Yahu, yazmayayım diyorum, olmuyor...
Susayım diyorum, yürek susmuyor.
Akşam haberlerini dinliyorum:
Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı, Milli Güvenlik Kurulu Başkanı, Türkiye Varlık Fonu Başkanı, Başkomutan vesaire vs...
Çıkmış kürsüye...
Tabii bütün kanallar canlı yayında.
Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş'a Allah ne verdiyse giydiriyor...
Aman da aman, sanırsınız adam memleketi satmış!
Peki, suçu ne?
Başkent su sıkıntısı çekiyormuş!
Aklıma Nurettin Sözen geldi, adamcağız bu dönemde İstanbul Belediye Başkanı olsaydı en az on yıla mahkûm olurdu!
Ancak lâf aramızda birileri Reis'e şu hususu hatırlatmalı.
Belediye başkanları balıkçı teknesinin tayfası değil...
Halkın oylarıyla seçilmiş siyasi kişiler.
Elbette içlerinden yavşaklar da çıkar,
Fetöcü dümbelekler de...
Örneğin bir zamanlar Ankara'nın efesi vardı...
Partisi mühim değil.
Adam resmen eşkiya, siyasal orijini ırkçı damar, dünya görüşü (evlere şenlik) Osmanlı soslu Ergenekon...
Breh breh, öyleyse uyusun da büyüsün Osman, parlamentonun gülü, sahibi olduğu televizyonun bülbülü...
Maksat sahibinden nağmeler, hafta sonu da ülke gündemine binaen ''Ketenpere Dalevere'' filmi sahnede...
''Nının nı!'' bekleriz efendim.
Baş rolde medarı iftiharımız Şafak Sezer,
32 kısım tekmili birden.
Rejisör: kürsüden seslenen asrın lideri:
Benim adım Mesut, soyadım Bahtiyar...
Mesut Bahtiyar'ım, hepinizin çktığı deliğe Mim Cengiz abinizi koyanım!
Of be, bu mudur bu...
Kodumu oturtandır!
Fakat öyle bir siyasi liderimiz var ki,
yetmiş yaşını aştı, hâlâ vali ile belediye başkanı arasındaki farkı öğrenemedi.
Öncelikle kardeşim; belediye başkanı halkın temsilcisidir, vali de devletin.
Mutabık mıyız?
Öyleyse rahat bırak seçilmiş başkanları, istersen itin g.tüne sok tayin ettiğin elemanları!
Okey mi ustam?
Okey okey...
Yoksa sinirlenip seni topa tutacağım...
Maksat seyahat olsun, Silivri yolları şenlenip zindanlar benimle olsun!
Valla özledim mahpus damlarını...
Zindanlar istasyon, bense Zeki Müren şarkılarında kaybolan Mesut Bahtiyar.
İyi akşamlar değerli dostlar.
Macit CÜNÜNOĞLU
08 Ocak 2026
AKŞAMIN İÇİNDEN...
MADURO'YA MEKTUP
Sevgili kardeşim Maduro...
Ülken bir buçuk aydır baskı altındaydı, ABD savaş gemileriyle kuşatılmıştı.
Elbette bu gerçekleri bizden daha iyi sen biliyorsun.
Çünkü bire bir yaşadın.
Ayrıca sudan bahanelerle onlarca balıkçı tekneniz bombalanarak batırıldı.
Ve 100'e yakın da can kaybı yaşandı.
Bu arada asıl hedefin sen olduğu kolayca anlaşıldı, hem de tüm dünya tarafından.
Düşmanın başı hasta, psikopat ve de rezil, ar damarı çatlamış, utanma duygusu cımbızla toplanmış.
Bizim topraklarda bu gibilere ''puştun önde gideni'' derler.
Aynen öyle, Trump denilen at sineği yalnız senin ülkene tebelleş olmadı, demokrasi, insan hakları getireceğim diye nice ülkenin çanına ot tıktı.
(Araplar hariç)
Hafıza kayıtlarım sağlamdır...
Ama bu 47 No'lu pezevenk, pedofili hastası dümbelek yok mu?
Gezegende her haltı yer, sonra da arsızca yüzsüzce 'Nobel Barış Ödülü' talep eder.
Hay seni doğuran anaya ne diyeyim...
Tövbe tövbe...
Bir de bana küfürbaz derler!
Neyse, ağzımı daha fazla bozmadan mektubuma devam edeyim.
Canım kardeşim duydum ki gençliğinde otobüs şoförüymüşsün.
Üstüne bir de sendikacılığı inşaa etmişsin...
Oh ne alâ!
Valla sağlam kariyer, üstelik hayatın içinden süzülerek geliyor.
Kesmedi ama değil mi, duramadın yerinde...
Ardından zıpladın çok sevdiğin politikaya; ''boğulacaksam büyük denizde boğulayım ''dedin...
Ve kısa zamanda da postu en tepeye attın.
Artık zirvedesin, bir elin yağda bir elin balda.
Venezuela devlet başkanısın, senden altı yaş büyük zeki bir hanımla da evlisin.
First Lady tek kelimeyle harika, full aksesuar, iki yeğeni de narkotik alanında uzman...
Evlât da milletvekili...
Dolce Vita...
Yan gel Osman, genetik sağlam, asaletin kökleri on numara beş yıldız...
Ohhh, suyundan da koy!
Ulan Maduro, senin de yatacak yerin yok ama dua et ki ''Sosyalist Parti''lisin...
Yoksa basacağım kalayı da, arada Marx amca var.
Bir de Fidel abi, biliyorum dostundur.
Petrol, pudra şekeri verip akıl fikir alırsın.
Fakat iki toplumu eşitleyeceğim diye diye cennet ülkeni benzettin ya Küba'ya.
Bravo sana, müthiş devrimcisin!
Açlık sınırında yaşayan halk, sefalet yüzünden 8-9 milyon insan (ki çoğu genç) ihraç ürünü, yani yurt dışına tüymüş.
Halkın büyük çoğunluğu lal olmuş, aydının muhalif gazetecin mahpus damlarında...
Valla Maduro kusura bakma da, içime fenalık geldi.
İnanır mısın sanki kendi ülkemin handikaplarını yazıyorum sandım.
Benimkisi de nankörlük işte, topraklarımızda petrol yok ama geçmişine, sınıfına ihanet eden hain insan sürüsüne bereket...
Kâh iş dünyasında, kâh devlet katında...
Hak hukuk adalet her gün çiçek açıyor...
Silivri zindanları kan ağlıyor...
Kardeş Maduro zihniyetli siyasiler ülkemi yönettiği sürece...
Kim bilir, belki de ikizler!
Son söz olarak da kıymetli kardeşim, yegân yegân gözlerinden öperim...
Vallahi de billahi de ''Oh olsun'' demiyorum, sarı kafalı düşmanın da dahil alayınızı cehennem ateşinde yanarken görmek istiyorum...
Diyeceksin ki ''Ya sen, ne işin var cehennemde?''
Ah be kardeşim, iki gözüm...
Fotoğrafçıyım ya, objektifimin kadrajına sizleri sokup en güzel enstantaneleri ''A Haber'' aracılığıyla dünyaya ileteceğim.
Mutabık mıyız, öyleyse Amerikalı yavşağın hücrelerinde sağlam kal, asla boyun eğme yeryüzünün en pislik herifine...
Haydi göreyim seni, hoşça kal kardeşim, can dostum benim.
Öpüldünüz...
HEMŞERİMİZ YAVUZ SELİM
Saraydüzü'nde hemşerimiz Yavuz Sultan Selim'in doğduğu yerde anıtsal bir dikilitaş vardı...
Hâlâ duruyor mu bilmem?
Çocukken çitleri aşıp dibine kadar giderdik.
Çünkü o bölge askeriyeye aitti.
Dikilitaşın üzerinde Arapça da olsa bir şeyler yazıyor muydu, inanın hatırlamıyorum.
Neyse, bugünkü sohbetimizin asıl mevzusu sultanımızın eşsiz marifetleri!
Ayrıca Amasya doğumlu olduğu için geçmişi de yad etmiş oluruz.
Ama ne geçmiş, tarihsel gerçeklikler düşman başına!
Evet efendim; Selim efendi padişah II. Beyazid'in oğlu.
Gel zaman git zaman babası da her fani gibi yaşlanıp Azrail'in bekleme salonuna girdi.
Bu arada niyeti Dimetoka'ya yerleşip tahtı oğluna bırakmak.
Fakat sevgili evlâdı Selim; babasını belki geri döner endişesiyle zehirletmesin mi?
Haydaaa!
Olacak iş mi?
Padişah zaten tahtı bırakmayı kafasına koymuş, sevgili oğlu zehirletip öldürüyor.
