Dost var düşman var…
Hepsinden önemlisi Ankara’da Sultan var!
Kaptı mı lâfı -yakında da seçim var- bir sündürür bir sündürür ki sormayın gitsin!
Zaten kendimi son zamanlarda Alman Yahudi’si gibi hissetmeye başladım…
Baskıya, zulme, soykırıma uğrayan…
Neyse ki memleketimizde “İleri demokrasi” var(!) 

17 Kasım 2013

Amasya Günleri

Macit CÜNÜNOĞLU
17/11/2013 10:06

 

 
 
Bugün Pazar, birazcık siyasetten uzak duralım.
Çünkü Sayın Erdoğan’ı yazmaktan gına geldi.
Her ne kadar gündem belirleme gibi bir ustalığı varsa da, yetti gari!
En azından bugünlük yok, harç bitti, sazanlık paydos!
Merak etmeyin; “alışık kıç tumman tutmaz” derler…
Yarından tezi yok, kaldığım yerden başlarım eleştirmeye!

Neyse, dün “Amasya Günleri”ndeydim, Feshane’de.
Bilirsiniz, İstanbul’un Eyüp semtindeki tarihî yapı, Haliç kıyısında.
Yeniçeri dergâhının kaldırılmasıyla birlikte bu mekânda Osmanlı
ordusuna giyim kuşam üretilmiş, kuruluşu 1826.
Ancak Osmanlı bu işi de beceremeyip askerî üniformaları Avusturya’dan
ithal etmeye başlayınca (1893) yalnızca fes üretimine geçilmiş,
akıllar uçup özgürleşmesin diye!

Şimdilerde –yaklaşık on beş yıldır- kongre ve kültür merkezi olarak kullanılıyor…
Bir de kent günleri, demek ki bir programları var, sıra Amasya’ya gelmiş…
Arkadaşlarım davet ettiler, büyük bir iştahla kalktım gittim.
Yoksa bu tip organizasyonlara sıcak bakmam, nedenine gelince bazıları gibi
şehircilik, hemşerilik aşkıyla yanıp tutuşmam!
Sizler de farkındasınızdır, sel gider kum kalır hesabı Anadolu’nun en küçük
köyünün bile büyük kentlerde dayanışma dernekleri var…
Canım halkım oralarda toplanıp vuruyorlar piştinin gözüne gözüne!

Lâfı daha fazla uzatmadan gelelim Amasya Günleri’ne…
Gönül adamayız ya, ilk dikkatimi çeken fasıl heyeti…
Şekercizadelerden Muammer’in şefliğinde tek kelimeyle döktürüyorlar.
Aman da aman, ne nağmeler…
Rasttan girip hüzzamdan çıktılar, mezemiz Amasya çöreği ile elma…
İçecek olarak da semaver çayı, resmen kafayı bulup sarhoş oldum…
Başladım 50’li, 60’lı yıllarda gezinmeye…
Parkurum dağların arasından süzülerek akan Yeşilırmak vadisi…
Kimlerle karşılaşmadım; Ermeni, Rum, Kürt, Alevi, Eşraf, Emekçi
dostlarım, arkadaşlarım…
Hepsinin hayâli canlandı tek tek.

Ermeni Anoush Abla yanı başımda, kızı Ayda’yla birlikte gelmişler…
Amasyalı, Savadiye mahallesinden…
Kürt Tahir ile Dondurmacı Memet’in komşusu…
Kırklı yılların sonunda sele gitmiş evleri…
Acılı yıllar, anlatıyor gözleri nemli…
Yüreğindeki vatan hasreti hiç sönmemiş, bedeni 1956’tan beri İstanbul…
Ruhu Amasya’da, atalarının toprağında bin yıldır, iki bin yıldır…
Hüzün rüzgârlarının eşliğinde buluşmalar, hasretler, kucaklaşmalar.

Bu arada elime bir kitap tutuşturdular, AKP’li belediye hazırlatmış…
Yazarı Ali Tuzcu, Amasya tarihini anlatıyor, kaynak göstererek.
Hemen oracıkta karıştırdım sayfalarını, o da ne?
Fransız diplomat, maliyeci, coğrafyacı Vitale Cuinet (1833-1896)
imzalı bir belge, daha doğrusu 1890 tarihli çizelge, sayfa: 563…
Hep birlikte bakalım, neler var?

“Nüfus: Tüm Amasya Sancağı’nda toplam 259.000 kişi yaşamaktadır.
Bunların dağılımı şu şekildedir.

-Müslüman Sünniler: 132.000
-Müslüman Şiiler: 66.000
-Ermeni Gregoryanlar: 44.000
-Ermeni Protestanlar: 5.500
-Ermeni Katolikler: 1.100
-Rum Ortadokslar: 11.000”


İşte memleketimden insan manzaraları, Anadolu’nun sessiz küçük bir şehrinden...
Yıllardır gizlenen kasabanın sırrı, tarihin tüm gerçeklerine rağmen!

Bu arada devasa salonda bir gürültü duyuldu, kalabalık bir kitle
tantanayla dalıyordu Amasya Günleri’ne…
Kameralar fotoğraf makineleri ha bire çekim yapıyor…
Sultanımız Diyarbakır’da olmasa O geldi diyeceğim ama…
Neyse ki gelen ondan aşağı değil!
Tahmin edeceğiniz üzere Sarıgül, kolunda Çelebi (Süleyman)…
Böylesi fırsatları kaçırır mı, anında sahnede, elinde mikrofon…
Sardı sarmaladı Amasyalıları bir övdü bir övdü ki…
Sanırsın on bin yıllık Amasyalı!
Bir de figüran örgütlemişler, türbanlı cici bir kız…
Üzerinde Arabik motifli Mustafa Sarıgül yazan plaketi takdim etti…
Gördüğüm enstantane “seçim-kurgu” türünün en etkili örneklerinden!

Peşinden anons, adı var kendi yok bir siyasî partinin Başkan Yardımcısı konuşacakmış...
Durur muyum ben, Abbas yolcu…
Kucaklaşarak vedalaştım tüm dostlarımla, canlarımla…
Kadıköy vapuruna bindiğimde bir şarkı söylüyordu martılar…
Objektifime baka baka: “Aldırma gönül aldırma…”

İyi pazarlar efendim, Amasya Günleri vesilesiyle yakın tarihimizi
irdelemeye devam edeceğim…
Şimdilik bu kadar, birazdan Nişan Abi, Savak Amca ile buluşacağım…
Kazına kazına memleket sohbetleri yapmak için!
Saygılarımla, hoşçakalın.

16 Kasım 2013

Amed Show!

Macit CÜNÜNOĞLU
16/11/2013 06:13

 

 
 
Irak Kürdistan’ı geliyor…
Mezopotamya’nın yükselen yıldızı, Ortadoğu’nun sorunsuz ülkesi!
Ne güzel, nihâyet gül gibi geçinebileceğimiz bir komşumuz oldu…
Az şey mi?
Doğuda, batıda, güneyde dalaşmadığımız kalmadı…
İyi ki kuzeyimiz münhal, Karadeniz…
Orda da bir ülke olsaydı, kesin sonuç, bodoslama dalardık.
Çünkü Sultanımızın on bir yılda yaptıkları, yapacaklarının teminatı!

Geldik biricik komşumuz Kürdistan’la dostluğumuzu taçlandırmaya…
İşte Amed…
Feda olsun Barzani’ye, böylesi tarihsel buluşmalar da lâfı mı olur?
Deyin ki başlık parası, töreye uygun, yakışır milletimizin asil ruhuna!

Aslında bu noktaya kolay gelinmedi.
Yıllarca süren maceranın sonu…
Başta Saddam’ın zulmü, Halepçe katliamı…
Sünni Arap egemenliği; kendi ülkesinde Şii azınlık, Kürt azınlık…
Neyse ki bölgenin efendisi var…
Övünmek gibi olmasın, kadim dostumuz Amerika…
Yirminci yüzyılın ortalarında başlayan imparatorluğu sürüyor yirmi birinci yüzyılda…
Osmanlı’ya nazire yaparcasına!

Yetişti imdada…
Darmaduman etti Irak’ı, bir buçuk milyon insan öldü…
Fare deliğinde buldu Saddam’ı…
Astı, naklen yayınlandı tüm dünyanın gözleri önünde!

Ve komşumuzun hikâyesi de böyle başladı…
Devlet başkanlığına Talabani, kuzeye Barzani, başbakanlığa alevi atandı…
Bu kez Sünniler azınlık!
Kısaca kaos, al gülüm ver takke.
Yalnız bölgede petrol ibadullah, nam-ı diğer kara elmas…
Musul’da, Kerkük’te.
Tesadüf bu ya, suyun başında Kürtler…
Öyleyse gelsin Türkler; müteahhit olarak, ticaret erbabı olarak!
Yeniden inşa oluyor Kürdistan…
Coğrafyanın laik-demokratik tek ülkesi…
Kapitalist dünyanın arenası, gözbebeği…
Dolarları var, çuvalla milyarlarca…
Kaçırır mı Sultanımız, aldı paranın kokusunu, ticaretten iyi anlar…
Atlamaz mı balıklama, dünya nimetleri saltanata yarar!

Evet, barış sürecinin zirvesidir Diyarbakır…
Ne mutluluk, ülkemizi Barzani şereflendiriyor!
Kırmızı halılar döşeyeceğiz surlara…
Mardin kapıdan giriş yapacak…
Fonda Baydemir…
Şivan Perwer’in sesi yükselecek…
Yüreklerimizi dağlarcasına!

