22 Haziran 2023

SESSİZ HAYATLAR

 İnsanın yakınları ölünce üzülür.

Ya hastalıktan ya da yaşlılıktan kaybetmişsinizdir.
Bir de deprem, sel, çığ gibi doğal felaketler var.
Burada da yapacak bir şey yok sadece sorumluları suçlarsınız…
Ama giden gitmiştir.
Sonuncu olarak da trafik veya her türlü kaza akla gelir.
Bu da piyango işidir, herkesin başına gelebilir.
Netice itibariyle kara talih, kader deyip atlatmaya çalışırsınız.
Şimdi gelelim kentlere, özellikle Amasya’mıza.
Buralar da insan gibi yaşayan canlı organizmalar değil midir?
Tarihi dokusu, mimarisi, sokakları caddeleri…
En önemlisi de mahalleleri.
Öyleyse yakın geçmişimize bir uzanalım...
Örneğin Gümüşlü mahallesi çocuklarının oyun alanı
caminin avlusuydu.
Aynı şekilde Mehmet Paşalılar Çörekçilerin önündeki boşlukta
günlerini geçirirlerdi.
Herkisliler İlâankaya’nın yanı başındaki geniş arazide…
Çilehanelilerin zaten keyifli bir top sahası vardı.
Savadiyeliler kilisenin ören yerinde…
Afırönü, 55 evler tarafı Çolağın bağında…
Şamlar-Tatarlar Büyük Ağa medresesinin avlusunda…
Kuba-Dere mahallelileri ayrı tutmak lazım…
Onlar yüksekten uçar Çakallar’ı arka bahçeleri kabul ederek
Tarzan geleneğini özgürce sürdürürlerdi.
Beyazıd paşa, Hatuniyelilerin ise yeteri kadar boş arsaları vardı.
Gök medreselilerin Hacılar meydanı, İstasyonluların dalların
dibi zamanın en ünlü mekânlarıydı.
Peki, n’oldu buralara?
Deprem mi oldu, seller mi yıktı veya Vermiş’ten
çığ mı düştü?
Yoksa devletin kararıyla mı tarumar edildi?
Olacak iş değil ama cahil, Vandal ruhlu belediye başkanları mı
şirin şehrimizin idam fermanını imzaladı?
Evet, maalesef eski Amasya yok artık.
Evler, sokaklar, mahalleler tarihe karıştı…
Yalnız fotoğraflar da, bir de hafızalarımızda yaşıyor.
Ne yazık ki hayatımızın önemli bir bölümünün geçtiği
zaman dilimini çaldılar.
Çocuklarımızın, torunlarımızın dünyasını yıktılar…
Üstelik bu barbarlığı seçtiğimiz adamlar yaptı.
Utanmadan, sıkılmadan, yüzleri kızarmadan…
Ve hiçbir sorumluluk duygusu hissetmeden…
Ve yüksek tepelerden baktılar memleketimize…
Göğüslerini gere gere gurur duyduklarını ifade ederek!
Yeşilırmak utandı, camilerin bahçesindeki çınarlar
üzüntüden sessizliğe büründü…
Duyarlı yürekler kan ağladı, mezardaki ölüler şahit olduklarına
daha fazla dayanamayıp kent dışına, Tekir dedeye taşındılar…
Geride buz gibi soğuk gri apartmanlar kaldı…
Enkaz desem enkaz değil, çocuklar yine var…
Bu kez bahçelerde, ağaç tepelerinde, top peşinde değil…
Büyük bir yalnızlık duygusuyla beşinci katın penceresinden bakıyorlar…
Cam arkasından, sokaklar otoparklar araba dolu…
Büyük felaketten canını kurtaran dut ağacı onlara el sallıyor…
Ve sesleniyor:
“Gelsenize yanıma, çıksanıza dalıma, toplasanıza meyvelerimi,
karadutların en lezzetlisini…”
Ne yazık ki çocuklar duymuyor…
Dört duvar arasındaki yaşamlarına çoktan geri dönmüşler…
Ellerinde I-Pet’leri…
Çağın oyuncağı, sihirli dünyaları…
Sevgisiz, arkadaşsız hayata devam ediyorlar!
Macit CÜNÜNOĞLU

21 Haziran 2023

FOTO-DEĞİŞİM

 


Başlığı özellikle koydum, fotoğraf sevdam malûm.
Zaten sayfamızın çıkış noktası da belli, önce fotoğraf.
Ara sıra da araya anılar, yorumlar serpiştiriyorum.
Fena olmuyor hani, bugüne kadar da iyi gitti.
Ancak Amasya küçük bir kent olduğu için görsel malzeme
bakımından bir türlü ırmak boyundan kurtulamıyoruz.
Oysa altı ilçe ve onlarca köy var.
Lakin açılan pek çok sayfa şahıs fotoğraflarıyla dolu.
Örneğin Taşova’nın veya Göynücek’in bir köyünü düşünün.
Köyün adını taşıyan sayfa açılmış…
Fakat köyün tek bir fotoğrafı bile yok.
Tamamı özel yaşama ait kareler.
Hâl böyle olunca görsel zenginliğe ve çeşitliliğe
yeteri kadar ulaşılamıyor.
Yine güzeller güzeli Boraboy.
En az on sayfası var.
Gel gör ki yeryüzü cennetinin fotoğraflarını ara ki bulasın.
Varsa yoksa semaver başında aile boyu fotoğraflar.
Bir de Amasya siteleri var ki, tek kelimeyle allahlık Ali bey.
Deniz manzaraları mı ararsınız, zenci çocuklar mı…
Hepsi mevcut, hatta konu sıkıntısından olsa gerek
çokça paylaşılmış fıkra şablonlarını yayınlayanlar bile var.

Neyse, asıl değinmek istediğim mevzu “değişim”…
Son zamanlarda sıkça duyduğumuz kavram.
Tabii günlük yaşamımızda bir yığın alanda değişim gerçekleşti.
Siyaset hariç olumlu veya olumsuz müthiş dönüşümlere
tanık olduk.
Bunlardan biri de fotoğraf.
Sektör konvansiyonel tekniği terk edip dijital dünyaya zıpladı.
Elbette artıları eksileri var…
Lâkin sonsuz ufuklar açtığı da kesin.
Özellikle kameraların cep telefonuna girmesiyle selfi dahil
fotoğraf hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu.
Artık her anımızı tespit edip arşiv kayıtlarına postaladık.
Lakin kalite, işte orası tartışılır.
Belki de narsist özelliklerimiz ön plâna çıktığı için çekilen
her bir kare de biz varız.
Üstelik abartılı biçimde, arkada nefis manzara…
Yine de kafamız elimiz kolumuz orada!
Ve bizsiz hemen hemen hiçbir enstantane yok.
İllâki poz vereceğiz!
Dolayısıyla anonim fotoğraf anlayışı gelişmiyor,
yüksek egoların tatmin aracına dönüşüyor.
Hâl böyle olunca ara ki kent, kasaba, köy manzarası bulasın.
Bu durum fark edilir mi?
Hiç sanmam, nasıl ki sayın Kılıçdaroğlu 13 yıldır,
(yazıyla da on üç) aynı koltukta poz veriyor…
Halkımız da binlerce kez poz verip albümüne koyuyor.
Geziyor da, ama Boraboy’un, yaşadığı kentin, ilçenin, köyün
fotoğrafı yok…
Varsa yoksa kına gecesi, düğün alayı, hacı hoca asker uğurlaması…
Geriye de boş çuval hesabı hayatlar kalıyor…
Zaten kimin umurunda dünya!

