21 Haziran 2019

Recebimin Ödülü




Macit CÜNÜNOĞLU








"Siyah Beyaz bir film gibi biraz

Zaman zaman hangimiz istemeyiz bir zaman makinasını, tuşlarına basarak istediğimiz tarihe geri dönmeyi ve o siyah beyaz günleri uzaktan izlemeyi .
Çocukluğumuza , hatta daha öncesine seyehat etmeyi, gözlerimiz ile tekrar o günleri görmeyi yaşamayı kim istemez.

Aslında bulduk biz bu makinayı , icat edilmedi demeyin sakın böyle bir şey ,
hem hiç masrafsız ve hemde gerçek , sadace göz gezdirmeniz yeterli . İnsanı yıllar öncesine anında götürüyor. Yaşamadığın yılllara. Sen yoksun hayatta henüz, annen var , baban var , diğer büyüklerin var, ama öyle bir zaman makinası ki dünyada olmadığın zamanı izliyorsun ve her yer siyah beyaz.
Macit hocamın kısa yazıları, evet anılar, bir anı okuduğunuzda o an nerde olursanız olun anlatılan yıllara gidiyorsunuz. Bu sizin elinizde değil , size bağlı değil , büyülü sözler , büyülü kelimeler, bedeniniz masada oturuyor ama düşünceniz , ruhunuz sizinle beraber değil.
Bir hatıra bu kadar mı güzel anlatılır. Kelimeler bu kadar mı itina ile seçilir, konunun hiyerarşik düzeni bu kadar mı mükemmel olur. Devrimci yeteneği olsa gerek.
Hocam , ben gördüğüm her hatıra yazınızı , aracı durdurup sağa çekiyor ve kalbim hızla çarparak okuyorum trafikte isem, konuşmayı kısa tutuyor alıp telefonu hemen odama geçiyor okuyorum toplantıda isem , ekmeğimi yarım masaya bırakıyor , bir sıgara yakıyor heyecanla okuyorum yazınızı yemekte isem.
Bu güzel hatıralar ile beni 20-30-40 yıl öncesine götürüyor ve o zamanı düşüncemde yaşatıyorsunuz.
Siyah Beyaz bir film gibi biraz.
Teşekkür ederiz size , iyi ki varsınız."

Yukarıdaki satırları Recep Katırcı kaleme alıp Face sayfama göndermiş.
Bu sabah okudum, ve tahmin edersiniz gözlerim doldu.
Kendimi Nobel ödülü almış gibi hissettim.
Aslında yazar falan değilim, sadece hissettiklerimi basit bir dille
yazıya döküyorum.
Bu da mutlu olmama fazlasıyla yetiyor.
Hele de böylesine sevgi dolu buluşmalar beni alıp cennet
köşesine götürüyor.
Yaşarken duyulan sevinçler insan yaşamında kıymetli olsa gerek.
Oysa dört kolluya bindin mi herkes arkandan sesleniyor:
"İyi biliriz!"
Ne önemi var?
Ayrıca hayattan keyif alabilmek marifet değil midir?
Örneğin Zantara'da geçen iki yılım...
Benim için âdeta hazine değerinde.
Hiç abartmıyorum, o küçücük köydeki zenginlikler dünyanın
hiç bir yerinde bulunmaz...
Ve insan malzemesi; yaşlısıyla, çoluğu çocuğuyla müthiş bir servet.
Yeter ki görmesini, dokunmasını bil.

Ayrıca ben böyle yaşamayı seviyorum.
Coşkulu, heyecanlı, çoğu zaman çocukça.
Yıpranmış kaportama bakıyorum, şimdilik idare eder.
Sekmanlı, rektefiyeli yüreğim ise hâlâ duygusal, hâlâ kıpır kıpır...
Ne güzel.
Bir ödül aldım Recebimden, dört köşe oldum!
Gördünüz mü, ne kadar da şımardım.
Varsın olsun, iyidir iyi...
En azından ara gazıdır.
Zaten yaşlılara vereceksin coşkuyu...
Bak gör o zaman, teneşir öncesi karıyı boşar!
Desem de şaka şaka.

Evet, bir kez daha Recep Katırcı'ya içten methiyesi nedeniyle
teşekkür eder, gözlerinden öperim...
Ve Kayahan şarkısına geçerim:

"Bizimkisi bir aşk hikayesi

Siyah beyaz film gibi biraz
Gözyaşı umut ve ihtiras
Bizimkisi alev gibi biraz..."

20 Haziran 2019

Bulutlar arasında

Arif, Turan ve ben -Mahmatlar


















1968 yılında Tokat Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuşum.
İlk görev yerim Amasya merkez köyü; Mahmatlar.
Turhal yolu üzerinde, 22 km mesafede.
40 hane ya var ya yok.
Küçücük bir yer.
Elmacılığıyla ünlü, misketin ana vatanlarından biri.
Bir-İki-Üçüncü sınıfları bir arada okutuyorum.
Yani öğretmenlikte ilk okuma-yazma tecrübem.
İki afacan öğrencim de var.
Fotoğraf da görülen Arif ile Turan.
Mini miniler, en ön sırada oturuyorlar.
İkisi de çok zekiler...
Harfleri, rakamları havada kapıyorlar.
Yalnız Arif görme sıkıntısı çekiyor.
Çağırdım babasını, "al bunu göz doktoruna götür" dedim.
Gitti ve geldi...
Gözünde 10 numara gözlük, aynen kataraklı yaşlılar gibi.
O zamanlar Oğuz Aral'ın "Avni"si henüz dünyaya gelmemiş,

ilk prototipi bizde!
İnanmazsınız ama karikatür gibi, şeker mi şeker.
Turan da öyle, matematik algısı yüksek.
Yalnız çişini tutamıyor.
Bir bakıyorum mahzunlaşıyor...
Ve sıranın altındaki ıslaklık kara tahtaya doğru yol alıyor!
Güzel günlerdi.
Bir de Macitim vardı, adaşım.
Muhtarın oğlu, duydum ki Albay olmuş.
Ne gurur, ne mutluluk.