Siz de katılın showa… Haydi…
Yapım: ABD
Oyuncular: Mesut ile Recep
Plato: Amed
Müzik: Ortaya karışık/Kürtçe-Türkçe-Arapça
Figüranlar: Çok, yazamayız, yerimiz dar
Sponsorlar: Yedi Kız Kardeş (Exxon-Shell-BP-Gulf-Texaco-Mobil-Chevron)

THE END

Not:
Kandil’i aradım, telefonla…
Hamili kart yakinim Karayılan’la görüştüm…
Sordum: “Ne düşünüyorsun bu hususta?..
Adam gülmekten konuşamadı…
İyi mi?
Ne diyeyim, arif olan anlar!

15 Kasım 2013

Hayırlı Cumalar!

Macit CÜNÜNOĞLU
15/11/2013 09:36

A+
A-
Dün genç bir arkadaşım cepten aradı, kırk yaşında, aydın bir alevi.
Kadıköy’de esnaf, hemen hemen her gün görüşür hasbıhal ederiz.
Ayrıca evlâdım kadar yakın hissederim.
Yalnız, ilk kez “selâmün aleyküm” diyerek konuşmaya girdi…
Şaşırdım kaldım, “ne iş” diyerek uzun uzun düşündüm.
Çünkü "merhaba"sına, "günaydın"ına alışmışım…
Aşağı yukarı yirmi beş yıldır da tanırım…
Dedim ya, bir ilk, üstelik benim gibi bir adama!

Lâf aramızda, endişeye kapılmadım dersem yalan olur…
Mahalle baskısı buralara kadar nüfuz etti mi?
Baksanıza Denizli’ye, polis araçtaki “M.K. Atatürk” yazısını sökmeye çalışmış!
Vatandaş direnince olay tırmanmış, orta yol ancak üst düzey bir amirin devreye
girmesiyle bulunmuş.
Sonuç itibariyle çok da yadırgamadım.
Çünkü gergin toplum olduk, tahammülsüz, tam orta yerinden bölünmüş…
Bir tarafta Tayyipçiler, karşıda Anti-Tayyipçiler!
Tanrı sonumuzu hayır etsin!

Belki de gelinen nokta yılların birikimi, hoyratlığı.
Üç buçuk darbeyi arkasına alan zevat acımasızca öylesine bindirmiş ki…
Devlet otoritesiyle; Atatürkçülük adına ulusalcılık adına…
Ortaya bir mağdurlar birliği çıkmış…
Ve birlik serpilmiş, gelişmiş, kök salmış ordu olmuş…
Dayanmış yüzde 50’ye!

Boş durur mu bu güç…
Demokrasi tramvayına binip büyüklere masallarını gerçeğe çevirmeyle
icraatına başlamış…

“Dağılın lan, damarlarımızda intikam!”
“Geliyor imanlı gençlik, M.Kemal de kim?”
“Esselâmün aleyküm, palalar silahımız, kitabımız Kur’an!”
vesaire!

Ne kadar vahim!
Kader utansın deyip katlanılacak bir durum değil.
Biliyorum, bu saatten sonra insan haklarından, özgürlüklerden söz etmenin de
kimseye faydası yok…
Bindik bir âlemete…

En iyisi mi kalkıp Cuma’ya gideyim…
Meleklerin cinsiyetinin tartışıldığı…
MHP’li hallacın önerisiyle camiye dönüştürülen mabet…
Yüce Ayasofya’ya!

Parmağımı dilek taşına sokup dualarımı göndereyim tanrıya…
“Tez zamanda bu ülkeyi karanlıktan kurtar, eskisi gibi güneşini bolca bahşet!”
Âmin!
Selâmün aleyküm, hayırlı Cumalar efendim!
Muhabbetle…

14 Kasım 2013

"Bi daha asla!"

Macit CÜNÜNOĞLU
14/11/2013 06:49

A+
A-

Sergi deyip geçmeyin, bazıları uçurur…
Bazıları da yürek dağlar; belge vardır, acı vardır, utanç vardır.
Dayanamazsınız, insan olduğunuza utanırsınız!

Geçen hafta böyle bir sergiyi gezdim…
Tophane’de, Lüleci Hendek Caddesi 12 numarada.
Eski Tütün deposu, Açık Radyo ile burun buruna.
Anadolu Kültür ve Açık Toplum Vakfı, DEPO yazıyor duvarında.

Serginin adı: Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür

Başlıktan da anlaşılacağı üzere belâlı işler, evrensel tartışmalar.
Üstelik bu topraklarda geçmişle yüzleşmek oldum olası sevilmez, bir de özür dilemek...
“İşiniz yok mu?” diyeceğim ama sergide gördüğüm sahneler insanı derinden sarsıyor.
Sekiz vaka ele alınmış, yakın plân çekim yapılıyor.
Fotoğraflar, yazılar, videolar…
Hak ihlâlleri, katliamlar, soykırım ve insanlık suçları…
Ve devletlerin nasıl yüzleştikleri, hangi süreçten geçtikleri, nasıl özür diledikleri ve
dilenen özrün anlamı üzerine düşünmeye, düşündürmeye çalışılıyor.

İzlediklerim bizlerin unutma kültürüne, adalet anlayışımıza uygun değil ama
yeryüzünde acı gerçekleriyle yüzleşip özür dileyenler de var.
Örneğin ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Avustralya, Şili, Sırbistan ve Bulgaristan…
Toplumları bölen çatışmalar sonrası kalıcı barış için neler yapıldı?
Hükümetler devlet adına nasıl özür diledi?
Toplumsal barış sürecinde hangi adımlar atıldı?
Yakın dünya tarihindeki toplumsal uzlaşma ve barış çabalarını yansıtan gerçekler,
Türkiye siyasî tarihindeki sorunlu konuların özgürce tartışılmasına da katkı sağlayacak türden.
Ulusların kendi geçmişleriyle yüzleşmelerinin evrensel ve güncel bir konu
olduğuna işaret eden bu serginin temelini oluşturan sekiz örnek de şöyle:

-Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt‘ın Varşova Gettosu Anıtı önünde
diz çökerek soykırım için Yahudilerden özrü.

-Şili Devlet Başkanı Patricio Aylwin’in Pinochet dönemi insan hakları
ihlalleri(1973-1991) için Şili halkından özrü.

-Sömürgecilik dönemi (1830-1962) ve nihayetindeki Cezayir Savaşı’nda
Fransa’nın işlediği savaş suçları ve insan hakları ihlalleri için dilemesi gereken özür.

-ABD başkanlarının İkinci Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında tutulan
Japon Amerikalılardan özürleri.

-İngiltere Başbakanı David Cameron’ın 30 Ocak 1972’deki “Kanlı Pazar”
olayı için Kuzey İrlanda’dan özrü.

-Sırbistan Parlamentosu’nun Temmuz 1995’teki Srebrenitsa Katliamı için
Bosnalılardan özrü.

-Bulgaristan Parlamentosu’nun “Yeniden Doğuş Süreci” politikaları (1984-1990)
için Türklerden özrü.

-Avustralya Başbakanı Kevin Rudd’un “Çalınmış Kuşaklar” (1869-1969) için
Aborjinler ve Torres Boğazı Adaları halkından özrü.

Ayrıca sergi; resmî özürlerin, barış, demokrasi ve insan haklarına saygılı bir siyasal
kültür oluşmasına hizmet ettiği kadar, yaşananların bir daha asla yaşanmaması için
alınacak önlemlerin yolunu da açıyor.
15 Aralık’a kadar açık, gidin derim…
Sahipsiz bırakmayalım sergileri, ibret-i âlem için!

Önemli Not: Tansiyon hastası olan dostlarım yanına ilâç almayı unutmasın.
Gördüklerim karşısında manavdan aldığım iki limon sayesinde kıçımı zor kurtardım.
Bir de sevgili patronumun duaları, yukarda Allah var, her zaman söyler;
“Bu ülke için ikiniz de tanrının lütfusunuz!”…
Bendeniz Gazetemen’in dikeniymişim…
Tayyip de Yeni Türkiye’nin mimarı…
Ne diyeyim, yüce tanrı böyle patronu herkese nasip etsin!
Bakarsınız bu gazla Sultanımıza Uluderelilerden özür diletir…
Ne de olsa arası iyi,  bizimki de dünya lideri…
Olur ya, yukardaki örneklerden feyz alıp vicdana gelir!
Yeter mi?
Yetmez ama evet, en azından başlangıç olur!
Az şey mi?

İkinci ve son Not: Yok öyle Dersim sömürüsü…
İşte sergi, işte belgeler…
Buyur sen de gel ve gereğini yap büyük USTA…
Tarih önünde hesap vermek istemiyorsan!..
Alooo orda mısın?
Yoksa beyzbol sopasının altında mı?

13 Kasım 2013

Vandalizmin Saltanatı!

Macit CÜNÜNOĞLU
13/11/2013 06:50

A+
A-
Zorlu Center’ı ziyaret ettim.
Zincirlikuyu’da, eski Karayolları arazisi…
Sultanımızın peşkeşlerinden!

Allah için mal sahibi Nazif Bey birinci sınıf inşaat yapmış…
İnsan kendisini New York’ta hissediyor, sanırsınız Manhattan!
Ne mutluluk, Amerika’ya gitmeden aynı havayı solumak…
Sağolasın Zorlu, sen de sağol Tayyip…
Uzay üssü hediye etmişsiniz İstanbul’a!