Sakın zamanın ruhu, konjonktür gibi saçma sapan bahaneler sıralamayın...
Şehzade de resmen patalojik sorunlar var, bilhassa vicdani boyutta.
Yalnız Selim efendinin (Selim diye yazıyorum, çünkü henüz Yavuz olmamış) Kardeşleri de var.
Bir de toprak altındaki ağabeyleri.
Babasını katleden ruh, yeğenlerine acır mı?
Çiçeği burnundaki padişah ilk icraat olarak Bursa'ya gelir, başlar can almaya.
İlk olarak da merhum ağabeyi Şehinşah'ın oğlu Mehmet'i boğdurur.
Varan bir!
Sonra merhum ağabeyi Mahmut'un oğulları Musa, Emin ve Orhan'ı boğdurur.
Hız kesmiyor sultanımız, katliama devam.
Tarih sırasıyla:
Merhum ağabeyi Alemşah'ın oğlu Osman'ı boğdurur.
Sıra hayattaki iki ağabeyine geldi,
Korkut'la Ahmet'e, onları da kurduğu tezgâha düşürerek boğdurur.
Durun daha bitmedi.
Ağabeyi Korkut'un oğlu sarayda rehin tutuluyor.
Tabii malûm sonuç, o da boğulmaktan kurtulamıyor.
Derken efendim, geldik mi boğdurulan sadrazamlara, paşalara...
Ve kıyıma uğratılan Alevî canlara...
Haklısınız, geçmişi yad edelim diye çıktım yola, sayfam döndü mezbaha yayın organına.
Neyse, hemşerimiz tahtta fazla kalamadı,
takdiri ilâhi işte; ''siri pençe''denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında bu dünyadan ayrıldı.
Mezarı İstanbul Yavuz Sultan Selim Camii'nin bahçesinde.
Yolum düştükçe uğrarım, açıkça itiraf ederim ki dua falan okumam, türbenin yakınındaki helaya işer geçer giderim!
Macit CÜNÜNOĞLU
06 Ocak 2026
HELVACI, CARCURUM BİR İKİ!
Hele hele de Amasya gibi Anadolu'nun küçük bir ilinde.
Çünkü dünya koskocaman, aynı zamanda da minnacık.
Küresel aygıtlar iletişim araçları insanlığı yakınlaştırdı, çok uzakları kapı bir komşu yaptı.
Telefon elde, WhatsApp cepte.
İster sesli ister görüntülü...
Görüşeceğin her kimse, anında karşında...
Daha ne olsun?
''Yaşasın telefonu icat eden tek dişi kalmış medeniyet!'' dermişim...
Şaka canım şaka, o kadar da uzun boylu değil.
Derdim can çekişen Amasya turizmine katkı sağlamak.
Tabii haddimizi aşmadan, karınca kararınca.
Evet efendim, son okuduğum haberlere göre ortaya 126 milyon lira konmuş...
Maksat kent aydınlatılması, elbette tarihi dokuları.
Başta Kale, ırmak boyu evleri, köprüler ve camiler türbeler...
Oh ne güzel!
Kimilerine göre de leblebi çekirdek parası olabilir...
Ne diyelim; bakış açısı veya zenginliğin sınırı yok deyip geçelim asıl mevzuya...
Kent aydınlandı, dağ taş ışıl ışıl...
Ya sonrası?
Yetmez ama evet diyelim mi,
yoksa temel sorunları tüm çıplaklığıyla ortaya koyup üzerine gidelim mi?
Ne dersiniz sevgili hemşerilerim?
Birincisi konaklayacak mekânlar yeterli mi, ikincisi yatak kapasitesi ne kadar?
Sonra hijyen, kalite, ekonomi meselelerine girelim.
Yahu Amasya esnafı asker ailelerini ne zamandan beri kazıklamayı âdet hâline getirmiş?
Hem de öyle böyle değil, taksiciler dahil köklercesine...
Lokantaları, pansiyon hizmetlerini saymıyorum bile, canım misket elmamız bile düdüklemenin ilk sıra adayı...
Eeee, sonra da turist gelsin!
Bir siz akıllı, geri kalan enayi...
Var mı böyle bir dünya kıymetli kardeşim?
Farkında mısın zalim enflasyon yüzünden Avrupa'daki fiyatlarla yarışır olduk...
Lütfen aklını başına al, elini vicdanına koy...
Turiste kurnaz tilki muamelesi çekme...
Emin ol ki ilk kaybeden yine sen olursun.
Evet, bundan böyle Amasya turizmine ilişkin fikir ve görüşlerimi sık sık dile getireceğim...
İster değer veren olsun ister kızıp eleştiren.
Umurumda değil, ama söylemek istediğim asıl gerçek dağları taşları aydınlatan projektörleri önce kafaların içine tutmak lâzım...
Tabii kent yöneticilerinden söz ediyorum...
Belki aydınlanırlar, dünya incisi şehrimize bir nebze olsun faydaları dokunur...
Yoksa kimisi otel yapıp kaçar, kimisi de kent içine demiryolu döşeyip tren getirmeye kalkar.
Allah akıl fikir versin, hadi tramvay neyse de tren ne alâkâ?
Ak proje efendim Ak proje...
Öyleyse at kuyruğuna kelebek konmuş misâli hepinize iyi yolculuklar...
Helvacı, Carcurum bir iki!
Macit CÜNÜNOĞLU
KIBRIS'A YOLCULUK
Yalnız kıta Amerika'sı açısından değil dünya ölçeğinde.
Tabii senaryonun baş rol oyuncusu ABD olunca Trump denilen süper manyak da gezegenin şerifliğine soyunur.
Ve maceramız da burda başlar, sahne kurulur, perde açılır.
Öncelikle Orta Doğu'da sadık çomarı Netanyahu'yu yoksul Filistin halkı üzerine saldırtır...
Tabii gerekçe hazır;
HAMAS adlı pislik örgüt bölgeye huzur vermez, sürekli arıza sürekli yamukluk...
Sen misin Kutsal Kenan topraklarına bomba atmayı oyuncak sanan...
Zaten körün aradığı bir göz, İran destekli HAMAS'ın elinde iki göz...
Bu fırsatı kaçırır mı çılgın Amerikalı ve İsrailli köpeği...
Binerler Gazze'nin tepesine, taş taş üzerinde bırakmamacasına.
Soykırımın 21. yüzyıl versiyonu bölgeye acımasızca, hunharca barbarca uygulanır.
Sonrada gelsin Nobel Barış Ödülü!
Öperim sizi, halis operasyon çocukları!
Adada bir zamanlar hayat huzurlu ve sakin.
Ta ki 6-7 olaylarına kadar, peşinden 63-64 bunalımı...
Netice de sene 67, Albaylar Cuntası komşuda darbe sonucu iş başında.
Adanın tadı kaçmış, Cumhurbaşkanı Makarios hop oturup hop kalkıyor.
Ve Nikos Sampson adlı bir faşist, arkasında EOKA, Megali İdea'cı bir örgüt.
Saldırıyorlar Kıbrıslı Türklerin yaşadığı bölgelere...
Adada düzen bozulmuş, ırkçı esiyor rüzgârlar...
Bu durumda Cumhurbaşkanı papaz da atlıyor uçağa...
Ver elini Moskova.
Ancak Kıbrıs yalnız değil, sırtını üç garantör devlete yaslamış.
Türkiye, Yunanistan ile İngiltere.
Türkiye'de çiçeği burnunda hükümet, başbakan romantik şair Bülent Ecevit.
Adanın geleceğinden endişelenen T.C. kararını anında veriyor: 20 Temmuz 1974 günü adaya çıkartma yapılacak ve ada faşist unsurlardan temizlenip barış yolu inşaa edilecek.
Oh ne alâ, her şey yolunda!
''Ayşe tatilde'' harekâtı dört dörtlük, tabii ki kesin başarı...
Sampson iti kaçacak delik arıyor, Atina'da Albaylar Cuntası devrilmiş...
Komşuda demokrasi iklimi tekrar hakim...
Ülkemizde de şair Başbakan ''Karaoğlan'' mertebesine terfi etmiş, artık dağ taş Orta Asyalı Karaoğlan, var mı O'na yan bakan?
Ve Batılılar ayakta alkışlıyor, barışın en büyük kahramanı...
Faşizmin düşmanı, demokrasi havarisi, hümanist Ecevit mavi gömleğiyle modanın öncüsü, bir elinde güvercin bir elinde kasket, dünya halklarını selâmlıyor.
Günlerden 14 Ağustos, ilk harekâttan 25 gün sonra...
