25 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
25/05/2014 06:44

Bir şair vardı, öğretmen...

A+
A-
Behçet Necatigil’i nasıl bilirsiniz?
1916 doğumlu şair, öğretmen.
Daha dün gömdük, tarih: 13 Aralık 1979…
Babası Kastamonulu Necati Efendi, anası Bedriye Hanım…
İki yaşında yetim kalan Kabataşlı…
Talihsiz çocuk; yalnızlık ve aşk…
Biliyor musunuz, O’nun satırlarına gizlendi…
Ve ölüm…
En güzel hâliyle O’na sığındı…
Yüreğine, yaratıcılığına, dostluğuna!

Bir ileti aldım dün…
Öğrencisi olma onuruna erişen aile büyüğüm diyor ki,
“şiir ve şair nasıl yorumlanır, hocamdan öğrendim.”
Ne mutluluk!
Oysa günümüz…
Edebiyat, öğretmen, diğer teferruat…
İnsana, insanî değerlere o kadar uzak ki…
Belki ekmek kavgası, belki rekabet, belki deformasyon…
Nihayetin de küresel çağ…
Necatigillerin devri ise 40’lar, 50’ler…
Varlık yokluk yılları.

Yalnız insan…
Çaresiz insan…
Fakir insan…

İnsan umut…
İnsan yarın…
İnsan edebiyat
İnsan sanat!

Necatigil sesleniyor:

“Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.”…


Ertelenmiş hayatlar, gizlenen hasretler…
Bir başka dünya…
Ürkek, dikkatli…
Necatigil çelebi, Kabataş lisesinde edebiyat öğretmeni…
Ne Marx umurunda, ne Mayakovski…
Çağdaşı Orhan Veli, öncesi Nazım, bir de Cahit Sıtkı…
Dizeler basit, aşk yalın, ölüm çıplak…
Ve karşınızda Behçet Necatigil.
İnsan bu kadar mı güzel anlatılır…
Duygular ilmek ilmek…
Düşünce sımsıcak…
İllâki sevda olacak…
Ve ayrılık…
Sonsuzluğa selâm söyler martılar…
Ölümün gölgesinde…
Öyleyse sıra ustamızda, öğretmenimizde:


BAŞSAĞLIĞI

Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
Acılar unutulduktan sonra
Dönmeliyim.

Ölümlerin karşısında şaşırıyorum
Ne desem ki
Düşünüyorum.

Kalanları ağlıyor gidenin
Benim gözlerim kuru
Herkes bana bakıyor, biliyorum
İçlerinden geçenleri.

Başsağlığı dilemek
Garibime gidiyor
Ölen öldü, sen yaşa
Küçültmeye benziyor.

Beni böyle kitaplar mı yaptı ne
Kâğıtlarda gidenlere içlenip ağlayan ben
Hayattaki ölümlerde put gibi duruyorum.

Ben canavar ruhlu muyum
Bir ölü evinde tek söz söylenmeden
Put gibi duruyorum

Kimse anlamaz derdimi
Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
Bir yakınım öldü mü.


Behçet NECATİGİL

İyi pazarlar değerli okurlar…
Şairler diyarıdır bu topraklar…
Toprağından mı, suyundan mı…
Şiir üreten gönüller…
Öylesine bereketlidir ki…
Necatigiller göçüp gider…
Ne hayat farkındadır…
Ne yorgun yürekler!

24 Mayıs 2014

"Marjinal" sohbetler!

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU


Sitemiz sevimli, okunması rahat, izlenmesi kolay.
Zaten kuzguna yavrusu marjinal gözükürmüş, bizimki de o hesap.
Abur cubur yaşamıyor, çör çöplükten arınmış, eli yüzü düzgün.
Yine de eksikleri yok değil, maksat eleştirel gıcıklık olsun!
Sebebine gelince; sitemizin manşetleri, haber dönüşümleri hareketli…
Hem de yüksek düzeyde…
Kutlarım yetkilileri, bu çağda gündemi yakalamak her babayiğidin harcı değil!
Lâkin yazar-çizer takımı yok mu, sanırsınız mehteran bölüğü…
Atalet ruhlarına işlemiş, yaz ki ölem…
Ne gezer, ayda yılda bir kez, o da lütfederek bir yazı konduruyorlar köşelerine.
Olacak iş mi?

Hâlbuki el âlem yazacak köşe bulamıyor, bulanı da işten atılıyor…
İşte “Gazete Marjinal”, işte fırsat, işte özgürlük…
Yazsana be kardeşim.
Boş ver okunma oranlarını; binleri, yüzleri, onları…
Sadece bir kişiye, evet; tek bir kişiye ulaşabiliyorsak…
Ne mutlu bizlere…
Kutsal görev tamamlanmış, maksat hâsıl olmuştur.
Elbette bence.

Şaka bir yana, değerli köşe komşularıma saygılarımı sunarım…
Ancak şu “Admin” yok mu?
Öyle bir sayfa düzeni yapmış ki, yazar fotoğrafları üst üste yığılınca
insanın megaloman olmaması mümkün değil…
Âdeta teşvik ediyor narsisizme, hele de bu saatten sonra…
3,5 evlilik yapmış biri olarak bir çuval fotoğrafım referans olur mu?

Çare?
Konuştum sevgili Mustafa Kımıl ile…
Verdi gazı, verdi coşkuyu…
Anında bu fakir kulu şeyhülmuharririn mertebesine terfii ettirdi.
Hani hoşuma gitmedi değil…
Epeydir duygularım böylesine okşanmamıştı…
Bilhassa adilerin adisi sultanımızın dünkü fırçalarından sonra!

Yine de ha gayret dostlar…
Gün bu gün, düşünüp zengin fikirler üretmeliyiz…
Barış için, demokrasi için, özgürlükler insanlık onuru için…
Yoksa gidişat kötü…
Dörtnala koşuyoruz diktatörün şefkatli kollarına…
Artık okşar mı, öper mi?
Gerisini siz düşünün!
Evet, haddimi aşıp sürç-i lisan ettiysem affola…
En derin saygılarımla, sevgilerimle…

M.C

.
Macit CÜNÜNOĞLU
24/05/2014 06:49

Ya sabır!

A+
A-

Bu ülkede acı bitmez.
Hatırlarsınız, yıllar önce Kenan Doğulu söylemişti:
“Kurşun adres sormaz ki…”
Şarkı piyasaya 1994’te sürülmüş…
Aradan geçmiş yirmi yıl…
O gün de kurşun adres sormuyordu, bugün de!

Bir yıl önceki Gezi olayları hasat zamanıydı…
Tek tek biçtiler gençlerimizi…
Gözler çıkartıldı.
Kimi kurşunla öldü, kimi dayakla!
Hani bilinen lâf:
“Her sabah taze başlangıçtır.”
Nerdeee?
Her güne acıyla başladık…
Dayan dayanabilirsen!

Başbakan tuhaf konuşuyor…
Akla, izana, vicdana sığmayan değerlendirmeler.
Aslında o bir baba, bir dede…
Gel gör ki siyasî ihtiraslar kör etmiş gözlerini, kurutmuş beynini…
Sadece konuşuyor…
Ucu ormana açık; kim alınır, kim üzülür, kim yaralanır, kim kızar…
Umurunda değil.

Bilemiyorum, yüzde elli oy'un olağan izdüşümü müdür?
Hâlbuki rahmetli Menderes yüzde 57’leri görmüştü…
Yıl: 1954
Bu kadar fütursuz muydu veya saldırgan mıydı?
Hiç sanmam.
Ancak bu, yirmi birinci yüzyılın seçilmiş kralı…
Kontrolsüz güç, gemi azıyı almış vaziyette kükrüyor, ezip geçiyor!

Evet, zor günler yaşıyor ülkemiz…
Gencecik insanlarımız yaprak gibi düşüyor toprağa…
Kurşun zalim, silah emir kulu, her cinayet faili meçhul…
Başbakan konuşuyor…
Müstehaktır dercesine faturayı Berkinlere kesiyor!
Üstelik teşvik ediyor güvenlik güçlerini…
Saldırın teröriste, saldırın Alevi’ye, saldırın gence…
Prim veriyor valiye, emniyete, Mit’e…
İzliyor halk; sessiz namuslu insanlar, biat etmeyen vicdanlılar…
Sarsılıyor, kızıyor, kinleniyor, ağlıyor, acılarını yüreğine gömüyor…
Ancak nereye kadar?

Aslında bıktık, yorgun düştük…
Ama yılmadık, umutsuzluğa kapılmadık…
Ancak biriken öfkemiz, bilenen hırsımız işe yaramadı…
Çünkü kutsal sandık yalancının hizmetinde!