Ya mağazalar?
Şimdilik iki yüz elli, yetmez ama evet!
Dünya markaları, Tutti Furitti-Tomi Hilfıgır-Beymen-Seymen-Kolbastı…
Hepsine girdim çıktım.
Atmosferi yaşadım; çalışanlar cici, asgari ücretli, ürünler kaliteli!
Fiyatlar şöyle böyle, zengine dokunmaz fakiri ırgalamaz…
Benim gibi züğürtleri sadece güldürür, çünkü AVM’ler aptala eğlencelik…
Desem de inanmayın…
Çünkü bu tür merkezler egoların sosyal, komplekslerin organik gıdası!

Otel henüz açılmamış, roof/bar’ında Boğaz’a karşı keyif çatamadım…
Rezidansların tamamlanması eli kulağında, fiyatları yazmayayım…
Birazcık pazarlığa tutuştum, üç helâ büyüklüğündeki stüdyolar Afrika’nın
ortalama ülkesinin bütçesine eşit!
Sizlere tuhaf gelecek ama ülkemle bir kez daha gurur duydum.
Bu ne zenginlik, bu ne saltanat?

Aferin be Erdoğan, fakir memleketi nerden nereye getirdin?
Almanya’dan, Japonya’dan daha fazla dolar milyarderimiz var!
Boş ver münafıkların dedikodularına, b.k atmalarına…
Onlar servet düşmanı, kâfir, CHP’li, solcu, ulusalcı, Ergenekoncu, komplocu…
Koyun dâhi güdemeyen çobanlar…
Sürülmesi gereken çapulcu Vandallar!

Söz Vandal’dan açılmışken tarihe de değineyim…
Övünmek gibi olmasın epeyce kitap yalamışlığım var…
Özellikle geçmiş konusunda!
Şu Persler var ya, antik Anadolu uygarlığını tarumar eden…
Ben demiyorum, başta Marksist tarihçi George Thomson olmak üzere
pek çoğu Perslerin Vandallığını vurgulayıp yerden yere vuruyor.
Vay çakallar vay, nasıl kıydınız o güzelim uygarlığa?

Gelelim günümüze, Selçuklu muyuz Osmanlı mıyız?
Soy sop ecdat işine aklım ermez…
Fakat 1950’den beri yakıp yıkma konusunda
Perslerle, Vandallarla kan bağımız olduğu kesin!
Sakın yanlış anlaşılmasın, garip halkımızın değil…
Bu ülkeyi altmış üç yıldır yönettiğini iddia eden madrabazların!

Neyse, uzatmayalım…
Erdoğan-Zorlu işbirliği sayesinde yeşil alan olacak
o harika arazi betona teslim olmuş!
Elden ne gelir, Vatan-Millet caddelerinin açılmasında da Dersaadet’in
canı okunmuştu, tarihsel barbarların ruhuna rahmet okurcasına!

Sonuç itibariyle öfke burnumda dönüp geldim Kadıköy’e…
Fakirhaneme gidip demleneceğim.
Fakat o ne?
Mitingler yaptığımız alanda koskocaman bir afiş…
Üzerinde yazıyor “İSTANBUL TEKİN ELLERDE”, imza Gürsel Tekin…
Dondum kaldım…
Ve öfkemi yüreğime gömüp sessizce evin yolunu tutarken
aklıma kurda teslim edilen kuzu hikâyesi geldi…
Cevabını hâlâ bulamadığım bir soru eşliğinde…
“N’olacak bu memleketin hâli, nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?” falan filân…

Not: Yazıda geçen demlenme muhabbetinin hakikatlerle uzaktan
yakından alâkası yoktur. Basın-Ahlâk-Ayetullah kanunlarına binaen izahını
vazife addederim. Hürmetlerimle.

12 Kasım 2013

Şikayetim var!

Macit CÜNÜNOĞLU
12/11/2013 06:50

A+
A-
İster inanın, ister inanmayın…
Başımdan geçen bir olayı sizlerle paylaşacağım.
Geçtiğimiz hafta sonu, günlerden Pazar.
Geleneksel Beyoğlu turunu atıp Beşiktaş’tan Kadıköy’e dönüyoruz.
Yanımda hanım, vapurdayız.
Hani Sultanımızın Dolmabahçe’den dikizlediği koordinatlar!
Yanı başımızda cıvıl cıvıl genç bir çift…
Belli ki sevgililer, yalnız kızımız türbanlı…
Biraz da işveli, ha bire sıkıştırıyor delikanlıyı…
Makas alıyor yanaklardan, öpücükler konduruyor dudaktan.

Elbette doğal, türbanlı olduysa Hazreti Meryem olacak hâli yok ya…
Fakat hanım sürekli dürterek beni sıkıştırıyor…
“Çaktırmadan fotoğraflarını çeksene!”
Elleşme çocuklara, yaptıkları ne kadar insanî, ayrıca ne kadar ayıp
desem de fayda etmiyor…
İnat işte, bastırdıkça bastırıyor.
Peki, çektim diyelim, n’olacak?
Büyük bir hinlikle “Feys’e koyarsın!”

Bakar mısınız rezilliğe?
Masumane bir öpücük sanal âlemin malzemesi olacak.
Neymiş efendim, Sultanımız özel hayatlara karışıyormuş!
Eee?
Çektiğimiz fotoğrafla AKP’yi ofsayta düşürüp bel altından vuracakmışız?
Tâkdir edersiniz ki sinirlendim, tayyy…yipleşme diyerek manzarayı seyre koyuldum.

Aslında bizim Köroğlu da Müslüman, orucunda niyazında…
Hatta Perşembe akşamları çekilir odaya, başında tülbent…
Ölmüşlerinin ruhuna Kur’an okur.
Evde özgürlük var, ben de iki kadeh eşliğinde müzik dinlerim…
Pikabımda 45’lik, rahmetli babamın en sevdiği eser…
Zeki Müren seslendirir, hüzzâmdır, damardır:
“Beklerim her gün bu sahillerde mahzun böyle ben
Gün batar kuşlar döner dönmez bu yoldan beklenen
En nihâyet anladım yokmuş gören hatta bilen
Gün batar kuşlar döner; dönmez bu yolda beklenen.”


İşte böyle, dırdırla, gırgırla geçinip gidiyoruz…
O cennet yolunda, bu fakir aşk meşk peşinde…
Ben de merak ediyorum, bakalım sonumuz nereye varacak?

Bu arada -madem aile içi meselelere daldık- torunumdan da söz edeyim…
Canım benim, sabi sübyan…
Ancak Sultan Amcasını ne zaman televizyonda görse korkuyor…
Öfkesinden, şiddetinden, söyleminden!
Olacak iş değil ama maalesef gerçek.
Bahçeli Emmisinin kükremesinden de etkileniyor ama fazla ciddiye almıyor…
En çok Kemal Dedesini seviyor; mülayim, çıtır çerez!

Fakat anası da bu korkuyu besliyor…
Torunumun azgınlığında “Sultan Amcan geliyor” diyerek tehdit ediyor!
Ben de yaşlandım artık, lâfım sözüm dinlenmiyor…
Tutturmuş bir özel hayat; laiklik özgürlük demokrasi falan filân…
Hay senin geçmişinden geleceğinden cumhuriyetinden diye başlayacağım ama…
Ana kız dinci otoriter düzenin ısınma turlarını atıyor!

Not: Yarından itibaren RTÜK’e resmen başvuracağım…
Bundan böyle biricik torunumun rüyalarına giren Sultan Amcası
ekranlara çıktığında “Korku, Şiddet, Olumsuz örnek oluşturacak davranışlar”
sembollerine yer verilmesini; bir vatandaş, bir dede olarak talep edeceğim.
En derin saygılarımla.

11 Kasım 2013

Gezi'den sonra siyaset!

Macit CÜNÜNOĞLU
11/11/2013 07:39

A+
A-
Okul arkadaşım, emekli öğretmen, uzunca bir süredir yayıncı.
İlköğretim öğrencilerine yardımcı ders kitapları yazıyor.
Kendi yarattığı markayla ulaştığı öğrenci sayısı yıllık bir buçuk milyon…
Gurur duyduğum dostum, hemşerim.

Yarenlik etmek için arada sırada buluşuyoruz…
Anlarsınız ya; rakı-balık, bolca muhabbet.
Dün akşamda birlikteydik, Kadıköy’de…
Yılların meyhanesi Benusen’de.

Oturduk masamıza, söyledik yetmişliği…
Açılış menümüz kavun ile beyaz peynir.
Daha ilk kadehte, şerefe demeye fırsat bulmadan kuşatıldı etrafımız!
Nerden bilecektik Fener-Galatasaray karşılaşmasının olduğunu…
İkimiz de takım tutmayı beceremeyen tanrının hakir kullarıyız.
Ortalık iğne atsanız yere düşmez, her taraf Fener formalı taraftar kitlesi…
Üstelik Tayyip’e inat kızlı erkekli!

Meyhane anında Maraton kategorisinden Saraçoğlu tribününe döndü.
Bir gürültü, bir curcuna, bir şamata…
Tezahüratların bini bir para!
Malûmunuz taraftar kültürü, sansürsüz…
Yaradana sığınıp giydiriyorlar karşı takıma.
Ya genç kızlar, ana avrat demeden dümdüz…
Neyse, tövbe tövbe diyelim de girmeyelim günâha!