Çelebi, aklı selim Başbakan yerinde duramıyor, dünya ölçeğindeki övgüler koltuklarını fazlasıyla kabartmış ve şahinlik yolunda hızla yükselişe geçmiş...
Öyleyse bas gaza Karaoğlan, kim tutar seni?
Operasyonun adı: Atilla...
Ver elini Kıbrıs, adanın yüzde 37'si bizde, ve büyük göç dalgası devrede:
200 bin Rum kuzeyden güneye, 50 bin Türk güneyden kuzeye...
Sonra ne mi oldu?
Başta Birleşmiş Milletler ayağa kalktı...
Sebep belli, çok aşikâr:
''İŞGALCİ TÜRKİYE''...
Avrupa da koroya katıldı, peşinden ambargolar...
Uçaklar piste çakıldı, gerekçe lastik yok!
Ve zavallı ülkemiz artık yalnız, makus talihimiz belirlendi, o gün bu gündür de başımıza ne belâ geldiyse bilin ki baş müsebbibi Kıbrıs hadisesidir...
Dost acı söyler, birinci derece tanıklarım da Kıbrıs kararında imzaları olan hala oğlum Erol Çevikçe ile Önder Sav'dır...
Lütfen onlarda ortaya çıksınlar, tanrı sağlık versin, hayattayken iki satır yazsınlar...
Ama popülist makamında değil, hakikatin zirve yapacağı realizm makamında.
Evet, benden bu günlük bu kadar.
Yeni tarihi gerçekler muhabbeti açıncaya kadar...
Barışla sevgiyle kalın...
Ama kavga etmeyi unutmadan hoşça kalın.
05 Ocak 2026
MAHPUSHANEYE MEKTUPLAR
Sevgili Bilge,
Can evlâdım, biliyorsun mevsim kış.
Eskiler bu zaman dilimine ''zemheri'' derler.
Hakikaten kara kışta hayata tutunmak zordur, hele hele de fıtratında yoksulluk varsa.
Çocuklar sıcak çorba ister...
Ve sıcak bir yatak.
Yanmıyorsa soba kavrulur anaların babaların yüreği.
Evet, böylesi bir ülkede fakir fukara çile çeker.
Eğer işçiyse gözü ''asgari ücret''tedir.
Ama ülkeyi yönetenler zalimse, zulûm yapmayı seviyorsa anlamaz açın hâlinden.
Açlık sınırındaki ücreti bile lâyık görmezler işçi sınıfına.
Ve sen ve senin gibi yiğit gençler isyan eder, çıkar meydanlara, haykırırlar: ''Kahrolsun böyle düzen.''
Elbette iktidarlar umursamaz, ama iktidarın kızgın maşası görev başındadır, yapışır pırıl pırıl gençlerin yakasına.
Engizisyonlarını çoktan kurmuşlardır...
İddianame hazır, yargıç emir kulu...
Merhaba mahpus damları!
Evet canım evlâdım, ben 76 yaşındayım...
Ve babayım, torun sahibi dedeyim.
İnanır mısın uykularım kaçtı...
19 yaşındaki Bilge'nin masumiyeti her gece rüyalarımda...
Yüreğim bu kadar ızdırabı kaldırmıyor...
Ancak sizlerin mücadelesinden utandığım için direnmeye çalışıyorum.
Elbette bu kara günler de geçecek, Bilgelerin direnci, onurlu kavgası yaşam sevincimizin payandası olacak.
Haydi göreyim seni, bedenini teslim alsalar bile aydınlık düşüncelerin bayrak olacak mahpus damlarında...
Emin ol ışığının sesi dört bir yandan duyulacak.
Seni sevgiyle özlemle kucaklarım can evlâdım, aman kendine iyi bak.
Macit CÜNÜNOĞLU
KARLAR YAĞARKEN...
Lâf aramızda Amasya'nın karlar altındaki hâli de çok güzel.
Mübârek kente dört mevsim hakikaten yakışıyor.
Keşke bu kış günü memlekette olsaydım.
Galip ustadan bir kaç çörek almışım, Çakallar'da her hangi bir adreste semaverin yanı başındayım...
İnce belli bardağımda tavşan kanı,
semaverin bacasından çıkan meşe kömürünün dumanı...
Gönlümde geçmişin zengin hatıraları...
Sana bir tepeden bakıyorum aziz Amasya...
Bak ben yine geldim.
Karlar altında memleketim, fakat apartmanlar nedeniyle Yeşilırmak'ı göremiyorum.
Ne fena, oysa ırmağımız şehrimizin canıydı ciğeriydi.
Ama büyüklerimizin bir sözü var ya:
''Eskiye rağbet olsa Bit Pazarı'na nur yağar.''
Bir ata sözüne bu kadar mı itibar edilir?
Evet, sevgili hemşerilerim; ''atam izindeyiz'' diyerek çok kısa bir sürede eskiye ait ne varsa, bağ bahçe park okul ev konak sokak mahalle âdeta talan ettiler...
Yerine de modernlik adına çok katlı beton binaları diktiler.
Oysa bir Amasyalı olarak bendeniz kentimizi muhafazakâr bilirdim.
Şöyle ki, toplumun içinde bulunduğu çağın gereklerini göz ardı etmeksizin, geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve uygar birikimlerini kaybetmeden, kısaca öz dinamiklerinin değişmesine karşı direnç gösteren, toplumsal-kültürel değerlerin korunmasını savunarak tavır alan ve yaşayan yaşatılan Amasyalılık ruhu.
Ama heyhat!
Sözde muhafazakâr iktidarlar geniş halk desteğiyle tarihi bir kenti üç beş yılda alt üst ettiler.
Üstelik mücevher değerindeki şehrimizi.
Hay sizin muhafazakârlığınıza...
Bu arada Bit Pazarı söyleminde bulunan
atamızın mezarını bulsam vallahi de billahi de deve dikeni dikeceğim...
Ki cahil kaba saba toplumlara yol gösterdiği için!
Diyeceksiniz ki sorumluluk baştakilerde.
Orada da siz haklısınız, din iman muhafazakâr değerler diye diye iş başına gelirler...
Sonra da güzelim memleketin içine ederler.
Yine de bu kış mevsiminde Amasya'da olmak lâzımdı...
Akrep Nalan'ın sesi kulağımda...
''Karlar düşerken...''
Alçak köprü üzerindeyim, uğrak noktam
Avukatlar Lokali...
Bir dost bulursam memleket meselelerini konuşacağım...
Bilhassa Amasya'nın turizmdeki geldiği noktayı...
Durum patolojik vaka mı yoksa umut var mı?
Öyleyse yakın Kale'nin ışıklarını, kafaların içi aydınlanmıyorsa ortalık biraz aydınlansın!
Macit CÜNÜNOĞLU
04 Ocak 2026
LATİN MASALLARI
03 Ocak 2026
CEM Y|LMAZ
02 Ocak 2026
AŞKA DAİR
Irmakların peşine düştüm
Buluştum denizlerle.
Geride kaldı dağlar ovalar
Ve hatıralar.
Aşklar sevdalar
Arnavut kaldırımlı sokaklar
Cumbalı ahşap evler
Yâre en güzel mektupların yazıldığı parklar.
Mis gibi kokar çınarların gölgesi.
Gövdesine kalp çizilmiş...
İçinde Ayşe'yle Ali'nin baş harfleri.
Gözler ela, diğeri zeytin karası...
Geceye uzanan iki el...
Buluşmuş sararmış yapraklar arasında.
Hayâllerin resmi çizilmiş yüreklere
Gönüller sarhoş, yarınlar da bulutlar.
Endişeli, telaşlı...
Yağmur olup yağsam mı?
Yoksa kar olup nazlı dokunuşlarla süzülsem mi
minik kalplerin dünyasında?
Karar veremedim, ama gülümseyen
dudaklar gördüm mü çiçekler açar rüyamda.
Bak iki gözüm, sakın gölde derede boğulma...
Açıl okyanuslara, tırman dağlara...
Yoldaşın martıların kanatları olsun...
Gez doya doya, hafızana kaydetmek üzere...
Sadece bakmadan; ama göre göre
Ve hayatı ıskalamadan sindire sindire
Bilgece sarıl dünyaya dervişçesine.
Tut yüreğinle, sarmala bırakmamacısına
Nasıl olsa birgün ayrılacaksın.
O vakte kadar zenginleştir hatıralarını.
Yaşlılıkta yazacağın olsun.
Belki dokunan olur, belki okuyan,
belki de gülümseyen.
Macit CÜNÜNOĞLU
YEŞİLIRMAK
Yeşilırmak da yeni yıla karla girdi.
Ama hâlinden pek memnun değil gibi.