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Haziran 2023

AMASYA GEZİNTİLERİ

Amasya muhabbetini o kadar çok abartmışım ki,
dün bir dostum telefonla aradı.
Beni kahve içmeye bağına davet ediyor.
Elbette İstanbul’da yaşadığımı hatırlattım ve
nazik davetine teşekkür ettim.
Evet, sık sık doğduğum topraklara seyahat ediyorum.
Elimde değil, bedenimden azade gönlüm müthiş bir heyecanla
Yeşilırmak vadisine koşarak gidiyor.
Bu durum hoşuma da gitmiyor değil.
Ne de olsa süresi kısa da olsa onca yaşanmışlık var.
Üstelik hafıza kayıtlarım öylesine dolu ki zaman zaman
yer açmak için resetliyorum.
Tabii ki hepsini değil, lüzumsuz olanları.
Ama beyinsel depomda demirbaşlar her daim mevcut.
Öncelikle Selağzı merkez olmak üzere tüm sokak ve mahalleler.
Sonra dağlar geliyor, elbette keşfettiklerim.
Ve giderek çevreye açılıyorum…
İlçelere, köylere, mezralara.
Fakat Akdağ’a bir türlü çıkmak nasip olmadı, hâlâ yanarım.
Lâkin çocuk yaşta yaşadığım arkadaşlıkları unutamıyorum.
Okul sıralarının yarattığı heyecanlar, mahalle aralarında
top koşturmalar…
Bir de Çolağın bağı efsanesi…
Bir yığın gence ev sahipliği yapmış toprak saha.
Bugünden bakınca hayâl gibi geliyor, sanki düşler dünyası.

Evet, Amasya gerçekten özellikli bir kent.
Yalnızca tarihi, bereketli topraklarıyla değil insan
malzemesiyle de zengin.
Hatırlıyorum da yaşadığım dönemde ne renkli kişilikler tanıdım.
Bir çoğunu hâlâ sevgiyle yad ederim.
Tabii göçüp gidenleri de saygıyla anarım.
Özellikle Beyazıd kütüphanesi bir devrin Oxford’u gibiydi.
İki işlevsel salonu vardı, biri gençlerin diğeri çocukların.
Mumyalar da henüz Müze’ye taşınmamıştı…
Komşumuzdu, hemen yanı başında mücellithane vardı.
Yakutiye mahalleli  Cudi abi eski kitapları yeniden ciltler,
hayata döndürürdü.
Sahi bir zamanla okullarda El-İşi dersi vardı.
Güzel yazı, cilt yapma, albüm üretme vb.
El becerisini pratik zekayı geliştirici eğitim sistemiydi ama
çabuk vazgeçildi.
Onun yerini robotik dersler aldı, ne demekse?
Kütüphanenin müdürü Muammer beydi (Ülker), daha sonra
Süleymaniye’nin genel müdürü oldu.
Rahmetli babamın sevdiği bir kişiydi, sık sık makamında ziyaret eder
tarihsel sohbetler yaparlardı, tabii ben de yanında.
Arapça, Farsçayı sular seller gibi bilirdi…
O da bu dünyadan göçtü, nurlar içinde yatsın.
Fakat külliyenin bahçesindeki asırlık iki çınar her zaman
ilgimi çekerdi.
Gövdenin içi çürümüş, çeperleriyle hayata tutunmaya çalışıyor.
Heybetli dallar budaklar, semaya el sallayan yeşil yapraklar.
Hele şadırvan, namaz vakitleri öncesi âdeta bekleme salonu.
Aman tanrım, çocukken orada büyüklerin anlattığı ne
hurafeler dinledim, cinli perili hikâyeler…
Ruh sağlığımı bozar rüyalarıma girerdi.
Neyse, hayat zaten masallar manzumesi değil mi?
Yarın kaldığım yerden devam ederim Amasya muhabbetine…
Şimdilik hoşça kalın değerli dostlar.

Macit CÜNÜNOĞLU


MEHTABA ÇIKARKEN

 Sabahı bekleyemedim, akşamın hikâyesini şimdiden

paylaşmak istedim.
Malûmunuz bugün “Babalar günü”…
Oğlum Çağdaş dün damladı, eşi ve torunlarımla.
Böylelikle Ali paşam ilk kez dedesinin evini ziyaret etti.
Dolayısıyla çok mutlu oldum, ne de olsa dört torun sahibiydim.
Müthiş bir duygu, Allah olmayana da versin.
Derken bugün de kızım geldi.
Saat dört suları, yani kerahat vaktine yakın…
Doğal olarak oturduk rakının başına.
Açtık sohbeti, mezeler fena değil…
Masada patates, Rus salatası…
Peynir çeşitleri ve meyve, dün akşamdan kalan Arnavut ciğeri…
Lavaş, şalgam suyuyla nihavent faslı da ekstra.
Kızım aldı mı sazı eline, başladı babamın ruhsal dünyasının
tomografisini çekmeye…
Yahu “dur dedim,”…
Dedeni dokuz yaşında kaybettim, ben tanımıyorum…
Sana n’oluyor?
Aman efendim, psikanaliz konusunda kendisini öylesine
yetiştirmiş ki, dur durak bilmiyor, ha bire saydırıyor.
Üstelik tespitleri de tam isabet, âdeta nokta atışı yapıyor.
Sustum, daha doğrusu kuyruğu kıstırıp dinlemek
zorunda kaldım.
Neyse, sohbet derinleştikçe derinleşti…
Geldi dayandı çağımıza; yalnızlığa, yitip giden
dayanışma duygusuna ve de dünyanın gidişatına.
İlerleyen saatlerde de ortak bir yargıya vardık…
Geçmiş değerler hakikaten kıymetliymiş…
Günümüz ise, dipsiz kuyu…
Hele hele de ülkemizde, çağ dışı yöneticiler güneşi
balçıkla sıvamak için ellerinden geleni yapıyor…
Üstelik icraatlarını dinle, milliyetçilikle soslayıp halkımıza
bir güzel pazarlıyorlar.
Netice: % 52, yazıyla da yüzde elli iki.
Vay köse sakalım vay!
Neyse, kızım Sıla’yı yolcu edip aldım telefonumu elime…
Alooo!
Karşımda değerli dostum, hemşerim Erden Candaş.
Amasya’dan tanımam, sosyal medyanın lütfettiği değerlerden.
İyi ki var, iyi ki arkadaşı olmuşum.
Hayatın her boyutunu kazına kazına sohbet ettiğim ender
kişiliklerden.
Girizgâhımızda ufaktan siyaset dokundurmaları…
Sonrasında sanatın dorukları, insan ilişkilerinin geldiği nokta…
Tabii gönül yoldaşlığının zenginliği, birlikte yolculuk yaptık
Yeşilırmak boylarında…
Sulara secde eden salkım söğütlerle saf tuttuk…
Dualarımızı Kral mezarlarında yapıp Pontus kalesine tırmandık…
Tam karşımızda Çakallar…
Bağlar içinde dostlar, kadeh kaldıranlara el salladık…
Ve bir kez daha Amasya’mıza selâm yolladık…
Can dostum Erden Candaş’la…
Macit CÜNÜNOĞLU

18 Haziran 2023

MADEM BABALAR GÜNÜ!