Bir de hayatımda duyduğum en âhenkli koro.
Allah selâmet versin, okul yıllarında bir müzik hocamız vardı…
Adı: Turgut Aldemir, iyi bir müzisyen, fakat eğitimden pek çakmayan.
“Keçi vurdum bayıra” türküsünü bizlere öğretmek için az uğraşmamıştı!
Bunlar öyle değil, hicaz da yapıyorlar, nihavent de…
Detone olan yok, ritim duyguları müthiş gelişmiş!

Lâkin dostumla beraber bir konu daha dikkatimizi çekti…
Saydık, bizim dışımızda meyhanede 101 kişi…
Ait oldukları üst kimlik yanılmıyorsak Beyaz Türkler…
Bir de damardan Geziciler.

Nerden mi anladık?
Atılan sloganlardan, meselâ “şerefine Tayyip” diyerek fondip yapıyorlar.
Bununla da yetinmeyip Gezi’nin popüler tüm söylemlerini sıralıyorlar…
“Her yer Fener, her yer direniş!”…
Ne yalan söyleyeyim; korktuk, ortalık miting alanı…
Meyhanenin kapısına dayanırsa Toma, verirse gazı…
İçtiğimiz rakı zehir olacak!

Fakat zaman ilerledikçe umutlandık…
Çünkü sohbetlerinin yarısı rakibe döşemek, yarısı siyaset!
Defterden silmişler AKP’yi, Selami’yi, Tekin’i, Topbaş’ı, Tayyip’i…
Ant içmişler, intikamı alınacak yitirilen gençlerin…
Sandığa gömülecek Sultan, geri gelmemecesine tarihin çöplüğüne gönderilecek.

Dayanamayıp biz de eşlik ettik onlara…
Peşin ödemeli “şerefe” dedik kurtuluş heyecanıyla…
Öyleyse eller havaya; “Ya ya ya, şa şa şa, Gezi ruhu sen çok yaşa!”

10 Kasım 2013

"Allı turnam..."

Macit CÜNÜNOĞLU
10/11/2013 12:32

A+
A-
“Allı turnam bizim ele varırsan
şeker söyle kaymak söyle bal söyle…”


Zincirlikuyu mezarlığındayız, yıl 1990,  aylardan Şubat…
Toprak kazılmış, taze bedeni bekliyor çukur…
Sümeyra ellerimizin arasında, sonsuzluğa uğurluyoruz sessizce.
İki adım ileride Ruhi Su…
Halk düşmanları yine kırmışlar mezar taşını!
Beş yıl arayla öğretmen öğrencisiyle buluşuyor…
Ruhlarımızda 12 Eylül faşizminin bıraktığı derin izler…
Gözler yaşlı, gönüller yorgun…
Acıyla kavrulmuş Sümeyra’nın yakınları, dostları.

Kanserli Ruhi Baba’ya yurt dışına çıkış izni vermeyen Cunta’nın karanlık hayâli…
Sürgünde, “acı vatan” Almanya’da yine kanserden ölen Sümeyra’nın susan sesi…
Karmakarışık duygular, öfke kin hüzün hasret…
Bir ses yükseliyor mezar başından, gencecik bir ses…
On sekizlerinde, adı Ulvi, Sümeyra’nın kardeşi…

Allı turnam diyor, bizim ele varırsan şeker söyle kaymak söyle bal söyle…
Ve devam ediyor, akan gözyaşları, vedalaşıyor ablasıyla hazin mi hazin.
Sümeyra mimar, kocası Hasan mimar…
Teknik Üniversite Mimarlık Fakültesi orda…
Tüm dostları, arkadaşları Zincirlikuyu’da…
Yüreğimize gömüyoruz Sümeyra’yı, kardeşinin allı turnası eşliğinde.

Evet, aradan yirmi üç yıl geçmiş…
Maçka’dayız, Teknik Üniversite’nin sosyal tesislerinde.
Hasan Çakır gelmiş Frankfurt’tan, Sümeyra’nın kocası, canı, yoldaşı…
Buluştuk, masada rakı-balık, on iki arkadaştık.
Ellerde kadehler, selâm gönderdik o güzelim sese, o güzelim yüreğe…
Yirmi üç yıl aradan sonra.

Ve başladık çılgın bir sohbete…
Dostlarımın yaş ortalaması yetmiş, altmış beş yaşımla en gençleri benim.
Gündem Mahir-Hüseyin-Ulaş, kurtuluşa kadar savaş!
Hepsi 68 kuşağının öncü kadrosu…
Tarık bir dönemin İ.T.Ü. Öğrenci Birliği başkanı…
Refael direkten dönen THKP-C’li…
TKP’li, TİP’li, MDD’ci, PDA’cı tam bir fraksiyonlar zirvesi…
Kısaca DEV-GENÇ’in sağ kalan kurmay kadrosu!

İlk sözü by-passlı Hüseyin alıyor ve iktidarı yerden yere vurup
“ölümüm bunların yüzünden olacak” diyor…
Ve ilâve ediyor; “dayanamıyorum artık!”…
Masadakilerin alayı yüksek mimar mühendis…
Bir giriyorlar belediye seçimlerine; inanın İstanbul İstanbul olalı
böyle proje zenginliği görmemiştir…
Marmaray mı istersiniz, kent meydanları mı?
Yoksa üçüncü köprü mü, yeşil alanlar mı?
Tüm sorunlar bir bir masaya yatırılıp yeniden dizayn ediliyor Dersaadet!
Tabii ki görüşlerin hepsi bilimsel, radikal, çözüm üretici ve insan odaklı.

Elbette tartışılan konular uzun, aktarmaya sayfalar yetmez.
Yalnız bizi bir araya getiren Hasan Abi’nin bir duruşu vardı ki…
Sanki derviş, ruhu semalarda gezen eren…
Anlaşılıyor ki çok derinlerinde Sümeyra…
O’nun gözleriyle gülümsüyordu masadaki dostlarına…
Ve dünyanın bir yerlerinde allı turnalar uçuyordu…
Kanatlarında şeker, bal, kaymak!

09 Kasım 2013

Yeni umutlar!

Macit CÜNÜNOĞLU
09/11/2013 07:46

A+
A-
Taraf gazetesinin manşeti: “Türkiye El Kaide’ye yardımı kesti.”
Buyrun burdan yakın, inanın şaşırdım kaldım!
Hükümetimiz uluslararası terör örgütünü destekliyormuş…
Bak şu işe!
Asla “olmaz olmaz” demeyin…
Bu iktidardan her şey beklenir…
Mademki ideoloji ortak, niyetler müşterek…
Öyleyse yüksek düzeydeki dayanışmayı ibretle seyredin.

Fakaaat, bir saniye rölans…
Haber Taraf’tan veriliyor, imza Amberin Zaman…
Kaynak güvenilir, tereddüte mahal yok.
Belki Cumhuriyet, Vatan, Millet, Sakarya, Aydınlık, Karanlık, Sözcü, Gözcü
Zaman, Evrensel, Birgün gibi gazetelerde yer alsa şüpheye düşeriz ama…
Söz konusu Taraf!
İktidarın sesi, iniş çıkışlar yaşasa da kadroda kimler yok ki?
Uslu çocuk Emre, belgeli Murat, ulu Engin, kışlalı Çınar, firari Akçam,
hemşerim Tan, vs… vesaire
Asparagas haber bu camiadan beslenir mi?

Sizi bilmem, okuduklarıma ben inandım…
Sultanımız gördüğü lüzum üzerine El Kaide denilen kanlı örgüte arka çıkmış…
Bilâhare başına taş mı düştü, Obama’nın beyzbol sopası mı değdi…
Her neyse, nedamet getirip yardımı kesmiş…
İşte bu kadar!

Yalnız işin bir başka boyutu daha var…
Bu ve benzeri kara lekeler çoğaldıkça yerin dibine batıyor ülkem!
Hizbullah dostumuz, Hamas kankamız, İhvan umudumuz,
El Kaide tetikçimiz…
Yakışmıyor ama…
Naparsınız, suyun başında sultanımız ile fidan destekli hazreti davut var!

Neyse, yanlışın neresinden dönülürse kârdır...
Ülkemizin sabıkası artıkça artıyor ama kader utansın deyip kapatalım mevzuyu.
Çünkü gündeme Bülent Abi düştü!
Hem de ne düşme, yüksek şiddetle sarsıldı AKP!
Dile kolay, partiye start veren dört kişiden biri…
2001 yılını hatırlarsınız, hava sisli, siyaset yerlerde sürünüyor…
Hepsi birbirinden merdane dört adam çıkıyor meydane;
Birincisi Erdoğan, iki numara Gül, üçüncüsü Arınç, dördüncü Şahin…
Abdüllatif Şener de var ama niyeyse o her zaman üvey evlât muamelesi gördü.
O nedenledir ki kurucu kadro arasında yerini sağlamlaştıramadı.
Peki, kadrodan geriye kim kaldı?
Şener diskalifiye, Şahin kızakta, Gül Çankaya’da…
Bir tek Bülent Abi (Abilerin abisi, severim seni)…
Mevkii ön libero, sultanın zırvalarına aslanlar gibi direniyor.

Sizi bilmem ama bendeniz oldum olası Bülent Abiciydim…
Hele akan o gözyaşları yok mu?
Kıyamam ben ona!
İşte o abimiz gün gelip çattı, kükreyerek çıktı tarih sahnesine…
Âdeta insanlık dersi verircesine özgül ağırlığını koydu gündemin tam orta yerine!
Bastır Bülent Abi, parçala ortalığı, hepimiz arkandayız.

