16 Aralık 2013

Antalya'da seçim zamanı!

Macit CÜNÜNOĞLU
16/12/2013 06:32

 

 
 
Biliyorsunuz, Antalya’da Menderes Türel tekrar aday oldu.
Üstelik gül gibi makamı (AKP Genel Başkan Yardımcısı) bırakma pahasına.
Aslında Türkiye’deki tüm belediyelerden sorumluydu, bir nevi en tepe nokta…
Yine de memleketi olan Antalya belediye başkanlığına aday olmayı seçti.
Elbette RTE’nin projesi, eyvallah!
Lâkin son seçimde “Yaparsa Hoca yapar” sloganıyla ortaya çıkan
Mustafa Akaydın’a karşı otuz bin küsur oy farkıyla kaybetmişti.

Tesadüf bu ya, Türel’in başkanlığı süresince Antalya’da ikâmet ettim…
Ve yenilgiyle çıktığı seçimde oyumu kullanıp İstanbul’a kesin dönüş yapmıştım…
Dolayısıyla Menderes başkanı ve icraatlarını yakından izleme imkânı buldum.
Hemen belirteyim, sayın Türel Fazıl Say’ın yakın dostu.
Ortak paydaları sanat, müzik ve “Uluslararası Antalya Piyano Festivali”.
Bu vesileyle enternasyonal epeyce sanatçıyı dinleme fırsatım olmuştu.
Bir de değerli Başbakanımız henüz sanat tarihi yorumculuğuna terfii etmemişti…
Dolayısıyla Antalya’ya karışmıyor, festivalleri “ucube” falan ilân etmiyordu.

Menderes çalışkan genç, alt geçit üst geçit, tramvay, basketbol takımı derken…
Uçurdu kenti, hükümet oluk oluk para akıtıyor, her türlü proje en kısa sürede
bitiriliyor, gerçekten müthiş çalışmalar.
İktidarla beraber yıldızı parlayan Fettah Tamimce ise Rixos oteller kervanına
her geçen gün bir yenisini ekliyordu (hız kesmiş değil, hâlâ öyle)…
Hani Sultanımızın sıkça ziyaret ettiği mekânlar!

Gel zaman git zaman seçim vakti geldi çattı...
Antalya önemli, ülkemizin dünyaya açılan penceresi...
Ve yarattığı katma değerle devlet bütçesini besleyen turistik damar.
Bir anlamda bacasız sanayii, seracılık-turfandacılık işin ekstrası…
Öyleyse bu kent “AKP’de ya kalacak, ya kalacak!”
Asılıyor Sultan, hafta geçmiyor ki Antalya’da…
Miting meydanlarında anlatıyor, anlatıyor, dönüp bir daha anlatıyor…
İnanmayacaksınız, Başbakanı izlemekten yorgun düşüyor seçmen.
Ne de olsa onlarınki de can!

Lâfı daha  fazla uzatmadan 29 Mart akşamı sandıklar açılıyor…
O de ne, Mustafa hoca söz verdiği gibi yapacağını yapıp Menderes’e takıyor!
İşte o gün bu gündür sevgili Erdoğan Antalya’ya küs…
Akdeniz’e (White see) uzansa da kente yan gözle bile bakmayıp pas geçiyor…
Hatta öylesine ki, mitinglerini ilçelerinde düzenliyor.

Ne de olsa dinmek bilmeyen kuyruk acısı!
Bünye kin sarmalına bürünmüş, tek bir düşman yaratmış kafasında;
O da CHP, acilen kurucularıyla birlikte kökünden kazınması gereken kurum…
Ki Pensilvanyalıyla kol kola nurlu ufuklara koşsun Türkiye(!)
Bu koşullar altında kolay gelsin Antalya…
Karar sizin, bir tarafta PİYANO, diğer tarafta MEHTER…
Seç beğen, M.Kemal’in adaşını asla unutmadan.

macitcununoglu@gmail.com

15 Aralık 2013

Adana'nın sönmeyen Yıldızı!

Macit CÜNÜNOĞLU
15/12/2013 07:38

 

 
 
Aytaç Durak festivali tekrar başladı, Adana’ya hayırlı uğurlu olsun.
Beş parti, beş başarı…
Mükemmel sonuç, her yol Durak’a çıkar!
AP, ANAP, DYP, AKP, MHP…
Ve sırada CHP, kambersiz düğün olur mu?
Bence yakışır, tombala yapacak başkanımız…
Belki finalde HDP, neden olmasın?

Peki, Aytaç Durak kim, neden vazgeçilmez?
Şeytan tüylü Hint kumaşı olduğu kesin de…
Hikmetinden sual olunmaz cevvalliği mi, hizmet aşkı mı, dürüstlüğü mü?
Hangisi?
Şaka değil, gerçekten merak ediyorum…
Nedir bu zat-ı muhteremi bir adım öne çıkaran…
Millî iradenin teveccühünü sandıkta toplayan…
Dile kolay; beş seçim…
Guinness’lik rekor, başarıları Gökçek dâhil tüm başkanların hayâli…
Ve huzurlarınızda CHP’nin potası…
Bastır Karaisalı, Adana’nın yolları taştan…
Bir kez daha; neden olmasın?

Kahramanımız 38’li, Atatürk ölmüş o doğmuş…
Başkan olacak adından belli olurmuş…
Güneş değil Ay, taç olup konmuş Adana’nın tepesine!
Mühendis, altı çocuklu ailenin evlâdı…
Eşinin adı: Yıldız…
Sanırsınız galaksimizin merkezi…
Yükseleni müteahhitlik, alt grubu rant ve siyaset…
Yaş: 76, altıncı kez…
İlelebet Çukurova’da parlayacak…
Yüce tanrım, böylesi kutsal varlığı her ile nasip et!

Adam üniversal, her kapıyı açan maymuncuk!
En son CHP’nin kapısında tezgâh açmış…
Ben Barış’ın (Gerçek Gündemli) yalancısıyım…
Telefon açıp derdini bir bir anlatmış…
Faziletlerinden, siyasetteki Fatihliğinden söz etmiş.
Bir de davalarından, hepsi siyasiymiş!
Hayret bi şey, memlekette “141-142” hâlâ var mı?
Yoksa üstadımız gizli komünist partisi üyesi mi?
Savunmasına şaşırdım kaldım!

Neyse, dur durak bilmeyen sayın Durak tekrar aday adayı…
Performans yerinde, projeler müthiş, arkasında muhteşem beş dönem…
Allah yürü kulum demiş…
Kim tutar Aytaç Durak…
Devam et, emin ol o makam seni beklemekte…
Zaten senden başka yakışanda yok!
Hani derler ya; “alışmış kudurmuştan beterdir”…
Yerleştir koltuğa mabadı…
Adanalının kaldıramayacağı kesin de…
Belki Tanrı, belki Parti, belki de iktidar…
Ebedî şef gibi bir kasete bakar siyasî ömrün…
İşte o zaman çıkarız kerevetine…
Âmin ve mutlu SON!

Not: Yarın Kemal Abimi arayacağım…
Böylesi fırsat her partiye nasip olmaz.
Aytaç dedemizin başımız üzerinde yeri var…
Zaten tanrının nadide lütuflarından; biri Kasımpaşalı biri Çukurovalı!

macitcununoglu@gmail.com

14 Aralık 2013

Günâh çıkaran siyaset!