Sebebine gelince efendim; eskiler daha iyi bilir, bilhassa bu mevsimde suları başlardı çoğalmaya.
Baharla beraber zirveye ulaşır, coşar coşar çılgına dönerdi.
Aynen zapt edilemeyen kısrak gibi şahlanarak sağına soluna saldırırdı...
Çevresindeki bağlar bahçeler bu durumdan pek hoşnut olmasa da toprak suya doyardı.
Ah Yeşilırmak, Amasyalıların seninle kim bilir ne çok hatırası vardır?
Yazmaya kalksalar buralardan Karadeniz'e yol olur.
Yoksa yanılıyor muyum?
Düşünsenize eski devirleri, vadimizin can suyu, akarsuların en çılgını en romantiği;
rengi alımlı Yeşilırmak...
O da bizim gibi yaşlandı, beli büküldü, gençliğinden eser kalmadı.
Oysa doğduğu topraklardan yola çıkarak delicesine koşardı...
Görenler kim bu çılgın diyerek iki adım geri durur, saygıyla selâmlardı.
Bazen üstüne kurulan köprüleri ciddiye almaz, yıkıp geçerdi.
Derdi bir an önce denizle buluşmaktı.
Peki, bu telaş niye?
Hâlbuki örnek alsaydı Dicle ile Fırat'ı...
Bu kadar aceleye mahal olmadığını anlayıp yolculuğuna ahaste devam ederdi.
Ayrıca insan evlâdı ''su çatlağını bulur...'' ''deniz kaçmıyor ya'' derdi...
Ama nafile; hiç kulak asmadı, bak şimdi düştü ne hâllere?
Bir kez daha ah Yeşilırmak, ah Yeşilırmak!
Gençlik aşkım benim, kara sevdalım.
Valla seninle ilişkimiz platonik falan olmadı.
Kara donumla kayaların üstünden atlardım bağrına.
Lâf aramızda bir kaç defa girdabında boğmaya çalışsan da Savadiyeli bir ağabeyim tuttu ensemden, karşı kıyıya fırlattı.
Kahramanımızın kim olduğunu yazmayayım, o kuşağın yüzde 99'u toprak altında, kalan nadide bir kaç kişinin de hafızasını zorlamayayım.
Ayrıca ne me lâzım, antik varlıklar, kalpleri kırılgan, gözleri nemli...
Zaten geçmişin sisli dünyasında yaşamaktayım...
Bir tek can simidim var, o da anılarla beraber Yeşilırmak.
Yaşama sevincini yitirmiş, beti benzi atmış, bünyesindeki kanserli yapılar müsilaj adacıkları oluşturmuş, derinliklerinde hayata tutunmaya çalışan sazanların, mineklerin, ılganusların ağıtları kıyılardaki sazlıklara gömülmüş...
Ve salkım söğütler ayrılık şarkılarını yıllar önce bırakmışlar can çekişen gri sulara...
Hadi bakalım değerli dostum elveda, elveda seninle geçen en değerli hatıralarıma...
Karadeniz'in sonsuzluğunda buluşmak umuduyla...
Nasıl olsa ikimiz de buharlaşıp bulut olacağız, sonra yağmur...
Tekrar geleceğiz yeryüzüne, belki çiçek belki arı belki umut.
Macit CÜNÜNOĞLU
31 Aralık 2025
İYİ YILLAR
''Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı...''
Yeni yıla girerken üstteki satırlar Behçet Necatigil'den.
Gerçekten kalbimizi dolduran duygular kalbimizde mi kaldı?
Üstelik bitmeyen işler yüzünden!
Romantik şairdir Necatigil, zaten devrinde kendisine
''Aile şairi'' derlerdi.
Aslında böyle bir ünvanı hak edebilmek ne güzel duygudur.
Düşünsenize, hele hele de günümüzde...
Aile denilen kavram mı kaldı?
Bir de onun üzerine duygusal şiirler yazmak...
Olacak iş mi?
Modern çağ insan oğlundan çok şey alıp götürdü.
Sevgiyi, sevdayı, aşkı, nezaketi, zarafeti...
Ayrıca direnmeyi, dayanışmayı, vefayı.
Tabii sanatı, edebiyatı, şiiri acımasızca söküp aldı yaşamımızdan.
Bir de müzik, sorarım size; kaç evde şarkı türkü çiftetelli kaldı?
Acıyla, yoksullukla harmanlanmış bir toplumun üyeleriyiz.
Televizyon ekranları medya maymunlarıyla dolu, herkes otorite, herkes duayen...
Doksanların başında Sovyetlerin çökmesiyle iki kutuplu dünya sona erdi...
Ya bizde, ülkemizde?
Kutup ne kelime, şimdilerde 'mahalle' deniyor, toplum âdeta gettolaştı kamplaştı.
Bence al birini vur öbürüne.
Çünkü çoğunun beslendiği damarlar da hemoglobin eksik,
yani oksijen taşıyan hücreler...
Kiminin kaynağı Bedevi zihniyete dayanıyor, kimi de fabrika ayarlarından medet umuyor...
Türkçü, Kürtçü, Mezhepçi olan modeller de mevcut...
Önder Apo ise İslâm kardeşliği tavsiye ediyor ve Ortadoğu liderliğine soyunuyor.
Sarayda da bir zat-ı muhterem, şehzadesi ile geleceğin plânlarını yapıyor.
Bu arada tanrıya açizane tavsiyem de var, 'ömür' denen zaman dilimini bazı kullarına bu kadar cömert bahşetme...
Ya fişi çek ya da tez vakitte parantezi kapa...
Ki asil milletimiz helva yüzü görsün!
Anladınız siz onu, görevli meleğinizin gözlerinden de öperim...
Hani şu elinde tırpan olan pelerinli yakışıklı!
Neyse, ne diyordu değerli şairimiz Behçet usta:
''Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi...''
Sahi ne çabuk geçti 2025...
Bak gördünüz mü geldi yeni yıl.
Oysa söyleyecek onca lâfımız vardı.
O zaman aydınlık yarınlarda buluşmak umuduyla
iyi yıllar değerli dostlar.
Macit CÜNÜNOĞLU
30 Aralık 2025
VAR MI İTİRAZI OLAN?
29 Aralık 2025
YENİ YILA MERHABA
Pusulası şaşmış bir toplumda yaşıyoruz.
Bol magazinli, baş rolde Mehmet Akif ile şurekâsı.
Mevzu derin mi derin; Rümeysa'nın dötü ile başlıyor, ünlü iş adamı Sadettin Saran'ın yatak odasına kadar uzanıyor.
Kafalar dumanlı, kimin eli kimin cebinde; belli değil.
Sadece yüksek perdeden Sadettin'in sesi duyuluyor: ''Ben hepinize yeterim.''
Peh peh!
Zaten Playboy erkeği dediğinde böyle olur, cukka dolu, fizik on numara, arkasında Fenerbahçe Cumhuriyeti...
Âlem buysa ipliğimi pazara çıkartıp satarım.
Kime ne?
Yemişim hak hukuku, adalet dediğin ne ki?
Her kuşun eti yenmez, Silivri onurlu insanların mezarı...
O da bende yok, öyleyse yola devam!
Ayrıca Yılmaz abim (Özdil) sağolsun.
Sıkı FB'lidir, Uğur abim (Dündar) gibi.
İkisi de Atatürk'ü pazarlama uzmanıdır.
Daha doğrusu bezirgânıdır.
Düşerlerse arkama, biri Sözcü'de, diğeri de Halk Tv'de, verirler gazı coşkuyu,
asla sırtım yere gelmez.
Ondan sonra da çarşı pazar yangın yeri...
Kimin umurunda, alan razı satan razı,
ortalık uyuşturucudan toz duman...
Ne memleket ama, saraydaki hazret dört köşe...
Çünkü burası Türkiye!
Bu arada inanmayacaksınız ama yılbaşı hazırlıklarına dün geceden başladım.
Açtım göbek rakısını, yanında üç beş nevale...
YouTube'dan Amy Winehouse'u buldum,
Yahudi asıllı İngiliz şarkıcı...
Haspam alkol ve uyuşturucu bağımlısı...
Besteci kimliği de var, şarkılarını sesini çok severim.
Amerikalı Whitney Houston gibi.
İyi ki TC. vatandaşı değiller.
Bir de saray tezgâhına takılsalar, Deniz Seki'den bin beter eder sürüm sürüm süründürürler.
Hele Amy'in hiç şansı yok, Yahudi soyundan gelmesi sebebiyle kafadan müebbet, iyi hâlden en az 18 yıl!
Sevgili Can'ımıza (Atalay) lâyık görülen ceza.