Tekrar döndük başa…
Acılar ülkesinde yaşıyoruz…
Katlanması zor, direnmek ayrı bir âlem…
Kûstahın normalleşmesi umutsuz vaka…
Tramvaydan indi bir kez…
Saldırıyor insanlık onuruna…
Onursuzca!
Ne köylü farkında, ne işçi…
Haydi hayırlısı TÜRKİYE!..
Sözün bittiği yerdeyiz!

23 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
23/05/2014 06:31

Kesmez ama EVET!

A+
A-

Büyüklerimiz hayata dair ne çok lâf etmiş…
Meselâ: “Birlikten kuvvet doğar.”
Gel de bu tespitin doğruluğunu, önemini anlat.
“Sürüden ayrılanı kurt kapar” da demiş ama o başka…
Daha doğrusu marjinallere kılçık atmak için söylenmiş…
“Sakın ha, muhalefet etmeyin” mealin de!

Fakat birlikten güç doğacağı kesin.
Hatta “millî irade” bile üretilebilir ki, adamı iktidar yapar.
Gerisi kolay, çalsın sazlar oynasın kazlar…
Değil on iki yıl, ömür boyu saltanatsın…
Yeter ki allah sağlık, uzun ömürler versin!

Haaa, ölürsen de gözün arkada gitmezsin…
Nasıl olsa boşalacak koltuğa oturacak bir oğlan çocuğu bulunur…
Ayrıca bulunmazsa ne yazar, erkeklere taş çıkartacak kız evlâtlar var…
Biri çıktı mı balkona, babasından aldığı feyzle…
Bir konuşma, yalnız ülkemiz değil, dünya halkları selâm çakar!

Lâf aramızda, oldum olası liderleri kıskandım…
Hatta ulu tanrıya kızıp ciddi manada sataşmalarım var…
Örneğin M. Kemal’i yarattın…
Ya peşindekileri?
Peki, Menderes'e ne demeli?
İyidir, hoştur, çelebidir…
Fakat izinden yürüyüp parsayı toplayan çoban yok mu?
Halk ağzıyla konuşur, Morrisonculuğun daniskasıdır!

Bak, Özal’a bi şey demem, diyemem…
İyi çocuktur, açık seçik sözlüdür.
Almıştır amirlerinden sıkı terbiye…
Topluma çağ atlatmıştır…
Geriden meriden, n’olmuş yani?
Yediden yetmişe herkesin cep telefonu yok mu?
Mübarek oksijen, sahi; cepler olmasa ne yaparmışız?
Düşüncesi bile afakanlar basması için yeterli sebep…
Ayyy, yetiş imdadıma Recep!

İnanmayacaksınız ama duydu Recep…
Hani rahmetli hocamızın en makbul talebesi…
“Hoca” dedim de yüreğim kabardı.
Allah selamet versin, milliciydi hayâlciydi ama şirinlik muskasıydı…
Tatlı tatlı konuşur, utandı mı tombul yanakları kızarırdı.
Velhasılı hoş bir sedaydı…
Rabbim taksiratını affetsin, toprağı cennet olsun, âmin.

Ne diyordum?
Recep, işte o tam bir felâket!
Tamam, lider olmasına lider, hemi de en kralından…
Ayrıca gönüllerin sultanı, Ortadoğu’nun fatihi…
Milliyetçi-Muhafazakâr-Dindar-Liberal-Tramvay görünümlü Şahin…
Tanrı vergisi özel imâlat…
Öfkesi yaman, kini kuyruğu kopan yılan, kuzu postuna bürünmüş düşman…
Kime?
Canım cümle âlem biliyor, Kaddafimizi arkadan hançerledi…
Biricik dostu Esad kardeşimizi ateşlere attı…
Saddamcığımı, Nejadcığımı saymıyorum bile…
Dilim varmıyor söylemeye ama resmen sattı!

Neyse, mevzuyu dağıtmadan kuvvet-birlik meselesine gelelim…
Şunun şurasında seçimlere az bir zaman kaldı…
Değerli Erol Çevikçe’nin belirttiği gibi ilk rauntta sultanın belini büküp çökertmeli…
İkinci turda allah kerim!
Öyleyse yapılacak ilk iş; ayrılıkları eleştirileri bir kenara bırakıp tek adaya yüklenelim…
Boş verelim ittifak masallarını, MHP kendi yoluna, HDP halkların kardeşliğine…
Ortalıkta Yılmaz Büyükerşen telaffuz ediliyor…
Ne yapalım; iyidir, doğrudur…
Yaşlı maşlı ama akademisyen sanatçıdır (yontucu)…
Bence yakışır…
“Kesmez ama EVET” diyerek asılalım o makama…
En azından M. Kemal aşkına!

Not: Baykal’ın da adı geçiyor, bilhassa Tayyipci uyanıklar pohpohluyor ki…
CHP yüzde 20’nin altına düşüp yerlerde sürünsün…
Vay köftehorlar vay! Yer mi lan bizim gibi anadan doğma devrimci solcular?

22 Mayıs 2014

Çaresiz çırpınışlar!

.

Tohum toprakla buluştu
Toplayıcıydı, avcıydı insan
Erectus, Spaiens devirleri çok gerilerde kalmıştı
Zordu mağarada hayat
Üretim zamanı gelmişti
Göçerlik bitip yerleşmeliydi
Bekletmedi doğa
Tohum toprakla buluştu.

Yüz binlerce yılın birikimi
Karnı doymalıydı
Kucak açtı toprak
Serpilen tohumlara kavuştu.
Başak başak fışkırdı umut
Un oldu, ekmek oldu, aş oldu
Mutluydu insan
Ev oldu kent oldu
İnsan artık toprağın efendisiydi.

Akıp gidiyordu hayat
Keyifliydi üretim yapmak
Kendi için, eş için, çocuklar için
Ticaret değişim
Ben de olmayan senden
Sen de olmayan benden
Efendisi olmayan düzen
Ta ki Sümer’e kadar.

Sonrası malûm
Ne zaman ki sömürü icat oldu
Kölelik girdi devreye
Toprak yılmadı, vermeye devam etti
Üzerinde devletler kuruldu
Birileri yıkıldı, imparatorluklar gelişti
Derebeylerin egemenliği bin yıl sürdü
Dar geldi dünya, keşfe çıktı insan
Rönesans ışık yaktı
Ve devrimler başladı.

İşaret fişeği Amerika’dan
Doruklara ulaşan Fransa, yıl: 1789
Ezilen insanın zaferi
Yetişiyor 1848
Sanayi sıçramasıyla evren sarsılıyor
Kol gücü makineleşmiş
Marx amcam gülümsüyor.

Yeni dünya, yeni hayat
Yaşasın kapitalizm!
Adam Smith mutlu
Birey zengin, toplum zengin
Ohhh!
Var mı karşı koyan?

Olmaz mı?
Yirminci yüzyıl itiraz kültürü
Ezenler, ezilenler, yenenler, yenilenler
Kana doyuyor toprak.
Alt yapı üst yapıyı ıskalıyor
Üst yapı yoksulu kullanıyor
Bir güç doğuyor yeryüzünde
Yedi buçuk milyarın içinde
Toplu iğne başı
Adı: Şirket
Nam-ı diğer: Çok Uluslu Alçak
Teslim olmuş insanlık
Devletler, liderler, parlamentolar, demokrasiler oyuncak.

Eyyy barışçı ANARŞİZM
Tek çare sensin
N’olur yetiş
Yetiş de, insanlık ağlamasın
Gülsün doya doya!


Macit CÜNÜNOĞLU
.

El ele Ölüm!

A+
A-

Soma derinden sarstı…
Dile kolay, giden 301 can…
Sönen onca ocak…
“Kader” desinler, “fıtrat” desinler…
Sonuç da ekmek mücadelesi…
Ve kömür ve yerin altı.
Boş verelim empatiyi…
Varsayalım ki turistik amaçlı olsun…
Kaç kişi inmiştir maden ocağına?

“… ? ...”

Her zaman söylerim; normal bir ülke değiliz…
Hatta kapitalizmi bile acayip…
Ne Avrupa’dakine benziyor ne Amerika’dakine.
Başta devlet, vazgeçtik insan odaklısından…
Sanırsınız noter tasdikli sermaye vekili!
Tamam; para onda, tartışmasız finans kaynağı…
Lâkin oy da halkta!
Yanılıyor muyum?

Ayrıca patron patrona benzemiyor…
Sanki orta çağdan fırlamış derebeyi.
Saltanat ultra; boğazda yalılar, rezidanslar, lüks arabalar, yatlar, uçaklar, yosmalar vs.
Başka?
Daha ne olsun?
Ya vicdan, ya ahlâk, gelenek görenek din iman?