“Yeni Dünya Düzeni” hayatımıza neler sokmadı ki?
“Anneler günü”, bugün de “Babalar günü”…
Benimseyip alıştık, sanki bayram günleri gibi
iple çeker olduk.
Yalnızlık çağında da fena olmuyor hani, gözlerimiz
kapıda evlat bekliyoruz.
Tabii hazin bir durum ama yaşamın gerçekleri
ağır basıyor.
Gençler zamanın esiri olmuşlar, çoluk çocuğa karışıp
yarınlarını örgütlemeye çalışıyorlar.
Geçmişin değerleri çoktan terk edilmiş, popüler
kültürün âdeta oyuncağına dönüşmüşler…
Hay huyla sonsuzluğa koşuyorlar.
Peki bu hız niye, es vermeden durup dinlenmeden
ipi göğüsleme çabası…
Sanatsız, duygusuz telefona endeksli hayatlar.
Hiç bana göre işler değil.

Önce baba evlat ilişkisi gerçek bir dostluğa dayanmalı.
Yıl içerisinde felekten çalınan günlerin sayısı sınırlı olmamalı.
Kurulan masalar aşk, şiir, müzikle  zenginleşmeli.
Elbette bir kuple siyaset de olabilir ama asla abartmadan.
Tabii bunlar benim düşüncelerim.
Yemişim Analar, Babalar, Dedeler gününü.
Aslolan gönül yoldaşlığıdır.
Ayrıca yaş farkının ne önemi var.
Ne demiş büyüklerimiz: “Akıl yaşta değil, baştadır.”
Bu nedenle asıl mesele hayata aynı pencereden
bakmayı becerebilmektir.
O zaman evlatlarla sevgiyi yudumlarsınız doya doya.

Bir de yaşlılık sendromu var.
Çağa ayak uyduramazsanız hakikaten başa bela.
Başlarsınız sürekli hastalık konuşup şikâyet etmeye.
Halbuki Candan Erçetin şarkısında diyor ki,
“Ölümden başkası yalan…”
İşte yaşam sevincini destekleyen sihirli formül.
Boş ver ölümü, cenneti cehennemi…
Dört elle sarılmak lâzım hayata, sevgiyle yoğrulmalı insan…
En azından dertleri paralel geçip sevdanın büyülü
dünyasına teslim olmalı.
Özgürce, gülümseyen yüzlerle, ışıldayan gözlerle.
İnanın hayat insanı mahcup etmez, ne ekerseniz onu biçersiniz.
Tecrübeyle de sabittir.
Yıllarca sevdalar ektim, aşk topladım…
Notalar ektim, şarkılar topladım…
Dostluk ektim, okyanuslara karıştım…
Yudum yudum memleket topladım.

Macit CÜNÜNOĞLU

13 Haziran 2023

2030'a DOĞRU...



Amasya sevdam bilinen bir şey.
Ya İstanbul?
Asla ihmale gelmez, hele bir küsmeye görsün…
Araya Jüstinye’nin güzel kızı Helena’ya koysan
yine de barışmaz.
Ne de olsa yarım yüzyıldır birlikteyiz, koyun koyuna yaşadım.
Eh bu süre içinde huyunu suyunu öğrendim.
Zaten havası da öyle değil mi, güneşli diye Boğaz’a gidersiniz,
aniden ortaya çıkan kara bulutlar bir türlü dirlik vermez.
O nedenle daima hazırlıklı olmak lâzım.
Evet huzurlu yaşamak zor iştir.
Özellikle ülkemizde, neşenizin kaçması için yüzlerce sebep var.
Yine de katlanmaya çalışıyoruz…
İçsel dünyamızın dinginliği ise fevkalade önemli.
Öncelikle insanın hobisi olması gerek.
Madem çağımızda lobilerin hikmeti harbiyesi kalmadı,
yalnızlık çemberinde çırpınıp duruyoruz.
Neyse ki sosyal medya imdadımıza yetişiyor.
Fotoğraf olsun, yazı olsun üç beş paylaşacak bir şeyler buluyoruz.
Bu da beni mutlu ediyor.
Ayrıca hayatta karşılamayacağım kişilerle tanışıp dost oluyorum.
Alın size oturduğunuz yerde edinilen zenginlik formülleri.
Telefonda oyun oynamaktan iyi…
Bir de insan sıcaklığını yüreğinizde hissediyorsunuz.

Hani derler ya: “Her hayat bir hikâyedir.”
Her bir tanışıklık da gönülsel servet birikiminin sebebi oluyor.
Yeter ki kişi yaşama gülümseyerek baksın, duygu dünyasının
kapılarını açık tutsun…
Gerisi kendiliğinden geliyor, sevgi pınarlarının başında
buluşmalar başlıyor…
Şükrederek gözlerdeki ışıltıyı fark edin, güneş sizi asla
yalnız bırakmayacaktır.
Ayrıca iyimser olmanın faydasını her zaman gördüm.
Hislerim de beni hiç yanıltmadı.
Örneğin Tayyip’in yüzde yüz kazanacağını aylar önce yazdım.
Erken ötüşümden dolayı kızan arkadaşlarım da oldu.
Fakat her şeye rağmen hayatın devam edeceğini de yazdım.
Merak etmeyin, herkesin bir devri var, O da gelip geçer.
Ne zaman mı sonlanır?
O konunun da altını çizerek tarih vereyim.
Efendim adam tüm rekorları kırdı, tek adamlıkta
Atatürk’ü, İnönü’yü solladı…
Geriye de CHP’nin 27 yıllık tek parti iktidarı kaldı.
Şimdiki hedefi de bu, 21 yılı gitti…
Egale etmesi için daha 6 yılı var…
Artık ya sabır mı çekersiniz, ya da tanrıya dua mı edersiniz…
Orasını bilemem, ama ben tiyatro salonundaymışçasına
sahnelenen komediyi gülümseyerek izlemeyi sürdüreceğim…
Yoksa geriye tek çıkış yolu kalıyor ki…
Ağır suç teşkil edeceğinden maalesef açık etmeyeceğim…
Zaten yedi yıl dediğiniz nedir ki, göz açıp kapayıncaya
kadar geçer…
Hele bir 2030’u görelim, tahminim odur ki Bay Kemal
yine siyaset sahnesinde olacaktır…
Ne de olsa İttihat Terakki geleneğinden gelme…
Reis’e de takdiri ilahi bir güzellik yapmazsa necip halkımız
bu kez gereğini yerine getirir diye düşünüyorum.
Bu hususta da inancım tamdır.
Haydi rastgele, kalın sağlıcakla.

Macit CÜNÜNOĞLU

GEZİNİN ARDINDAN

 Amasya’da doğup büyüyen herkesin bir camisi vardır.