Tabii Mahmatlar deyince Abdullah abi ile Necmiye abladan
söz etmemek olmaz.
Beni bağrına basan aile.
Onların sayesinde bir gün yumurta kırmak nasip olmadı.
Eğitim sürecince sofralarını, yüreklerini paylaştılar.
Nurlar içinde yatsınlar, asil kişiliklerdi.
Köylülükten öte kentsoylu ruha sahiptiler.
Abdullah abi Amasya Millet Partisi kuruluşuna katılmış...
Bölükbaşı ile yan yana çekilmiş çerçeveli fotoğrafı evinin baş köşesindeydi.

Hey gidi günler hey!
O tarihlerde çiçeği burnunda devrimciyim.
Bol bol siyasi kitap okuyorum, çevreciliğin de farkında değilim.
Nasıl olduysa okulun bahçesine ağaç dikmeye karar verdik.
Ve ilk vurduğumuz kazmada tarihi bir küpü kırdık.
Meğersem köyün altı hazineymiş.
İlk keşfedenlerden biri de Amasyalı berber İsmet...
Yaşıyorsa allah selamet versin, malı götürmüş!

İşte böyle dostlar, bölük pörçük anılarımı yazıya döküp
sizlerle paylaşıyorum.
Lâf olsun, torba dolsun misâli.
Zaten bloğumun adı da "Sonsuzluğa yazılar"...
Gençliğimi fırsat buldukça bulutlara asıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

Zantara hatıraları
















"Oy Trabzon Trabzon

  İçin kalaylı kazan
  Efkârlı günlerime geldi çattı remazan..."

Akharman'daki okuldayız.
Öğrencilerimden Nuray yukarıdaki türküyü söylüyor.
Ne de yanık sesli.
Müzik eğitimi alsaydı kesin ünlü bir soprano olurdu.
Sınıfımda 40-50 tane köy çocuğu var.
Hepsi pırıl pırıl, gözleri parlayan afacanlar.
Okuma yazma, dört işlem konularında temellerini
sağlam atmaya çaba gösteriyorum.
Ancak bir yere kadar.
Aile desteği olmayınca bir üst okullara atlamak kolay değil.
Keşke çoğu üniversiteyi bitirip başarıyı yakalasaydı.
Bildiğim kadarıyla mümkün olmamış...
Benim arzularım da boş hayâl olarak kaldı.

Ancak Amasya valilerinden Ziya Paşa'nın önemsediğim
bir lâfı var.
Der ki, "Diploma cahilliği alır, eşeklik bakî kalır."
Aynen öyle, günlük hayatımızda, özellikle siyaset dünyasında
nice diplomalı cahillerle karşılaşıyoruz.
Zaten bütün mesele düzgün faydalı insan olmak değil mi?
Gel gör ki, burası Türkiye.
İnsanın değersiz sayıldığı, bilgeliğin para etmediği topraklar.
Dolayısıyla yirmili yaşlarımın başında görev yaptığım
Zantara'yı asla unutmam.
Bir Yunus dede, bir Osman dayı, bir Bayram abi...
Hepsi dünya tatlısı büyüklerimdi.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da onlardan ne çok şey öğrenmişim.
Bir keresinde Bayram abim demişti ki,
"Hocam kalp yumurtaya benzer, kırılmaya görsün, asla geri gelmez."
Müthiş bir hayat felsefesi.
Kimseyi incitmeden yaşamanın zarif sırları.
Ayrıca bu incelikleri kitaplarda bulamazsınız.
Karadeniz'in şirin bir köyünde yaşayan vatandaşın yüreğinden fışkıran düşünceler,
güneş gibi içimizi ısıtan.

Evet, bugünlük bu kadar.
Sevgili öğrencilerime, Zantaralı dostlarıma binlerce kez selâm.

Macit Hoca

19 Haziran 2019

Ülkü'nün kara lastiği













Zantara'da iki yıl öğretmenlik yaptım ama hafızamdaki
anılardan roman çıkar.
Tabii temelinde insan sevgisi.
Yaşamın en değerli hazinesi.
Çoğu öğrencimi hatırlarım.
Bunlardan biri de Ülkü Aksu.
Face yorumunda diyor ki,

"Mesela ben sizi şöyle hatırlıyorum.
İnce uzun, kısa saçlı kumral, klas bir beyefendi olarak...
Bir de beni sıranın üstüne çıkartıp sınıftaki çocuklara
örnek gösterirdiniz.
Temiz giyinip saçım taranmış, tırnaklarım kesilmiş, ayağımdaki
kara lastik ayakkabım yıkanmış, yakalığım yatağımın altında ütülenmiş."


Çok duygulandım, gözlerim doldu.
Ne güzel ifade etmiş kendisini...
Kara lastik, yatak altında ütülenen yaka...
Samimiyetle yaşadığı devirleri anlatmış.
Keşke evlatları okusa da, bir anlam yüklese.
O çağda köy çocukları eşitti.
Bugünkü gibi zengin fakir ayırımı yoktu.
Daha doğrusu okula servisle gitmek hayâldi.
Belli standartlar vardı, kara lastik, siyah önlük, beyaz yaka.
Ve disiplin içinde eğitim.

Geçenlerde Nedim Eyüpoğlu mesaj çekti...
Attığım şamarı unutamamış.
Dünyam başıma yıkıldı.
Nasıl utandım bir bilseniz...
Bin bir özür diledim...
Bağışlamasını arzu ettim...
Ama nafile.
En korktuğum şey başıma gelmişti...
Şiddet yanlısı bir öğretmen olarak anılmak.
Ölene kadar da asla unutmayacağım...
Kendime verdiğim en büyük ceza.
Gerekçe ne olursa olsun, melek yaştaki yavrularımızın
yüzüne vurmak!

Hâlbuki Ülkü övgüler yazmış hocasına...
Ne önemi var.
Nedim'e yaşattığım acıyı insanlık suçu kabul edip,
beni af etmesi için tanrıya yalvaracağım...
Yeter ki o değerli insanla bir kez daha karşılaşmak nasip olsun...
Yanaklarından okşayacağım.

Macit Hoca 



Bir aslan miyav dedi...

Meleklerim





















Ömür dediğin ne ki, altın tepside sunulan zaman dilimi.

Nasıl yaşarsan yaşa.
Kendi adıma bendeniz melekleri tercih ettim.
Her bir buluşmamız âdeta minik bir şölen.
Oyunlar, danslar, köşe kapmacalar...
Hayatın en değerli ziyafeti.
Doymak da mümkün değil.