Macit CÜNÜNOĞLU
14/12/2013 11:32

 

 
 


Ülkemizde hiçbir zaman Batı tipi demokrasi olmadı.
Özgürlükçü, insan haklarına dayalı, evrensel hukuk normlarına uygun…
Peki, olan ne?
Kestirmeden ucube, abuk sabuk diyeyim de gerisini siz anlayın!
Dolayısıyla siyasî yelpaze bu alt yapı üzerine şekillendi.
Örneğin merkez sağ veya sol, izledikleri rotaya bakılırsa tarifi o kadar zor ki…
Uluslararası standardı olmayan Asyatik örgütlenmeler.
Parti içi demokrasinin çalışmadığı, lidere endeksli kör kuyular…
Bir var bir yoklar, nihayetinde er ya da geç tarihin derinliklerinde kaybolacaklar.
İsterseniz bu konuda DYP’nin eski Genel Sekreteri Tevfik Diker’e kulak verelim…
“Merkez sağı kim çökertti?” sorusunu cevaplamış, ben de basından öğrendim…
Diyor ki, “Balık baştan kokar” ve devam ediyor;
“… üzerinde ilk durulacak isimler Demirel’in kayınbiraderi Ali Şener,
Özal’ın eşi Semra Hanım, Çiller’in eşi Özer Bey(Uçuran) ve Mesut’un kardeşi
Turgut Yılmaz olmalıdır.”

Bak şu işe?
Onca yıldır siyaseti takip ederim, hiç bu pencereden bakmamıştım…
Vay canına be, ülkeyi kimler yönetiyormuş da haberimiz yokmuş!
Gerçekten ilginç veya algılamakta zorlandığımız saf (aptal demeye dilim varmıyor) hâllerimiz!
Eee, sonra?
Diker samimi, döktürüyor;
“Bu dörtlü; milletvekili, belediye başkanları listelerine karışmışlar,
bakanlar kuruluna isim vermişler, bürokrat atamışlar ve daha da
ileri giderek yasa teklifleri bile hazırlamışlardır.
Ayrıca DYP’yi DTP ile bölen Cindoruk ve DTP kurucularının rolü
açık seçik değerlendirilmelidir.
Merkez sağın varoluş gerekçesi olan “Yeter söz milletindir” terk edilmiş,
millet yerine önce devlet denilmiştir.
Hükümetlerde yer alan şaibeli bakanlar ve yapılan hortumlar misyonun
çöküşünde etkili olmuştur.
Milletvekili ve belediye başkan aday tespitlerinde “Yargı Denetiminde Ön Seçim”
terk edilmiş ve akçeli ilişkiler öne çıkmıştır.
Rant ilişkileri, yeğenler, enişteler, eşler ve kardeşler ağızlarda pelesenk olmuştur.
Naylon fatura yolsuzlukları, batık bankalar, faili meçhuller, çeteler, mafyalar
ve 28 Şubat işin tuzu biberi olmuştur.”

Dehşet açıklamalar, okuyunca şaşkına döndüm…
Üstelik suçladıkları hayatta ve tüm bu iddiaların sahibi bir döneme damgasını
vuran partinin, DYP’nin eski Genel Sekreter’i Tevfik Diker…
Öyleyse tiz zamanda darağaçları kurula, “Merkez Sağ”ı felâkete sürükleyenler
ayaklarından asıla!
Şaka bir yana sayın Diker emekli asker, yaptığı tespitler her zaman muteber.
Yalnız çok merak ediyorum ve birkaç sorum olacak;
Birincisi “Bu zamana kadar nerdeydin?”
Aradan onca yıl geçmiş, atı alan Mekke’ye ulaşmış…
“İkincisi, o tarihlerde aktardığın pisliklerin içinde nasıl misafir oldun?”
“Ayrıca hiç mi miden bulanmadı veya meşrebin uyum sağlayacak kadar elastiki mi?”
Öyleyse git işine sevgili komutanım, emekli Yarbayım Tevfik Bey…
Lütfen vatandaşı daha fazla güldürme!
Yazımın giriş kısmında söz ettim; “Hukuk, Adalet, Eşitlik, Özgürlük”…
Bu kavramlar kim, siz kim?
Ayrıca ne anlarsınız halkın ruhundan?
Varsa yoksa vesayetçi düzen, kutsal devlet anlayışı…
Ne zaman koltuk altınızdan çekiliyor…
Alayınız saf değiştirip muhalefetin sefaletinde can çekişiyorsunuz…
Ve maalesef ki zavallı hâllerinizle sürünüyorsunuz!
Kusura bakmayın ama dost acı söyler…
Zaten ben ve benim gibiler siz ve sizin gibilerle hiçbir zaman dost olamadı ki…
Nedenine gelince; inan çokyüzlüsünüz…
O nedenledir ki takma kafana siyaseti…
Fenerbahçe Orduevi’nde ye, iç, yat…
Nasıl olsa güzel Marmara karşında, “hazır ol” da duracak!
“Gazetemen”in genç okurlarına önemli NOT:
Bir zamanlar bu ülkede “İstanbul Bankası” vardı…
Uzanlar çetesinden çok çoook önce…
İnanmayacaksınız ama soyadıyla müsemma “Mr. Uçuran” a teslim edildi…
Helâl olsun millî eniştemize, walla uçurdu, buharlaşan banka bulutlara karıştı!
Yetmedi…
Sıra geldi ülke ekonomisine…
Onu da uçurdu, hem de kökten…
Tarih: 5 Nisan 1994
Ve “28 Şubat” hikâyesi, sonun başlangıcı…
Hüzünlü, acılı mı acı, bugünlerin hazırlayıcısı...
O da start aldı.
Evet, beyanatıyla haklıdır Diker…
Sen çok yaşa e mi?
Bu halkı seven gelir, seven gider…
İyi mi?
macitcununoglu@gmail.com

.

12 Aralık 2013

Selâm olsun Adana’ya…

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU


Hey gidi Adana hey, efsanevî şehir…
Göçün toprakla harmanlandığı, nasırlı ellerin güneşe uzandığı diyar.
Yaşar Kemal ne güzel anlatmış Torosları, direnişin simgesi İnce Memed’i…
Ya Orhan Kemal, ilmek ilmek dokumuş yoksulluğu alın terini…
Unutulmaz eserinin adı: “Bereketli Topraklar Üzerinde”…
40’lı, 50’li yıllar, Çukurova’ya endüstrinin güneşi henüz doğmakta…
Tan vakti, kartopu pamuk tarlada, sabırsızlıkla bekliyor emekçinin ellerini…
Çünkü toplayan, taşıyan, işleyen, yaratan o.
Tez zamanda buluşmalı çırçırla, çekirdeği bir tarafa, yumuşacık meyvesi tezgâha…
Fakir aşına katacak yağı, dokunan iplik pazen, patiska, basma olup emekçinin
kıçına don, üstüne mintan olacak…
Ve üzerinde ışık eksik olmayan Adana’mızın tarihsel serüveni yüksek huzurlarınızda…
Acılı, hüzünlü, Sapmazlı, Bossalı, Duraklı…
Öyleyse başlayalım kıyısından köşesinden yazmaya, karınca kararınca…
Dokunursak zülfiyare, şimdiden affola!

Adana’ya 70’li yılların ortasında geldim, birer haftalık konaklamalarla,
en az dört beş sefer…
O tarihler sendika işleriyle uğraşıyorum, bugünkü layt hâlimden eser yok…
Kısaca siyasiyim, şanlı işçi sınıfımızı aydınlatmakla meşgulüm ki sormayın gitsin.
Daha “ampul” icat edilmemiş, Sultanımız kısa şortlu, Kasımpaşa arsalarında top peşinde!
Ortalık kan gölü, kahrolası kör siyaset, gençlerimiz bir bir toprağa düşmekte…
Tanrı o günleri bir daha göstermesin, evlât acısını çeken bilir.
Bu arada Selahattin Çolak rüzgârı esiyor Adana’da…
Şöhreti tüm ülkeye yayılmış, devrimci kardeşim benim!
Sözün özü; her taraf politika, her taraf yangın yeri, her taraf direniş!