“… ? …”

Gelelim iktidara, daha doğrusu hükümete…
O da işverenlerden tuhaf.
Nedenine gelince, vesayetçileri hizaya soktu…
Eyvallah, ancak geldi yerine oturdu…
Üstelik devlet-i âlimizi A’dan Z’ye ele geçirerek!
İşte ne olduysa ondan sonra oldu…
Kıçı kalktı yürütmenin başının, hem de nasıl…
Hukuk, adalet yerlerde…
Paraleliyle kol kola, Silivri döndü toplama kampına!

Evet, sürükleniyoruz…
“Fareli Köyün Kavalcısı” misali düşmüşüz zurnacının peşine…
Çılgın projeler onda, vizyon vitrin misyon nosyon onda…
Karizma derseniz, batıda Obama ne ise; doğuda O…
Lider doğmuş bir kere, XV. Yüzyılda Fatih, XXI’de Recep Tayyip Mücahit…
Üfff ülen, sırtı yere gelir mi bu memleketin?
“Gelmez ağam paşam, sen yazmaya devam et.”

Yazalım da, bu saatten sonra sendikadan, iş güvenliğinden söz etmenin gereği yok…
Çünkü bu düzen dipten bozuk, iflâh olmaz derecede…
Tahribatı da korkunç, muhalefetle reformla asla düzelmez…
Belki isyan, belki … ? …
“Haydaaa, ne isyanı arkadaş, ne soru işaretli nokta noktası…”
“Devrim mi?”
“Bak gördün mü, iyice kafayı yedin…”
“Allah iyiliğini versin…”
“Var git Erenköy psikatriye…”
“Kalçadan 500 mg’lık iki akineton…”
“Bir şeyciklerin kalmaz…”
“Verirsin oyunu iktidara!”
“Öpüldün koçum, bu kıyağımı unutma!”


Ah Soma, ah işçi kardeşim…
Bir umut, sizi kurtarmaya gelen yoldaşlarınız söylüyor…
Ölüme el ele gitmişsiniz.
Ben de…
“Canlar yitirilmeden, son nefesler verilmeden…
Aşağılık patrona, ceberrut devlete, it oğlu it taşeronlara,
utanmaz sendikacılara karşı el ele kavgayı verseydiniz:
Bu kadar kolay teslim olmaz, ölmeden mezara girmezdiniz”
diyorum…
Canlarım benim, yüreğim derinden yanıyor…
Utanıyorum yaşadığıma!

21 Mayıs 2014


.


CNN'de Ahmet HAKAN programı...
Kurtarma ekibinde görev alan bir işçi anlatıyor:
"El ele ölmüşler..."
Tanrım; bu nasıl manzara, bu nasıl acı?
Dayanamadım, televizyonu kapattım...
İçimde derin bir sızı...
Nazizm'in gaz odaları geldi aklıma...
Vahşet, vahşet, vahşet...
Ve canım ülkemin yoksul çocuklarına...
Bir avuç kömür, bir lokma ekmek için...
Layık görülenler reva mı?
Lânet olsun sebep olanlara, kahrolsunlar...
Yansın yürekleri, dilerim kömür aleviyle...
İşte o zaman, ilahi adalete inanırım!


M.C.

Enerjinin trajik sefaleti!

Macit CÜNÜNOĞLU
21/05/2014 06:55

A+
A-
Uzun Mehmet bulmuş kömürü, Ereğli’de, yıl 1829…
İlk üretim de 1848’de…
Taşeron “Galata sarrafları”…
Koşullar ilkel, başlangıçta 40-50 bin ton civarında kömür çıkartılmış.
Bilâhare “Kırım Harbi”,  İngiliz saltanatı devrede…
Asilzadeler üretime devam etmişler.
Nihayetinde devrin Kaptan-ı Deryası’na (ne âlâka?) devredilmiş
ve Maden Nazırlığı kurulmuş (1864).
Bu süreçte havzada büyük atılımlar gerçekleşmiş, üretim 1907 yılında 735.000 tona erişmiş…
I. Dünya Savaşı’nda ise faaliyet gerilemiş, bölge Fransızlar tarafından işgal edilmiş…

Bu arada Çinlilerin kömürü milattan önce bulduğunu hatırlatalım…
Avrupa’da kullanımı ise on sekizinci yüzyılda, sanayi devriminin hemen öncesinde.
Zaten bu bilgiler ışığında manzaraya baktığımızda geri kalmamızın başlıca
nedenlerinden birine şahit oluyoruz…
O da ENERJİ.
Enerji mühim mesele, endüstriyel devrimin katalizörü…
Karanlığı aydınlık yapan güç…
Toplumsal ilerlemenin temel unsuru…
Üretim ilişkilerinde sınıfsal ayrışmanın kalite belgesi…
Bağımsız ülkelerin vazgeçilmezi…
Onurlu dış politikanın teminatı…
Daha da ötesi; devrimlerin canı, kanı!

Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk elektrik santrali (kömürle çalışan) yirminci yüzyılın
başlarında açılmıştı. Silahtar’daki santralin işletme hakkı da Avrupalı şirketlere ihale edildi.
İlk elektrik de Dolmabahçe’ye verildi, Padişah Hazretleri cariyeleriyle kesintisiz oynaşsın diye!
Anadolu yakası 1926, Göztepe ise 30’lu yıllarda elektriğe kavuştu…
O tarihlerde gençlik çağını yaşayan üstat Çetin Altan dedesinin köşkünde Marx okuyor,
sosyalist Türkiye’nin hayâllerini kuruyordu!

Dedim ya, bir ülke için enerji önemli.
Bazı toplumlarda endüstriye dayanmayan devrimler bile benimsenip kökleşemiyor…
Örneğin yetmiş yıllık Sovyet deneyimi; geldiği nokta ortada…
Çin: Komünist parti eliyle kapitalizme tam teslimiyet…
Hindistan: Gandi’nin ruhuna rahmet okutan denemeler…
Küba: Liderin sağlığına endeksli, ondan sonrası allah kerim!
Kuzey Kore: Tahammülü zor manyak bir diktatörün zalim pençesinde…
Türk devrimi: O özel, sanki darbeler silsilesi, tarihin akışına inat geri viteste… 
Şu anda da sultanın “ustalık” döneminde!

Ne kaldı geriye?
Kömür karası vatan, Soma, yitip giden 301 can…
Yemişim demokrasiyi, yemişim cumhuriyeti…
Ne diyor diyalektik: “Her şey zıttıyla mevcuttur.”
Nerde adam gibi patron, nerde örgütlü işçi?
Böyle başa böyle tarak misali…
Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor…
Sonra ikisi birden Tayyip’e koşuyor!
Söylesenize; “hak, hukuk, adalet, eşitlik, uygarlık” bu işin neresinde?
Yeter ki lastik patlamasın, kaza olmasın…
Alan razı veren razı…
Hele hele de SENDİKA…
Sözün bittiği yer; ne kitaba sığar ne vicdana…
Yalnız kirli cüzdanlar, ahlâksız servetlerde yaşar ki…
İşte bütün mesele!

20 Mayıs 2014

YORUMSUZ

.






 
 
Torunum geldi bugün…
Her zamanki gibi neşesi yerinde….
Güldü, oynadı, zıpladı…
Zaman ilerledi ve durgunluğumu fark etti…
Dedi ki “Neyin var Dede, hasta mısın?”
Gel de cevap ver; Soma’yı, maden işçilerinin dramını anlat.
Sustum…
Bir torunuma baktım bir de geleceğe…
İçim acıdı derinden, gözlerim nemlendi…
Sessizce ağladım, gözyaşlarım aktı yüreğime.

M.C.
13 Mayıs 2014-Feneryolu


.
Macit CÜNÜNOĞLU
20/05/2014 07:57

Soma olur mu Bosna?