Mahallesinde, evine yakın.
Yetişkinliğine kadar Berat kandilinden başlayıp teravih namazına
uzanan bir yığın anı biriktirmiştir.
Belki de Kuran kursuna bile gitmiştir.
Ben de gittim, o da babamın zoruyla.
Hatuniye camisinin bitişiğindeydi.
Süphaneke’ye kadar da geldim.
Ne zamanki İbrahim hafız bir öğrenciyi öyle bir tokatla yere serdi ki,
bu şiddet kurstan soğumama sebep oldu.
Ve o yaşlarda da karar verdim, bu işler bana göre değil.
Dolayısıyla protesto ederek tüydüm.
Bir daha da önünden bile geçmedim.
Bu ne be, evde sopa okulda sopa…
Bir de gönüllü gittiğin kursta sopa…
Demek ki anarşizmin tohumları o yaşta yüreğime serpildi…
Ve sonradan da epeyce gelişti, ta ki hapislere düşene kadar.
Vaziyet bu, gençler bilmez, böyle bir neslin ürünüyüz.
Bu arada günümüze, on yıl öncesine gidelim mi?
Mayıs ayında Gezi olayları başlamış, Haziran’da doruklara tırmanmış.
Sultanımız diyor ki, parktaki ağaçları keseceğim,
yerine de Topçu Kışlası yapacağım.
Oldu canım, başka bir arzunuz?
Elbette İstanbul halkı bu projeyi yemedi, isyan bayrağını açtı.
Ve binler on binler oldu, sonra yüz binler…
Nihayetinde de milyonlarca protestocu Taksim’e akmaya başladı.
O tarihlerde Fethullah hazretleri iktidar ortağı…
Eli kolu uzun, polis adliye hizmetinde.
Tomalarla, coplarla, biber gazıyla saldırdılar halkın üzerine…
Genç bedenler düştü meydanın orta yerine.
Gözyaşları sel olup aktı, ama saray kibirli ve mağrur…
Ve de zalim, gaddar…
Ben de kambersiz düğün olmaz hasebiyle her gün Taksim’deyim.
Ne de olsa anarşizmin şehvetini çocuk yaşta öğrenmişim.
Gece gündüz demeden ver elini Gezi parkı.
Bir de yeni fotoğraf makinesi almışım, Canon 550D…
Sirkeci’den, ilk taksitini de daha ödememişim.
Direnişçiler arasında gezinip duruyorum…
Amacım bol bol fotoğraf çekip sergi açmak.
Çarpıcı kareler de yakalıyorum, ancak gencin biri
“polis” deyip üzerime atlamaz mı?
Makinamı elimden aldığı gibi yere fırlattı…
Kalp damarıma stent takılalı bir hafta olmuş…
Kavgaya tutuşacak halim de yok, ve devrimci kardeşim
makinemi aldığı gibi kaçtı.
Yüzlerce gencin önünde.
Tabii tansiyonum tavan yapmış, park içindeki
seyyar revire kaldırıldım…
Sonra da kendimi tanıtma pozisyonuna geçtim…
Neyse, lütfedip ikna oldular da pohpohlama sürecine geçtiler.
Alın size yaşanmış bir gezi hikâyesi.
Elbette karakola gitmeyi düşünmedim…
Çünkü kol kırılır yen içinde kalır anlayışıyla yetiştik…
Ama içim sızlamadı dersem yalan olur…
Saldıran devrimci yoldaşım, giden ilk taksitini ödemediğim
fotoğraf makinam…
Hepsinden önemlisi de “polis” sanılmam…
Ne kadar dramatik bir durum…
Vallahi o gencin yaptığını Çorumlu yapmaz desem de
iş işten geçmişti…
Büyük bir acıyla vapura binerek evin yolunu tuttum...
Lakin içimden bir ses hâlâ haykırıyordu...
Diyordu ki:
“YAŞASIN GEZİ DİRENİŞİMİZ.”
Macit CÜNÜNOĞLU

11 Haziran 2023

ŞİİRİN PENCERESİNDEN


Çağımız şiiri de tüketti.
Oysa ne şairler tanımıştık, hepsi birer ekol.
Nazım’ın evrenselliği tartışılır mı?
Vatan şairimizi insanlık âlemi tanıyor.
Cemal Süreya, böylesi bir daha dünyaya gelir mi?
Hele Orhan Veli, her bir şiiri lezzetin dorukları.
Elbette yeniler de var, örneğin Murathan Mungan.
Çok severim, şiirleriyle ufuk açar.
Ama yine de sonsuzluğa göçüp giden şairlerimizi unutamıyorum.
O nedenle de sık sık şiirlerinin arasında kayboluyorum.
Sanki yolculuğa çıkmış gibiyim, her okuyuşumda heyecanlanıyorum,
ruhum ferahlıyor, içsel gezintilerimden mutlu oluyorum.
Evet, müzik gibi edebiyatta ruhun besleyici kaynağı.
Zaten günlük hayat tarzımızla hepimiz yorgun düşmüyor muyuz?
Kahredici siyaset bataklığı, fevkâlâde berbat idare…
Salkım saçak eğitim sistemi, imamlı okullar rezilliği…
Geriye de sığınacağımız tek bir liman kalıyor.
O da sanat.
Evet, sanatın içinde şiirin ayrı bir yeri var.
Hep sözcüklerin kristalize olmuş hali olarak nitelerim.
Düz yazıya benzemez, üretmek zordur.
Öncelikle müthiş bir birikime sahip olacaksınız…
Sonra şimşek gibi bir zeka, ilave olarak da yaşanmışlıklar…
Kelimelere dans ettirme vakti gelmiştir…
Başlarsınız hayâl sınırlarınızı zorlayarak duygularınızı
satırlara dökmeye…
Ortaya ince ruhlara hitap eden eseriniz çıkar.
İkram edersiniz arkadaşlarınıza, dostlarınıza, gönül yoldaşlarınıza.
Paylaşıldıkça zenginleşir, sevincinizden yıldızlara koşarsınız.

Bir de çağımızın popülist edebiyatçıları vardır.
Roman da, hikâye de, şiir de yazarlar.
Arkalarında Kaf dağı, halkın hassas duygularına hitap ederler.
Bu türler çoğunlukla hamasetten beslenirler.
Onlar için evrensel değerler bir şey ifade etmez.
Sadece ürettiklerini pazarlamak endişesini taşırlar.
Üstelik başarılı da olurlar, ama kurtlu baklanın kör alıcısı
olabileceğini hesaba katmazlar.
Oysa edebiyat klasik müzik gibidir.
Dahilerin yarattığı eserleri anlamak, içselleştirmek için
ön hazırlık yapmak gerekir.
Bu iş de epeyce zaman alır, yıllara yayılması lazım.
İşte o zaman senfoninin, konçertonun tadına varırsınız.
Aşk da öyle değil midir?
Sevgi tomurcuklarının yeşerebileceği yürek taşımak gerek.
DNA’larda karanfiller açmalıdır, hemoglobin hücrelere
kırmızı güller taşımalıdır…
Sonrası kolay, sözcükler yan yana gelir, önce cümle olur…
Ve satırlar alt alta dizilerek şiirlerin en romantiği doğar.
Boş ver kafiyeyi, ölçüyü…
Ne demiş şair: “Şiirin anayasası olmaz.”
Bu düşünceden hareketle özgürce yazarız doya doya…
Sevgili Orhan Veli’nin yaptığı gibi:

“Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.”

O.VELİ

Macit CÜNÜNOĞLU

10 Haziran 2023

ÇAKALLAR'DAN NAKLEN



Yeni bir hafta, yeni başlangıçlar.
Bahar geride kaldı, yaz mevsimi başladı.
Güneş artık içimizi ısıtıyor.
Yeşilırmak her zamanki gibi yine aheste akıyor.
Suyun rengi de ufaktan ufaktan yeşile dönüyor.
İçim kıpır kıpır, ruhumda tatlı bir heyecan var.
Haftaya ilişkin minik programlar yapıyorum.
Bugünkü ilk durağım Çakallar.
Galip ustadan nevaleyi aldım, yanında köy peynirim de hazır.
Çaylar tepede, semaver beni bekliyor.
Belki bağların birinden domatesle salatalık çalabilirim.
Huy işte, “yedisinde neyse yetmişinde de o” derler ya…
Aynen, ama çalıntı meyvenin sebzenin lezzeti de bir başka oluyor.
Kim ne derse desin, bu işin parayla pulla ilgisi yok.
Apayrı tat, öncelikle dalından koparmanın dayanılmaz zevki…
Sonra da hırsızlığın yüklediği tatlı heyecanlar.