Evet, dinci milliyetçi iktidarımızın hukuk anlayışı maalesef bu seviyede.
Ve asil, korkak, kalabalıklarda cesur milletimiz de saray hamasetini sever,
Kıçı açıktır ama itibardan tasarrufu zûl sayan liderlerine gönülden sıkı sıkı bağlıdır.
Dedim ya; burası Türkiye!
Hırsızı bol, uyuşturucu tüccarları gani,
adi suçlular af mekanizması sayesinde devlet korumasında...
Geriye de sesi soluğu pek çıkmayan yoksul halk kitleleri kalıyor...
Ki onlarda ekmek kavgası peşindeler!
Ben de Amy Winehouse dinliyorum:
''Love is a losing game...''
Sözlerini anlamasam da melodisi kulağıma hoş geliyor...
Son sürat yeni yıl hazırlığım devam ediyor.
Umutlarım pembe hayâl soslu, beklentilerim mütevazı...
Öyleyse kadehimi rahmetli kızlarımız için kaldırıyorum...
Büyülü seslerini bir kez daha dinleye dinleye yeni yıla merhaba diyorum.
Macit CÜNÜNOĞLU
28 Aralık 2025
AŞK ARIYORUM
İstanbul'a kavuşmanın keyfini yaşıyorum.
Tabii aklıma ilk gelen ''aşk''.
Haklı olarak diyeceksiniz ki bu yaşta ''aşk'' olur mu?
Elbette olur, hemi de bal gibi olur.
Üstelik aşkı yaşamayan onun sihirli dünyasından ne anlar.
Ayrıca aşkın yaşla ilgisi yoktur, o bir histir, duygudur.
İnsanı derinden sarsar, tüm benliğini kaplar.
Bedeninde, ruhunda yaşar.
Bazen şiir olur, bazen türkü...
Yüreğinin ateşine yaslanarak dökülür dudaklarınızdan.
Oysa yaşlılığın dayattığı zorluklar vardır.
Sol memenin altındaki cevahir sönmeye yüz tutmuştur...
Ayaklar bir yerden bir yere giderken nazlıdır...
Hatta yoldaş olarak elinin altında baston
bile arzulayabilirsin...
Lâkin gövdenin en üstünde bulunan küremsi akıl küpü yok mu?
İçinde milyarlarca kıvrım, acıyı da hazzı da bünyesinde barındıran müthiş bir organ.
Vakti zamanında ''aşk' bir yolunu bulup vize aldıysa ve en kıymetli köşeye yerleşmişse ne yapsanız kovamazsınız.
Artık en değerli kiracınız olmuştur, yaşlanan organizmaların biricik dostu.
Yaşam sevinci aşılar, yeri geldi mi rüyalarınızı süsler.
O nedenle aşk deyip geçmeyin, 76 yaşındayım.
Nerde bir mavi göz görsem dalar giderim denizlerin derinliklerine...
Yeşil gözlerle dost olursam eğer öncelikle feleğim şaşar, en vahşi ormanlara sığınırım...
Tropikal kuşların dünyasına, papağanlar gibi sürekli aşkı hecelerim.
Elbette zeytin gözlüye de yer var gönlümde.
O zaman da uzanırım Akbelen'e...
Sarılırım zeytin ağaçlarına, kavgacı yüreğimi ortaya koyarım, soyguncu talancı madencilerle mücadele ederim aşk ile.
İşte hayat, işte aşk.
Yeter ki hisset, talep et.
Dünyaya küsüp köşende oturma.
İnan ki kimsenin umurunda olmaz.
Haykır evrene göğsünü gere gere.
Aşk iste, sevda iste.
Ama mutlaka iste, hatta benim gibi yazıya dök.
Merak etme sesini duyan olur...
Gözlerindeki ışıltıyı gören olur.
Yoksa bu gezegende yaşamak zor, bilhassa ülkemizde.
Suratsız bir toplum, berbat bir piyasa ekonomisi, rejimi yönetenler bar fedaisi...
Dört bir tarafı eşkiya harami kaplamış...
Uyuşturcu baronlarının saltanatı hüküm sürüyor...
Gel de etkilenme, bir kuple gülümsemeye hasret kal.
Ben yokum, en azından çirkinliklerin girdabında boğulmaya hazır değilim...
O nedenle de aşk arıyorum, dağa taşa yazıyorum...
İnsanca yaşamak için...
Duyduk duymadık demeyin.
Macit CÜNÜNOĞLU
CAN İÇİN CAN CANA
Bizim oralarda ''Dağ diye danılama, dağın kulağı var.'' diye bir deyiş vardır.
Hikâyenin aslı Kral Midas devrine aittir.
Ancak güzelim tatil gününü mitolojinin
labirentleri arasında dolaşarak geçirmek istemiyorum.
Özetle deyimin mesajı da; ulu orta konuşma, dinleyen olur kaydeden olur.
Hele hele de günümüz için geçerli, hakikaten önemli bir uyarı.
Ayrıca her aklımıza geleni sosyal medyada veya WhatsApp gibi iletişim mecralarında yazarken fevkâlâde dikkat etmeliyiz.
Yoksa Marmara çırası gibi yanarız.
Çünkü burası Türkiye; mahremiyete, düşünce özgürlüğüne düşman binlerce avcı köpeği var.
Bir de ''gizli tanık'', ''etkin pişman''
gibi it köpek sarmış dört bir yanı...
Cumhuriyet'in savcılarıyla işbirliği yaparlar, yer mekân önemli değil...
Başta ekranlar olmak üzere 24 saat görevlerinin başındadırlar.
İşleri güçleri ihbarcılık, Abdulhamid
devrinin ''saray'' yalakaları gibi jurnalciliktir.
Sonra ne mi olur?
Tabii avcı köpekleri saray tarafından bol kepçe ödüllendiriller, paçayı kaptıranlar ise geri dönüşü olmayan tek yönün talihsiz yolcularıdır...
Ve böylelerinden ülkemizde on binler var.
Artık karşılarına Silivri mi, Kandıra mı, Edirne mi çıkar, zurna da peşrev olmaz misâli şansa kalmış, zulüm kader olup alınlarına yazılmıştır!
Evet, burası Türkiye!
Katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, gaspçılar darpçılar aramızdadırlar, potansiyel suç aleti, olağan şüphelilerdir.
Lâkin Demirtaş, Kavala, Atalay zindanlardadır.
Tesadüf bu ya, bu akşam sevgili evlâdımız Can Atalay'ın belgeselini izlemeye gideceğim.
Üsküdar İcadiye'de, arkadaşları hazırlamış.
Can'ın anne babası Şükran ile Mustafa da orada olacaklar.
Amasya'dan gençlik arkadaşlarım...
Aydınlık Türkiye mücadelesinde yiğit yoldaşlarım.
Elbet gösteri de ağlaşmayacağız, hak hukuk için kavga veren kahramanlarımızı bir kez daha bağrımıza basıp öpüp koklayacağız...
Ve onlarla gurur duyduğumuzu tüm dünyaya haykıracağız.
Macit CÜNÜNOĞLU
27 Aralık 2025
KIRMIZI GÜLLER
Amasya'nın neyi güzel? sorusuna cevap olarak ''İstanbul'a dönüşü'' diyebilirim.
Yıllar önce Ankara için de Yahya Kemal söylemişti.
Tabii doğduğum toprakları inkâr edecek değilim, bilenler bilir; sıkı bir Amasya sevdalısıyım.
Ancak ''seni uzaklardan sevmek aşkların en güzeli'' prensibine bağlı kalarak.
Yoksa koyun koyuna yaşamak bana göre değil.
Çünkü büyük aşkım İstanbul'un özgürlük alanı okyanuslar kadar engin, Amasya'nınki ise yeryüzü cennneti Boraboy'la sınırlı.
Gel de tercihini yap!
Tabi ki Kostantinopolis, dünya başkenti.
Ayrıca gözlerden ırak gerçek aşkı yaşayabilmek için özellikle Boğaz'da nice koy var.
Bir de Prens Adaları, eşsiz güzellikler...
Kalpazankaya'da güneşi batır, Heybeli'de mehtaba çık...
Kimsenin ruhu duymaz; sadece elinde sevgilinin eli, gözlerinde gözleri...
Tenler yakınlaşmış, yüreklerde çarpıntı...
Ferhat dele dursun dağları...
Şirin'e duyduğu aşkın şiddeti benim hayatımda, İstanbul'da.
Evet, iyi ki bu memlekette yaşıyorum.
Küçük kentler bana göre değil.
Dedikodu çemberi boğar özgürlük sevgimi, atılan güller taş olur, yaralar
yüreğimi...
Zaten yorgun ve kırılganım...