A+
A-
Bugün 20 Mayıs…
66 yıl önce tam da bugün (1948) CHP Meclis Grubu, Millî Eğitim Bakanlığı
denetiminde Kuran kurslarının açılmasına karar veriyor!
Enteresan değil mi?
Aslında II. Dünya Savaşı sonrasına iyi bakmak lâzım…
Özellikle tek partinin hüküm sürdüğü 1945-1950 arasına.
Sivas Kongresi’nde (1919) ABD egemenliğini reddeden zihniyet, konjonktüre
bağlı olarak 1945, 1946, 1947 yıllarında söz konusu ülke ile ilk ikili anlaşmaları
peşpeşe imzalıyordu!
Daha doğrusu kuzeyden esen sert rüzgârlar ülkemizi ABD’nin kucağına sürüklüyordu…
Gereği yapıldı, Oval Ofis’ten verilen talimatlar harfiyen yerine getirildi.
Çünkü insanlık komünizm tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Yayılması durdurulup ileri karakol Türkiye derhal tahkim edilecekti!
Edildi de, başkan Truman’ın projeleri dışişleri bakanının adıyla anılan
Marshall döneminde yoksul ülkemize dayatıldı…
Sıkıysa uygulama, korku dağları Stalin apartta bekliyordu…
Ve fakir halkımız tatlı hayatla, mucizevi kapitalizmle tanıştı!
Çağ atlıyordu Türkiye, kahraman ordumuz NATO’ya hızla koşuyordu!
Ondan sonrası malûm, 14 Mayıs 1950 seçimleri…
Yaşasın Demokrat Parti, çok yaşasın demokrasi!
Ha de bre efeler, memleket sizden hizmet bekler(!)

Evet, bugün 20 Mayıs…
Tarihsel gezintimin sonuçlarını aktarayım…
Dün eski tanıdığımın yanındaydım, sıradan ziyaret.
Kendisi Tahtakale’de yılların esnafı; şirketinin etli butlu ticari hacmi var.
Gözümüz yok, allah daha çok versin.
Sohbet falan derken söz dönüp dolaşıp memleket meselelerine geldi…
Sordum: “İktidarcı mısın, Paralelci mi?”
“İkisi de değilim, cemaatçiyim” demez mi?
Şaşırdım kaldım, lâfı uzatmadan ilâve etti…
“Süleymancıyım”…
Anlattı; şeyhlerinin faziletlerini, örgütlenme modellerini, sahip oldukları
okulları, yurtları, kursları vs.
Nihai hedeflerini de sır verircesine ifşaa etti…
O nedenledir ki şer-i düzen arzularını burada yazmayayım…
Ne de olsa yerin kulağı var!
Esselamünaleyküm eşliğinde hayırlı günler temennisiyle yanından ayrıldım.

Şimdi gelelim sadede…
Canımızı, ciğerimizi derinden yakan maden faciasına…
Farkında mısınız, Soma hac sezonundaki Mekke’ye döndü.
Mademki istatistik çalışmaları sonuçlandı (301 ölü), (20-25 gözaltı)…
Henüz istifa yok, elbette hükümetten…
Ne gülüyorsunuz, Yürütme’den istifa olmaz mı?
Bence olur, enerjik sakallıyla sosyal güvenlikçi gider…
Belki başbakan…
“Daha neler” dediğinizi duyar gibiyim…
Haklısınız, burası ne Kore ne Japonya ne de Almanya…
Olsa olsa Uganda muadili…
Lideri de İdi Amin’in izinde…
Tanrı sonumuzu hayır etsin!

Ne diyordum, Soma oldu Kâbe…
Hacı, hoca, diyanet, cemaat, tarikat, tekke, zaviye alayı orda…
Yurtiçi, yurtdışı toplanan paralar havada uçuşuyor…
Açılan hesapların haddi hesabı yok…
Bilirsiniz, halkımız yufka yürekli merhametlidir…
Eeee?
Bosna geliyor aklıma, kampanyaları hatırlıyorum…
Bir de Erbasan hoca, Mercimek gerdanlı kasa…
Talebeleri de er doğan recep…

Hani diyorum ki, “Soma olur mu Bosna?”
Tövbe, tövbe…
Lütfen bir cevap, ayrıca bu din kardeşinizi malûmat sahibi yapmak sevap!


Not: Sevgili CHP, bak neler yapmışsın vakti zamanında.
Kusura kalma ama senin günahların benden fazla!

19 Mayıs 2014

Sessiz yalnızlık!

.
Duruşun belli olsun arkadaş.
Lütfen kıvırtma.
Çık ortaya…
Babalar gibi “seviyorum” de.
Kim karışabilir ki…
Alt üstü sahip olduğun bir oy…
Onu da tepe tepe kullan.


Ayrıca Tayyip’i sevmek suç değil.
Belki körleşme belki çıkar…
Her neyse.
Anlıyorum bencilsin…
Yoksul halkını dert etmiyorsun..
Yine de 301 rakamının altını çiz.
Düşün üzerinde derin derin…
Dikkat et, 301 kurban…
Kömüre feda edilen can…
Farkında mısın?

Maden ocağında…
Kömür karası alın terine karışır.
Dans eder ölüm…
Artık insanî değerler yoktur…
Hırs, ihtiras, kâr…
Zil takıp oynar.
İşçi hüzünlü ve korkak…
Yüreğinde tanrısı!
Patron mutlu ve alçak…
Elinde banka cüzdanı!

Şerefsiz bir ilişkidir bu…
Emekçi masum, işveren hain…
Kader bu ya…
İkisi buluşmuştur yerin altında…
Birinin bedeni, diğerinin istikbâli…
Cennettir patronun dünyası…
Toprağın altıysa zor ve çetin…
Üretim yapmak eziyetli…
Tehlike çok, ölüm kokar maden.

Gecikir mi kaza…
Adı: Kaza, aslında ihmal, ilkellik, vahşet…
Başlıyor katliam…
Güvenlik için esirgenen paralar kan olarak fışkırıyor...
Yangın var yangın…
Maden ocağı cehennem…
Genç bedenler alevlere karışıyor.

Bir ses duyuluyor ocaktan…
Dua sesi…
Yardımdan umudu kesenler tanrıya yalvarıyor…
“Kurtar bizi!”…
Ve sonra ölüm kokan sessizlik…

Evet arkadaş…
Duruşun belli olsun.
Patronlardan, Tayyip’ten yana mısın?
Yoksa emekten, insanlık onurundan mı…
Yalvarırım karar ver…
Eğer tercihin işveren-devletten yanaysa…
N’olur uzaklaş, git, defol, kahrol…
Beni acımla, çaresizliğimle, yalnızlığımla baş başa bırak!

Macit CÜNÜNOĞLU


.
Macit CÜNÜNOĞLU
19/05/2014 07:17

Şimdi mevlit zamanı!

A+
A-
Binlerce insanımızı yitirdiğimiz Marmara Depreminden gerekli dersleri
çıkartamadık ki, Soma faciasından çıkartalım!
Çok değil, daha on beş yıl önce Türkiye’nin kalbi sarsıldı…
Günlerden 17 Ağustos, şiddeti: 7.4
Deprem Avcılar’dan Çınarcık’a, Gölcük’ten Adapazarı’na yıktı geçti.
Yirminci yüzyılın finalinde korkunç bir felaketti…
Ekonomik krizle boğuşan ülkemiz Apo’nun yakalanma heyecanını yaşıyordu,
ancak sevinci kursağında kaldı!
45 saniye içinde binalar yıkıldı, hayat alt üst oldu.
Ve günlerce, haftalarca süren mucizevi kurtarma operasyonları…
İnsanı derinden sarsan ağır sahneler…
On beş yılda verilen terör kurbanlarını aşan kayıplar…
Yüzde 99 nokta 9’u Müslüman ülkemizde insanlar hep birlikte yakarıyordu:
“Tanrım bizlere bir daha böyle acı yaşatma.”

Tanrı halkın samimi dualarını aldı, kabul etti…
Lâkin zalim doğa bildiğini okudu!
Tarih 12 Kasım 1999
Yine deprem, şiddeti: 7.2
Bu kez Düzce
Ölü sayısı: 845

Ve böylece felaketler sürüp gitti…
Seller, heyelanlar, tekrar tekrar depremler…
Kelebek gibi ölüyordu canlar.
Geri durmadı kazalar; karada, havada, denizde…
Coştu yangınlar; ormanlara, fabrikalara, işyerlerine, evlere saldırdı…
Ateş düştüğü yeri yaktı, hepsinde hayatlar söndü.

Toprağın altı da boş durmadı, on binler kömür peşinde…
Maden kazaları rutin, kelle koltukta can pazarı…
Verilense ekmek kavgası.
Ocakların girişinde “Bismillahirrahmanirahim” …
Ah canlarım bir bilseniz, ölmek için ne bedeller ödediniz?
Hâlbuki doymaz patronlar, korumaz devlet…
İş güvenliği göstermelik senaryo…
Daha doğrusu kirli oyun…
Sahneye koyan kara vicdanlılar çetesi…
Bundan böyle alın teriniz gözyaşımız, onurunuz insanlığımızdır.

Yalnız ülkemizde yaşanan onca acının hiçbiri sürpriz değil...
Çünkü yoksul halk kitleleri plânlı ekonominin plânsız kurbanlarıdır.
Felaketin nerden geleceği belli olmaz…
Her an her yerde…
Çünkü burası garabetler diyarı Türkiye’dir.