Ayrıca ben her zaman söylemişimdir;
Bülent Ecevit siyasetin yıldızı, Bülent Ersoy sahnelerin…
Bülent Arınç abimiz ise kâlbimizin sesi!
Öyleyse yola devam Bülent Abi, tek umudumuz sensin!

08 Kasım 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
08/11/2013 07:59

     S.O.S.

A+
A-
On bir yıldır ülkemizi yöneten AKP gemisi su almaya başladı.
Görülen o ki, dipte oluşan çatlaklar kaynakla falan onarılacak gibi değil.
Dengesi bozuldu, yalpalıyor…
Rotadan çıktı, savruluyor.
Kaptan şaşkınlıktan panik içinde!
Aldığı kararlarla kurtuluşu sağlamak bir yana, geminin batışını hızlandırıyor.

Sağlık olsun diyerek geçiştirilecek olay değil…
Sonuçta elde var doksan yıllık cumhuriyet.
Dindarlık müptelası kaptanın sayesinde o da yaralı.
Laiklik golü yemiş, demokrasi sendeliyor…
Vatandaş manzarayı ibretle seyrediyor!

Bunca olumsuzluğa karşın yine de gündem zengin.
Özellikle yaklaşan belediye seçimleri memleketi bambaşka bir havaya soktu.
Kâh Gökçek, kâh Sarıgül derken geçinip gidiyoruz işte.
Ancak bugünlerde muhalefet fena değil.
Eskisi gibi kolayca tuzağa düşmüyor.

Örneğin meclise transit giriş yapan türban…
Buyrun dediler, yaktılar yeşil ışığı, iktidarın tezgâhına gelmediler.
Aferin onlara, akılla izanla yollarına devam etsinler.

Lâkin geminin su alma işi fena sonuçlanacak.
Milleti de peşinden sürüklerse, seyreyleyin cümbüşü…
Hem de ne cümbüş!
Kurtulur mu S.O.S. verse?

Hiç sanmam, çünkü etrafta yardım çağrısına cevap verecek tanrının bir kulu kalmadı.
Şangay beşlisi mi?
Hadi canım sizde, daha neler!
Bir roket siparişi verdik diye çekik gözlüyle dost mu olduk?
Ayrıca onlar dinsiz imansız komünist, fazla yakınlaşma bozar bizim ahlâkımızı!

Ya Araplar?
Peşinen söyleyeyim, o âlemi unutun…
Libya, Mısır, illâki de Suriye…
Çevirdiğimiz numaralar az şey mi?
Kendi halkımız aç, paraları çöllere saç…
Bir de ordu kur, adına “Özgürlük” de…
Güldürmeyin beni, vade meselesi, bu hasta ne yerse yesin ölür!

Peki, bu tablodan mutlu muyum?
Çağdaşlık için evet, kalan yüzde elli için hayır.
Nedenine gelince iktidarın açtığı derin yarıkları doldurmak uzun yıllar sürecek…
Ve Uludere’de katledilen 34 can, Gezi’de yitirdiğimiz 6 fidan…
Hiçbir zaman geri gelmeyecek…
Nokta!

07 Kasım 2013

Cehennemden davetiye!

Macit CÜNÜNOĞLU
07/11/2013 08:30

 
 
Üç çocuk beş çocuk derken iş geldi ahlâka dayandı.
Ne memleketiz ama…
Yirmi birinci yüzyılda kuşatılmış gençlik yaratma çabası içine girdik.
Üstelik devlet marifetiyle!

Bir kez daha aferin sultanımıza, kuyuya taş atan deliyi solladı…
Ve topa girmeyen kalmadı, Avrupa Birliği dâhil.
İşte gerçek devlet adamlığı…
Yaşamın her alanında, ama her alanında nefesi ensemizde…
İçkimizde, uçkurumuzda, beynimizde, ahlâkımızda…
Yürü git, kim tutar seni?

Fakat -lâf aramızda- ne gençliğimiz varmış?
Yetkilileri dinleyince insan ürküyor!
Mevzuu flörtün, el ele tutuşmanın, sevişmenin ötesinde.
Uyuşturucu, terör, kaçakçılık, kalpazanlık ve yeryüzünde bilinen tüm suçlar…
Gençliğimizin yaşam biçimiymiş de haberimiz yokmuş!

Ah Gezi ah!..
Sen yok musun?
İçimizdeki tüm fenalıkları, münafıklıkları dışarı vurdun!

Öyleyse sultanımızın tepe tepe kullanması normaldir.
Siz misiniz İmam Hatiplere direnen…
Güzel insanlar yetiştiren meslek okulları…
İnanın dünyada gerisi yalan!

Ahlâk, selamet, fazilet, refah, saadet, adalet orda…
Pırıl pırıl imamlar ordusu!
Devletin tüm kadrolarına yerleştir…
El pençe durur askerî vesayet, kaldırılır laiklik, yıkılır cumhuriyet!

Evet, sultanımızın reçeteleri uygulanıp tavsiyeleri tutulursa…
Şairin dediği gibi “güzel günler göreceğiz çocuklar”…
Herkesin ruhu ihvan, kılavuzu Kur’an, bıyıklar badem…
Patlatalım şiiri; “Camiler kışlamız/Müminler asker”…
Savulun geliyor imanlı gençlik; kalpler nurlu, ellerde pala…
Dağılın lan!

Farkında mısınız, yüce sultanımız sayesinde yeni bir çağ başlıyor memlekette…
Duyduğuma göre binlerce ahlâk zaptiyesi alınacakmış devlete…
Ohhh, ne güzel!
Evlâtlarımı kaybettim, en azından torunlarım nurlu günlerde yetişecek.
Fakat ben göremeyeceğim…
Tanrıyla cehennemde sohbet ederken el sallayacağım sultana…
Davetiye göndereceğim, tez zamanda yanıma gel!

06 Kasım 2013

Affet bizi Abdülhamid!

Macit CÜNÜNOĞLU
06/11/2013 08:30

 
 
Biz solcular Abdülhamid devrini ağır eleştirdik…
34. Osmanlı padişahının ne yobazlığı kaldı ne zalimliği!
Dile kolay, otuz üç yıl (1876-1909) saltanatta kalmıştı…
Tıptan mühendislik alanına kadar onlarca ilerleme kaydedilmesine rağmen
yalnızca istibdat devrini öne çıkardık.
Bir de Haydarpaşa-Bağdat demiryolu vardır ki, ayıptır söylemesi
ailem için özel önem taşır.
Nedenine gelince, dedem Mustafa projeye ciddi destekte bulunmuş,
Padişah hazretleri de imzasını taşıyan iki berat bir madalya ile taltif etmiştir.
Ne mutluluk, evimin duvarında asılı bulunan beratlara bugün bile bakar
atalarımla gurur duyarım!

Haydi, yeri gelmişken sürdüreyim…
Madem bugün böbürlenip hava atma günüm…
Eşraf çocuğu babam da askerliğini bedelli olarak on iki gün yapmış…
Buna mukabil Kurtuluş Savaşı’na yüksek miktarda malî destek sağlamıştır…
Ki ödülü memleketimin tarih kitaplarında yer almaktır!

Ne tuhaf değil mi?
Fakir fukara cephelerde savaşırken bastır parayı şan-şöhret satın al…
Ondan sonra adın altın harflerle yazılsın…
Ya o gençler, esamisi okunmayan kahramanlar?
Sağ kalıp geri dönenlere verilen madalyalar?
Bugün bitpazarında satılmaktalar!
İşte gerçekler, işte tarih!

Ben her zaman derim, “iyidir solculuk iyidir”…
Eğer o unvanı namusluca taşımayı becerebilmişsen…
Geçmişinle yüzleşip insanlığa hesap verebilirsin.
Yalansız dolansız, hormonsuz!

Ya bugün?
Post modern bir sultanımız var…
Kapitalizmi sevip liberalizmi sevmeyen!
Adı stadyumlara üniversitelere verilen…
Dindar gençlik hayranı, tesettür düşkünü…
Gezicilerden nefret eden özgürlük düşmanı, muhalefeti yerden yere vuran…
Velhasılıkelam, garip bir adam!

Ne ecdadının izinde ne cumhuriyetin…
Ülke yönetir, yetmiş altı milyonluk…
Meşrutiyet dahi tanımaz, tahammülü yoktur.
Her şey iki dudağının arasında...
Kanundur, kararnamedir…
Kısaca tartışılması mümkün olmayan emirdir…
Ve tüm bu olan bitenin adı: “İleri demokrasi”dir…
Ve gördüklerimiz, yaşadıklarımız koyu bir diktatörlüğün ayak sesleri…
Affet bizi Sultan II. Abdülhamid…
Torunun sana rahmet okutmakta, kemiklerini derin derin sızlatmakta…
“Kalk gel mezarından” dersem gelir misin?
Ne dersiniz?

04 Kasım 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
04/11/2013 07:50

On bir yıl sonra...

A+
A-

Her şey on bir yıl önce başladı, 3 Kasım 2002…
Değişim, dönüşüm, nurlu ufuklara yelken açış!
Bir bakalım ne oldu?
Evet, ne oldu?
Sandıklar açılıp seçim sonuçları belli olduğunda neden sarsıldı Türkiye?

Öyleyse tabloyu bir kez daha masaya yatıralım…
Ki bugünlere nasıl geldiğimiz anlaşılsın.

İşte AKP…
Aldığı oy 10.808 milyon, oranı yüzde 34,28, milletvekili sayısı 363…
Ve CHP…
Aldığı oy 6.113 milyon, oranı yüzde 19,38, milletvekili sayısı 178…
Ya gerisi?
Oy kullanan toplam seçmen sayısı 31.528…
14 milyon açıkta…
Çöpe gitti halkın iradesi!