Yarınlara endişeyle bakmaktayım, bir kuple iyimser, bir kuple kötümser...
Ortaya karışık durumlarıyla martılar eşliğinde İstanbul semalarında dolaşmaktayım.
Elbette yalnız değilim, Aşiyan'da Orhan Veli, Adalar'da Sait Faik ile Hüseyin Rahmi yoldaşlarımdır...
Çoğunlukla aşkı konuşuruz Yelkovan kuşlarının gölgesinde...
Bebek'ten bir motor kalkar, istikamet Karadeniz, dalgalar köpük köpük...
Bir dost ayrılır aramızdan sessiz sedasız...
Adı: Nazım Hikmet.
Evet, Anadolu kıymetlidir.
Hatti, Eti, Persler, Pontus, Selçuklu oradadır...
Ama İstanbul, gezegenin güneşi, yıldızı...
Yedi memeli Kıbele anamızın ikiz kardeşidir.
Bizi yetiştirir, büyütür, besler, adam eder...
Sonra da aşık yapar, erguvanlara mimozalara, sanata edebiyata...
Bir de isyankârlık ruhunu yerleştirir fıtratına...
Dik duruştur; itiraz kültüründen beslenen, arkasında emeğin gücünü hisseden...
İdeolojilerin esiri olmadan, kutsal değerler uğruna köleleşmeden ve karakterini bağımsızlıkla özdeşleştiren.
İşte bütün mesele bu.
O nedenle soran olursa; göğsümü gere gere İstanbulluyum derim...
Aslımı inkâr edercesine...
Varsın olsun, nasıl olsa büyük denizde boğulacağım...
Kimse beni hatırlamaz, yongaya karışıp gideriz bu dünyadan şerefimizle...
Mezarımızın üzerinde kırmızı güller bırakırız yarınlara.
Macit CÜNÜNOĞLU
26 Aralık 2025
BEYAZ GÜVERCİN
Amasya'nın ortasında bir cami.
Şadırvanına güvercin konmuş.
İmaret'in bahçesi, tedirgin kanat
çırpışlarıyla çevreyi inceliyor.
Rengi beyaz, buralı değil, İstanbul'dan gelmiş.
Eyüp Sultan'ın avlusunda yaşıyormuş.
Çok sıkılmış, tedbil-i mekânda fayda
var deyip düşmüş Anadolu yollarına.
Yolculuğu sırasında dört bir yanı dağlarla çevrili kent dikkatini çekmiş.
Bir de nazlı bir su akıyormuş tam ortasından.
Adı: Yeşilırmak.
Çok beğenmiş dağları taşları.
Âdeta büyülenmişcesine kanat çırpmaya başlamış şehrin üzerinde.
İnsanlar sakin, yavaş yürüyorlarmış.
Epeyce gezinip durmuş, köprülerin üzerinde.
Saat kulesinin balkonunda mola vermiş.
Uzunca bir süre az ilerideki meydanda arpa mısır tanelerini yiyen soydaşlarını izlemiş.
Onlarda da insanlar gibi telaş yok, dingin ve aheste...
İstanbul'daki cami avluları gelmiş aklına.
Vahşi kalabalıklar, curcuna.
Aç kurtlar sofrasında karın doyurmak
ne kadar da zor!
Ortamı çok beğenmiş, buralara göç etmeyi bile geçirmiş aklından.
Anında da vazgeçmiş, yapamam demiş...
Alıştım ben metropol yaşamına, kalabalıklar içindeki yalnızlığıma.
Ayrıca rengim beyaz, griler arasında dikkat çekerim, tuzak kurup yakalarlar beni, kapatırlar kafese.
İşte o vakit dayanamam esarete, kahrımdan tez zamanda ölürüm.
Oysa özgürlüğüme düşkünüm, ayrıca ben insan değilim ki...
Biat edemem, kimsenin egemenliği altına giremem, benim evim cömert alanlar.
Üç beş darı için asla gerdan kırıp takla da atamam.
Dolayısıyla insan evlâdını rol model alamam.
Bak şu kuşa, kuş aklıyla ders veriyor insan oğluna.
Olsun, öğrenmenin bilginin adresi yok.
Yeter ki sen de kuş olmayı becer, yepyeni ufuklara yelken aç, kanat çırp aydınlık yarınlara.
Ama kuş masumiyetin simgesi, yeryüzünde olan bitene tepeden baktığı için görüş açıları geniş, odaklandığı hedeflerin önünü arka plânını görüyor.
Ötmeden önce kırk kere düşünüyor.
Zeka özürlü dangalaklar gibi Uludağ Gazozu içmiyor...
Cirmiyle övünerek ''Barış'' sembolü olmaktan gurur duyuyor.
Bir de zeytin ağaçlarına hayran, madencilere düşman.
Gel de güvercinleri kafeslere kapatan
lüzumsuz varlıklara katlan!
Tabii benim de aklımda Melih Cevdet Anday satırları:
''Dünyaya bir daha gelirsem ağaç olmak isterim; ama keserler, yakarlar.
Kuş olarak gelmek istesem de vururlar...'' diyor.
Öyleyse büyük ustanın endişelerine katılmakla birlikte son çeyrek yüzyılın
zalimine katlanmayı başaran bir canlı
olarak bin selâm yollayalım güvercinlerin dünyasına...
Var mısınız?
Macit CÜNÜNOĞLU
ELVEDA AMASYA
geri dön.''
Ben de cevaben; ''Amasya, öyle üç beş yazıyla geciştirilecek kent değil, ayrıca kitaplara sığmayacak kadar kültürel zenginliği var.'' dedim.
Tabii büyük usta Ara Güler'in bir sözü de aklımdan çıkmıyordu,
o da ''İnsanın çocukluğu memleketidir.'' deyişi.
Siz ne dersiniz değerli hemşerilerim, Ara usta haklı
değil mi?
Öyleyse bıkmadan usanmadan Amasya yazmaya devam.
Nasıl olsa İstanbul kaçmıyor, elbet birgün buluşuruz.
Bugün ''hat'' sanatına değineceğim.
Güzel yazı yazma sanatı, Batı dillerinde ''kaligrafi'' diye geçer.
Bizde bu sanatı icra edenlere ''hattat'' denir.
Bilinen ilk büyük Türk hattatı da
Amasyalı Yakut el Musta'sımî'dir. (13. yy)
Hat sanatının büyük ustalarından olup tarihteki yeri ilk sıradadır.
Ve bu gelenek Amasya'da devam etmiştir.
İslâm yazı sanatını zirveye taşıyan Şeyh Hamdullah da şehrimizde doğmuştur.
Babası Şehy Mustafa Buhara'dan göç etmiştir.
Hamdullah Çelebi'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber 14. yüzyılda yaşadığı tarihi belgelerden anlaşılmaktadır.
Medrese eğitimi alarak kendini çok yönlü geliştirmiştir.
Bu arada Yakut el Musta'sımî'nin büyük hayranıdır.
Ve kısa zamanda hat sanatında adı duyulmaya başlayıp zirveye yerleşmiştir.
Bu devirlerde Amasya Valisi olan şehzade II. Beyazid'ın yakın dostluğunu kazanmıştır.
Hatta öylesine ki genç şehzade üstadın yazı hokkasını tutarak hizmet etmiştir.
Babası Fatih'in ölümü üzerine de tahta çıkan II. Beyazid (1481) İstanbul'un yolunu tutmuş ama değerli dostu Hamdullah Çelebi'yi sarayına davet etmeyi ihmal etmemiştir.
Evet Amasya'dan İstanbul'a göçen hemşerimiz hat sanatının en güzel örneklerini vermeyi sürdürmüş.
Lâkin Yavuz Sultan Selim devrinde itibar kaybına uğrasa da Kanuni'nin padişah olmasıyla eski ün ve şöhretine tekrar kavuşmuştur.
Vefatında da Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.
Amasya'da da adını taşıyan hat müzesi vardır.
Bayramlarda bizimkilerin (birinci derece yakınlarımın) yanına uğradığımda, türbesi yolumun üstünde, Hamdullah dedeyi de saygıyla selâmlarım.
Haaa, yazmayı unutmuştum, şimdi aklıma geldi.
Hamdullah Efendi'nin şeyhliği okçuluğundan geliyor.
İyi bir ok atıcısıymış, hatta 1100 adımdan hedefini vururmuş, aynı zamanda da usta bir ok imâlatçısıymış.
O nedenle de ''şeyh'' ünvanına lâyık görülmüş.
Netice itibarıyla efendim, topraklarımızın ne kadar verimli olduğuna bir kez daha şahit oldum, sağ olasın Yeşilırmak, iyi sulamışsın vadimizi!