Sağolsun işçi kardeşlerim şehri gezdirdiler…
Hayatımızda değişiklik olsun diyerek şalgam suyu eşliğinde bol bol rakı içip
kebap yedik, üzerine bir de pavyon, niyet kötü değil…
Maksat Kürdilihicazkâr faslı dinlemek, ne de olsa serde udilik var…
Fakat ne mümkün, sazendeler çalıyor “Adana’nın yolları taştan”…
Yoldaşlarım istiyorlar “İşçi sınıfı marşı”…
Sahnede de dansöz bir güzel kıvırtıyor, yanılmıyorsam Leyla Sayar…
Henüz hidayete ermemiş, bastırıyorum beşliği münasip yerine!

Ha, unutmadan söyleyeyim, dostlarım Adana’nın en zengin mahallesini de gezdirdiler…
Dediler ki, “madem buralara kadar geldin, gör servetin azametini, ihtişamını.”
Haklıymışlar, bu yaşıma geldim, o kadar saltanatı Amerikan arabayı
bir arada görmedim…
Ki devir Anadol, Murat, Reno egemenliğinde…
Bir de Amerikan malı, “Yankee go home” diye bir yerlerimizi yırtıyoruz…
Hırsımız, öfkemiz bir kez daha bilendi…
Pavyondan çıkmışız, saat sabahın beşi, işkembeyi de çekmişiz…
Bir güzel arabaların üzerine işedik…
Ohhh!..
Sefamız olsun!

Lâkin şimdi olsa yapar mıyım?
Asla, keşke bir Amerikan arabam olsa da, (bilhassa Buick)…
Ağzımda puro (halis Küba malı-Fidel markalı) kurulsam direksiyona…
Aydınlattığımız işçi sınıfının burnuna burnuna üflesem…
Ve desem ki, “sürünmek kader değil, siz devam edin AKP’ye oy vermeye”…
“Hünkârınız İstanbul’dan komşumdur, gelin görün yaşadığı hayatı”…
“Cihan padişahı Sultan Süleyman yanında ancak köle kalır!”

Bugünlük bu kadar…
Tekrar buluşuncaya kadar hoşça kalın değerli “Marjinal” okurları…
Sizlerle birlikte olmak gerçekten güzel, sevgiler saygılar…

Gazete Marjinal-ADANA

.

Otur, Özgürlük: "0" (sıfır)

Macit CÜNÜNOĞLU
12/12/2013 06:36

 

 
 
Başlığa “Eksi sıfır” yazacaktım da ayıp olur diye vazgeçtim.
Bu aralar Bütçe görüşmelerine takılıyorum, fena gelmiyor…
Onca diziden, eğlence programından daha keyifli…
Meclis-i Mebusan’dan naklen yayın!

Vuruyor Kemal Abi, elinde belgeler Sayıştay raporları…
Performansı pörfekt, ilk defa benden tam not alıyor.
Gel gör ki muhatabı pişkin, o “A” diyor, öbürü “ze”…
Garip bir durum ama n’aparsınız, adamın işi bu!

Fakat en çok “özgürlük” meselesine üzüldüm.
“Dört yıl dokuz ay” hapis yatmış milletvekili, “pardon” diyor devlet…
Kürsüden de rötarlı yemin ediyor…
Aymazlık, pişkinlik üst seviyede!

“Ayıp, günâh” diyeceğim ama nafile, maalesef “guguk” işte!
Sultan ekmekten, simitten, asgâri ücretten söz ediyor…
Meclis salonunda yankılanıyor rakamlar…
Palavranın bini bir para!
Bu arada İstanbul’a kar yağıyor…
Hem de nasıl, tarihin en büyük felâketi!
Boyu bir santim ya var ya yok…
Lâkin hayat felç…
Yetkililer utanmasalar olağanüstü hâl ilân edecek!

İşte böyle değerli okurlar…
Bir düzenin çivisi çıkmaya görsün…
Parlamentosundan vatandaşa, belediyesinden sokağa…
Yeter ki ayar bozulmasın!

Peki, sorumlu?
Elbette ben değilim.
Daha iki gün önce en yüce makamdan utanmadan, sıkılmadan
peş peşe yalan/iftira stoklarından harcama yapan mücahit…
Erbakan’nın yetiştirmesi, cemaatlerin gözde evlâdı…
Sesleniyor cümle âleme: “Ben dünya lideriyim!”

Haklısın Usta, itirazımız yok.
Yalnız Van, hani depremzedeler var ya?
Konteynırlarda yaşayanlar…
Bir de Mursi’ye, Özgür Suriye Ordusu’na, El-Kaide’ye yaptığın yardımlar…
Dikkatini çekerim, Somali’yi katmıyorum, ne de olsa insanî görev…
El insaf, hiç mi vicdanınız sızlamaz?

İşte gerçekler; halk sürünüyor…
Yüzde 20 krallar gibi yaşıyor.
Soruyor Kılıçdaroğu, “Japonya’dan daha fazla dolar milyarderimiz var.”
Samimiyetle cevap verin, ne düşünüyorsunuz bu hususta?
Bir de özgürlük meselesi; davalar, hapishaneler, tutuklular, mahkûmlar vesaire…
Tanrı aşkına, gelinen durum yakışıyor mu Türkiye’ye?

On yılın üzerinde mahpus yatan yoldaşım var…
Denizlerin, Yusufların, Hüseyinlerin arkadaşı…
Beş yılın üzerinde kalan dostum ise Mahirlerden…
İkisini de kırk yıldır tanırım, Allah için bir gün olsun gıkları çıkmadı…
Ne bir anı, ne bir hikâye…
Olsa olsa birkaç dam türküsü…
O da acılı, hüzün dolu.

Heyyy, yazdıklarımızı duyuyor musun başımızın püsküllü belâsı?
Sabah kalkıyorsun “4 ay”, akşam yatıyorsun “4 ay”…
Otur yerine, demokrasiye olan saygın “0” (yazıyla da SIFIR)…
Ve bir daha “ÖZGÜRLÜK” lâfını ağzına alma…
Kirlenir ve kötü yola düştüğü için utanır, NOKTA!

.

11 Aralık 2013

Aranan Demokrasi!

Macit CÜNÜNOĞLU
11/12/2013 06:11

 

 
 
Zor iştir evrensel hukuka bağlı olmak…
Yemekten sonra diş fırçalamaya, tuvaletten sonra el yıkamaya benzemez…
Öncelikle empati, vicdan lâzım.
Bir de utanma duygusu; ister “ar” deyin ister ahlâk…
Netice itibariyle hassas konudur…
İnsanı ipe de götürür, tarihin altın sayfalarına da.

Bir bakalım 90 yıllık cumhuriyetimize, altmış üç yaşındaki demokrasimize…
Yalnız yazdığım rakamlar bürüt, neti ise tek kelimeyle fecaat!
Öylesine ki, bu topraklarda “demokrasi” denilen melek bir gözükmüş bir gözükmemiş…
Çoğunlukla tüymüş, derdi ırzını kurtarmak…
Çünkü cinsel devrimini yaşayamayan toplumumuzun siyasetçisi pek bir hevesliymiş…
Niyet baştan bozuk, ilk fırsatta (iktidar olduğunda) demokrasiyi becerecek
ustalık mertebesine ulaşacak!
Sanırsınız sistemin tek yetkilisi Babilli Marduk…
“Yasama-Yargı-Yürütme”, alayı bünyesinde toplanmış!
Ne de olsa ilahî güç, veya müritlerinin dediği gibi “tanrının lütfu”…
Kimden mi söz ediyorum, kinayeli mi?
El insaf!
Büyüklerimiz “arife tarif gerekmez” der…
Hâlâ anlaşılmadı mı?
Daha mı açık yazayım?
Oldu, bizim yerli malının adı: …nanik…
Dün çıktı Balbay, bende mi zindanlarda sürüneyim?
Üstelik yaş gelmiş yetmişe, yazık değil mi karanlık geleceğime…
Daha ışık yakıp kavga edeceğiz; evlâtlarımız torunlarımız aşkına…
Nefesimizin yettiği kadar.