Aradan on bir yıl geçti…
Yüzde 34’lük AKP giderek güçlendi, girdiği tüm seçimleri kazandı…
Yüzde 50’ye dayandı oyu…
Lâkin hiç utanmadı!

Adilim dedi, mağdurum dedi, mazlumum dedi, demokratım dedi…
Gayri ahlâki seçim sisteminin kılına dokunmadı, halkımıza yalan söyledi.
Sattı, Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını sattı…
Kentlerin en değerli arsalarını, arazilerini sattı…
O sattıkça oyu yükseldi!

Ülkemizin itibarı kalmadı…
“One minute”le başlayan yalnızlık süreci Suriye belâsıyla doruk yaptı…
Artık hâlimize dünya âlem gülüyor…
Ancak “O” Kızılcahamam’dan üflemeye devam ediyor!
Yezid’e çakıyor Hz. Hüseyin’in huzuruna çıkıyor…
Yerden yere vuruyor Esad’ı, dünkü dostunu…
Ve halkın iradesini göklere çıkartıyor!

Evet, tekrar dönersek başa…
Bırak laga lugayı…
Önce Çöpe giden oyların hesabını ver…
Sığınma 12 Eylül yasalarına, faşizmin korumasına…
Bir kez olsun cesaretli ol, bir kez olsun demokrat ol…
Bir kez olsun vicdanının sesini dinle…
Yık barajları.

Yetmiş yıllık saltanatlar yıkılıyor…
Bu dünyaya kazık çakmayacağına göre…
Sen de bak 2002 seçim sonuçlarına…
Çiller nerde, Yılmaz nerde, Ecevit nerde, Bahçeli nerde?..
Ay pardon!..
Düzeltiyorum, çığırtkan devletlû kanatlarının altında…
Şemsiyeniz oldu türban…
Öyleyse yola devam!
Hem de ofansif; sarılın karanlığa, saldırın aydınlığa…
Yarım yamalak demokrasiyi yok edip, teokratik hükümranlığınızı ilân edin!

03 Kasım 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
03/11/2013 07:11

Yorgun ruhların sessiz çığlıkları!

A+
A-
“Taraf olmak ya da olmamak”…
İşte bütün mesele!
Bazen düşünüyorum da, ne çok taraf olmuşuz.
On sekiz yaşında diplomayı aldık, meslek öğretmenlik…
Bir de kaliteli hocaların eğitiminden geçmişsen geriye kalıyor tek seçenek…
Toplumculuk!

Ve bireysel maceramız ondan sonra başladı…
Zamanın ruhuna uyumlu!
Adaletsizliğe, haksızlığa, düzene, devlete, hükümete, patrona, ağaya, dağa taşa…
Muhalefet!

Kelle koltukta, gittiği yere kadar.
Aman tanrım, neydi o devirler?
Her kitap aydınlanma aracı, yepyeni bir dünya…
Üniformamız parka, gazetemiz Cumhuriyet.
Bıyıklarımız sarkık, yüreğimiz Che, beynimiz Marx…
Tanzimat, Batılılaşma, Kurtuluş Savaşı, M.Kemal…
Hepsi birer teferruat!

Kuşağım böyle bir süreçten geçti…
Belde silah, iktidar yakın…
Manifesto diyor ki, “Yaşasın proletarya diktatörlüğü.”…
Öyleyse kır zincirleri…
Duyulan devrimin ayak sesleri!

Sloganımız “Güneşin zaptı yakın”…
Vatanseverliğimizin göstergesi “Asya’dan gelip dörtnala uzanan kısrak başı…” …
Enternasyonal ideolojimizin belgesi “Çav Bella”…

Of ulan offf!
Bakar mısınız?
Marşlar, türküler, şarkılar eşliğinde öncü sınıf…
Savulun…
Gençlik, Denizler, Mahirler geliyor!

Ya şimdi?
Bir masal, futbol takımı tutmak lüks…
Vivaldi yabancı, Yahya Kemâl’i anlamak geç kalmış teselli!
Elde var kırık dökük anılar…
Boynumuz eğik, başımız dik…
Mağluplar ordusunun onurlu neferleriyiz!

Aslında yuvarlanıp gidiyoruz gündüz gece…
Tayyip iktidarda, uzaklarda Demirel…
Ecevit rahmetli, Özal’ın piyasa ekonomisi yürürlükte…
Türban flama, dindarlık her kapıyı açan maymuncuk…
Nurlar yağıyor gökyüzünden!

Yine de bir yerlerimizde duruyor “68 ruhu”…
Memleketin hâlini gördükçe şeytan diyor ki…
Taksim’in tam orta yerinde…
“Al düdüğü eline, nefesin yettiği kadar üfle!”
Ne dersiniz, iyi fikir değil mi?

Mutlu pazarlar değerli okurlar, efkârlıyım bugünlerde…
Lütfen hezeyanlarımı bağışlayın…
Sesli düşünce iyidir, bir de yürekten geliyorsa…

02 Kasım 2013

Sportif Magazin!

Macit CÜNÜNOĞLU





Bir gün önce türban, dün Fenerbahçe…
Büyük Türkiye’nin yakıcı gündemi!
Ya televizyonlar, söz birliği etmişçesine naklen yayındalar…
Özeli, devleti…
Ekranlarda FB başkan adayları, hatta olmayanı (Ali Koç)…
Saatlerce konuşuyorlar, sanırsınız anlattıkları dünya meseleleri!

Konu milyonları ilgilendiren bir asgari ücret…
Veya emekliye yapılacak üç-beş kuruş zam olsa medyada bu ölçüde karşılık bulur mu?
Ayrıca yorumcular, duayen geçinen Fenerbahçeliler boy boy ekrandalar…
Hele biri var ki, söyledikleri ilgimi çekti…
Tanırsınız; Ömer Çavuşoğlu, demokrat Nazlı’nın akrabası…
Ûstâd ülkemizdeki hiyerarşik sıralamayı yapıp üç makamın
“dokunulmaz” olduğunu iddia ediyor…
Birincisi Cumhurbaşkanı, ikincisi Başbakan, üçüncüsü FB başkanı imiş!
Şaşırdım kaldım, nasıl ama?

Belki de haklı…
Futbolla yatıp kalkan ülkemizde gündem ne olacaktı?
Necip halkımız sanat mı, çevre sorunlarını mı konuşacaktı?
Yakışır sporsever millete, zararlı hiçbir mevzuyla iştigal etmemekte!

Ancak bu fotoğraftan utanması gereken kurumlar da var…
Başta siyaset, ne diyor Atatürkçü Aziz Yıldırım…
“Eğitim siyasete alet edilmemeli, din gibi…”
Gördünüz mü? Kimlerin diline düştü eğitim ve din?
Takıldık memleket olarak; türbanın, Cüppelinin kuyruğuna…
Çıkan sonuç ne kadar ürkütücü, ne kadar acı!

Ve devam ediyor Çavuşoğlu;
Futbol kulüplerinde cemaatler var!
Referansı da sağlam, Fethullah’ın has adamı İhsan Kalkavan!
İçimden geçirdim, cemaatlerin girmediği delik kaldı mı?
Aman ha, yatak odalarımızın perdesini iyi kapatın…
Yoksa ebedî şefin başına gelenler (hani vardı ya, CHP’li)
sizin de başınıza gelir!

Şaka bir yana, Fenerbahçe’nin iki günlük kongresini dikkatle izleyin…
Satır aralarını da asla kaçırmayın…
Çünkü gördükleriniz, duyduklarınız “Yeni Ankara”nın izdüşümüdür…
Siyaset, TÜSİAD, MÜSİAD, cemaatler, müteahhitler, ihaleler, çeteler,
sarı güller, mor güller, selamiler tekmili birden orda…
Hayırlı işler Türkiye…
Hayatımız oldu sportif M A G A Z İ N!  

01 Kasım 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
01/11/2013 07:10

CHP'li Kadıköy'den...

A+
A-
Selami Öztürk’ü tanırım…
Allah uzun ömürler versin, benden önce vefat ederse oylarımı helâl etmeyeceğim!
Nedir çektiğimiz, beş değil on değil…
Dile kolay, tamı tamamına yirmi yıl…
Bir de başkan yardımcılığını ekleyin; eder yirmi beş yıl!
Pes doğrusu, bu kadar ihtirasa açgözlülük derler…
Hatta siyasî yamyamlık!

Ancak kime ne anlatacaksınız?
Adamın partisi CHP, seçime katıldığı bölge Kadıköy…
Rahmetli Nenem mezardan çıkıp aday olsa kazanacağı kesin olduğu yer!
Sallamıyorum…
Dilerseniz son seçim sonuçlarına bakalım…
CHP: Yüzde 68,4
AKP: 21 9…
Varın gerisini siz hesap edin!

Üstelik Kadıköylü seçmen Şişliliyi bile sollamış…
Sağlam, damardan ilerici…
Veyahut anti AKP’ci…
Müstesna, halis Beyaz Türkler diyarı…
Suyun içinde oyları yüzde ellinin üzeri…
Dolayısıyla Selami’nin karizması hikâye!

Lâkin bu siyaset, bu rant yok mu?
Bir de koltuk sevdası, ölüyü bile mezarında ters çevirir!
Ancak insan yargılamadan edemiyor…
Diyor ki Selami: “Kadıköy’de yaşamak ayrıcalık!”…
Yerden göğe haklı, “ya sana katlanmak?”
İşte zurnanın son deliği!