Hatırlıyorum da, çocuktum…
Verem hastanesinin üst tarafından çağla toplamaya gitmiştim.
Vermişli bekçiye yakalandım.
O da öğretmen edasıyla elimi açtırıp sopasıyla öyle bir vurdu ki…
Bileğim anında mosmor olmuştu, izi hâlâ durur.
Şimdi düşünüyorum da hakikaten haylaz bir çocukluk
dönemi geçirmişim.
Belki de babamı erken kaybetmiş olmanın doğal sonuçları…
Öncelikle özgürlüğün ilânı, sonra da her türlü yaramazlığa
yelken açış.
Elbette bu gibi durumların artıları eksileri var.
Bir kere özgüven tavan yapıyor, sonra korku denen olguyla
küçük yaşta tanışıp baş etmeyi öğreniyorsun.
Hepsinden önemlisi de hayat denilen o müthiş döngüden kazasız
belasız kurtulmanın yollarını keşfediyorsun.
Az şey mi?
Olumsuz yanına gelince böylesi süreçleri yaşamaya mecbur
kalmak sevgi yoksunluğunu da beraberinde getiriyor.
İşte burası önemli, sevgi dili gönüllere açılan pencere.
Sokak bir çocuğun tüm ihtiyaçlarını karşılayamaz.
Aile denilen bir kavram var, sımsıcak yuvayla özdeşleşir…
Ve o ortamda temel davranış biçimlerini öğrenilir.
Ayrıca Freud amcam durduk yere mi meşhur oldu.
Tüm dünya tanıyor, peki ana felsefesi nedir?
Diyor ki “0-7 yaş aralığı önemli, bu süreçte çocuk
hayattan alacağının % 70’ini alır.”
İnanır mısın eski bir öğretmen olmama rağmen bu gerçeği
ancak kırk yaşımdan sonra öğrendim…
O zaman da evlatlarım çoktan yetişmişlerdi.
Vah halime vah, ne kadar da yazık!
Neyse, kuyruğundan da olsa hayatı doğru biçimde yakalayıp
yoluma devam ettim…
Ve şükürler olsun ki büyük travmalar yaşamadan bugünlere geldim.
Neyse yaşadığım hayattan da, geldiğim noktadan da memnunum.
Amasya’da doğdum, on beş yaşıma kadar orada yaşadım.
Sahip olduğum kişilik özelliklerim de fena sayılmaz.
Elbette eksik gedik kusurlar vardır…
Lâkin oldu bitti devleti sevmedim, o da beni sevmedi.
Hatta cezalandırıp hapislerde de yatırdı.
Varsın olsun, o yoluna ben yoluma…
Şimdi güzel memleketimi doya doya seyrederek çay içeceğim…
Adresim Çakallar.
Mis gibi çörekler, Tuzsuz’un tuzlu peyniri…
Tansiyona da bir iyi gelir ki, hayâl dünyama dalıp yeni
aşklar arayacağım.
Ve tabii en duygulu şarkılar eşliğinde…

“Bu ne sevgi bu ne ızdırap
nasibim olsun bir yudum şarap…”

Macit CÜNÜNOĞLU

AŞK YENİDEN



Amasya’da Pazar sabahı…
Nereye gitmeli diye düşünüyorum.
İstasyon, Kuş köprüleri arası yürüyüş fena olmaz.
Belki sokak çalgıcılarına rastlayıp müzik dinlerim.
Sakın küçümsemeyin, içlerinden sağlam gruplar çıkıyor.
Ritmi, bastığı notayı bilen.
Düşünsenize gençler Ege’ye uzanmış, komşudan
ezgiler çalıyor.

“Telli telli şu telli turna
Sanma ki yaralı uçmaz bir daha
Takılmış kanadı göçmen buluta
Anlatır eski beni şimdiki bana
Sakın çıkma patika yollara
O dağlara kırlara o karlı ovaya
Yenik düşüyor her şey zamana
Biz büyüdük ve kirlendi dünya…”

Telli turna deyince şimdi aklıma geldi,
geçen yıl basından okumuştum.
Bizim Yedikır barajını yurt edinmişler.
İki yıldır Afrika ülkelerinden göçüp Amasya’ya geliyorlarmış.
25-30 yıl yaşayan bu kuşlar yaz aylarında
demek ki bizim misafirimiz oluyor.
Ne güzel, aferin onlara, cenneti keşfetmekte ellerini
çabuk tutmuşlar.
Fakat şarkıda değinildiği gibi:
“Yenik düşüyor her şey zamana.”
Nasıl düşmesin ki, öyle bir çağda yaşıyoruz ki…
Çevremizde onlarca güzellik, farkında bile değiliz.
Hâlbuki duyarlı yürekler baraj gölüne yuva kuran
göçmen kuşlarını takip edebiliyor.
Ve ilgi duyabileceğimiz onca köşe bucak…
Hepsi Amasya’da mevcut.
İster dağlara tırmanıp bulutlara yakın olun…
Yıldızlar toplayın gökyüzünden…
İster ırmak boyunca seyahat edip salkım söğütlerle sohbet yapın…
İllâki mutlu olacak bir ilişki kurabilirsiniz…
Yeter ki gönüller hoş olsun.

Ama büyük resme bakmayı unutursanız günlük yaşam
gailesi içinde kaybolup gidersiniz.
İnanın hayat bütün hızıyla akıp gidiyor.
Mesele yaşlanmak değil, gördüğünüz dokunduğunuz güzelliklerden
tat almak.
Yoksa keşkelerle dolu geçmişe sahip olursunuz…
Ki bu durumda epeyce sıkıntılıdır.
Zaten kötümserlik hastalıkların başlıca sebebi değil midir?
Öyleyse yaşadığımız kenti daha çok seveceğiz ve sahip çıkacağız.

Boş verin ırmak boylarında karşılaştığınız Suriyelileri, Afganlıları…
Hapsi gelip geçer…
Zaten insanlık tarihi göç trajedileriyle doludur.
Yeter ki ırkçılık tuzağına düşmeden sevgi dilini,
empati yeteneğimizi kullanalım.
Gerisi kolay, bir de telli turnaları ziyaret etmeyi unutmayın.
Birkaç kare fotoğraf,  göl kenarında semaver eşliğinde
kazına kazına muhabbet…
Ve YouTube ve “Yeni türkü”, gelsin şarkıların en güzeli:

“Aşk yeniden

Akdeniz’in tuzu gibi
Aşk yeniden
Rüzgârlı bir akşam vakti
Aşk yeniden
Karanlıkta bir gül açarken

Aşk yeniden
Ürperen sahiller gibi
Aşk yeniden
Kumsalların deliliği
Aşk yeniden
Bir masal gibi gülümserken…”

Evet, aşk iyidir, her derde deva.
Ben sık sık aşık olurum, öncelikle güzel gözlere…
Kaybolurum, yok olurum…
Sonra kendimi ararım yıllarca…
Ta ki yeni dünyalara yelken açana kadar.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Haziran 2023

BORABOY YOLUNDA

 