Fakat “Yargıtay-Danıştay-Sayıştay”…
Hepsi bir tarafa da, Allah Aşim Abi’den razı olsun…
Ayrıca tuttuğunu altın etsin…
Âmin!
Aşim Abi de kim?
Ayıp oluyor valla, en güçlü anayasal kurumumuzun başı…
Refikası türbanlı, iktidar destekçisi, pişkin pişkin gülümser…
Gören demokrasi havarisi sanır…
Nasıl olduysa, kırk yılın başı…
Hayırlara vesile olup bir balık tuttu…
Ve Ergenekoncu Balbay’ı serbest bıraktı!
Sakın ha!..
“Darısı diğerlerinin başına” demeyin…
Sevmem küçükleri, kireçsizleri, kanlı katilleri…
Elleşmeyin, yattıkları yerde kalsın…
Hatta ve hatta…
Neyse, Marduk Dede cezalarını versin!

Yine de içime bir kurt düştü…
Yukarda adalet, ben de paranoya…
Acaba diyorum, Balbay’ın özgür bırakılmasında cemaatin parmağı var mı?
“Olmaz olmaz” demeyin…
Biliyorsunuz sert çatışma kansız bitti…
Bir ittifak, bir karşı cephe…
Neden olmasın?

Eğer öyleyse Aşim Abi…
Yola devam!
Boz Sultan’ın tezgâhını…
Kesinlikle arkandayız!

Bu arada bazı dostlarım fazla iyimser…
“Ankara’da hakîmler var” deyip çığlıklar atıyor!
Hâlbuki memleketin hapishaneleri lebalep dolu…
Ne yapalım yani, özgürlük uğruna tüm mahpusları başkente mi transfer edelim?
Yoksa “Rahşan affı” gibi bir meclis kararıyla suçlu/suçsuzlar serbest mi kalsın?

Bence durum karışık…
Ayrıca bu hususa ne aklımız, ne kalibremiz yeter…
Hele mutlak OTORİTE…
O çokbilmiş, kibir bataklığında sürünen varlık…
Çare olabilir mi?
Hiç sanmam!
En iyisi mi gözleri Pensilvanyalıya çevirmek, Hazreti Hoca’ya…
Eminim ki kesin çözüm ondadır!

Not: Tanrım bu hakir kulunu affet, baksana kurtuluş umuduyla
ne hâllere düştü, çok yakında kapağı cemaate atarsam şaşma…
Ne de olsa muhalefetin hası, arkası güçlü, sağlam, bizimkileri sollar geçer...
Aslanım benim!

10 Aralık 2013

Merhaba









Çukurova’ya, Adana’ya MERHABA…
Marjinal okurlarına da saygılar, sevgiler.
“İlk yazı” sıkıntılı iştir, yabancı olduğun çevreyi ilk kez selâmlamak gibi bir şey…
Lâkin ortak paydamız insanlık, insana dair ne varsa…
Öyleyse bir kez daha “MERHABA”, İstanbul’dan gönül dolusu selâmlar.

Sevgili Mustafa Kımıl’ı şahsen tanımam, bir dönem bir yerlerde köşe komşumdu…
Ayrıntılarını bilmiyorum ama çekti gitti…
Ancak gıyabi dostluğumuz sosyal medya üzerinden sürdü.
Geçenlerde mesaj çekmiş; “Biz de yazar mısın?”
“Etme, eyleme…” Hele benim gibi önemsiz yorumcuya bu teklif…
Olacak iş değil ama lütfetmiş, davetkâr, biliyorum ki tüm samimiyetiyle çağırıyor.
Yine de havaya girmeden üslubuyla kıvırttım…
Dedim ki, “ben serseri mayın gibiyim, kültürümde biat yok, geleneğim itirazcılık…”
Ve devam ettim, “ne ırka ne milliyetçiliğe ne dinciliğe takılırım…”
Zaten piyasada yeterince var, haksız mıyım?
“Benim yazdığım özgür düşünceler, belki de marjinal!”…

İşte bu noktada rölans, sıvışmanın gerekçesi olarak ne yazmıştım; “Marjinal”
Yahu yazacağın adresin adı da MARJİNAL…
“Daha ne bekliyorsun” diyerek balıklama atladım…
İşte bu ilk buluşmanın kısa serüveni.
Âdettendir, önce kendimi tanıtayım…
3,5 evlilik yapmış İstanbul’da kırk bir yıldır yaşayan (sürgün dönemleri dâhil)
sade bir vatandaşım. Hobilerim arasında sigara-rakı-musikî-aşk ve seyahat başlıcaları…
(Önemli not ve “Yasal Uyarı”: Uyuşturucu/Kumar yok, zaten iş bu yazı
18 yaş üzeri okurlar için kaleme alınmıştır, kamuoyuna ilânen duyurulur.)
Diğer hobilerimi, zaaflarımı ilerleyen zaman dilimi içinde aktarırım, söz…
Şimdiden dökülmek ağırlığımla ters orantılı, biliyorum…
Lâkin merak etmeyin, çok yakında öterim, bilen bilir, ağzımda bakla ıslanmaz…
Veya “karnından konuşmayı sevmem” diyelim de zevahiri kurtarıp konuyu dağıtmayalım.

Gelelim en önemli hususa yani telif haklarına, ücrete…
İstanbul’daki sitelerde (ne kadar yanlış, internete düşenin vatanı mı olur?
Benimki de lâf işte!)
Neyse, ne diyordum? Ücret mevzuu…
İnanmayacaksınız ama gazoz parasına yazı üretiyorum…
Dilerim ve umarım bu kez öyle olmaz…
Ayrıca ağanın da eli tutulmaz!…
Ağa bir de Çukurovalıysa, bakarsınız bir küçük rakıya terfi ettirir…
Günde değil canım, ay da yıl da bir veya paşa gönlü ne zaman isterse!
Ne dersiniz, tanışmak için fena sohbet olmadı?
Öyleyse lâfı daha fazla uzatmadan görüşmek üzere…
Yağmurlu bir İstanbul gününden sıcak Adana’ya tekrar selâmlar, sevgiler…
Dostlukla…

Not: Başlamadan kovulursam haberiniz olmaz...
Peşin peşin hoşçakalın, yok, patron “devam” derse…
Her türlü eleştirilerinizi beklerim efendim…
Saygılarımla.

macitcununoglu@gmail.com

Not: gazetemarjinal@com.tr sitesindeki ilk yazım.

.

Bütün mesele...

Macit CÜNÜNOĞLU
10/12/2013 08:28

 

 
 
Bir anlamda Teksas-Tommiks çağının çocuklarıyız.
İtalyan kökenli çizgi romanın serüveni 50’li yılların ortasında başladı.
Kuşağımdan okumayan var mıdır?.. Bilemiyorum.
Bir devir Ceylan Yayınları’nca piyasaya sürülen fasiküller satış rekorları kırıyordu.
Ağırlıklı gündem Kızılderililer ve Amerika’nın bağımsızlık savaşıydı.
Teksas isyankârlığın temsilcisi, Tommiks düzenin bekçisiydi.
Amerika nere, İtalya nere?.. Diyeceğim ama sonuçta sinsi propaganda…
Üstelik çocuk beyinleri teslim alırcasına!

Bilâhare Hollywood devreye girdi, yeryüzünün en cani insan soyu Kızılderililerdi!
Çünkü Sam Amca zihinlere böyle yerleşmesini istiyordu...
Başarılı oldu mu?
Gerçekte Kızılderili diyerek yıllardır aşağıladığımız Amerika’nın yerli halkı;
çizgi romanlarda, ABD  filmlerinde gösterildiği gibi vahşi miydi?
Yoksa iddia sahibi “Beyaz Adam” mı barbardı?
Bir halkın topyekûn yok edilmesi, topraklarına el konulması ne anlam
ifade ediyorsa cevabınızı ona göre verin…
Elbette Kevin Costner’in yarattığı şaheser “Kurtlarla dans” filmini ayrı tutarak.