Hızlı geçen gençlik yıllarından sonra yorgun ruhuma
torunlarımla oynaşmak fevkâlâde iyi geliyor.
Bir nevi yaşam iksiri...
İç kana kana, yüzünden gülücükler, gözlerinden sevinç
pırıltıları eksik olmasın.
Oh ne âlâ.
Sağ olsunlar, etrafımda nazar duası okuyan kadro da var...
Artık kim tutar beni?
Daha açıkçası her an aşık olabilirim.
Zaten İstanbul sevdam malûm...
Müzik vazgeçilmezim...
Sanat edebiyat yaşam biçimim...
Bu güzelliklere bir de partner montajladı mı...
Kesinlikle yüz yaş barajını aşarım!

Desem de...
Kim inanır?
Devrimci karakterim yalnızca beynimde varlığını sürdürebiliyor.
Ne acı ki yaşlı bedenim ona ayak uyduramıyor..
Yani vaziyet sanıldığı gibi değil.
Söylemde, yazıda sular seller gibi coşan duygularım,
pratiğe geldi mi yelkenler suya iniyor.
Ne yapalım, doğanın kanunu.
Her yaşta her arzuyu insan yerine getiremez.
Şimdi ise görevim, heyecanla torunlarımı sarıp sarmalamak.
Bir de düet yapmak.
En son Kayahan parçasına çalıştık:

"Bir aslan miyav dedi
Minik fare kükredi..."


Hiç de fena olmadı, neşe içinde söylüyoruz.
Yalnız bir projem daha var...
Biraz iddialı ama başaracağımızdan eminim.
O da Madonna'nın söylediği Don't Cry For Me Argentina
şarkısını müzikal olarak sahnelemek.
Gitar da ben, vokallerde torunlarım...
Öyleyse bize kolay gelsin...
Nasıl olsa haberiniz olur, muhteşem gala törenimize bekleriz.

Macit CÜNÜNOĞLU



18 Haziran 2019

Görele

M.CÜNÜNOĞLU-1972





Zantara'dan yeteri kadar söz ettik, biraz da Görele'ye uzanalım.
Karadeniz'in en şirin ilçelerinden biridir.
Yanılmıyorsam görev yaptığım 70-72 yılları arasında nüfusu
5300 civarındaydı.
Şimdilerde 30 binin üzerinde.
O devirlerde Cumartesi tatil değil, eğitim saat bire kadar sürüyor.
Ondan sonra ver elini Görele.
Okulun altındaki patika yoldan Çanakçı deresine bir çırpıda varış...
Mevsim kış, derme çatma köprü de yok.
Önce pantolon çıkarılır, ayakkabı, çorap elde.
Buz gibi sulardan karşıya geçilir.
Eğer don ıslandıysa önce sıkma işlemi, sonra İmatlı.
Nasıl olsa Derekuşçulu Şevket abinin pikabı birazdan geçer.
Nurlar içinde yatsın, ne tatlı adamdı.
Ağzından sigarası düşmez, neşeli mi neşeliydi, gırgırdı.
İyi dostumdu, bazen kahvede tavla oynardık.

Sonra İmatlı'nın süper marketi Harun abiden alınan küçük rakı...
İki bardak ve tezgâh altından promosyon Hisar sigarası.
Balıkçımız da tam karşısında.
Tabii tek çeşit var, o da kutsal hamsi.
Gazyağı tenekesi çapraz kesilip mangala dönüştürülmüş.
Tel ızgara da var.
Akabinde şırıl şırıl akan derenin kenarında dostlarla sohbetler...
O kadar seviyeli ki, o kalitedeki parlamentoda bile yapılmaz.
Masal gibi, inanmazsınız ama memleket kurtarıyoruz!

Derken çakır keyif varıyorum Görele'ye...
İlk adresim TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası)...
Henüz kapatılmamış, 12 Mart darbesine daha bir yıl var.
Yakın arkadaşlarım lise hocalarından; matematikçi Mustafa Yumurtkan,
edebiyatçı Muzaffer Şatır, İngilizceci Taner Hoşdil,
Dinci Cemal Saygılı ve Remzi Bayır...
Hasan Ali Yücel İlkokulu müdürü.
İlçenin en sevilen eğitimcilerinden...
Bir de Osman Dede...
Hepsi yoldaş isimler.
Yaşım yirmi.
Yüreğim yaşımdan büyük.
Belimde tabanca, gözü kara bir delikanlıyım.
Hedefim Ankara, amacım devrim yapmak.
Aslında kargalar bile gülüyor hâlime...
Ama ben farkında değilim.

Varsın olsun, güzel günler yaşadık...
Tertemiz, buram buram insan sevgisi kokan.
Ne katil olduk, ne hırsız.
Yalnızca doğru olmaya çalıştık...
Ve elimizden geldiğince dost biriktirdik...
Onların sesi ilahiden de değerli...
Varlıkları ise cennet...
Bilmem yirmili yaşlarımdaki Görele'yi anlatabildim mi canlar?


Dostlar sofrasındayım-Görele

Adaletin cilvesi!












Gözünü sevdiğim İstanbul, sen nelere kadirsin.
Belediye başkanının seçimi bile ülkeyi sarsmaya yetiyor.
Baksanıza, büyük Reis fevkâlâde sinirli, hop oturup hop kalkıyor.
Savurduğu tehditlerin haddi hesabı yok.
En son İmamoğlu seçilirse başkan yaptırmamaktan söz ediyor.
Hâlbuki daha düne kadar da ne çok sandık meraklısıydı.
Demokrasiyle özdeşleştirip âdeta kutsamıştı!
Ya şimdi?
Oyun bozuldu.
Rüzgârlar O'nun istediği gibi esmiyor.
Yön değiştirdi, saltanat sallanmaya başladı.
Koltuk kaybetme korkusu yüreğe oturdu...
Ki bir siyasi için en tehlikelisidir.
Hele de Batı'yı reddedip Doğu kültüründen beslenenlerde.
Bilhassa Arap sevdalılarında.

Baksanıza Mısır'ın devrik lideri Mursi eceliyle öldü.
Neredeyse ulusal yas ilân edecek.
Oysa adam Birleşmiş Milletler tarafından terör örgütü kabul
edilen Müslüman Kardeşler'in siyasi önderi...
Yani Rabiacı.
Aynen zat-ı alileri gibi!