Hafta sonu yine geldi.
Mevsim bahar, Boraboy’a gitmenin tam zamanı.
Havada tatlı bir esinti, ne sıcak ne soğuk.
Yaşlar ilerledi, gönüller yorgun.
Sahiller manzara güzel olsa da yorucu.
Ama göl kenarları, doğayla iç içe olmak eşsiz bir duygu.
Hele de Boraboy gibi cennetle buluşmak ömre ömür katıyor.
İşte bu haletiruhiye içinde düştüm yola.
Merkeze uzak değil, atmış kilometre civarında.
Bir saatlik mesafe.
Parkur keyifli, yol boyunca bağların, bahçelerin içinden geçiliyor.
Yeşilırmak ise tüm asaletiyle bir sağımızda bir solumuzda.
Coğrafya âdeta bereketin timsali, kiraz ağaçları hemen fark ediliyor.
Kırmızı, pembe, sarı çeşitleriyle “gel de beni topla” diye el sallıyor.
Şeftaliler, kayısılar her zamanki gibi ağır abi, sadece gülümsüyorlar.
Bu arada Durucasu köprüsünden geçiyoruz.
Şimdi aklıma geldi, baraj gölünün yanında ne çok piknik yapmıştık.
Gençlik işte, delikanlılık zamanları…
Mangal başında memleketi kurtarma muhabbetleri…
İdeallerimiz yüreğimizde, devrim hayâl ettiğimiz yıllar!
Ah o günler ah!
Livaneli daha tanınmıyor, İsveç’te sürgün…
Ruhi Su, Mahsuni, İhsani ile idare ediyoruz.
Pikaplarda kırk beşlikler dönüyor…
Ve bizim Yunus yüzyıllar öncesinden sesleniyor:
“Dervişlik baştadır, tacda değildir
Kızdırmak oddadır, sacda değildir
Eğer bir müminin kalbin yıkarsan
Hakka eylediğin secde değildir.
Ararsan Allah’ı kalbinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir
Kabul et Yunus’un ergen sözünü
Tezcek gelir başa, geçte değildir.”
Evet, her zaman yazarım, Amasya anlatmakla bitmez.
Elbette küçük kenttir ama özgül ağırlığı çok fazladır.
Her bir köşesinde ayrı bir hikâye vardır.
Dağları taşları, bağları bahçeleri romanlara konu olacak zenginliktedir.
Tarihsel değerinden vazgeçtim, insanı bile karakteriyle örnek
teşkil eder.
Örnek mi?
Az ileride Belevi köyü var, Taşova’ya bağlı.
Birazdan uğrayacağım, camisinin adı ilginç, bilir misiniz?
CUMHURİYET.
Yanlış okumadınız, gerçekten “Cumhuriyet”.
Bunca yer gezdim, hemen hemen bütün Türkiye’yi…
Bir ibadethaneye “Cumhuriyet” adının verildiğine bizim
topraklarda şahit oldum.
Dindar biri olmamama rağmen hoşuma gitti.
Ne de olsa Amasya, ilklerin merkezi.
Zaten birkaç gün sonra
M. Kemâl'in memleketimize
gelişinin 104. yılını idrak edeceğiz.
Ve on günlük festivalimizi başlatacağız…
22 Haziran’a kadar, sonra tüm dünyaya bağımsızlık
manifestomuz yayınlanacak….
Lozan’a giden yolun taşları döşenmeye başlamış…
Yeni bir devletin doğuşu ilân edilmiştir…
Üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen
hâlâ tartışır dururuz…
Yönetim biçimimiz Cumhuriyet mi yoksa başka bir şey mi?
Neyse efendim, Boraboy’a yolum az kaldı, yeryüzü cenneti
beni bekler.
Orman içinde yemyeşil sular…
Tesisi emekli polis memuru işletiyor, oralı…
Telefonda biraz önce konuştum…
Tokat kebabını fırına atmaya hazırmış…
Tek eksik ben ve bir büyükmüş…
Ohhh!
Yine felekten bir gün çalacağım.
O kadar mutluyum ki, Cübbeli Ahmet Cumhurbaşkanı oldu deseler
yanaklarından öpmeye hazırım…
Yeter ki keyfim kaçmasın!
Siz de buyrun dostlar, neşemiz beraber olsun!
Macit CÜNÜNOĞLU

08 Haziran 2023

TARİHİN IŞIĞINDA

Yıllardır yaşadığım kenti yazdım.
İstanbul'u, ömrümün geçtiği eşsiz şehri.
Son bir kaç yıldır da doğduğum toprakları yazıyorum.
Amasya'yı, Anadolu'nun müstesna kentini.
Benim için o kadar değerli ki her bir köşesini anlatmaktan
müthiş keyif alıyorum.
Hele Yeşilırmak vadisini dile getirmek aşkların en güzel ifadesi.
Tabii ara sıra dağlarına tırmanmaktan da geri durmuyorum.
Çocukluğumdan beri yüksekleri severim.
Sert esen rüzgârlarla birlikte ruhumda özgürlüğü hissederim.
Olağanüstü bir duygudur.
Tüm yaşanmışlıkları geride bırakarak bulutları yakın olmak...
Hayâl dünyamın derinliklerinde seyahat etmek...
Mutluluktan öte zevke dönüşür.
Ayrıca yaşayanlarına anlamlı değer katmak hiçbir kente nasip olmamıştır.
İşte Amasya böyle bir yerdir.
Yeter ki ona sevgiyle bakıp gönlünüzü açın.
Dostlukla sarıp sarmalar sizi, bir de sevda ateşi düşürür yüreğinize...
Artık hiç ayrılamazsınız.

Evet, değerli hemşerilerim…
Şarkı da olduğu gibi Amasya’yı uzaktan sevmek aşkların en güzeli…
Diye göndermelerde bulunsam da yine de birebir yaşamak apayrı bir heyecan olsa gerek.
Düşünsenize, çıplak gözle durgun akan Yeşilırmak’ı seyretmek…
Dağlarında çiğdemler toplamanın sevincini duymak…
Çınar altlarında semaver çaylarını doya doya içmek…
Tarihe merakınız varsa, ziyaret ettiğiniz kaya mezarlarında saatlerce krallarla sohbet etmek…
Medreselerin labirentlerinde dolaşıp çilehanelerinde tefekküre durmak…
Söylesenize, kaç kula nasip olur?

Ah Amasya ah!
Aşkım, sevdam benim.
O kadar çok şey öğrendim ki senden.
Aslında çok birlikte olamadık, ben de biliyorum.
Yine de karakterimi belirledin.
Hepsinden önemlisi de bereketli toprağının kıymetini anladım.
Yalnız meyven sebzenle değil, yetiştirdiğin insanlarınla da yol gösterici oldun.
Hatta biraz abartarak söyleyeyim, ışık saçtın uygarlığa.
Selçuklu devirlerinde isyanların en kralı sende yaşandı…
Osmanlı’nın şehzadeleri vadinde yetişti…
Cumhuriyet’in işaret fişeği de sende çaktı…
Ve bugünlere geldik.

Ancak son halinden memnun değilim.
Zaten benim gibi düşünen de epeyce fazla.
Belki sesleri duyulmuyor ama eski Amasya’ya duyulan özlem giderek artıyor.
Çünkü geçmiş mimari büyük ölçüde yok edildi.
Onun yerine Türklerin çok sevdiği beton canavarı egemen oldu.
Hatta sokaklar, mahalleler yıkımdan nasibini aldı.
İmar alanları yaratacağım diye kentin kalbine âdeta hançer soktular.
Tarihsel hafızası olan bir yığın mekân politik hırslar uğruna ortadan kaldırıldı.
Cehaletin, insafsızlığın adı modernleşme oldu.
Bağlar bahçeler zararlı mecralar olarak görülüp rant uğruna görgüsüz müteahhitlere teslim edildi.
Bu arada çirkin görünüşlü camiler yapılması da ihmal edilmedi.
Oysa önlerinde Selçuklu’nun Burma Minaresi, Osmanlı’nın Beyazıd Paşa’sı gibi güzel örnekler vardı…
Ancak niyetler bozuk olunca, oy devşirmek için her mahalleye mavi boncuk dağıtıldı.
Ve geldik bugüne.
Amasya ağlar biz ağlarız sessizce…
Yeşilırmak Karadeniz yolculuğunda yine durgun akar…
Tarih baba boş durmaz, olan biteni kaleme alıp bir köşeye yazar…
Benim yaptığım gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU








  
 

 


07 Haziran 2023

BÜYÜKLERE MASALLAR!