Derken dostlar tüm bu güzelliklerden sonra gelelim şık olmayan, hoş karşılayamayacığım enstantanelere.
Maalesef yine Amasya patentli, sosyal medyada gördüm, bir video paylaşılmış...
Üstelik video an itibariyle dört bine yakın beğeni almış, dört yüze yakın da paylaşılmış.
Kahramanları 12-13 yaşındaki dünya tatlısı kız çocukları.
Gözler gülüyor, cıvıl cıvıl, neşeler yerinde...
Hepsi de HATTAT HAMDULLAH İMAM HATİP ORTAOKULU öğrencileri.
Aman da aman, ne güzel.
Lâkin ''yılbaşı''na lânet okuyorlar.
Üstelik kutlamayacaklarını ilân ederken gerekçelerini İslâmi temellere dayandırıyorlar.
Tabii söyleyeni değil söyleteni dikkate alıyorum.
Öyle ki senaryoyu yazanın (her kimse) yeminli bir şeriatçı olduğu kesin.
Ve Batı'nın olumlu değerlerini de ayaklar altına almaktan çekinmiyor.
Sanki Afganistan'dan özel siparişle ithal edilmiş El Kaide militanı...
Belki de texti kaleme alan okulda öğretmen?
Ve pırıl pırıl gençlerimizin karşısına geçip, Bedevi düşüncenin ürünü çağ dışılığı dikte ediyor, ve utanmadan da onları konuşturup kayda alıyor ve sosyal medya aleminde paylaşıyor!
Vallahi izlerken irkildim utandım, filmde rol olan altı yedi çocuğun aileleri adına da kaygılandım...
Çünkü bu insanlar evlâtlarını okula niye gönderirler?
Yılbaşı bahane, Taliban'a militan yetiştirmek şahane!
Eğer niyet buysa Afganistan sizi bekliyor, alayınıza güle güle!
Tabii çocuk yaştaki kız çocuklarını aşağılık birilerinin figüranı olarak gördükçe yüreğim paramparça oldu, moral değerlerim yerlerde sürünüyor.
En iyisi torunumun sözünü dinlemek ve Amasya yazılarıma ara verip İstanbul'a geri dönmek.
Yoksa son gördüğüm manzara ülkenin aydınlık geleceğine dair son umutlarımı da tüketecek...
İşte buna dayanamam, bu nedenle elveda Amasya...
Macit CÜNÜNOĞLU
24 Aralık 2025
TANSİYON İLACI
Amasya yazılarımı her gün paylaşınca en büyük torunum dedi ki, ''Yeter artık Dede, bavulunu toplayıp İstanbul'a geri dön.''
Ben de cevaben dedim ki, ''Amasya, öyle üç beş yazıyla geciştirilecek kent değil,
ayrıca kitaplara sığmayacak kadar zenginliği var.''
Tabii büyük usta Ara Güler'in bir sözü de aklımdan çıkmıyor, o da ''İnsanın çocukluğu, gençliği memleketidir.''
Siz ne dersiniz değerli hemşerilerim, Ara usta haklı değil mi?
Öyleyse bıkmadan usanmadan Amasya yazmaya devam.
Nasıl olsa İstanbul kaçmıyor, elbet birgün buluşuruz.
Bugün ise ''hat'' sanatına değineceğim.
Güzel yazı yazma sanatı, Batı dillerinde ''kaligrafi'' diye geçer.
Bizde de bu sanatı icra edenlere ''hattat'' denir.
Bilinen ilk büyük Türk hattatı da
Amasyalı Yakut el Musta'sımî'dir (13. yy).
Hat sanatının ilk büyük ustalarından olup
tarihteki yeri ilk sıradadır.
Ve bu gelenek Amasya'da devam etmiştir.
İslâm yazı sanatını zirveye taşıyan Şeyh Hamdullah şehrimizde doğmuştur.
Babası Şehy Mustafa Buhara'dan göç etmiştir.
Hamdullah Çelebi'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 14. yüzyılda
yaşadığı kesindir.
Medrese eğitimi alarak kendini çok yönlü geliştirmiştir.
Bu arada Yakut el Musta'sımî'nin büyük hayranıdır.
Ve kısa zamanda hat sanatında adı duyulmaya başlayıp zirveye yerleşmiştir.
Bu devirlerde Amasya Valisi olan şehzade II. Beyazid'ın yakın dostluğunu kazanmıştır.
Hatta öylesine ki genç şehzade üstadın yazı hokkasını tutarak hizmet etmiştir.
Babası Fatih'in ölümü üzerine de tahta çıkan II. Beyazid (1481) İstanbul'un yolunu tutmuş ama değerli dostu Hamdullah Çelebi'yi sarayına davet etmeyi ihmal etmemiş.
Evet Amasya'dan İstanbul'a göçen hemşerimiz hat sanatının en güzel örneklerini vermeyi sürdürmüş.
Lâkin Yavuz Sultan Selim devrinde
itibarı yok sayılsa da Kanuni'in padişah olmasıyla eski ün ve şöretine kavuşmuştur.
Vefatında da Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.
Bayramlarda bizimkilerin (birinci derece yakınlarımın) yanına uğradığımda, türbesi yolumun üstünde, Hamdullah dedeyi de saygıyla selâmlarım.
Haaa, yazmayı unutmuştum, şimdi aklıma geldi.
Hamdullah Efendi'nin şeyhliği okçuluğundan geliyor.
İyi bir ok atcısıymış, hatta 1100 adımdan hedefini vururmuş, aynı zamanda da usta bir ok imâlatçısıymış.
O nedenle de ''şeyh'' ünvanına sahip olmuş.
Netice itibarıyla efendim, topraklarımızın
ne kadar verimli olduğuna bir kez daha şahit oldum, sağ olasın Yeşilırmak, iyi sulamışsın vadimizi!
Derken dostlar tüm bu güzelliklerden sonra gelelim şık olmayan, hoş karşılayamayacığım sahnelere.
Maalesef yine Amasya patentli, sosyal medyada gördüm, bir video paylaşılmış.
Kahramanları 12-13 yaşındaki dünya tatlısı kız çocukları.
Gözler gülüyor, cıvıl cıvıl, neşeler yerinde...
Hepsi de HATTAT HAMDULLAH İMAM HATİP ORTAOKULU öğrencileri.
Aman da aman, ne güzel.
Lâkin ''yılbaşı''na lânet yağdırıyorlar.
Üstelik kutlamayacaklarını ilân ederken gerekçelerini İslâmi temellere dayandırıyorlar.
Tabii söyleyeni değil söyleteni dikkate alıyorum.
Öyle ki senaryoyu yazan (her kimse)
yeminli bir şeriatçı.
Ve Batı'nın olumlu değerlerini de ayaklar altına almaktan çekinmiyor.
Sanki Afganistan'dan özel siparişle ithal edilmiş Taliban...
Ve pırıl pırıl gençlerimizin karşısına geçip, Bedevi düşüncenin ürünü gericiliği
dikte ediyor, ve utanmadan da kayda alıyor ve sosyal medya aleminde paylaşıyor.
Vallahi izlerken utandım, filmde rol olan altı yedi çocuğun aileleri adına da kaygılandım...
Çünkü bu insanlar evlâtlarını okula niye gönderirler?
Yılbaşı bahane, Taliban'a militan yetiştirmek şahane!
Eğer niyetiniz buysa Afganistan sizi bekliyor, ebenizin donuna kadar yolunuz var, alayınıza güle güle!
Macit CÜNÜNOĞLU
ri
22 Aralık 2025
CUDİ ABİ
Merhabalar efendim,
dün söz verdiğim gibi muhabbete mumyalardan devam edelim.
Ancak bir kaç dakikalığına müsaadenizi talep ediyorum.
O da Beyazıd Kütüphanesi çocuk bölümünde biraz daha kalmalıyım.
Benim için çok önemli, çünkü hayâl dünyamın temelleri burada atıldı.
Öncelikle Jules Verne ile tanıştım, Aya seyahete çıktım, dünyayı bir kaç kez dolaştım, okyanuslara açılıp yeraltının merkezini keşfettim.
O yaşlardaki bir çocuğun hayâl dünyasını zengişleştirmek açısından az şey mi?
Derken kütüphanenin kraliçesi Ayla hanımdı.
Bizlere bol bol miki filmleri (Tom end Jerry) oynatırdı, orijinal Walt Disney yapımı, araya da (verem yaygın hastalık),
BCG aşısı tanıtım filmleri koyardı, kolera da promosyon.
Aynen koloni ülkesinin çocukları gibi helanın yanına marul dikilemeyeciğini çocuk yaşta öğrendik!