Of offf!
Bu ülkenin her şeyi iyi de, adaletine hukukuna, demokrasi anlayışına
katlanmak zor.
Üç beş kişinin elinde maskaraya dönmüş.
Geçen hafta bir Kürt vatandaşımız hapisten çıkmış.
Demek ki haber değeri var, medyadan okudum.
Tam 28 yıldır içerdeymiş.
16 yaşında mahkûm olmuş.
Tek kelimeyle kanım dondu!
Dile kolay, o kadar süre mahpus damlarında kalmak...
Ve ruh sağlığını korumak...
Aklıma müebbet cezası istenen Nazlı ile Ahmet geldi...
Üç yıldır Silivri zindanlarında yatıyorlar...
Dört duvar misafirliğinin önü de açık...
Duruşmalar ha bire öteleniyor.
Ya suçları?
Ben bilmiyorum, ya siz?
Sebep Reis olmasın?
Hiç sanmam, kendisi Anayasa ilkelerine sonuna kadar bağlıdır...
Ayrıca sandıktan çıkan belediye başkanını makamına oturtmazsa da
hiç şaşmam.
Geçenlerde Kartal adliyesinin önünde terazi tutan genç kızla
sohbet ettim...
Eğilip kulağıma dedi ki,

"Valla amca, burada durmaktan utanıyorum...
Keşke Abanoz sokağın başına dikseler, ne kadar da yakışırım...
Çünkü önüne gelen kamuoyu önünde tecavüz ediyor!"


Başımı eğip hızla oradan uzaklaştım.

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Haziran 2019

Babam

Macit CÜNÜNOĞLU












Rüzgârından korktuğum, anlattığı masallarla koynunda
uyuduğum insan.
Öldüğünde dokuz yaşındaydım.
1960'ın Şubat ayıydı, soğuk bir gündü.
Evimizin üst katındaki salona soluksuz bedenini yatırmışlardı...
Göbeğinin üstünde makas.
Herhâlde arkadaşları, yanı başındaki makata dizilmişlerdi...
Ürkmüş olmalıyım ki, yaklaştığım da biri seslendi;
"korkma korkma baban!"
Oysa öylesine yıkılmıştım ki, gözlerimden yaşlar süzüldü,
elimdeki simit düştü.
Ve o gün bu gündür babamı özlerim.
Hâlbuki sert biriydi, iflas etmiş müteahhitti...
Alkol bataklığına sığınan, sık sık hezeyanlarına yenik düşen
tipik bir Oblomov'du.
Çok kitap okuyan, sıkı coğrafya bilgisi olan çağının devrimcisi.
Ramazanda içkiyi bırakıp Kur'an hatmeder...
Kalan on bir ayda meyhaneleri kolan eder.
Öncelikle yorucu bir hayatı vardı, düştüğü ekonomik çaresizlik
O'nu bambaşka bir kimlik yapmıştı.
Ailenin sürüklendiği yoksulluk ortamı ise nice
travmaların sebebi oldu.

Yine de derinden hissettiğim acıları değil, babamın yaşadığı
talihsizlikleri hatırlarım.
Tek kelimeyle yazık olmuş.
Hak edilmeyen hayatlar, insanın garip serüveni.
Ermeni kızıyla evliliğe varan şaşalı devirler...
Ailesinin muhalefetiyle ayrılıklar, düşüşler...
Muhacir anamla buluşması...
Üç çocuk...
Sonrası, kalp krizi sonucu erken veda.
Keşke uzun yaşasaydı diyemiyorum.
Belki de tam zamanında.
Kim bilir daha neler neler yaşardık.
Nurlar içinde yatsın.
Öldüğünde dokuz yaşımdaydım ve hâlâ babamı özlerim.

15 Haziran 2019

Dosta mektup

Bahattin ile Aytek türbesi bahçesinde














"Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş 

Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş 
Dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş 
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş 

Ortak olmak her sevince, her derde, kedere 
Ve yürümek ömür boyu, beraberce, el ele 
Olmasın hiç o ta içten gülen gözlerde yaş 
Bir gün gelip, ayrılsak bile seninle arkadaş 

(Yollarımız ayrılsa bile seninle arkadaş)" 


Oturduğum apartmanın hemen önünde çocuk yuvası var.
Bir de hârika bahçesi.
Bugünlerde yıl sonu gösterileri yapıyorlar.
Aman allahım, ne şarkılar.
Barış Manço'dan Tarkan'a kadar.
Tabii ki İzmir'in dağları da açılış parçası.
Alkışın haddi hesabı yok.
Ben de duyguyla izliyorum.
En son "Arkadaş"ı söylediler.
Yılmaz'ın meşhur filminin müziği.
Aklıma kadim dostum Bahattin Baha Tekman geldi.
Zaten hiç aklımdan çıkmayan dostumdur.
Tanışalı elli beş yıl olmuş.
Öğretmen okulu yıllarından başlayan yakınlığımız kökleşerek
bugünlere kadar geldi.
Hemen hemen her gün görüşürüz.
Ve benim için varlığı önemlidir, değerlidir.
Herkese karşı olmasa bile yakınlarına karşı cömerttir.
IMF yardımı gibi bu fakiri zor zamanlarında her zaman desteklemiştir.
Borç değil, aynen Ramazan fitresi anlayışıyla.
Elbette ben de dualarımı ondan esirgemedim
Yukarıdaki de dinliyor herhâlde, verdikçe verdi.
Ama fazlasıyla hak ediyor.
Hayatta tanıdığım en çalışkan, en fedakâr insan.
Asla kendisi için para harcamaz.
Âdeta yoksul yaşar.
Ancak dostları söz konusu olunca kral sofraları kurar.
Ayrıca son derece ilginç espri anlayışı vardır.
Sıcak olmasa bile soğukluk katsayısı yüksektir.
Dinleyenler hayranlığını gizleyemez, bu arada sevgili eşi
muhalefet şerhini koymaktan da geri durmaz.

Canım arkadaşım Bahattin...
Daha şimdiden seni çok özledim.
Hele çocukların sesinden "Arkadaş" şarkısını dinleyince
yıllar gözümün önünden akıp gitti.
Ne güzel hatıralar, ne kadar zengin yaşamlar.
İyi ki varsın dostum, kardeşliğimiz mezara kadar.