 Sanki masal dünyasında yaşıyoruz.

Hikâyeler var gerçek değil, kahramanlar var hiç yaşamamışlar.
Bilgiye ulaşmanın metotları değişmiş, belge dokümanın hükmü kalmamış…
Kulaktan duyulanlarla düşünce dünyamız, hayat görüşlerimiz oluşuyor.
En kötüsü de önyargılar tarih karşısında objektif bakış açımızı engelliyor.
Ama farkında değiliz.
Taktığımız at gözlükleri öylesine bağımlılık yaratmış ki, empati yeteneğimizi köreltmiş.
Tüm bunları niçin mi yazdım?
Evet, bilgi sahibi olmadan fikir üreten insan sayısı toplumda her geçen gün maalesef artıyor.
Ama her konuda, tamam;  halkımız iyi bir futbol  yorumcusudur, bu özelliğini anladık…
Ya tarih mevzularına ne demeli?
Şaşılacak derecede görüş zenginliği var!
Hatta o seviyede ki, mevzu Sümerlerin Türk’lüğüne kadar varıyor!
Tabii beyinsel dokular milliyetçilikten beslendiği ölçüde de Kızılderililerin Türk’lüğü bile tartışılıyor!
Hâl böyle olunca entelektüel düzey yerlerde sürünüyor.
Sanılıyor ki “Tarih” dediğimiz geçmişin yazılı metinleri futbol taraftarı gibi bizi kamplara bölüyor.
Evet, maalesef de bölüyor.
Çünkü resmi ideoloji baştan aşağı yalan üzerine kurgulanmış…
Karşımıza kutsanan, kusursuz bir devlet anlayışı çıkıyor…
Ama her alanda, 1915’de, Koçgiri’de, Dersim’de…
Yapılan katliamların haddi hesabı yok.
Tarihi gerçekleri sergileyince yaygara kopartan çok.
Sanırsınız ki itirazcıların pek çoğu Bardakçı zadenin rahle-i tedrisatında yetişmiş!
Normaldir, her yerde onlar var.
Okullarda, kitaplarda, televizyonlarda ve siyasette…
Tek tahammül gösteremedikleri “akıl”.

Ancak bugüne kadar “tarih” diye anaokulundan başlayarak okutulan eksik ve yanlış geçmiş hikâyelerin, söyletilen marşların, çocuktan, yetişkin kişiye kadar toplumsal bellekte yarattığı derin tahribatı görmezden gelemeyiz.
Bu tahribat iledir ki; hafızası boşaltılmış ve yeniden yüklenmiş, hakikati öğrenmekten ve hatırlatılmasından korkan, hamasete tapan insanlar yetiştirilir, yetiştirilmiştir, yetiştirilmektedir.

Bu yolla yetişen, kendine benzemeyenden nefret etmeyi “vatanseverlik” diye beller.
Nefret, vatanseverlik ve “milli birlik-beraberlik” için olmazsa olmaz kabul edilir!

Eşit haklı yurttaşlar olarak, başka din ve dilden insanlarla bir arada yaşamayı istemek “ihanet” sayılır!

Macit CÜNÜNOĞLU



05 Haziran 2023

YAŞASIN HAYAT

 Torunum Nehir dünyaya geleli dokuz yıl olmuş.

Zaman ne de çabuk geçiyor.
Doğal olarak ben de onların büyümelerini bekliyorum
Ayrıca geçen hafta bir torunum daha hayatımıza katıldı.
Oh ne güzel, habire çoğalıyoruz.
Oysa Amasya’dan gençlik yıllarımda ayrılmıştım…
Ver elini İstanbul.
Aradan yarım yüzyıl geçmiş.
Şimdi 73’lük bir dede, iki evlat, dört torun.
Ahenk içinde sonsuzluğa ilerliyoruz.
Bütün mesele her şeye rağmen mutlu olmayı becerebilmek.
Zaten hayatın sırrı da burada gizli değil mi?
Ama zor, belki bireysel olarak mümkün.
Fakat ülkenin gidişatı, canım halkımın çektiği sıkıntılar…
Düşündükçe iç sıkıntılarımın başlıca sebebi oluyor.
Elbette vurdum duymaz kişilikler için tespitlerim geçerli değil.
Sadece insan olmayı başarmış karakterlerden söz ediyorum.
Vicdan sahibi, hak hukuk adalet eşitlik özgürlük isteyenlerden.

İşte böyle dostlar, yeni yıl dedik ortasına geldik, bahar dedik
yazın kapısını araladık.
Bir biçimiyle ömürler geçiyor.
Tahminimce Amasya’nın en güzel mevsimi bu zamanlar.
Kirazlar, kayısılar, şeftaliler…
Bereketli topraklarımızın lezzetli ürünleri.
Sofralardaki yerini çoktan almışlardır.
Bu arada Amasya’nın kadim halklarından Ermeni kardeşlerimiz
kentimizi ziyarete gelmişler.
Çok mutlu oldum, keşke birlikte olma şansını yakalayabilseydim…
Olmadı işte, belki başka bir zaman.
Yine de gönlüm onlarla birlikte.
Ester’le, Piyer’le, Kevork’la, Artin’le…
Dilerim doya doya gezip eğlenirler.
Aslında böylesi renkliliğin zenginlik olduğunu pek çoğumuz
yaşarken fark etmedi.
Ne zaman ki kökleri sıfırlandı, o zaman kıymete bindi.
Veya yaşlar kemale erince geçmişin değerleri daha da özlenir oldu.
Çünkü büyük kentlerin yaşam temposu gerçekten yorucu.
İnsanca mı yaşıyoruz, eksik gedikleri görmez isek evet.
Ama dostluk, yakınlık, sıcak ilişkiler…
Nerdeee!

Dün Kadıköy’de bir sitenin bahçesinde torunumun yaş gününü kutladık.
Ve orada düşündüm ki, dünürümün aile bireylerini yılda iki kez görüyorum.
Oysa entelektüel seviyeleri üst düzeyde, gençler iyi yetişmiş,
herkes işinde gücünde.
Ama ayrı ayrı hayatlar yaşandığı için kazına kazına muhabbet yok.
İşte çağın dayattığı koşullar.
Yalnız bireyler, apartmanla sınırlanmış çevre ilişkileri.
Ve önemlisi de sohbetin içinde sanat yok.
Sadece bıktırıcı siyaset, 28 Mayıs depreminin derin muhasebesi…
Offf!
Hiç haz etmediğim mevzular.
Halbuki bulunduğumuz ortam bahçe içinde, papatyalar sarmış dört bir tarafı.
Az ilerde sakura ağaçları, koyu kırmızı yapraklarıyla bizlere el sallıyor.
Büyük torunum 12 yaşında, boy 1.80’e yaklaştı, ayak numarası 42.
FB’li voleybolcu babaannesi ile manşet çalışıyor.
Ben de kalabalığın arasında arpacık kumrusu gibi düşünerek…
Yarınlara umut dolu selâm yolluyorum…
Ve diyorum ki her şeye rağmen hayat güzel.