Yoksa, tanrı korusun bulaşıcı hastalıktan tez zamanda Niyazi olurduk!
Belki de Amerikalılar haklı, memleket
ince hastalıktan kırılıyor,verem savaş
dispanserleri ile hastaneleri dört bir tarafta.
Ayrıca Kore'ye asker gönderip NATO'ya yeni katılmışız (1952), Coni amcaya da zinde asker lâzım!
Neyse bu mevzu uzun, geçelim mumyalar bölümüne.
O tarihlerde mumyalanmış mevtalar
Beyazıd Kütüphanesi'nin şeref konukları.
Peki, kim bunlar?
Yabancı değiller canım, sen ben bizim oğlan kadar yakınlar.
Bir kez iç organlarıyla mumyalanmış ilk Türk ve Müslüman hemşerilerimiz.
İlhanlılar döneminden, toplam dördü çocuk sekiz kişiler.
Altısı da 14. yüzyılda yaşamış Amasya Valisi olan İzzettin Mehmet Pervane Bey ve ailesine ait.
Rivayet odur ki isyana kalkışmışlar, benzetmek gibi olmasın günümüzdeki Fetöcüler gibi...
Tabii o devirlerde senaryo yazarı Tayyip Sultan henüz gezegende yok...
Lâkin iktidardaki Sultan Mahmud Gazan Han tarafından isyan bastırılıp İzzettin Mehmet Pervane Bey ve 4 çocuğu Amasya Kalesi'nde idam edilmiş, ancak halk tarafından çok sevildikleri için mumyalanarak saklanmış.
Kimi tarihçiler de bu olayların müsebbibi Moğollar olarak yazsa da hangisine inanacağınız konusundaki tercih sizin.
Diğer iki mumyaya gelince; Anadolu Nazırı İşbuğa Nuyin ile 1297 yılında vefat eden şehzade Cumudar'a aittir.
Elbette hepsine rahmet diliyorum...
Lâkin bir ara müzelik mumyalarımız su altında kalıp yüzmeye kalktılar.
O macera da Amasyalı hemşerilerimin işgüzarlığı, yıl 1969...
Şehri sel götürüyor, doğal olarak İmaret ve çevresi sular altında...
Bir de ne göreyim; İstanbul basını mumyaları sular altında gösteriyor...
Öylesine utandım ki, hem tarihi kişiliklerin naciz bedenlerine halel geldiği için, hemi de şanlı tarihimize gölge düşürdüğümüz için!
Evet, bu hazin hatırayı da geçip gelelim
Beyazıd Kütüphanesi'nin Mücellithanesi'ne...
Can çekişen kitapların usta eller tarafından yeniden hayat bulduğu atölyeye.
Kitap cerrahlarının başında Yakutiye Mahallesi'nden komşumuz, aile dostumuz Cudi abi.
İsmiyle müsemma, cömert, gönül zenginliğiyle donanmış bir yürek, daima gülümseyen gözler...
Canım ağabeyim, Cudi dağı kadar engin bakışlı, kitap dostu...
Amasya'nın isimsiz kahramanlarından.
Kim bilir usta elllerinde kaç kitap can buldu, kaybolup gitemeye yüz tutmuş kaç sayfa O'nun şirazesinin boyunduruğu altına girdi?
Kim bilir, kim bilir...
Şimdi nerelerde?
Ama emin olsun ki biz kitap dostlarının kalbinde daima yaşayacak.
Nurlar içinde yat Cudi abim, yattığın toprak cömert ışıklarla dolsun.
Macit CÜNÜNOĞLU
ANILARDA YOLCULUK
Bugün İstasyon köprüden Amasya'ya giriş yaptım.
Niyetim Üçler üzerinden Hacı İlyas Mahallesi'nin sokaklarında dolaşmak.
Mahalleye adını veren Hacı İlyas da ünlü bir hekim ailesine mensup olup, Çelebi Sultan Mehmed'in hekimbaşısı Sabuncuoğlu Mevlâna el-Hâc İlyas Çelebi Bey'in torunudur.
Fakat bu mahallenin çocukluk anılarımdaki yeri ayrıdır.
Çünkü rahmetli Muammer Palamut'un dedesi babamın dostuydu.
Hatta uzaktan olsa bile akraba olabiliriz.
Ancak doğrulama şansım yok, ben hariç herkes toprağın altında.
Palamut ailesi şekerciydi.
İmalathaneleri oturdukları evin arkasındaydı.
Ellili yıllarda babam bu eve beni sık sık götürürdü.
Aman tanrım, ne mutluluk.
Bütün ev akide şekeri kokuyor, mis gibi.
Arka tarafta ustalar mermer tezgâh üzerinde her türlü lokum ve şekerlemeyi üretiyorlar.
Bir çocuk için bundan daha keyifli ortam olabilir mi?
O nedenle Hacı İlyas Mahallesi denilince aklıma ilk gelen şekerci dededir, aile dostumuz.
Sonra da komşusu İmaret, orijinal adıyla Sultan Beyazıd Külliyesi.
Öncelikle caminin girizgâhında bulunan
yeşil mermerden monte edilmiş deprem silindirlerine her dokunuşumda heyecanlanırdım.
Büyük bir ciddiyetle, hatta deprem mühendisi edasıyla her uğradığımda onları çevirir; bina da çökme var mı yok mu diye kontrol ederdim.
Oysa cami 39 Erzincan depreminde vurgunu yemiş, ağır hasarlı.
Bahçesi taşlarla dolu, ustalar restorasyon
çalışmaları yapıyor.
Lâkin külliyenin en sevimli mekânı kütüphanesiydi.
Özellikle çocuk bölümünde okuma hevesimizden dolayı zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık.
Büyükler bölümüne geçerken de Müdür Muammer Ülker'i saygı ile selâmlar
daima güler yüzlü Dursun amcamıza
(O tarihlerde Müdür Muavini) uğrar,
ikram ettiği nane şekerlerini geri çevirmezdik.
Sonra da büyük salon, sanki Oxford'dayız...
Raflarda cilt cilt kitaplar, bazıları korunmaya alınmış, camekânların içine gizlenmiş...
Buna rağmen el yazması Kur'an bir tarihlerde kütüphaneden çalındı ya...
Üstelik kilitli odadan...
Hırsızlıkta Ayşegül Nadir'in parmağı olduğu söylendi...
Ama doğru ama yalan, neyse ki bulunduğunu duymuştum.
O nedenle bu tür yerlere personel alınırken geçmişi bir kere değil kırk kere incelenmeli...
Yoksa tarih kültür tanımayan açgözlü yamyamlar Topkapı Sarayı'ndan Kaşıkçı Elması'nı bile çalarlar...
75 kilo altını yurt dışına kaçıran Adliye personeli gibi!
Aman dikkat!
Zaten Berlin, İngiltere, Moskova, Paris, New York müzeleri Türkiye'den kaçırılan
antik eserlerle dolu...
Hoş bazılarını da padişahlar hediye etmiş, iyi mi?
Hatta tonton cumhurbaşkanımızın da armağan ettiği vaki...
Neyse ki dönemin kültür bakanı rahmetli İsmail Cem binbir uğraş sonucu Amerika'dan Antik Lahit Mezarı getirmeyi başarmıştı.
Şimdilerde Antalya Müzesi'nde sergileniyor.
Ayrıca hiç utanmadan da kaidenin altındaki plakada mermer mezarın yurt dışı serüveninin hikâyesini yazmışlar...
Gerçek arsızlık diye buna denir, ama dönemin ruhunu yansıtmak bakımından da faydalı bilgidir(!)
Ne dersiniz, haksız mıyım?
Neyse, bugünlük bu kadar diyelim...
Yazımın devamında kütüphanede bulunan mumyalar ile mücellithaneyi anlatacaktım...
Ancak sayfada yer kalmadı...
Öyleyse kaldığımız yerden yarın devam ederiz, oldu mu değerli hemşerilerim...
Yarın buluşmak umuduyla.
Saygıyla sevgiyle.
Macit CÜNÜNOĞLU
4-G’NİN GENÇLERİ
1965… Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...
-
Mehmet Ali'yi de yitirdik. Yiğit dostum benim. Önce Yüksel, şimdi de O. İnşaat Yüksek Teknikeri ve sendikacıydı. Fakat ömrünü işçi s...
-
Şeref Gülsün Büyük sanatçılar vardır, çevreleri dışında tanınmazlar. Emekçilerdir, vitrin malzemesi olmazlar. N...
-
Üç Silahşör ve bir Melek Çok uzaklardan Evrim'in sesi geliyor. Uğur ile Mehmet Ali'nin kızı. Kanada'da yaşıyor. Ve kanlı 12 ...