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Haziran 2019

Umut dünyasından

Macit CÜNÜNOĞLU







Bu sefer olacak.
Hanımdan anladım.
Kendisi apolitiktir.
Ne olduysa sabah akşam Ekrem İmamoğlu ile yatıp kalkıyor.
Ve çevresi de öyle.
Her gün kırk kez telefonla görüşüyor.
Konuşmalarının içeriği Ekrem başkan.
O kadar inanmışlar ki...
Hoşuma gitmiyor dersem yalan olur.
Gençliğim aklıma geliyor.
Ne çok seçim gördüm.
En heyecanlısı da Ecevit'in 73'teki başarısıydı.
Kısa süreli de olsa iktidarı görmüştü.

Siyaset güzeldir, alışkanlık yapar.
Diğer bir adı da toplumları yönetme sanatı.
Bizim ülkemizde sağlıklı olduğu söylenemez ama...
Yine de kör topal bugünlere geldi.
Samuel Backett'ın ünlü bir eseri vardır...
"Godot'yu beklerken."

Biz de bekliyoruz, yaş yetmiş.
Karanlık gölgelerden bıktık.
On yedi yıl oldu.
Artık güneş doğsun istiyoruz.
Tamam; ısıtmasın, yüreğimizi yakmasın...
Aydınlık olsun yeter.

O nedenledir ki İmamoğlu'nu can-ı gönülden destekliyorum.
Arada sırada Kur'an okusa da, Topal Osman'ın kuyruğuna girse de...
Ne yapalım?
Eldeki malzeme bu.
Ayrıca ben atamadım ki.
CHP kurmaylarının garip seçimleri her daim olmuştur.
Resmi geçit törenlerinden kimler geçmedi ki...
Nice dindar, nice milliyetçi!
Özel yaşamına bakınca İmamoğlu'na kurban olayım.
En azından M. Kemal'i tanıyor, seviyor...
Bu özellik bile bana yeter de artar.
Devam et usta...
Eminim ki her şey güzel olacak.

Dostlar arasında



"Ve kadınlar

bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız..."

Nazım usta şiirinde böyle diyor.
Gerçekten de Karadeniz kadını fedakârdır, çilelidir.
Nasıl olmasın ki, fındıkta, odunda, mısırda, ineğin altında,
ocağın başında hep o vardır.
Coğrafya serttir.
Fındık bahçeleriyle kaplı arazi dağlıktır.
Ege'nin düzlüklerini bulamazsınız.
Aydınlı efe zeybek oynarken ayağını bir hafta da yere indirir...
Ama Karadeniz insanı öyle mi?
Kıpır kıpırdır horonları, kemençenin ritmine yetişmek için
nefes ister.

Zantaralı da güzel oynar.
Bir kaç düğününe katıldım.
Tam bir şölen havasıdır.
Silah sesleri arasında evlenen çift âdeta gökyüzüne uçar...
Yoldaşı olur bulutlar...
Ve yüce Sis dağı çok uzaklardan seyreder manzarayı...
Karadeniz her zamanki gibi coşkuludur, dalgalarıyla
köyü selâmlar.

Zantara'da da gurbetçi çoktur.
Ekmek parası işte, kimi yurt dışında, kimi İstanbul'da.
Çok çocuklu ailenin yükünü kadınlar omuzlar.
Belinden peştemal, sırtından küfe (şelek) eksik olmaz.
Tam bir emekçidir.
Ağır yükler taşıyan narin bacakları eğridir.
Eski Skoda pikapların tekerleklerine benzer.
Erkek ise giyinir, süslenir...
Belinde tabanca, kahvelerin yolunu tutar.
Çünkü muhabbet ordadır, hoşgin oyunu eşliğinde
yüksek politikalar yapılır(!)

Görele'de kurulan Salı pazarı çevre köylerin vazgeçilmezidir.
O gün Akharman'a Şevket abinin arabası gelir...
Yolcuyu toplar, ver elini pazar yeri.
İlk ihtiyaç hamsi, mübarek balık kovalarla alınır...
Sonra da beyaz ekmek.
Siz hiç mısır unlu yarmaçayla pişirilen hamsi yediniz mi?
Olağanüstü lezzettir.
Bir de neyi özledim bilir misiniz?
Halis sütten yapılmış yoğurda mis gibi kokan mısır ekmeğini
doğrayıp da yemek...
Vallahi ağzım sulandı!
Ah Zantara ahhh!
Neler hatırlattın bana.

Evet dostlar, şimdilik hoşçakalın...
Güzel köyümüzle tekrar buluşuncaya kadar.
Ha bu arada gelirken şemsiyelerinizi unutmayın...
Ayam bozdu, yağmurlar başladı...
Toprak suya doydu...
Ben size doyamadım.
Keşke okulumuzla bir daha kucaklaşsak...
Hep beraber, hep birlikte...
Gençlik heyecanlarıyla.
Ama gözler ıslak, gönüller yorgun.

Macit Hoca


1970- Gıdır Geçiti

13 Haziran 2019

Ceviz ağacı

Macit CÜNÜNOĞLU








"Zamanın ruhu"

Ne garip kavram.
Sanki döneklik davetiyesi gibi!
Dönemsel konjonktürü anlıyorum.
En azından daha kapsayıcı.
Ertuğrul Özkök bu tespiti çok sık kullanıyor.
Demek ki su gibi girdiği kabın şeklini almaya müsait naturası var.
Zaten kimin sandalına binse yıldızlı tayfa unvanını kimselere kaptırmıyor.
Helâl olsun, bu da bir yetenek.
Ayrıca hem sosyalist, hem liberal, hem Özalcı, aynı zamanda da
Tayyipci olmayı becerebilen müstesna bir varlıktır.
Yerseniz arada sırada demokrasiden bile dem vurmayı ihmal etmez.
Kendi adıma hayranıyımdır.
Bir türlü böyle olmayı başaramadık.
Sanki marifetmiş gibi dünkü değerlerle yaşamak.