Bu girizgâhtan sonra Mandela’ya ve Ertuğrul Özkök’e gelmek istiyorum.
Hani şu meşhur manşete, Hürriyet’te yayımlanan;

                                          “ÇİRKİN ZENCİ”

Ne kadar iğrenç, ne kadar yüz kızartıcı bir hakaret…
Aynen Ahmet Kaya’ya, Hırant Dink’e reva görülen gibi.
Ne yapmış Mandela?
Atatürk adına verilen ödülü almamış, reddetmiş.
Ödülü veren kim?
Faşist Cunta’nın lideri Kenan Evren…
Öyleyse Mandela’ya tam puan, yüreğine sağlık diyeceğim ama sonsuzluğa göç etti…
Şanla, şerefle…
Bizimki de hastane köşelerinde can çekişmekte, katil Pinochet gibi ölümü beklemekte…
Sürünsün, daha beter olsun insanlık tarihinin karanlık sayfalarına gömülecek cani.

Gelelim “zamanın ruhu”nun mucidi prense, oynak kaleme…
Sen neymişsin be Abi?
Sağcı mı, solcu mu, Özalcı mı, Tayyipçi mi, Ergenekoncu mu?
Sahi nesin?
Yeri gelir herkese kucak açar, yeri gelir lânetlediğini itin kıçına sokarsın!
Soyadın “Özkök”…
Çok merak ediyorum, düşünsel köklerin nereye dayanır?
“Menfaati için babasını satar” diyeceğim ama az mı olur çok mu?
Orasını bilemiyorum.
Yalnız bildiğim bir gerçek var, ortaya attığı tez tuttu…
Gönlü ferah olsun, zamanın ruhuna uyum sağlayan o kadar çok köşe yazarı
var ki, sıralamaya kalksam sayfalar yetmez!

Son söz: Epeydir tartışılıyor, Amerika/Afrika yerli halklarına "Kızılderili", "Zenci"
demek hem ayrımcılık hem de ırkçılık tanımlarına giriyormuş…
Bu görüşe yürekten katılıyor, destekliyorum…
Ayrıca kimse bana ten rengimle seslenmiyor; “Beyaz derili”, “Siyah derili” diye…
Öyleyse bütün mesele dünyalı olmak, İNSAN olmak, şanla şerefle.

09 Aralık 2013

Kürtler


“Mahabad Cumhuriyeti”
Kürtlerin ilk ve son resmî devleti.
Sovyetler’in desteğiyle İran topraklarında kurulmuş, yıl: 1946
Lâkin ömrü bir yıl bile sürmemiş, 9 ayda yıkılmış.
Kürtlerle ilgili epeyce kitap okuyup araştırdım...
Bizzat kendi tarihçileri tarafından kaleme alınmış, belgeli yayınlar.
Ancak kafa karışıklığım hâlâ sürüyor, çünkü köken konusunda tek bir görüş yok.
Bazı tarihçiler köklerini Medlere, Urartu’ya bağlıyor…
Bazıları da işi Babil’e, Sümerlere kadar götürüyor!
İyi ki Adem’e kadar uzanmamışlar, o iddia ile de karşılaşsaydım asla şaşırmazdım.
Ne de olsa toplumların kaderinde daha eski daha daha kıdemli olmak var!

Biz Türklerde öyle değil miyiz?
Sekiz bin, on bin rakamları havada uçuşuyor…
Nasılsa sallamak serbest, Kara Kuvvetleri’nin yaşı bile 2200 yıllık,
brövelerinde öyle yazıyor!
Yalnız ilk yarattığımız eser Orhun Kitabeleri, ne tuhaftır ki MS. 8’inci yüzyıl…
Olur böyle böbürlenmeler, hayatın realitesi, Emin Oktay tarihi utansın!

Gelelim asıl meseleye; büyük şehirlerde Kürtler kime oy verecek?
Hadi Güneydoğu’yu anladık, silip süpürsünler AKP’yi…
Bizce mahsuru yok, zaten üçüncü partide yok!
Fakat üç büyük kent öyle mi?
Bilhassa İstanbul, tam bir cadı kazanı, çok bilinmeyenli denklem!

Ağır top Kadir Abi meydanda, dünya tatlısı Sırrı Süreyya peşinde…
CHP hâlâ kabız, ABD’den aldığı müshil hapları işe yararsa eli kulağında…
Bugün, yarın adayını lütfedip açıklar…
Ayrıca sosyal demokratlarda peşrev olmaz, bakalım kim çıkacak karşımıza!
Ganyan oynamak gerekirse favorim Sarıgül, plase Tekin, bomba Ataklı…
Haydi hayırlısı!

Fakat seçim sonuçları üzerinde Kürtler yine de belirleyici.
Türkiye genelinde sayıları 10-15 milyon olduğu rivayet ediliyor…
Belki de 20 milyon, kim bilebilir?
Bir de yeni parti kurdular, HDP, batı ligi takımları…
Elbette PAF kadrosu değil, epeyce kaliteli transferleri var…
Onlara da yürekten başarılar.

Son olarak 2009 İstanbul Büyükşehir seçimlerine bir göz atalım.

AKP: % 44,71
CHP: % 36,98
BDP: % 4,52

Tablo bu, gerisi hikâye.
Öyleyse şekilde görüldüğü gibi Kürtlerin oyu her zamankinden daha önemli…
Birincisi adayları sanatçı, karizmatik, popüler…
İkincisi baraj sorunu yok, AKP’ye giden emanet oylar geri dönerse neden olmasın?
Çünkü milliyetçi CHP’liden HDP’ye oy gitmez…
HDP’liden de CHP’ye oy gelmez…
Geriye kalıyor AKP, kırk yamalı bohça parçalanırsa eğer kazançlı çıkar muhalefet...
Ve RTE üzerinde yarattığı etki, moral çöküşü…
Marmara depremi şokundan daha mı az olur?

Evet, bugün yine iyimserim…
Bal akıyor kalemimden, karamsarlıkta hoş değil hani…
Yazmaya devam, karanlıklar boğuluncaya kadar.
Kürt kardeşlerimin gözlerinden de öperim…
Bu sefer AKP’ye oy yok değil mi?
Söz mü?
Beklediğim cevabı duydum…
Sağolun, varolun, haydi sandık başına, bu defa işi sıkı tutun…
Emin olun, despotik şımarıklar yıkıldı yıkılacak!

macitcununoglu@gmail.com

08 Aralık 2013

Demokratlar aranıyor!

Macit CÜNÜNOĞLU
08/12/2013 05:40

 

 
 
Devletin kurucusu veya devletin kurduğu parti...
Ne derseniz deyin, aynı kapıya çıkar.
CHP'den söz ettiğim anlaşılmıştır, doksan yıllık çınar.
Severiz sevmeyiz, o ayrı mesele...
Yalnız ülkemizin ayakta kalan tek partisi…
Altmış üç yıldır iktidardan uzakta ama elden ne gelir, yönetenler utansın!

Tarihsel süreçte rakip olarak otuzların başında "Serbest Fırka" çıkmıştı…
O senaryoyu da ciddiye almamak lâzım, ne de olsa alenen tezgâh...
Maksat dostlar alışverişte görsün!
Asıl kavga II. Dünya Savaşı'ndan sonra başladı…
"Demokrasi" sorunu; birincisi Birleşmiş Milletler'e girmenin ön şartı...
İkincisi, Kuzey'den bastıran Stalin'den kurtulmanın tek reçetesi!
Bu halet-i ruhiye içinde ABD'nin yumuşak kucağına zıplıyoruz!
Mükâfatı Kore kıyımı ve bu bağlamda NATO...
Giriş o giriş, altmış üç yıldır boğuşmaktayız!