Ben de açizane düşünüp taşındım…
Ve bir karara vardım; Kadıköy’e bundan böyle bir kadın eli değmeli…
Tarihsel Kalkedon’a, İstanbul’un karşı yakasına…
Hem de bugünden, şimdiden.

Yoksa tahammülüm kalmadı…
Ne Selami’ye ne CHP’ye!
Yeter artık, bıktıkkk…
Duymuyor musunuz?
Alın başkanınızı müzeye koyun…
Veya heykelini yapıp Altıyol’a, “Boğa”nın yanına yerleştirin…
Yeter ki bu semte kadın eli değsin…
Namuslu, zarif, estetik, oy veren seçmenin hissiyatına lâyık.

Yakışır Kadıköy’e laiklik, özgürlük, demokrasi, eşitlik…
Kurtarılmış bölge…
Ülke türbana, karanlığa teslim olmuşken…
Örnek olur memlekete acilen!

Not: Beyefendi beşinci kez aday, hâlâ “bitmeyen projelerim var”  diyor!
         Ne hikmetse?

31 Ekim 2013

 
Macit CÜNÜNOĞLU
31/10/2013 08:56

Yakın tarihin penceresinden...

A+
A-
Cumhuriyetimiz doksanıncı yıl münasebetiyle bir kez daha masaya yatırıldı.
Normaldir, çünkü her düşüncenin algısı farklı…
Daha doğrusu herkesin bir Cumhuriyet tarifi var, asla birbirine benzemeyen!

Neyse, mevzumuz bu değil, kim nasıl düşünürse düşünsün.
Fakat 20. Yüzyılın en şahane devrimine değinmeden geçemeyeceğim…
Bolşevik İhtilâli, komşuda tarih sahnesine çıkan…
Yıl 1917, Talat ile Enver’in komplosuyla girilen bir savaş…
I. Dünya Savaşı…
Sona yaklaşılmış, çöken bir imparatorluğun ayak sesleri…
Ve kuzeyde darbe, yüzlerce yıllık çarlık nizamı yıkılıyor…
Hareketin önderi Lenin ve arkadaşları…
İnsanlık selâmlıyor proletarya diktatörlüğünü…
Savulun, Marx’ın rüyası gerçekleşip sosyalizm geliyor!

Asıl hikâye de bundan sonra başlıyor…
Devrim kansız olur mu?
Bir iç savaş, kökü kazınıyor muhaliflerin!
Kuruluyor yeni düzen, olmayan işçi sınıfı mutlu!
Çörekleniyor parti sosyalist devletin başına…
Hedef belli, sınıfsız sömürüsüz toplum!
Bir de olmazsa olmaz, cumhurun iktidarı…
Yaşasın Cumhuriyet, adı oluyor Sovyet!

O tarih bu tarihtir emekçiler komşuda iktidar yüzü göremedi…
Ve komünist partinin egemenliği yetmiş yıl sürdü...
Ta ki duvarlar yıkılana kadar!

Artık ulus-devlet modeli aşılmış, kapitalizm küreselleşmişti…
Dayanamadı Sovyetler-Sosyalist Sistem, birer birer yıkıldı.
Geriye yeni liderler kaldı…
Globalizme uyumlu, hepsi birer diktatör!

Düğün değil, bayram değil…
Nerden geldi aklıma Sovyetler, diktatörlükler, Putinler?
Ekim ayındayız, “7 Kasım” tarihi yakın…
“Büyük Oktober Devrimi”nin gerçekleştiği günler…
Dünyayı derinden sarsan, yeni bir çağın başlangıcı…
Halkın katılmadığı Cumhuriyetler devri!

Ne acıdır ki dünyanın çoğu bu macerayı
“sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış” toplum uğruna verilen mücadele zannetti!

Ya sonuç; koskoca bir hüzün ve hüsran…
Ah bu insanlık; neleri ıskalamadı ki, nelere inanmadı ki?
İşte bizim memleket, işte bizim Sultan…
Bu sohbetlerimiz hayırlara vesile olur inşallah!

30 Ekim 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
30/10/2013 08:29

Görev başına!

A+
A-
Her şey o kadar kötü değil.
İyimser olmak için birçok neden var.
Örneğin Cumhuriyet kutlamaları, yüzbinler meydanlarda…
Öfkeli, umutlu kalabalıklar.

Ne güzel işte…
Marmaray’ın gölgesinde kalmadı Cumhuriyet.
Bir isyan ruhu var kitlelerde…
İktidara, sultana, haksızlığa, adaletsizliğe, karanlığa karşı…
Dik duruş sergileniyor alanlarda, caddelerde.

Yeter ki muhalefet bu gerçeği görsün…
Üreteceği doğru politikalarla vatandaşı sarıp sarmalayıp yeniden umut olsun.
Yoksa AKP’nin saltanatı daha uzun yıllar sürüp gider.

Ayrıca çok umurumuzda değil yapay gündemler…
Parlamentoya türbanlı girilse ne olur girilmese ne olur?
Neticede orası özgür bir platform değil mi?
Dokunulmazlıkların olduğu arena, koyverin gitsin!

Çünkü biz unutmadık Leyla Zana’ya yapılanları…
Saçından sürüklenip kodese tıkıldığını, yıllarca mahpus yatırıldığını…
Merve Kavakçı’nın ihracını, hız kesmeyip vatandaşlıktan çıkarıldığını…
Şarkılarıyla, türküleriyle bir sevda adamı Ahmet Kaya’ya bu vatanı dar ettik…
Utanmadık sürgüne gönderirken…
Ölümünden sonra şeref madalyası verdik!
Sanki yaşadıkları Nâzım’ın bitmeyen çilesi!

Tükenmez bizde acıların hikâyesi…
Bugün bir teğmen evleniyor Hasdal Askerî Cezaevi’nde…
Adı: Mehmet Ali Çelebi
Cezası: 16 yıl 6 ay
Suçu: Darbeye teşebbüs!

Ve yüzlerce günâhsız…
Yirmi birinci yüzyılda yatar durur hapishanelerde…
Cumhuriyet 90 yaşında…
Ayıpları milyonlar…
Dünün sahte mağdurları bugün iktidar…
Ne acıdır ki insanlığın yüzüne baka baka insanlık suçu işliyorlar…
“İleri demokrasi” yalanıyla…
Düşünceyi binlerce kez mahkûm ediyorlar!

Evet, gün uyanış vakti, uyanık olma zamanı…
İktidarın açtığı kör kuyulara düşmeden safları sıklaştırmak lâzım…
Devrimci, demokrat, laik cumhuriyeti kurmak için…
Görev başına!

29 Ekim 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
29/10/2013 07:30

Devrimci Cumhuriyet

A+
A-
Siz ne düşünüyorsunuz bilmem ama…
Cumhuriyet’in tadı kaçalı çok oldu.
Kuruluş süreci bir yana demokrasiye geçiş yılları bir yana…
M.Kemal mirâsı Cumhuriyet’e üç buçuk darbe reva mı?

Başta laiklik golü yedi, dincilik yükseldi yükseldi…
Geldi tepemize oturdu!
Hem de nasıl?
Bir “sandık” teranesi tutturuldu, varsa yoksa seçim zaferi…
İnsan hakları, özgürlük, evrensel hukuk rastgele!

Aslında bizdeki Cumhuriyet’in hazzetmediği üç muhalif var…
Birincisi solcular… (Bkz: M.Suphi-N.Hikmet, TKP tarihi.)
İkincisi Kürtler… (Teferruata gerek yok, yalnız Dersim yeter.)
Üçüncüsü tarikatçılar… (Örnek çok, hangi birini yazsam ki?)

Ve mücadele uzun yıllar devam etti…
Yenildi solcular, acıyla kanla gözyaşıyla acımasızca zalimce…
Aynı kaderi paylaşan Kürtler direndi…
Milliyetçilik bayrağıyla yeniden yükselişe geçti…
Ya üçüncüsü?..
Şeriatçı mı, dinci mi dersiniz?
Kurnazdılar, sinsiydiler…
Vakti zamanı gelince su yüzüne çıktılar!
Çöreklendiler toplumun başına…
Makarnayla, bulgurla, kömürle, Kur’an’la, askerî payandayla!

Hedef koydular 2023’ü…
Cumhuriyet’in doksanıncı yılında!

Bu saatten sonra ne yapmalı bilmem ki?
Halis solcuların nesli tükendi.
Geriye CHP ile BDP kaldı…
MHP’yi ciddiye almıyorum, söylemi ıvır zıvır, ülküleri iktidara angaje!
Sesleniyorum sonsuzluğa: “Oh my god”…
Sen bize yardım et!

Bir de son umut:
“Gezi ruhu”…
Bağımsız, yenilikçi, heyecanlı, duru, yaratıcı, isyankâr, genç ve gelecek…
İşte yarınların Türkiye’si…
Özgür, laik, demokrat, paylaşımcı…
Yakışır bu ülkeye “Gezi”nin ellerinde yükselen devrimci C U M H U R İ Y E T…
Öyleyse ha gayret!

28 Ekim 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
28/10/2013 07:45

Sarıgül Mustafa

A+
A-
Topbaş favori…
Sarıgül plase…
Sırrı Süreyya bomba!
Ne isimler değil mi?

Evet, İstanbulluları renkli bir seçim süreci bekliyor…
Her ne kadar Sarıgül’ün durumu belli olmasa da,
sanki karşımıza böyle bir tablo çıkacakmış gibi duruyor.