Hatırlarsınız, 3 Kasım 2002’de bir sarsıntı daha yaşamıştık…
Ülkenin girdiği kaostan AKP çıkmıştı…
Mutluydu yüzde 34, toplumun üçte biri…
Ve asıl kavga o zaman başladı, zaman ilerledikçe derinleşti çelişkiler…
Esas oğlan zordaydı, elinden tuttu Baykal…
Düştüğü karanlık kuyudan çıkarttı!
Artık kim tutar geleceği, ülkenin egemenidir Kasımpaşalı beylerbeyi…
Bir soyundu pir soyundu…
Demokrasiymiş, cumhuriyetmiş, insan haklarıymış hak getire…
Tanrı gördü ilerlemeyi, “yürü kulum” dedi!

Utandırmadı…
Gemi oldu aktı denizlere, uçak oldu karıştı gökyüzüne…
Biat eden müritleri her geçen gün arttı, dayandı yüzde 50’ye…
İşte ne olduysa ondan sonra oldu…
31 pare top atışı eşliğinde sultanlığını ilân etti!

Sonuç itibariyle plânsız ülkede plânlı ölüyor emekçiler…
Sultanın karanlık gölgesi yetmiyor kurtuluşa…
“Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” kavramı tarihte kaldı…
Şimdi mevlit zamanı…
Öyleyse hep birlikte, hep bir ağızdan:
“Padişahım çok yaşa!”, “Ölenlerin ruhuna Fatiha!”

18 Mayıs 2014

Bir bahar sabahı...

026
.




Bugün Pazar, güneşli bir İstanbul sabahı.
Masmavi gökyüzü, hafif serinlik insanı ürpertiyor.
Bahar tüm güzellikleriyle içimizde…
Doğa uyanmış, gülümsüyor çiçekler…
Kuşlar bile bir başka ötüyor…
Davet ediyor denizlere…
Gönüller yorgun, yürekler yaralı…
Söz dinlemiyor bahar…...
En derinden hayatı sarmalıyor…
Sımsıcak, bırakmamacasına…
Bahar geldi İstanbul’a.

Nazım’ın ceviz ağacı coşmuş Gülhane’de…
Şiirler saçıyor gölgesine.
Orhan Veli İstanbul’u dinliyor…
Kanat çırpıyor Yelkovan kuşları.
Aşiyan'da Fikret…
Eteklerinde saltanatın kalemi Yahya…
Yanı başında huzursuz huzurlu Tanpınar…
Az aşağıda aşkın ölümsüz tanığı Atilla.

Yeşilçam geçmişte kalan bir rüya…
Onurlu sefaletin senaryoları elde…
Orhan Kemal yine işsiz, yine ekmek parası peşinde…
En yakın dostu Otyam…
İnadına üretiyor, sergiler açıyor doya doya…
Akdeniz’den selâm gönderiyor çılgın İstanbul’a.

Ada vapurları Melih Cevdet’e nazire yaparcasına sessiz…
Tadı yok yolcuların…
Gözler Sait Faik’i arıyor Burgaz’da…
Komşusu Hüseyin Rahmi her zamanki gibi hüzünlü…
Şarkı dinliyor Yesari Asım’dan…
Heybeli’de mehtap yalnız…
Lüle saçlı sarışın hayâl artık…
Sonsuzluğa göç edeli asırlar olmuş.

Yıllara rağmen hafızalar yaşıyor.
Resmî geçit yapıyor dostlar birer birer…
Martıların çığlığı eşliğinde.
Ahmet Rasim köşe başında, çilingir sofrası önünde…
Bab-ı âli yokuşunu tırmanıyor Aziz usta.
Sen çok yaşa Mehmet Kemal..
Sayende insan öğlen rakılarını özlüyor.

Şemsi Paşa neşeli bugün…
Sahilinde eski yüzler…
Kimler mi?
Biz, bizler…
Yetmez mi?
Gözlerim, ellerim, yarınlarım kömür karası…
Teslim olmuşum Güzel Marmara’ya…
Boğaz’daki saraylara haykırıyorum;
“Sultan sultan, çık dışarı oynayalım!”
Duyuyor İstanbul, başı öne eğik, mahcup…
Utanıyor böyle bir alçağı bağrından çıkarttığı için…
Utanıyor Kasımpaşalısından, delikanlısından…
Sınıfına ihanet eden adi bir insan müsveddesi yarattığı için!

Macit CÜNÜNOĞLU

www.gazetemarjinal.com







Macit CÜNÜNOĞLU
18/05/2014 07:15

Kol Saati!

A+
A-

Soma faciasını hükümet 301’e bağladı.
Yerin derinliklerinde başka kurbanlar var mıdır yok mudur,
orasını allah bilir…
Zaten her işimiz allahlık değil mi?
Final konuşmasını Enerji Bakanı yaptı…
Sakalına kurban olduğum mübarek…
Arif olana diyor ki, “şeffaflık en büyük sermayemizdir!”

Bu mudur bu!
İşte bu yüzden AKP’yi seviyorum.
Hem de öylesine ki, birileri dedikodu yapıp çamur atsa da yılmıyorlar,
adamlar sapına kadar şeffaf, böyle parti sevilmez mi?
Ayrıca ne çabuk unuttuk 17 Aralık depremini…
Paralel münafıkların neden olduğu…
Nasıl da dik durdular, nasıl da savunma hattı kurdular?
Bir tek Bayraktar yamuk yaptı…
Anında muhalefetin başı atlayıp delikanlılık mertebesine yükseltti…
Ama nafile…
Yer mi kaşarlanmış kadrolar…
Derhal toplandılar, şeffaf biçimde Bayraktar’ı hizaya sokup parti bayrağını
eline tutuşturdular!

O nedenledir ki şeffaflık mühim mesele…
Bir de iktidarsanız, tek dayanak noktanız, tek güvenceniz.
Yolsuzluklarla ilgili fezlekelerde n’oldu?
Düşmanların dediği gibi halının altına mı süpürüldü?
Asla ve tasla!
Derhal şeffaflık devreye girdi, kol saati masaya yatırıldı…
Parlamentoda konuşuldu, tartışıldı…
İlgili bakanlar kendilerini aslanlar gibi savundu…
Sonuç?
Malûmunuz komisyon, hayırlı işler şeffaf Türkiye!

Aynı metot Uludere vakasında da uygulanmıştı…
Hoş, orası Soma değil…
Açık işletme, sınır boylarındaki yasal ticaret…
Katırlar başrolde, yükler mazot…
Taşıyıcılar 14-15 yaşında çocuklar.
Fidanın kontrolündeki istihbarat sağlam…
Karşılama niyetine yağmur olup bombalar yağıyor…
Kesin sonuç, mevta sayısı 34…
Operasyon baştan sona şeffaf!

Yalnız İstiklal Mahkemeleri, Dersim netameli…
Zaten onlar Gazi’nin marifeti!
Varlık Kanunu da şaibeli, o da Millî Şef’in tezgâhı…
Zaten bu başlıklar polemiklerde sık sık kullanılan elastiki mevzular!
Ya 6-7 Eylül?
Sehven olmuştur, Menderesimiz iş başındadır…
Sebep olanların allah belasını versin, o kadar!

Ah bu hükümet yok mu?
Valla yatacak yeri yok…
Ayrıca hasta ediyor insanı…
Bir de “şeffaflık” demez mi…
Pes doğrusu!

Neyse ki yitirilen 301 madencinin elektrik, su, banka borcunu silmişler…
Ayrıca çoluk çocuklarına maaş bağlanacakmış…
Canlarım benim…
Demek ki gidenler kalanları merak etmeyip gözleri kapalı göçtüler.
Helâl olsun iktidara, dirinin değil ölünün kıymetini biliyor…
Hani derler ya “öl ki ölem”…
İşte öldüler!
Ve millî iradenin biricik temsilcisi kesenin ağzını açtı…
Dağıtıyor cennetlikler için…
Kara vicdanlarını aklıyorlar, üç kuruşluk kömürle yoğrulmuş oy uğruna…
Yerseniz!

İşin tuhafı bu toplum yiyor, en azından yüzde ellisi…
Bunca yıldır siyasetle ilgilenirim (aklım yettiğince)…
Adamın taktikleri ne sosyolojide ne psikolojide var.
Analiz yapmak da mümkün değil…
Yeryüzünün prototip örneği…
Fakir, fukarayı ezip geçiyor…
İş sandığa gelince, lânet olmasın (ben paralelci değilim, beddua bilmem)…
Karşımıza çıkıyor kol saati, en fiyakalısından!

17 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
17/05/2014 08:04

Etiksiz Ülke!