1950’lerde yeni ufuklara yelken açıyor Türkiye, iktidarda demokratlar...
Lâkin macera on yıl sürüyor, Amerika güdümlü ordumuz siftah peşinde!
Uzaktan kumandayla çalıyor düdüğünü; harç bitti/yapı paydos.
Kuruluyor darağaçları, Başbakan ile iki bakan asılıyor...
Bir de ısmarlama Anayasa, özgürlükçüymüş, kimin umurunda!

İlk seçimde mirasçıları kazanır, adı: AP, başında Demirel…
DP’nin Morrisoncu "Su müdürü", yıl: 1965
O da bir süre ilerler, görülen lûzum üzerine yine düdük çalar...
Tarih 1971, günlerden Mart'ın on ikisi!
Demokrasimiz aç/kapa, artık yalamadır!
Kader işte, her şey tam rayına oturuyor derken, en fecisi çöker...
“12 Eylül 1980”, nam-ı diğer Kara Eylül…
Bu kez çalan düdük katliam habercisidir; halk düşmanı, faşist-bölücü-dinci...
Ne ararsanız var, lâkin solun sesi kesilmiştir...
Bir daha hiç çıkmamacasına!

Ondan sonrası bilinen hikâye...
Bir elinde oto, öbür elinde tapu...
İki anahtarlı hacıyatmaz tekrar tarih sahnesindedir.
Bu kez partisinin adı DYP...
Siyasî ikbâli tavan yapıp süratle Çankaya'ya konar…
Darbesiz olur mu Türkiye?
Bir operasyon daha, bu kez militerler Baba'nın şemsiyesi altında!

Evet, neden projektör tuttum yakın tarihimize?
Hemen yanıtlayayım, merak bu ya; n'oldu bizim demokratlara?
DP'lilere, AP'lilere, DYP'lilere...
CHP karşısında öylesine güçlü damardı ki...
"AKP potasında eridi" deseler, asla inanmam.
Onlar laik, muzaffer, özgürlükçü, liberal...
Mümkün müdür dinciye teslim olmaları?

Salt çıkarla açıklanamayacağına göre, öyleyse nerdeler?
Buhar olup uçmadıklarına göre muhakkak ki bir yerdeler.
Sessiz kalamayacakları için de er ya da geç çıkacaklardır yeryüzüne...
Keşke daha fazla gecikmeseler!

İşte tam zamanı, buradan sesleniyorum:
Tarihsel önderlerinizin laiklik anlayışını gösterin dosta düşmana...
Berrin Menderes, Nazmiye Demirel (yedek kadrodan Semra Özal) aşkına...
Lütfen çıkın ortaya…
Gözlerimiz yollarda, anti yüzde elli sizleri beklemekte!

macitcununoglu@gmail.com

07 Aralık 2013

Yılbaşı yaklaşırken...


"Umut" emekçinin ekmeği!

Macit CÜNÜNOĞLU
07/12/2013 07:29

 

 
 


Siz de görmüşsünüzdür, hemen hemen tüm gazetelere vermişler.
Ben Hürriyet de gördüm, tam sayfa, başlığı;

                    “HANİ BİN YIL SÜRECEKTİ?”

Altında elli civarında dernek ve vakfın imzası, tek kelimeyle “28 Şubat”ı
mahkûm ediyorlar, helâl olsun, mangal gibi yürek varmış adamlarda!
İlânın içeriği malûm, Sultan’ın üslûbu; “Millî irade”, “Meclis” vesaire.
Elbette Hürriyet gibi gazetede yayınlanması manidar, çünkü söz konusu
gazetenin o günkü yazar kadrosunun önemli bir bölümü darbecilerin
arkasında durmuş, ortalığı fişekleyerek insan avına çıkmışlardı!
Fakat 16 yıl niye beklediler, doğrusu ya, tam anlayamadım.
Demek ki vakti zamanı gelmiş, davası devam eden melânetin iyice
burnunun sürtülmesi gerekiyormuş, olabilir, ülkede özgürlük var!
Ancak şaşılacak iş, “1000 yıl”ın mucidi komutan dışarda…
O da ayrı bir mesele!
Üstelik bu dayılanma karşısında gıkı çıkmıyor paşanın, anlaşılıyor ki
sükut ikrardan gelirmiş, hele bu devirde, maazallah!

İlânın zamanlaması da ilginç, çünkü “28 Şubat”ın yıldönümü değil…
Lâkin ülkemiz seçim potasına girmiş, sazı eline almış Sultanımız!
Mahpus yattığı ilçede dört aylık mahkûmiyetini ballandıra ballandıra
necip halkımıza anlatıyor ve hızını alamayıp kaldığı hücreyi üniversiteye
benzetiyor!
Bir de bugünlerin hazırlığına o tarihlerde başladım demez mi?
İnsanın aklına ister istemez “Kavgam”ın yazarı düşüyor ama o kadar da
değil deyip kötü düşüncelerden süratle uzaklaşıyorum.
Ne de olsa arkasında yüzde elli oy, memlekette “İleri demokrasi” var!

Lâkin Allah eksikliğini göstermesin, hapishanelerimiz…
Sağolsun hükümetimiz, onca paket servise koyuyor, bana mısın demiyor…
Ağzına kadar dolu, çoğu da maalesef düşünce suçlusu.
Belki şiir okumamışlar ama düz yazı kaleme almışlar, yine de içeri
tıkılmak için yeterli sebep, hele de iktidarın kuyruğuna bastıysanız!
Dolayısıyla bu ülkenin idaresine güvenilmez, ayrıca taraf olmaya hiç gelmez.
Çünkü oldum olası bu topraklar özgür düşünceyi sevmez…
İtirazı olan varsa, öyle çok uzaklara gitmeye lüzum yok, son elli yıla
bakalım, ne adaletsizlikler çıkacak karşımıza?

Sizi bilmem ama ben sıkıldım…
O nedenledir ki kendimi dağlara, taşlara, parklara atıyorum.
Dün Beykoz korusundaydım, Osmanlı’dan kalan harika mekân.
Belediye tesisleri tesettüre uygun olsa da idare eder.
Asırlık çınarlar, çürümeye yüz tutmuş bir havuz…
Zafiyetten can çekişen üç beş ördek…
Yalnız halkımız yok, olacak iş değil ama koru insansız!

Sebebini sordum soruşturdum, bilhassa cami avlusunda, Cuma’dan çıkanlara…
Aldığım cevaplar ilginçti, alayı söz birliği etmişçesine Tayyip’ten vazgeçmişler…
Çoğu işçi emeklisi; Şişe-Cam’dan, Beykoz Kundura’dan, Paşabahçe Rakı Fabrikası’ndan…
Diyorlar ki, “adam bir şiir okudu, Karun oldu (kulakların çınlasın N. Kurtulmuş)
biz ömür boyu çalar söyleriz, emekçiyiz…
Gelen vurdu giden vurdu, ne gezecek iştah kaldı ne parklarda yürüyecek hal…
O nedenledir ki alçak sürünmeye devam!”

Sevincimi belli etmedim, bir ışık çaktı yüreğimde…
Eğer “aç tavuk” değilsem, bu kez olacak gibi…
Vedalaştım yoldaşlarımla ve sessizce halk otobüsüne binip kalabalığa karıştım.

06 Aralık 2013

Kiev

Macit CÜNÜNOĞLU
06/12/2013 06:12

 

 
 
Duvarlar yıkılmış, Sovyetler çökmüş…
On yıl sonra Ukrayna’dayım, Kiev’de.
Dinyeper’in kenti, süzüle süzüle akan gri nehir.
Üzerinde binlerce tonluk gemilerin yüzdüğü, kıyılarında plajlar…
Sessizce koşuyor Karadeniz’e, sularında hüzün.
Masallardan fırlamış kiliseler rengârenk.
Komünizm sonrası bakım, ihtimam, müşteri üst seviyede…
İtibarı yükselmiş papazların, umut dünyası…
Eee, hayat (diyalektik) böyledir işte; parayla değil sırayla…
Dün parti yöneticileri üst sınıftı, bugün din adamları!
Bir de Bartelemous’u alt edip İstanbul’dan Ekümeniklik’i kaparlarsa…
İnanç turizmi patlar, dövizler akar, yaşasın Ortadoks enternasyonal!