Fakat Mustafa’nın pozisyonu hakikaten karışık…
Eee, ne de olsa muhatabı CHP.
Dile kolay, doksan yıllık çınar.
İttihat Terakki geleneğinden geliyor, devlet kurmuş…
Cumhuriyet ilân etmiş, demokrasisiz yirmi yedi yıl ülke yönetmiş…
Böyle bir partiyle aşık katmak kolay mı?

Belki Baykal işbaşında olsa rahattı…
Kurardı TDH’yı, şahlanmış bir tay gibi iktidara yürürdü!
Olmadı işte, o meşum kaset politik dengeleri alt üst etti…
Üstelik Kılıçdaroğlu’nu sürpriz bir şekilde başa getirdi.
Dolayısıyla CHP’de işler (entrikalar) eskisi gibi değil…
Parti artık kırk yamalı bohça!

Makul miktarda milliyetçi (ulusalcı)…
Azıcık fakat etkili sağdan transfer…
Üç beş radikal solcu…
Seyrek oranda sosyal demokrat…
Ve geriye kalanlar da millî bakiye…
Zaten partinin alayı kaç kişi?

İşte bu yapı karşısında Sarıgül’ün hevesi her geçen gün b.ka sarıyor…
Gel diyorlar, gitmiyor…
Yılların kaçın kurası, giderse Şişli’den olmakta var!
Aday da göstermiyorlar, partide deve dişi gibi kurtlar…
İstanbul dukalığına iştahla göz dikmişler…
Tekinler, kendilerinden eminler…
Ya tutarsa!
Ayrıca önemli mi seçmenin rüyası?

Yine de bir Sarıgül efsanesi sürüp gidiyor…
Seveni de çok sevmeyeni de...
Fethullahçı diyen var, Amerikan projesi diyen…
Sosyal demokrat mı, orasını bilemem…
Lâkin iyi koşucu, ipi göğüslemesini bilen türden.
Bir de nefret edenlere bakıyorum…
Aralarında AKP’lileri gördükçe bu adam doğru yolda diyorum…
Öyleyse dinsizin hakkından Mustafa gelir…
Ne dersiniz?

26 Ekim 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
26/10/2013 08:19

Kara delikler tükenmez!

A+
A-
Televizyon kanalı Ülke Tv…
Yorumcu konuşuyor: “Faşist Türkiye!”…
Adı: Mustafa Şen.
Derdi tek parti dönemini eleştirmek…
Esirgemiyor lâfını, cepheden vuruyor CHP’ye.
Kimdir, kimin fesidir tanımam…
Lâkin ağzı var, üstelik ailesi de (ifadesine göre) sosyal demokrat!

On dört yıl öncesine gittim…
Yıl bin dokuz yüz doksan dokuz…
Almanya’dayım, dostların sofrasında…
Geziyorum, kucaklaşıyorum…
Ne de olsa hasret!

Yer Berlin…
Kreuzburg, Türk mahallesi…
Dağa taşa yazılmış “Faşist T.C”…
Sordum soruşturdum, yoldaşlarla muhabbet ettim…
“Ne iş?”
El cevap; “bizim buralarda devrimcilik böyle bir iş!”

Şaşırdım kaldım…
Ve dedim ki, “ya siz faşizmi bilmiyorsunuz”…
“Ya da Almanlara şirin gözüküyorsunuz.”

Bu girizgâhtan sonra gelelim sadede…
Doksan yıllık cumhuriyette CHP’nin 27 yıllık iktidarı var.
O da 1923-1950 arası.
Kuruluş yılları, bunalım yılları, savaş yılları.
Eksiği gediği ile tamı tamamı yirmi yedi yıl.
Sağcısıyla, solcusuyla gelen geçen çakıyor CHP’ye…
“Faşist Türkiye!”

Asıl hedef kurucu önder M.Kemal’i gönüllerden söküp atmak…
Ki yerine Sultanımız yerleşsin!
Aslında eleştiri sahipleri faşizmle tanışmamışlar…
Irkçı, dinci baskı rejimleriyle…
İşte bu gerçeği anlamak için de bir ülkenin hapishanelerine bakmak gerekir…
Kimler var içerde?

Sakın darbecileri savunduğum filân anlaşılmasın…
Sözünü ettiğim düşünce suçluları, kurunun yanında yanan iyi insanlar…
Görünen manzara faşizmden izler taşıyor mu taşımıyor mu?
İşte bütün mesele bu!
Evet, şimdilik üç nokta…
Çünkü Sultanımızın nizamında kara delikler tükenmez!

24 Ekim 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
24/10/2013 15:06

Hayırlı işler Patron!

A+
A-
Üstüme vazife değil, ama yine de yazmadan geri durmayacağım…
Söz konusu bizim patron Dağıstanlı ile “araştırmacı-yazar-gazeteci” Celal Kazdağlı.
Biliyorsunuz ikisi birlikte “kanal a” da “Manşetlerin dili” adlı program yapıyorlar.
Karşılıklı muhabbetleri 11.30’da başlayıp bir saat sürüyor…
Tüm okurlara şiddetle tavsiye ediyorum.

Yalnız bir özellikleri var…
İkisi de Tayyip ve AKP hayranı…
Lâf aramızda, ayrıca Baykalcılar!

Hakikaten enteresan bir durum…
Hem iktidar yanlısı olup hem de Deniz Bey’i sevmek…
Anlaşılır gibi değil!

Gene de harikalar…
Fidan’ı sulayıp Özel’den besleniyorlar!
Bir de “Yeni Türkiye” düsturları yok mu?
Hayâl gibi, pembe bir dünya…
Duygulanıyorum, iyi ki varlar!

Az kalsın unutuyordum; Sarıgül’den de nefret ediyorlar…
İddiaları “Baronların” adamı olması…
Ne demekse?
Başlıyorlar oymaya; Reha Muhtar’ı referans göstererek yükleniyorlar Mustafa’ya…
Şişlili başkanın bütün niyeti CHP’nin başına geçmekmiş…
“Size ne” de diyemiyorsunuz…
Kameraların önünde onlar.

Varsın olsun, mademki ana muhalefet partisini tehlike görmüşler…
ABD elçisiyle Kılıçdaroğlu’nun legal yemeğini dert etmişler…
Öyleyse CHP ile Sarıgül doğru yolda.

Fakat politika mevzusu yok mu?
Kişisel çıkarlar, geçmiş, aidiyet, siyasî ikbâl…
Medyanın namuslu kalemlerini döndürüyor maskaraya!

Örneğin bizimkiler, “Gazetemen”ciler…
Düet yapıyor ekürilerimiz…
“kanal a” da, “Bağımsız Türkiye” adına…
Akşamı da var…
Barlas’ı da almışlar kadroya…
Hep birlikte sesleniyorlar kamuoyuna:
“Padişahım çok yaşa!”
Ne diyelim, “hayırlı işler” sevgili PATRON!

Son söz: Demokrattır Fatin, bu yazıya da dokunmaz.

23 Ekim 2013

Macit CÜNÜNOĞLU
23/10/2013 18:45

Umudumuz Cüppeli!

A+
A-
Cüppeli Hoca’yı giderek daha fazla sevmeye başladım.
Sağolsun Haber-Türk’e…
Hani şu DSP’nin iki numarası Hüsamettin Özkan beyefendinin
damadına ait televizyon!
Bayram münasebetiyle olsa gerek, iki gün üst üste (sonuncusu tekrar)
Hoca’nın değerli görüşlerini yayınladılar…
Vatandaş olarak bizler de zevkle izledik, feyz aldık(!)

Yalnız Hüsamettin Bey deyince aklıma rahmetli Ecevit ile DSP geldi.
Sahi neydi o devirler?
Yıl bin dokuz yüz doksan dokuz…
Yirminci yüzyılın sonu...
Ecevit hasta, lâkin başbakan…
Ülkeyi yöneten Hüsamettin Özkan!
Derviş ekonominin başına transfer edilmiş…
Baykal’ın partisi parlamento dışı…
Kriz, kaos, belirsizlik…
Kısaca hâl ve gidiş kötü!

Sisli havayı seven politik kurt boş durur mu?
Cem-Derviş ikilisini kafaya alarak çıktı siyasî arenaya…
Partisinin adı: YTP (Yeni Türkiye Partisi)
Tabii ki sonuç hüsran!

Elbette üzüldüm, bir de empati yaptım…
Haddimi aşarak kendimi Ecevit’in yerine koydum…
Hani derler ya: “Besle Brütüs’ü dön sırtını!”…
Karıncaezmez’e de acıdım, yerli malı haine de!

Neyse, dönersek başa…
Değerli Hoca’yı bizlerle buluşturduğu için Ciner’in televizyonuna binlerce teşekkür!
Hoca samimi, tramvaydan falan seslenmiyor…
Direkt cepheden, damardan, şeriat penceresinden!
Rol yapmıyor, inancı doğrultusunda takır takır konuşuyor.

Politikayla da işi yok, aylık geliri 80 bin lira (eski parayla seksen milyar)…
İyi para, en az dört milletvekilininkine eşit.
Ben de diyorum ki, kılık kıyafet yönetmenliği hazır değişmişken…
Sevgili hocamızı parlamentoya itelesek mi?

Valla yakışır, en azından çalıp çırpmaz…
Üstelik halkımızın ufukları açılır!
Ne dersiniz, ülkemizin sahtekârlardan kurtulması için bu proje desteklenmez mi?

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...