A+
A-

Hangi nedenle olursa olsun, “ÖLÜM” üzerine bu kadar spekülasyon
yapılması başka bir ülkede mümkün değildir.
Doğru veya yanlış, herkes aklına geleni söyleyebilir…
Ama sonuç malûm, toplu katliam.
Bu da mı çarpıtılır, yalın gerçekler bu kadar mı eğilip bükülür?  
Zaten ülkemizde vahim olayların yorumcuları hazırdır.
İzlenen sanki futbol maçı, herkes uzmandır.
Asıl sorumlular ya sıvışırlar ya da devletin karanlık gölgesi altında
yalanının bini bir para her türlü manipülasyona başvururlar!
İşte SOMA, işte 21’inci yüzyılda yaşanan insanlık dramı!

Ayrıca yaptığımız her üretimi acısız, sancısız başaramıyoruz.
İllâki bir aşamasında emeğin kanı akacak, analar ağlayacak, insanlar gözyaşı dökecek.
Örneğin sıradan bir yapı, örneğin gemi inşası…
Buyrun yakın tarihimize bakın, karşınıza çıkan manzara ürkütücü boyutlarda kanlı!
Çünkü burası Türkiye, insan emeğinin değersiz olduğu ülke!

İşin ilginç tarafı bu hafta “Sosyal Güvenlik Haftası” (13-19 Mayıs)…
Memleketin dört bir yanında coşkuyla kutlanıyor…
Madere iftihar kaynağımız devletin insan merkezli zihniyeti sergileniyor…
Bayraklar yarıda, yürekler paramparça…
Usta, sen ne düşünüyorsun bu hususta?

Ah ahhh, bu noktaya bir çırpıda gelmedik…
Yalandan Sosyal Güvenlik kampanyaları, evdeki temizlikçi kadının yasal hakları…
Ya camdan düşerse?
Devlet damdan düşmüş, haberi yok, maksat dostlar alışverişte görsün!

Nihayetinde örgütsüz toplumlarda sendikasız çalışma hayatının olağan
sonuçlarına şahit oluyoruz…
O nedenledir ki yarın güvencesi olmayan ekmek mücadelesinde iş güvenliği olur mu?
Olmaz elbette; Soma faciaları, tersanelerinde işçi katliamı olur!
Çünkü sendikaların büyük bölümü turizm sektörüne yatırım yapıp otel patronu oldular.
Merak edenler Akdeniz sahillerinde, Kıbrıs’ta incelemeler yapsın…
Görsünler bakalım, nasıl bir tablo ile karşılaşacaklar?

Evet, bu ülkede insan emeğinin hiçbir zaman değeri olmadı.
Nasıl olsa genç nüfus, gidenin yeri anında doluyor…
Ustalık, maharet, tecrübe rastgele…
Hazırda bekleyene vur semeri…
Gelsin tatlı kârlar…
Yaşasın Devlet-İşveren dostluğu…
Yaşasın “Sosyal Güvenlik Haftası”…
Neşe saçıyor PATRON!

Aha buraya yazıyorum; Soma felaketinin yankıları en fazla bir hafta daha sürer…
Ondan sonra yeni bir hafta gelir…
Takvime bakayım, neymiş sıradaki?
İster misiniz karşımıza “İnsan Hakları Haftası” çıksın…
Örneğin “25 Mayıs Dünya Etik Günü”…
Etik mi, nedir o?
Yenilir mi, içilir mi, yoksa kulağa hoş gelen name midir?

Neyse…
Altmış beş yıldır bu ülkede hasbelkader yaşarım…
Bu yaşıma kadar da “ETİK” denilen insanî duyguyla karşılaşmadım…
Bilhassa iktidarı ele geçiren siyasetçide ve onun işbirlikçisi patron takımında…
İyi haftalar efendim, haftaya görüşmek umuduyla…
Etiklerinizi hazırlayın ha!

16 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
16/05/2014 06:58

Kaderin karası, emekçinin yarası!

A+
A-

Tarih: 29 Kasım 2007
Saat: 01:36
Atlasjet uçağı İsparta’da düştü.
Mürettabat dâhil 57 kişi öldü.
Kayıtlara kaza diye geçti.

Gerçekten kaza mıydı, yoksa başka nedenler var mıydı?
Olayın sıcaklığına bağlı olarak açılan davalar bir süre gündemde kaldı…
Sonra unutuldu gitti, sonuçlarını araştırmama rağmen hâlâ da öğrenebilmiş değilim!
Çünkü burası Türkiye, şeffaflığın yasaklandığı, açık sözlülüğün mahkûm edildiği ülke!
Hele hele de patronların suskunluğu…
Nasıl oluyorsa sırra kadem basıyorlar, duvardan ses çıkıyor, onlardan tısss!

Hâlbuki ülkemizde her yıl sayısız kaza olur ve sayıları binlerle ifade edilen
insanımızı kaybederiz.
Hiçbiri de uçak kazaları kadar ses getirmez, sonuç itibariyle ölenler perakendedir.
Uçak kazalarında ise ölümler toptandır, sayılar yüksektir.
Aynı şekilde iş kazaları; tersanelerde, inşaatlarda ve diğer alanlarda hayatını
yitirenler küçümsenmeyecek miktardadır…
Lâkin onlar da teker teker, üçer beşer ölürler.

Ya yerin altı, maden ocağı?
Bir sebeple kaza çıkar, asla işverenin ihmali söz konusu olamaz…
Azı ciddiye alınmaz, orda da ölümler toptandır…
Gökyüzü gibi yer altı da tekin değildir.
Ayrıca İngiltere’deki, Fransa’daki, ABD’deki maden kazaları hatırlanır…
Yüzyılın ne önemi var, Başbakanımızın eşsiz hafızasına kazınmıştır.
Hatta kömür paleolotik çağda bulunmuş olsa hikâyeyi cilalı taş devrine götürecek kadar…
Neyse ki düzenlediği basın toplantısında 150 yıl öncesiyle yetinmek zorunda kalmıştır!

Dolayısıyla yaşamaya katlandığımız sistem devenin boynundan beterdir…
Ve hastalıklı, arızalı, defolu özellikleri sayılamayacak kadar çoktur…
Kısaca kangrenlidir, kanserlidir…
Onlarca yılın tortusu vardır, birikmiş birikmiş tıkanmıştır.
Denizde, havada, karada, yer altında fark etmez…
Ölüm bu ülkede her alanda kol gezer…
Ne zaman karşılaşacağınız asla belli olmaz…
Yeter ki ölün, hakkın rahmetine kavuşun…
Arkanızdan okunacak tebliğler bellidir…

Biiir: Fıtrat
İkiii: Kader
Üççç: Takdir-î Îlahi!

Hangisini ölüme reva görüyorsanız seçip beğenin…
Yalnız emin olunuz ki gidiş tarifelerimiz Diyanet standartlıdır…
Ve dahi bilimsel olup TÜBİTAK desteklidir!

Evet, Soma felâketi ülkemizi derinden sarstı…
Ölü sayısı bakımından Dünya birincisi olduk, aferin sebep olanlara!
Her kimse; ama patron, ama taşeron, ama devlet…
Hepsinin gözlerinden yegân yegân öper kara vicdanlarına saadetler dilerim!

Gelelim sarsıntıya…
Hatırlarsınız, Marmara depreminde sarsılmıştık…
Alışkanlık yaptı, sarsılmalar devam etti…
Binlerce araç kazası, pek çoğu duble yollarda…
Pamukova dâhil tren rezaletleri…
Dokuz kurbanlı Mavi Marmara faciası…
Otuz dört cana mal olan nüfus plânlama çalışmaları (Uludere)…
Ve gündelik hayatımızdan eksik olmayan iş kazaları, yangınlar vs.

En son da SOMA…
Az daha unutuyordum, sondan bir önce de “17 Aralık” sarsıntısı…
Yalnız bu vakada -şükürler olsun tanrıma- can kaybı yok…
Ufak tefek sıyrıklarla atlatılan ve adı “yolsuzluk-rüşvet operasyonu” olarak
anılan şok sarsıntılar…
Bu arada Reyhanlı’yı, Gezi’yi saymıyorum, onlar vaka-ı adiye!

Evet, sağır kulaklara haykırıyorum; bu ülke yolsuz çulsuz…
Bu ülkede rüşvet gırla, adaletsizlik hukuksuzluk yaşam biçimi…
Toplum iki kast’a bölünmüş…
Zenginler, fakirler…
Aksesuar da “Yürütme”nin değerli üyeleri…
Hepsi yeşil sermayenin kravat iğnesi, kol saati, don lastiği…
Yalnız bu ülkede yaman bir çelişki hâkim…
Ki, atalarımız “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” demiş ama
bırakın kıyameti, iktidardakiler ezilenin sürünenin bağrından doğar…
Ve büyür, gelişir…
Ne acıdır ki emekçinin, ezilenin cesetlerine basa basa kök salar, yükselir!