Uzaklardan seslenir gibisiniz;
Allah aşkına dön, ne kaybedersin...
Ayrıca bulunmaz Hint kumaşı da değilsin.
Kim fark eder ki?
Yazar çizer, göz önündeki politikacı da hiç değilsin...
Mevlana bile fır döndü...
Sakın cık deme.
Pişman olursun.
Bak çağımız globalizm, yani küresel dünya.
Mutlak efendimiz kapitalizm...
Günlük hayatımızın en önemli sembollerinden biri de
AVM'ler değil mi?
Sen yine gitme.
Kıçına Lewis giyme, çikita muz yeme...
Hatta kuzeyden sarkan canlı malzemelerden de uzak dur...
Sen bilirsin...
Ancak denize akan suları tersine çeviremezsin.
Ayrıca biliyorum ki genç yaşlarında diyalektiği benimsedin...
Materyalist felsefeyle yaşıyorsun.
Heraklit ile dostluğun yarım yüzyıldan fazla...
Aristoteles idolün, Diyojen yoldaşındır.
Var mı yanlışım?

Bak dostum bin yıllık yaşam süremeyeceğine göre
çınar olmanın ne lüzumu var.
En azından ceviz ağacı ol, Nazım'ın yaslandığı Gülhane
parkı da şart değil...
Dallarından meyveler sarksın, gövdenden baston yapılsın...
Yaşlılıkta dayanasın diye.

Allı turnam...







"...eğer bizim ele varırsan,
şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle..."


Oldu bitti bu türküyü çok severim.
Sözleri, ezgisi yüreğime dokunur.
Çoğu kez de gözlerim nemlenir.
Elimde değil, belki de yaşlılığın doğal hâlleri.
Ancak duygusal olmaktan hiç pişman olmadım.
Daha doğrusu duyarsız olmak, katı olmak bana göre değil.

Evet, iki yıl görev yaptığım Görele-Zantara hakkında
peşpeşe iki yazı yazdım.
Anılar hafızamda öyle bir yer etmiş ki...
Unutmam mümkün değil.
Ayrıca yarmaça ateşinde pişen hamsiyi, turşu kavurmasını,
kara lahana çorbasını, ısırgan otundan yapılan yemeği...
Ve nimet saydığımız mısır ekmeğini...
Her birinin kokusu, lezzeti hâlâ gözlerimin önünde.

Köyün Aşağı mahallesinde otururdum.
Oda komşum Kadem'in babaannesi Hanife nine.
Yüz yaşına yakın.
Dünya tatlısı pamuk gibi biriydi.
O hâline rağmen kimseye muhtaç olmadan başı dimdik yaşardı.
Fakat o evde bir kış hatıram var ki, evlere şenlik!
O sene kar çok yağmıştı.
Sabah okula gitmek için kapıyı açtım...
O ne, bembeyaz bir duvar, gökyüzü gözükmüyor.
Çatıdan akan karlar dışarı çıkmama izin vermiyordu.
Tabii imdadıma her zamanki gibi Osman dayı yetişti.
Elinde kürek, bana yol açmakla meşguldü.
Gel de bu hatıraları hafızadan sil...
Yahu ben bilgisayar mıyım ki resetleneyim...
Olsa olsa çağa ayak uydurabilmek için formatlanabilirim...
Ki öyle yapıyorum.

Öyleyse devam edelim aktarmaya.
Akharman'daki okul inşaatı sürüyor.
İmece usulü kadın-erkek çalışıyoruz.
Sıra geldi çatıya beton dökmeye.
Şimdiki gibi vinç falan yok, kol gücüyle yapılıyor.
Ağaçtan "tezkere" denilen taşıyıcılar var.
Bir ucunda Turpollulardan iri yarı Ayşe abla, diğerinde ben.
Lakin ellerim nazik, kentsoyluyum ya...
Bir süre sonra avuç içime kan oturup açılmaya başladı.
Öyle bir acı hissettim ki, kimsenin göremeyeceği bir köşeye
çekilip ağlamaya başladım.
Tabii çok da utandım.
Uzaktan da Ayşe abla bağırıyordu: "Hoca, hoca nerdesin?"

En trajik olanını ise sona bıraktım.
Dersteyim, sınıfımın kapısı çaldı, açtım...
Karşımda Harun.
Eşi Trabzon'da hastanedeymiş, üç beş kuruş borç istedi.
Olsa dükkan senin demedim ama hakikaten cepte kuruş yok.
Gençlik işte, beş parasız öğretmenlik yapıyoruz.
Ne kadar utanç verici bir durum.
Bir süre sonra duydum ki Harun'un eşi ikiz çocuklarını
doğurup vefat etmiş.
Yüreğim yandı, aklıma geldikçe hâlâ etkisinden kurtulamam.
Çağırdım öğrencim Bakiye'yi...
Artık okula gelme, git kardeşlerine bak dedim...
Ve ilave ettim, diplomanı eve gönderirim.

İşte böyle dostlar, yaşadıklarımı sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Sürçülisan ettiysem afola."
Zantara'ya da Allı turnamın kanatlarıyla binlerce selam yolluyorum...

...eğer bizim ele varırsan

şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle..."

Macit Hoca


12 Haziran 2019

Yoksa ...?...

Macit CÜNÜNOĞLU














İnsanın yaşlılıkta ömrü nasıl geçer?
Ya camide, ya da okey masasında.
Her ikisininde müptelası dostlarım var.
Şükürler olsun ki o tür alışkanlıklarım yok.
Haaa, meyhaneyi çok severim ama şimdi de gidecek
gücüm yok.
Nasıl olsun ki?
Rakının fiyatı almış başını gitmiş....
Ben de oldum kimyager.
Kader utansın, daha doğrusu Saraydaki utansın...
Halkımız uzun süredir kendi içkisini kendi yapıyor.
Lezzet tam, maliyet 65 lira...
Haydi şerefinize; bol muhabbetler!

Nereden nereye geldik yahu...
Küçücük maaşlarımızla her gece Beşiktaş meyhanelerinde
fener söndürürdük.
Ha keza Ankara; Mülkiyeliler Birliği bahçesi âdeta ikinci
adresimiz olmuştu.
Bir de Mithatpaşa caddesindeki Sandal...
Kadehler eşliğinde devrim yapmaktan hiç usanmazdık.
Şimdi üçü de toprağın altında...
Yüksel, M. Ali, Aybars...
Sağ kalanımız ise Nakip ile ben.
Can yoldaşlarım benim.

Geldik gidiyoruz işte.
Nazif Girgin'in muhayyerkürdî eserini Müzeyyen Senar'ın
sesinden dinliyorum.