Ukrayna II. Dünya Savaşı’nın harmanladığı ülke…
Dümdüz, Alman faşizmi bir uçtan girip öbür uçtan çıkmış…
Yakıp yıkmış, yok etmiş!
Müzeleri acı hatıralarla dolu, bahçelerinde savaş artığı tanklar, uçaklar…
Galerilerinde kahramanlık öykülerinin belgeleri, direnişin şeref madalyaları…
Ve binlerce trajik anı!

Şimdilerde isyan ediyorlar…
Dertleri Avrupa Birliği’ne girmek!
Bastırıyor hamisi Rusya ve lideri Putin…
Ne de olsa eski alışkanlık (70 yıllık), “biz ayrılamayız!”

Haydaaa!
Bu nasıl özgürlük?
Emir büyük yerden!
“Ulusların kaderini tayin etme hakkı” da zaten yalan oldu…
Geriye kaldı hayatın gerçekleri…
“İşte kapı, işte sapı” diyen de yok…
Öyleyse katlanacaksınız kapitalizme, neo-zulme ve Putinizme!

Aslında durum fena…
Verimli toprakların, enerji hatların, gemilerin,
Femenlerin, eğitimli nüfusun olacak…
Yine de mahkûm olacaksın eski kocana!
Olacak iş değil ama kahrolsun globalizm!

Dün Kiev meydanına baktım, ayaklanan yoldaşlarıma…
Gözlerinde öfke, umut…
Yüreklerinde isyan, gönüllerinde Avrupa var…
Arkalarında bizim Ergenekoncular, işsiz kalmışlar ülkemizde…
Azov denizinin yukarısında macera peşindeler!
Diyorlar ki, nasıl olsa yıkıldı eski düzen, kırmak lâzım zincirleri…
Duy duy sesimizi AB, acilen “aş-iş” lâzım!

Atalarımız “akacak kan damarda durmaz” demiş…
Aynen katılıyorum.
Seyahatimde zaten fark etmiştim…
Fabrikalar yıkılıp hurdaya çıkmış…
Geniş araziler, yeryüzünün en kaliteli ayçiçeği tarlaları…
Amerikalılara, Fransızlara kiraya verilmiş…
Elde kalmış “dolce vita” ile votka…
Ve uzaydan ithâl edilmiş güzel kadınlar…
Öylesine ki, Zincirlikuyu sakinleri görseler
hepsi (er kişiler) mezarlarından çıkıp hazır ola dururlar…
Ve haykırılar; “cennette miyiz?”

Sonuç itibariyle nasıl biz SULTAN’ı seçtik…
Milliyetçi, muhafazakâr, dindar, liberal, demokrat, kısaca full aksesuar…
Ve başımıza ne geldiyse, bilhassa Avrupa yolunda…
Onlar da aynı süreçten geçip ebelerinin aydınlık yüzünü görecekler!
Lâkin o diyarlarda; metro, Marmaray, tramvay var mıdır bilmem…
Eğer liderleri inerse yarı yolda, sarılırsa İncil’e…
Ortaçağ karanlığına özenip bir de gönderme yaparsa…
“Votka yasak, 5 çocuk serbest”
İşte o zaman yandı Ukrayna, inanın Kürtlerle ayrılıp tek devlet oluruz…
Ne Avrupa yıkar ne Şangay Beşlisi…
Savulun geliyor Kanuni’nin torunları…
Ecdadımızdır Ukraynalı Hürrem Sultan!

macitcununoglu@gmail.com

05 Aralık 2013

İlkesizliğin dayanılmaz cilveleri!

Macit CÜNÜNOĞLU
05/12/2013 06:22

 

 
 
Politikanın duayeni değerli Erol Çevikçe diyor ki,
“seçmen kendinden bildiği liderin peşine düşer ve iktidara taşır.”
Ne kadar haklı, yürekten katılıyoruz.
Geçen günlerde Acun Ilıcalı’yı izliyorum, CNN ekranında…
Cüneyt Özdemir soruyor “O” cevaplıyor.
Sevimli genç, büyük bir samimiyetle döktürüyor…
“Hoca efendiyi de, Tayyip abiyi de severim!”       
Ne diyelim, Allah muhabbetlerini artırsın…
Yakışır böyle başa böyle tarak!

Ilıcalı halkın büyük çoğunluğunun sevgilisi…
En azından yaptığı işlerle, reyting şampiyonu, daima bir numara…
Uzun yıllardır da vergi rekortmeni…
Uçaklar, yatlar, katlar, hamamlar…
Yaşamı gerçekten göz kamaştırıyor, müthiş bir saltanat!
Helali hoş olsun, asla yan bakmayız, ne de olsa çağımız serbest piyasa!

Yalnız konuşmasında bir gerçeği daha ifade ediyor…
“Televizyoncu halkın nabzını tutmayı iyi bilmeli!”
İşte bütün mesele veya sığ siyasetin açmazı…
Ve yerden göğe haklı.
Halkın nabzını tutmadın mı, bir de küçümseyip tepeden baktın mı?..
O nabzı taşıyan bilek kol olup protest bir kimlikle geri dönüyor…
Aynen seçimlerde olduğu gibi…
Ve ondan sonra başlıyor el sallamaya; “öperim seni!”

İşte bu yüzdendir ki siyaset Acun’un prodüksiyonlarına, magazine benzemez…
Ciddiyet, projeler, inandırıcı vaatler ister.
Sayın Çevikçe’nin vurguladığı gibi “halkın kendisi olmak” zor iştir…
Bazıları bu tespitleri sürüye katılmak olarak algılayabilir…
Veya halka rağmen bu çağda Jakobencilik oynamak isteyebilir.
Onlarda boyunun ölçüsünü alıp kıçlarının üstüne otururlar!
Bakınız yakın tarihimizin seçim sonuçlarına; kim ipi göğüslemiş…
Kimler nal toplamış, üzerinde lütfen uzun uzun düşünün!

Evet, eli kulağında seçimler var, yaklaşık dört ay sonra…
Takke düşüp kel görünecek!
Yine de “umut” sosyal demokratların ekmeği, ye Macit ye!
Neyse ki başta İzmir olmak üzere sahiller garanti.
“Rakı-Balık” perspektifinden bakıldığı zaman koordinatlar,
özgürlük alanları fena değil…
Manzarayı, taraflı tarafsız anketçi esnafının açıklamalarını gördükten sonra;
yine de tanrının sevgili kuluymuşuz diye şükrediyor insan!

Ya tersi olsaydı, hafazanallah…
Düşüncesi bile tansiyonumu yükseltip kâlbimi sıkıştırıyor…
En iyisi mi herkes olduğu yerde kalsın; Amedli Amed’de,
Rizeli Rize’de, Çeşmeli Çeşme’de, Tuşbalı Tuşba’da…
Yeter ki atmosfer aydın doğanlardan, ak doğanlardan,
er doğanlardan arınmış olsun…
Çünkü ne milliyetçi bezirgânlara tahammül kaldı, ne dinci simsarlara.

Fakat Cemaat ile iktidar arasındaki son çatışmadan sonra siyaset
bambaşka mecraya sürüklendi…
Elbette mesele salt dershaneler değil…
Boşanmaya karar vermiş çiftler gibi iki tarafta hâkim önüne çıkıp;
-pardon kamuoyu- enkaz temizliğine başladılar!
Sızlanıp arabesk usulde nağme yapıyorlar; “biz ayrılamayız”
Hâlbuki acar gazeteci Baransu imzalı bavulların kapağı yeni açılmıştı ki…
Haber yıldırım hızıyla gündeme düştü; Ankara’da barış çubukları çoktan içildi!
Ne demeli bilmem ki, bu uzlaşma vatana, millete, Îslam âlemine hayırlı uğurlu olsun!