 

15 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
15/05/2014 08:31

Gül oyna, doya doya!

A+
A-
Maden işçilerinin mahkûm olduğu ağır koşulları yazalım…
Emeğin yer altındaki serüvenini sözcüklerle ilmek ilmek dokuyalım…
Aileleriyle birlikte verdikleri yaşam kavgasını tüm dünyaya anlatalım…
Devlet yetkililerini izledikten sonra neye yarar gerçekleri sergilemek,
neye yarar isyan edip haykırmak?
Çünkü sorun öylesine derin ve dramatik ki, yüzlerce işçi değil, binlercesini
yitirsek, yine de herkes allem edip kallem edip bildiğini okuyor!

Televizyoncular dün Soma’daydı, yüzlerce işçiye mezar olan
maden ocağının yanı başından naklen yayın yapıyorlardı…
Konuklar arasında kimler yoktu ki, başta işçiler, kurtarma görevlileri,
sendikacılar, teknik elemanlar ve hepsinden önemlisi milletvekilleri…
Bir tek patron ile temsilcileri ve taşeron bezirgânlar yoktu!
Peki, neredeydiler?
Sıvışıp arazi mi olmuşlardı?
Yoksa devletin muhterem yetkilileriyle birlikte kafa kafaya verip
çaldıkları minareye (canlara) kılıf mı arıyorlardı?

Katılımcılar konuştular; olayın korkunçluğunu, nedenlerini, çarelerini
enine boyuna anlattılar.
Aslında tespitleri ve önerileri insanî boyutlar açısından asgarî müştereklerdi,
ama gel gör ki, ah o maliyet hesapları yok mu?
Gözünü kâr bürümüş alçakların yarattığı vahşi düzen…
Sınırları içinde orman kanunlarının egemen olduğu kölelik imparatorluğu…
Ne emek tanır ne onur…
Varsa yoksa ehlileşmemiş kapitalizmin çarkları arasında insan öğüterek
doğanın bağrından pazarlanacak meta çıkarmak…
Ve bu değerin adı kömür, rengi kara…
Kimse dokunmasa evrimleşip elmas olacak da, yeryüzünün mutlak efendisi
insansı soy izin verir mi?

Ortaçağ zihniyetiyle üretim yapmak ballı börek…
Bizler de bilip bilmeden “ucuz işçilik” diye Çin’e, Hindistan’a gönderme yapar
ülkemizin geldiği seviyeden gurur duyardık…
Hem de ne gurur; yükselen her gökdelen, yapılan her rezidans, kondurulan
her AVM, dikilen her cami AKP saltanatının tarihsel anıtları, şeref belgeleriydi!
Havaalanı, duble yol edebiyatından sonra partili seçmen sayısında patlama yaşanmış
ve doğal olarak da oylar hızla yükselişe geçmişti…
Ve hedefe konulmuştu 2023…
Şanlı Cumhuriyetimizin 100’üncü yılı!
Breh, brehhh!

Yürü git arkadaş!
Türkiye acılar ülkesi, “açılım” dediniz, bin bir gizli pazarlık…
Yine de şükürler olsun, sınır boylarımızda kan dökülmüyor.
Ya İstanbul’un tam orta yerinde ölenler, gözleri çıkarılanlar…
Ankara’da, Eskişehir’de katledilen evlâtlarımız…
Hayasızca meydanları kaplayan Toma’lar…
Soluduğumuz havaya karışan biber gazları…
Bu mudur “ileri demokrasi” anlayışınız?

Evet, Soma ağlıyor; dün Zonguldak’ın, Balıkesir’in, Maraş’ın ağladığı gibi…
Derebeyler vicdanlarının kepenklerini kapatalı çok olmuş…
Çırpınıyor emekçi; derdi ekmek parası, bir lokma aş, kredi borcu…
Ülkenin talihi kara, kömür karası…
Bahtı yeşil; ağaç yeşili değil, türbe yeşili, bedevi yeşili…
Dinci otoritenin idaresinde gidiyoruz gündüz gece…
Ne halk farkında, ne soyulan, ne emekçi, ne de seçmen!
Hayırlı işler AKP…
Yolun açık, döktüğün kan bol olsun…
Gül oyna, doya doya...
Bu saltanat sizin!

.

14 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
14/05/2014 18:34

"Kara Vicdanlılar Devri!"

A+
A-
“Literatürde iş kazası var, bunlar olağan şeyler…”
Sözün kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir, elbette fıtrat uzmanı Başbakanımızın.
Bir adım daha ileri giderek ölü sayısın da “mühim değil, istatistik”
diyecek de, manipülasyona yönelip projektörlerini 19. Yüzyıla çeviriyor…
İngiltere’deki, Fransa’daki maden kazalarına, ölen işçi sayılarına!

Durum felaket, yürekleri sarsan türden, gerçekten dayanılması zor!
Yüzlerle ifade edilen can kayıpları…
Aralarında çocuk işçiler, yevmiye 40 lira…
İki bin beş yüz metre yerin altı…
Sonsuzluğa, mezara ulaşmanın en trajik yolu…
Vay anam vay…
Faciaya bakmak için mangal gibi yürek, ya da Başbakan olmak gerek!
O özellikler, o unvanlar da maalesef ki ben de yok.

Çünkü insanım, hayatım boyunca emek cephesinde yer aldım…
Bunlar kişisel teferruat…
Lâkin o 12 Eylül yok mu, hain proje, alın terinin kanlı düşmanı…
Zalim, cana kıyıcı, darağacı düşkünü, zindanların aşağılık efendisi…
Darmaduman etti sınıfsal örgütlenmeleri…
Ezdi geçti toplumsal muhalefeti…
Dayattı var olanın üzerine ırkçılığı, afyonu…
Güller döşedi sermayenin yollarına…
Fırsatlar ülkesidir bu topraklar…
İktidara sıçradı Tayyipler…
Devletin malı hırsıza, soyguncuya, açgözlüye pazarlandı…
Ve geldik can pazarına!

Türkiye uzun yıllardır dikensiz gül bahçesi…
Yüzde 50 yetmez, yüzde yüze talip bir zihniyetin kulu kölesi.
Vicdanlar körelmiş, göz pınarları kurumuş…
Varsa yoksa Bilallerin çıkarı!

Karadon faciasında olduğu gibi “Fıtrat” diyor Başbakan…
Bazı yandaş yalakalar “Sabotaj”…
Ve akıllara durgunluk veren bir yığın iddia, tespitler…
Soma’dan ağlama sesleri geliyor…
Evlatlarını yitiren anaların, babaların, eşleri ölen kadınların…
Çocuklar babalarını bekliyor, bir umut…
Kardeşler yıkılmış, dostlar akrabalar çaresiz…
Kara bulutlar çökmüş ilçeye!
Kara toprak, kara elmasını saklamış yüzlerce metreye…
Karınca sürüsü emek, tırnaklarıyla kazıyor…
Patron zalim, acımasız…
Devletle kol kola…
Gücünü alıyor hükümetten, meclisten…
Maden ocakları çocuklarla, güvencesiz işçilerle dolu…
Ve ne acıdır ki cesetler sigorta yapılıyor…
Sanki mezarda işe yarayacakmış gibi!

Gene de desinler; fıtrat desinler, kader desinler, şehit desinler…
Lâkin insanlık tarihine bir kez daha geçecekler…
Adları “Kara Vicdanlılar Devri” olarak anılacak…
Bir avuç kömür için bir hayat feda edenler!
Macit CÜNÜNOĞLU
14/05/2014 07:57

Ağla ülkem ağla...

A+
A-
“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” diye diye…
Yer altına, karanlık tünellere, dipsiz kuyulara, kör mezarlara indik.
Ve toprak utandırmadı insanı, kara talihli nefesleri bağrına bastı.
Evet, unutalım tanrım, unutalım…
Her acıyı, yitirdiğimiz onca insanı.
Baba, ana, kardeş, eş, dost, akraba, arkadaş…
Ayrıca şart mıdır tanımamız?
Bir de evlat acısı, düşmanıma tattırmasın…
İnsan yaşadıkça parçalanacak yürek, ağlayacak.

Yıl 1871
İşçiler yürüyordu Paris’te
Ellerinde kızıl bayraklar
Makinalar parçalamıştı bedenleri, kopuyordu parmaklar
Adına endüstri devrimi diyorlar
Daha yolun başlangıcı
Acemiydi makinalar, toydu, kabaydı, nobrandı, hoyrattı.
Sancılı, acılı yüzyıl
İnsanlığın baş belası kapitalizm doğuyordu.
Kanla, feryatla, isyanla!