"Akşam olunca yârelerim sızlar

Derdim çoktur değmeyin bana kızlar
Bu aşkıma şahit olsun yıldızlar
Yeter Allah'ım çektiğim âh yeter
Bu ayrılık bana ölümden beter

İstemem artık bana göre yâr yok
Kimi sevdi isem derdi benden çok
Anladım ki bu sevdanın sonu yok
Yeter Allah'ım çektiğim âh yeter

Bu ayrılık bana ölümden beter"


Akşamın içindeyim, hissiyatımı arif olan dostlarım anlar.
Daha fazla lafın lüzumu yok.
Hoşçakalın canlarım.
Yoksa ...?...

Bugün 12 Haziran

Amasya












M. Kemal'in Amasya'ya geldiği gün.
Önderin kafasında kurtuluş projesi var.
Ve on günlük çalışmaları sonucu dünyaya ünlü
Amasya Genelgesi'ni ilân ediyor.
Bağımsızlık için Kurtuluş Savaşı'na karar vermiştir.
Sonrası malûm; Erzurum, Sivas, Ankara derken İzmir'de
son bulan müthiş muharebeler.
Anadolu'da tarih yeniden yazıldı, anlı şanlı imparatorluk yıkıldı.
O nedenledir ki bugün memleketimde şenlik var.
Daha doğrusu bayram.
Hâlâ eskisi gibi yaşanır mı?
Hiç sanmam ama yine de 12 Haziran Cumhuriyet'e giden yolda
bir kilometre taşıdır, başlangıç noktasıdır.
Geçmişte tarihi gün şölen havasında kutlanırdı.
Zaten adı da 12 Haziran Festivali.
Okullarla beraber halkta katılırdı gösterilere.
Kirazların en güzeli seçilir, esnaf ve zenaatkârlar traktör
römorkları üzerinde marifetlerini sergilerlerdi.
İnanır mısınız, tüm kenti kapsayan özel bir heyecan yaşanırdı.
Velhasıl-ı kelâm güzel devirlerdi, duyguluydu samimiydi.

Ya şimdi?
Saray'ın karanlık gölgesi altında yaşıyoruz.
Başındaki deli desen deli değil, akıllı desen hiç değil.
Almış eline bir kitap, sündürüp sündürüp duruyor...
Bizlere de yüksek politika diye pazarlamaya çalışıyor.
Elbette inanan çok, en azından toplumun yüzde ellisi.
Neyse ki İstanbul'dan genç bir adam çıktı...
Sultanımıza ilk darbeyi 31 Mart'ta vurdu...
Ama Saray korucuları olmadı dedi.
Rövanş istediler.
Tarih: 23 Haziran.
Tekrar ringe çıkıyoruz.
M. Kemal'in yüz yıl önce Amasya'ya ayak bastığı ruh ile
sandık başındayız.
Dileğimiz her şeyin güzel olması.
Ve 24 Haziran sabahı "yıkılmadık, ayaktayız..." şarkısını
bir kez daha dosta düşmana hatırlatmak...
Bu vesileyle Amasyalı dostlarımın 12 Haziran Festivali'ni
can-ı yürekten kutluyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Haziran 2019

Tarihin ışığında


Bir bavula sığan sürgün.

Yıl: 1964
Kıbrıs meselesi alevlenmiş.
Yunanistan ile aramızdaki gerginlik savaşın eşiğinde..
"Ya Taksim, Ya Ölüm" sloganları dağa taşa yazılıyor.
Kent meydanlarında Makarios'un çaputtan heykelleri 
çarmıha gerilip yakılıyor.
Amasya'dayım, gençlik yıllarımın başlangıcı.
Hemen hemen her gün Selağzı meydanında gösteri var.
Kale'de bulunan Pontus kalıntısı duvarlar âdeta ilân tahtası.
Rumlara veryansın ediyoruz.

Bu arada hükümet de karar almakta gecikmiyor.
"20 Dolar, 20 Kilo Yük" ile ülkeyi 24 saat içinde terk et.
Mesaj, tahmin edebileceğiniz gibi Rumlara.
Ne acı!
Doğup büyüdüğün topraklardan ayrılmak...
Daha açıkçası, binlerce yıllık vatanından kovulmak...
Hâlâ aklım almıyor.
İster siyaset deyin, ister konjonktür...
Yine de uygulama insanlık dışı.
45 bin Rum vatandaşımız sürgüne gönderiliyor.
Gidenlerden dinledim, gözyaşları sel olup akmış.

Evet, Osmanlı gibi yakın tarihimiz de trajik.
Farkında olmadan yüzlerce kara lekeyle yaşıyoruz.
Bir de kötü huyumuz var...
Hep haklıyız.
Acı gerçekleri sergileyene kızıp, övgüler düzeni alkışlıyoruz.
Tarih de böyle bir şey yok.
Belgelere neyse hakikat o.

Balıklı Rum Kilisesi papazıyla sohbet ediyorum...
Cemaat yokluğundan şikâyet ediyor.
Nasıl olsun ki, ülkemizde yaşayan Rumların sayısı
iki binin altında.
Ayia Eufemia Kilisesi de Kadıköy çarşıda...
Çoğu zaman kapalı.                                   
Pazar ayinine katılanların sayısı on beşi geçmiyor.
Bir de ben, tabii figüran olarak!

Bütün bunlar nerden mi aklıma geldi.

Amasyalı Zakar amcamın kızından, Agavni'den...
Amerika'ya göç etmiş.
Bir ay önce mesenger aracılığıyla sohbet ettim.
Gözlerindeki nemi titreyen sesinden hissettim.
Belli ki hasret duygularıyla içi yanıyordu.
Yaşanan ilk gençlik aşkı, yasemin kokulu mektuplar...
Yeşilırmak'ın dili olsa da konuşsa...
Hepsi birer unutulmaz heyecanlar.
Keşke toplumumuz Osmanlı'da olduğu gibi çok uluslu
yaşamayı becerebilseydi...
Siyasetçimiz de, biz de çok daha insan olurduk.