Macit CÜNÜNOĞLU

03 Haziran 2023

MUTLULUK SANATI

 


Bu sabah Andrea Bocelli şarkılarıyla güne merhaba dedim.
Dünyaca ünlü tenor 58 doğumlu olup Toskanalıdır.
Hani şu bağlarıyla şaraplarıyla ünlü İtalyan şehri.
Ancak sanatçımız kördür, aynı zamanda da hukukçu.
Fakat müthiş sesiyle insanı sarar başka dünyalara götürür.
Hatta Celine Dion demiştir ki,
“Tanrının şarkı söyleyecek bir sesi olsaydı,
Andrea Bocelli’ye çok benzerdi.”
Bu tür ustalar; Pavarotti, Domingo, Carreras gibiler operayı
gerçekten dünyaya tanıtıp sevdirmişlerdir.
Ben de sıkı takipçilerindenim, fırsat buldukça dinlerim.

Evet, her zamanki gibi müzik eşliğinde hafta sonuna giriş yaptım.
Doğal olarak günlük gazete başlıklarına göz attım.
Bu arada Instagram’da dostlarımın sayfasını ziyaret ettim…
Bir de ne göreyim, çok sevdiğim yakın dostum kardiyolog demiş ki,

“Cehaletin mutluluk getirdiği yerde, zeki olmak aptallıktır.”

Haydaaa, bu lafın neresinden tutacaksın?
Kadın, üstelik profesör resmen iktidara oy verenlere çakıyor,
muhalifleri de çaktırmadan zeki sınıfına koyuyor.
Özetle mutlu olmanın sihirli formüllerine aklı sıra gönderme yapıyor.
Sevsinler, demek ki Tayyip’e üçte iki oranında oy veren
sevgili hemşerilerim cahiller, ben de Kadıköy’de yaşadığım için,
ki bay Kemal’e % 82 destek çıktı, hem zekiyim hem de aptal
olmak hakkına sahibim.
Öncelikle vurgulamak isterim ki hayat bu kadar basit değil.
Tamam, memleketim Amasya kitap okuma oranı sıralamasında
en altlarda…
Eyvallah, ancak bu halkın cahil olduğunu göstermez.
Ayrıca zeka seviyesi vatandaşın oy tercihlerine göre belirlenmez.
Örneğin rahmetli anacığım ilkokul mezunu bile değildi,
okuma yazmayı kardeşlerinden öğrenmişti.
Ama kocasından öğrendiği Osmanlı tarihini ezbere bilirdi.
Hatta otorite sayılacak kadar Padişah ailelerini torun torbaya
kadar anlatırdı.

Dolayısıyla bu dünyada mutlu olmak apayrı bir iştir.
Diploma da saadetin pasaportu değildir.
Siyasetle de uzaktan yakından ilişkisi yoktur.
Nice entelektüel tanıdım,  evinde huzur dirlik rastgele…
Nice maraba, çoban tanıdım…
Gülümsemeleri, yaşam sevinçleri ömre bedel.
O nedenle ne demiş atalarımız: “Büyük lokma ye, büyük laf etme.”
Aynen katılıyorum.

Neyse bu akşam davetliyim.
Atlayacağım TOGG’uma, ver elini Çankaya…
Reisimiz üçüncü kez oturacak tahtına.
Yedi düvelin temsilcileri orda, mehteran çalıyor,
Ceddin deden, neslin baban…
Ohhh, gel keyfim gel.
Şampanya kadehim elimde, zevkten dört köşeyim.
Elbette cahilim, üstelik zeki de değilim.
Ama mutluyum…
Bu da kapak olsun entel dostlarıma!

Macit CÜNÜNOĞLU

02 Haziran 2023

HAYAT PAYLAŞTIKÇA GÜZEL

 


Güne Fransız şansonları dinleyerek başladım.
Ruhuma iyi geliyor, müziğin derinliğini hissettikçe
uzun yolculuklara çıkıyorum.
Madem Reis servet beyanında bulunmuş, ben de bulunayım.
Gönül gezgini olarak tek servetim hayâl dünyam.
Müthiş bir duygu, ayrıca vergi talep eden de yok.
Elbette banka kredisi kullanarak al takke ver külah
zor da olsa günlük hayatımı sürdürüyorum.
Şikâyet ettiğim yok, bu hâlime de şükür, beterin beteri var.
Evet, kitaplarım sayesinde dünya turlarım devam ediyor.
Okudukça yeni yeni şeyler öğreniyorum:
Ve yaşım ilerlediği için hızlı davranıyorum, ki eksik kalmasın.
Tabii bilgi sınır tanımıyor, okyanuslar kadar sonsuz…
Benim mütevazı çabam da ancak kendime yetecek kadar.
Ulaştığım hedefe vardıkça olağanüstü mutlu oluyorum.
Bazı bilgiler de ezberimi bozuyor.

Örneğin geçenlerde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.”
özdeyişine Tevfik Fikret’in satırlarında rastladım…
Aynı şekilde 19. yüzyılı incelerken Ali Suavi ile tanıştım.
Adam ciddi ciddi Cumhuriyetçi…
Hem de mücadeleci, şaştım kaldım.
Ben de sanırdım ki birilerine vahiy yoluyla gelmiş…
Meğer kökleri varmış.
Ya “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz”  tespitine ne demeli.
Rahmetli Uğur Mumcu’dan iki bin küsur yıl önce  
Konfüçyüs amca söylemiş.
Evet, buna benzer binlerce örnek.
Dolayısıyla okumak güzeldir, merakla şevkle.
Öncelikle insan farklılaşıyor, yazının sihirli dünyasını keşfediyorsunuz.
Sürekli oku oku, bir yere kadar…
Ancak birikimleri, düşünceleri yazı ile paylaşmak hayatın en güzel işi.

Bu arada geçenlerde Engin Ardıç’ın, bugün de Mehmet Barlas’ın
ölümlerini öğrendim.
İkisi de yazı ustasıydı, ancak ciddi anlamda ahlâk sorunları vardı.
Soldan sağa savrulan, iktidar yalakalığında zirveye ulaşan şahsiyetler.
Bu tipler dönekliği sanat olarak topluma lanse ettiler.
Rol model olarak da epeyce hayran kitlesi oluşturdular.
Tabii yaşam standartları değişip Boğaz yalılarına terfi ettiler.
Ne de olsa sahibinin sesiydiler, önce Özal’ın kulübesinde, sonra
Erdoğan’ın bahçesinde görevlerini yerine getirdiler.
Ama tarihte kalemlerini maddi çıkarlar için satan köşe yazarları
listesine eklemlendiler.
Bazıları peşleri sıra methiyeler düzebilir, ama benim tavrım açık ve net.
Zalimin zulmüne kalemiyle de olsa ortak olanlar lanetlenmeyi
fazlasıyla hak etmişlerdir.
Batı’da bu türlerin çok örneği vardır.
Mussolini, Hitler, Franko, Salazar destekçileri…
Şimdi hiçbiri hatırlanmazlar, ama bir Stefan Zweig, bir Bertolt Brecht
insanlığın  hafızlarında yaşar.
Ne mutlu onlara, ezilenlerin yanında yer aldıkları için.
Ben de vicdanımın sesini dinleyerek klavyemin başına geçiyorum…
Başım dik, düşüncelerim özgür, paylaştıkça güzelleşiyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...