Üretiyordu emek, sermayenin gözü aç…
Milyonlarca işçi toprak altında, makina başında
Üretiyordu gece gündüz demeden
Adına vardiya demişlerdi, yığınlar halinde
Doymuyordu vahşi sistem
Ekmek parasına, aş uğruna çalışmaya hazır milyonlar
Üretiyordu işçi, ağlayan yürek ile.

Parçalanan ellerden akan kan dokuduklarını boyamıştı
Kızıl çıkıyordu tezgâhtan kumaş
Aradan yıllar geçti, yıllar geçti…
Alın teriyle harmanlanmış kan dokunan kumaşın rengiydi.

Ve başkaldırdılar, isyan ettiler…
Ellerindeki kızıl bayraklar üniformaları oldu…
Yürüdüler iktidara
Yıl 1871
Adına Paris Komünü dediler…
Yenildiler, kurşuna dizildiler, yüzlerce şehit verdiler
İnsanlık tarihine “emeğin en yüce değer” olgusunu kazıdılar.

Bizim toprakların böyle hikâyeleri yok…
Aradan yüzyıllar geçmiştir
Enerji kara elmas, kömürdür
Karadon’dur, Çeltek’tir, Soma’dır…
Ve binlerce hazin manzaramız vardır…
Gözyaşıyla yıkanmış, acıya boğulmuş, çığlıklardan beslenen…
Bitmez tükenmez 1001 gece masalları
Karanlıktır, Şehrazat’sızdır!

Toprağın altı nemli ve tehlikeli…
Ölüler diyarıdır, çatlaklar da genç cesetler…
Onurlu emeğin mücadelesi gizlenmiştir dehlizlere
Yirmi birinci yüzyıl da ekmek parasına kavuşmak zordur.
Yeryüzünde milyonlar toprağın altı için sıra bekler
Ve bu ülkeye çağ atlamış ileri demokrasili TÜRKİYE derler.

Hukuksuz, adaletsiz, örgütsüz, sendikasız, esaretin kapıda beklediği ülke…
Yer altı vizesi serbest, ölmek kader, sürünmek fıtrat…
Konuşmak yasak, her türlü ifade özgürlüğü yasak…
Ve hepsinden önemlisi, DÜŞÜNMEK YASAK!
Ve burası TÜRKİYE’dir…
Sultanın, sadrazamların, hamam oğlanlarının yönettiği ülke…
Madencinin, emeğin sesi çıkmaz…
Bir bayrağı bile yoktur yürüyecek…
Kan damlar yüreğinden, kızıl kan…
A’slolan kapkara yaşam, zindan karası, kömür karası…
Ve şairin dediği gibi: “Zor iştir kazanmak, ekmek parası.”
Ağla ülkem ağla, sen de ağla millî irade…
Yalnız unutma ki, ölüm kader değildir!

13 Mayıs 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
13/05/2014 06:00

İtirafname!

A+
A-
“Eceli gelen siyasî hukukun bahçesine pisler”(miş)…
Evelallah, bizimki de büyüklerimizin lâfını boşa çıkarmıyor…
Adalet mekanizmasının en önemli kuruluşunun tam orta yerine yapıyor.
Millî irade de izliyor…
Kimi keyifle, kimi şaşkınlıkla, kimi öfkeyle!
Baştan da dedim ya, sözüm meclisten dışarı…
“Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz!”

Peki, neye dayanarak bu iddiada bulunuyorum?
Cevaplayayım efendim, aceleye mahal yok.
Birincisi; gelinen noktadan Hoca Efendi hazretlerimiz fevkalade rahatsızlar…
İkincisi; 17 Aralık’tan sonra ülkemizdeki yapı taşları yerinden oynamış olup
olağanüstü bir sürece yelken açılmıştır.

Ayrıca bunlar daha başlangıç…
Hele seçim atmosferine bir giriş yapalım…
Görün bakalım piyasayı kapsayacak sinemaskop, belgesel tadındaki kayıtları…
Bir de Müslüman ahlakına uyumlu tapeleri…
Of ki of…
Ne şenlik biliyor musunuz?
Hoşgörü ve beddua şampiyonu Paralel kenarımız altın vuruş yaptığı için
dört köşe olacaktır!

Bu arada kendimle ilgili bir gerçeği de faş edeyim…
Biliyorsunuz, sol gelenekten gelmeyim.
Yalnızzz; kavga ettim, hiçbir kanlı olaya karışmadım.
En fazla kafa göz yarıp, sağlam coplar yedim.
Meraklısına not: O çağda ‘biber gazı’ icat edilmemişti.
Yaş evrelerine bağlı olarak radikal solun her türlü tarikatında fiilen görev yaptım…
Karakolu, emniyeti, sıkıyönetimi, işkenceyi, mahpusluğu az çok bilirim…
Savcıların huzurunda bulundum, dostlarımı arkadaşlarımı yoldaşlarımı satmadım.

Gelelim önemli ifşaata…
Nasıl söylesem bilmem ki, sakın kızmayın ha…
Zaten Ankara’daki mendebur Türkiye’nin canını okuyor…
Hatta hızını alamayıp Sisiciğime, Esedciğime sarkıyor…
Bir de siz?

Tamam, itiraf ediyorum işte:
Ben bu saatten sonra hidayete erip Paralelci oldum ve canım ülkemin kurtuluş
formülünün Pensilvanyalı efendimizin koynunda olduğuna inanıyorum!
Var mı itirazı olan?
Varsa bizden değildir!
O kadar!

Lütfen durun, kestirip attığımı zannedip köşemi terk etmeyin.
Öncelikle bu tarihî kararımın gerekçelerini sıralayayım…
Ondan sonra; ya hak verin, ya da sövüp sayın, ne bileyim işte…
Ne yaparsanız yapın, yalnız ölmüşlerime -ricam olur- rahmet okumayın.

Efendim, bir kere Hoca efendimiz iyi yolda…
Her ne kadar ben ve benim gibi düşünenler geçmişte yanlış anlayıp
veryansın ediyorsak da, bugün itibariyle aynı zihin yapısında değilim.
Kısaca çark ettim, moda deyimle “dönekler” katına terfii ettim.
Adam büyük oynuyor, onun içindir ki büyük ülkede yaşıyor…
Ve proje sahibi, bizim kılkuyruk partiye benzemiyor.

Her şeyden önemlisi de işinin takipçisi; çiftliği, tarlası,bağı bahçesi market gibi…
Ne ararsanız var…
Her partiden milletvekili, hakim, savcı, avukat, öğretmen, öğrenci, okul, dershane,
yurt, pansiyon, hastane, klinik, dispanser, doktor, AVM, bakkal, çakkal, sendika, oda,
dernek, vakıf, cami, bin bir çeşit kurs, iş merkezi, iş adamı, esnaf, fakir fukara guraba,
Bâb-ı Âli, Kapalı Çarşı, Sultanhamam, televizyon, dergi, gaste vesaire…
Daha sayayım mı?
Adamın hapishanesi bile var, NOKTA!

Daha bitmedi, öyle güzel örgütlenmişler ki…
Hem ulusal hem de uluslararası düzeyde.
Geçmişteki illegal örgütlerimize benzemiyor, hem varlar hem yoklar…
Üye formuymuş, aidatmış, hiyerarşiymiş; hepsi hikâye…
Yeter ki “Hizmet Hareketi”ne gönül verip hizmetkârı olun…
Hepsi bu kadar!
Birden bire cehennem dediğimiz yalancı dünya cennete dönüşüyor.
Zaten otomatikman sınıf atlıyorsunuz da…
Diyelim ki başınıza bir kaza geldi…
Polis el pençe divan, mahkeme mor sığınak, hapishane güller bahçesi…
Daha ne olsun?

Ayıptır söylemesi, geçenlerde rakıyı biraz fazla kaçırmışım…
Sakın ha, sarhoş olduğumu zannetmeyin, bünyem şerbetlidir.
Geçtim direksiyonun başına, baktım ki çevirme.
Adaletin karşısında boynumuz kıldan ince, üfledim…
131 promil çıktı.
Memur beyle göz göze geldik, çaktırmadan hareketin işaretini yaptım…
“Buyrun geçin, zemzem içerken dikkat edin” demez mi?
Ne buyurdunuz?
Bence yaşasın tatlı hayat…
Hocaya güven, gerisini merak etme sen…
Kim oluyor ki Sultan, tez zamanda nedamet getirip teslim olacaktır…
On dört sütuna yazacaktır ZAMAN!

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...