Macit CÜNÜNOĞLU





Zantara sevdası

Zantara
















İnsanın hayatta unutamadığı anılar vardır.
Ve bunlar toprağa gidene kadar hafızalarda kalır.
İki yıl görev yaptığım Görele'nin Zantara köyü de
benim için derin anlamlar taşır.
En güzel yıllar, öncelikle gençlik var.
Ortaçay'da futbol oynuyoruz, Çanakçı deresi şırıl şırıl akıyor.
Bu arada köyün bıçkın delikanlısı Avni (Kargacı) elinde dinamit,
balık avı peşinde...
Belinde de 7,65'lik Parabelllum marka tabanca, Alman şaheseri.
Attığını da vuruyor.
Ben de O'na özenip Belçika onlusu (Browning) almıştım.
Ne gerek varsa!
Ancak Halit (Turp) o tarihlerde 14-15 yaşlarında.
Okulun en uzunu, ele avuca sığmıyor.
Ve tabanca taşıyor.
Olacak iş değil ama mezun olduğu gün okulun önünde
bir şarjör mermiyi boşaltmıştı.
Hey gidi günler hey!
İsak dayımız ise müteşebbis adam.
Akharman'a yörenin ilk marketini ve cafesini açmıştı.
Biz de "anastra" müşterisiydik.
Gece yarılarına kadar vururduk kağıdın gözüne gözüne.

Köy fotoğrafta görüldüğü gibi bir tepenin eteklerine kurulmuş.
Oturduğum ev kuzey burnunda...
Karadeniz manzaralı.
Doğa yemyeşil.
Sağ yanındaki Terziali çayı nazlı nazlı akıyor.
Âdeta cennette yaşıyoruz...
Ancak kim farkında?

İstiklâl madalyalı Yunus amcamız zaman zaman anlatırdı...
Rus işgalini, açtıkları yolları ve Kurtuluş Savaşı'nı...
Zevkle dinlerdim, keşke kayıt altına almak aklıma gelseydi.
Fakat mutluluk kadar pişmanlık da çok.
O zamanda profesyonel fotoğrafçıydım.
En azından köyü ve çevreyi resimlerdim...
Tarihsel belge niyetine de yaşayan büyüklerimizin portrelerini
objektifimle kadrajlardım.
Olmadı işte...
Görev yaptığım köyümüz sadece gönlümde yaşıyor.
Tek tek öğrencilerimi hatırlıyorum.
Ve hepsini sevgiyle bağrıma basıyorum.
İyi ki Zantara ile yolum kesişmiş...
Belki de tanrının lütfu...
Güzel insanlarla tanışıp dostluk kurayım diye.
Öyleyse ne mutlu bana.
Zantaralı tüm canlarımı tekrar sevgiyle kucaklıyorum.

Macit Hoca

10 Haziran 2019

Cepheden hissi yazılar!

Macit CÜNÜNOĞLU









Kalbimiz yumruğumuz büyüklüğündeki kas yumağı.
Beynimiz de milyarlaca hücreden oluşmuş sekiz yüz gramlık pelte.
Yani komuta merkezi.
Gerisi de biri hariç teferruat, daha doğrusu olması gerekenler.
Yaşayıp gidiyoruz işte.
Yeter ki sistem aksamları teklemesin.
Yine de hâlimize şükür, en azından yetmiş yaşımı gördüm.
Kalan ömrüm hakkında da bir fikrim yok.
Fakat bir de manevi dünyamız var.
Hemen aklınıza din gelmesin, ondan söz etmiyorum.
Yaşadığımız acılar, sevinçler mutluluklar.
Bazen her iki duyguyu tartıyorum da...
Pozitif taraf ağır basıyor.
Belki de hiç kötümser olmadığım içindir.
Bugüne kadar yaratıcı güç hep gönlüme göre verdi.
Mahpus damlarında bile menfezlerin arkasına gizlenmiş ışığı hissettim.
Güneş yüreğime daima doğdu.

Aynı duyguları şimdi de taşıyorum...
Hatta çok daha fazlasını.
Ne de olsa imbikten süzülürcesine gelen yılların birikimi var...
Bu arada Tek Adam ile Genç Adam'ın mücadelesini ilgiyle izliyorum.
Kimlerden söz ettiğimi anlamışsınızdır.
Büyük Reis ile İmamoğlu.
İlki Arap fantazisi, siyaset de eşi benzeri olmayan.
Düşünsel yapısı Ortaçağ'dan bir adım sonrası.
Sakın ha, rönesans falan anlaşılmasın...
Aydınlanma kim, O kim...
Olanı karartmakla meşgul.

İkincisi de modern dünyanın yakışıklı genci.
Yaşam biçimi, söylemleri M.Kemal'den derin izler taşıyor.
Kırk yılda bir gelecek türden.
Sarıldık O'na, İstanbul'a başkan seçilmesi için canla başla çalışıyoruz.
Umarım emeklerimiz boşa gitmez...
Yoksa durum fena.
YSK'yı arkasına alan Reis bir darbe daha yaparsa...
Şimdiden ilân ediyorum; ülkeyi terk ediyorum.
Nereye mi?
Amerika bizi bozar, İran'a...
Severim Acem illerini, Fars kültürünü.
Bizimkine katlanmaktansa komşunun haysiyetli dış politikasına kurban...
Bu gerçek bile ilticam için yetmez mi?

09 Haziran 2019

Aşk














Aşk yaşamak da sanattır...
Öncelikle gönül ister, sonra kültür.
Bambaşka bir dünyadır.
Yeter ki içine girmeye gör...
Kendini tanıyamaz, asla pişman olmazsın.
İnsanlığını da hatırlarsın.

Çarpar yüreğin, heyecanlar doruklardadır.
Kuşların kanatlarını, kelebeğin renklerini fark edersin.
Yeter ki sevgilin olsun...
Uçarsın Paris'e, Roma'ya.
Paranın ne önemi var...
Ama mutluluk yok mu?
Yaşanan cennet.
Her şeye değmez mi?

Yaşım yetmiş...
Hâlâ sevdayı düşlerim.
Uzun yıllar siyaset yollarına düştüm.
Nafile!
Dokunduğum eller boşa çıktı...
Omuz verdiğim yoldaşlar yolunu sapıttı.
Geriye de sadece hakikat kaldı.
Hayatın şaşmaz kılavuzu.

Pişman mıyım?
Asla...
Ancak aşk?
O başka...
Tazelenen yürek, sevgi yumağı...
Öyleyse...
Yürü git, gittiğin yere kadar.

m.C.


4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...