Fakat bir sürpriz de Amerika’dan geldi.
Sevgili önderimiz Kemal Kılıçdaroğlu kahvaltıdaymış…
Hem de kiminle?
Duysam da inanmam, Cemaatle!
Bakın görün; başımıza taş yağacak…
Kusura bakmasın değerli CHP...
Eğer halkın nabzını tutmak bu ise…
Bizlere müsaade.

04 Aralık 2013

Şart midur?




Kemal Kılıçdaroğlu ABD gezisinde Cemaat temsilcileriyle buluştu-Basından

Dijital Çağ

Macit CÜNÜNOĞLU
04/12/2013 06:01

 

 
 
Fotoğraftan az buçuk anlarım, ne de olsa Abi mesleği…
Epeyce karanlık oda tecrübem de var…
Lâkin “Dijital çıktı mertlik bozuldu!”
Bir de “Foto-Shop” programları yok mu, gerçekten müthiş…
Ölüyü dirilt, canlıyı yok et…
İşte öyle bir şey!

Gene de eski zamanları özlüyorum…
Körüklüler, 10 pozluk dikdörtgen prizmalı makinalar…  
Sahi neydi markaları?
Şimdi hatırladım; Agfa, Kodak, Voightlander ve diğerleri…
Daha sonra Leica ile 36’lıklar…
Finalde de dünya piyasasını silip süpüren Japonlar; Canonlar, Nikonlar…
Haaa, az kalsın unutuyordum, kuzeydeki komşudan kaçak yollarla giren takozlar…
Lubitel ile Zenith, bir döneme damgasını vuran harikalar!

Bu arada kapitalizmin tüketiciye kazıkları da var…
Örneğin Pocket, Instamatic, APS türünden makinalar…
Alayı plastik, topla çuvala koy!
Yalnız yiğidi öldür hakkını yeme, o eski makinaların bir objektifleri vardı ki…
Halis cam, vasıflı, kristal niteliğinde…
Zaten fotoğraf makinasını değerli kılan taşıdığı lenstir…
Bilhassa Zeiss, Schneider.
Deyin ki insan gözü, gördüğünü kayıpsız resmeden aygıt.
Kısaca kaliteden söz ediyorum…
Geçmişin o güzelim düzgün fotoğraflarından.

Bakın bakalım 40’ların, 50’lerin, 60’ların kartpostallarına…
Ne kadraj hatası var, ne pozlama…
Tam puan, dört dörtlük resmedilmiş anılar.
Âdeta tarihsel kalite belgesi!

Siyasette öyle değil mi?
Edep, adap, sevgi, saygı, hatır, niyaz vesaire…
Maalesef, bu insanî özellikler dünde kaldı…
Hepimizin hayatında yer alan siyah&beyaz hatıralar…
Unutulmayan albümler, solmayan fotoğraflar gibi!

Hatırlarsınız; “Önce ekmekler bozuldu” adlı Oktay Akbal’ın geçmişe
gönderme yapan dönemsel bir eseri vardı…
Ben de diyorum ki, yanılıyorsun Oktay Dede…
Ekmeklerden önce objektifler bozuldu, yani gören gözler!
Bu bağlamda ülke yönetimine soyunan insan kalitesini değerlendiriyorum…
Örneğin; bir Turan Güneş, bir Necdet Uğur…
Biri Dışişleri, diğeri İçişleri bakanı…
Efsanevî isimler.
Bir de bugünkülere bakıyorum; al birini vur öbürüne!

Dolayısıyla siz siz olun, eski fotoğrafların kıymetini bilin…
Emin olun her bir enstantanenin arkasında haysiyetli bir lens, kalite vardır…
Kanmayın günümüze, plastik dünyaya…
Beğenileriniz olsa olsa fotoşoplu montajdır!
Merak etmeyin, yeni model makinaların fiyaskoları da
çok yakında meydana çıkacak…
Zaten bavul ticaretiyle gelenin sonu ya hüsran ya helâdır!

Bu arada Cüneyt Abiyi özledim, epeydir sesi soluğu çıkmıyor.
Doğrusu bu ya, öngörüleriyle büyük adammış!
Hazır ortalık karışmışken bir de kesin tarih verseydi…
Meselâ dershanelere endeksli olarak 2015 yılı mümkün mü?
Yoksa muhterem Hoca efendimiz yeni bir kredi açıp
“aceleye mahal yok” mu dedi?
Gözlerinden öperim canım Abicim, çık piyasaya…
Açtık helânın yollarını, bir elimiz sifonda, gözlerimiz ufukta…
Suları zapt eden biri olarak lütfen ötünüz, ülkemiz hangi vakit
selâmete erecek? Saygılarımla…

İmza: Sıradan bir vatandaş.

03 Aralık 2013

Muhalefete muhalefet!

Hadi be CHP…
Böyle de muhalefet olmaz ki…
Vallahi kabak tadı verdiniz…
Kapıya dayandı yumurta…
Adam sapır sapır adaylarını açıklıyor…
Sizde tık yok!

Bana ne Kandilli’den…
Mühim olan İstanbul, Ankara, İzmir…
Ha gayret, elini sıkı tut…
Bas gaza, bir an önce adaylarını açıkla.

Yoksa fena olacak…
Biz biliriz parti içi çekişmeleri…
Tecrübeyle sabittir.
Ne de olsa CHP, yılların Terakki’si…
Parti içi entrikaların en güzeli…
Ulusalcısı, darbecisi, liberali, solun nadide örnekleri...
Alayı sizde!

Belki de haklısınız…
Bu kadar çeşitle baş etmek kolay değil!
Yine de iyi düşün taşın…
Fazla gecikme.

Aslında aylar önce söylemiştim…
Batı toplumlarında örnekleri var.
Plânıyla, projesiyle dersine sıkı çalışanlar…
Göğsünü gere gere çıkıyorlar seçmenin karşısına.
Maksat ikna etmek…
Mademki yerel seçim, memleketi kurtarmaya lüzum yok…
Hele Tekin’e, başkan vekillerine…
Otursun oturdukları yerde…
Zaten kaç kişisiniz mecliste?

Yine de muhalefetin anası sizsiniz…
Oyların dörtte biri, M. Kemal’in altı ok’u...
Efendime söyleyeyim; kırık elli seçmenin en kralı…
Daha sayayım mı?
Uzun etme, açıkla gitsin adaylarını be koca Çınar…
Yalvarırım, bilirsin ki, dereye su gelene kadar karganın gözü patlamış…
“Yanlış” mı?
“Kuş” mu?
Hadi canım sen de, ayrıca sen ne anlarsın mizahtan…
Bir Kamer’ine bile sahip çıkamadın, yem ettin Arap’ın yalellisine!

Son söz: Dost var düşman var Sultan var, ayıp oluyor valla…
Ele güne daha fazla rezil olmayın…
Çıkın meydana, babalar gibi açıklayın.
Boş verin delegeyle yapılan ön seçim ayaklarını…
Yemezler!
Gözünüz kesiyorsa gerçek üyelerle hâkim huzurunda
hesaplaşmaya var mısınız?
N’oldu?
Cevap: Koskocaman bir tısss!

Biz biliriz malımızı, bırakın katakulliyi…
Takkeyi önünüze koyup düşünün dürüstçe, mertçe…
Beyinsel kıvrımları plastikten hazreti nasıl alt edeceksiniz?
Adamın bir eli Pensilvanya’da, bir eli Erbil’de…
Yumuşak karnı El-Kaide, İhvan, Hamas, Hizbullah vesaire…
Aslında bütün kozlar sizde…
Ah bir anlatabilseniz gerçekleri ince ince…
Emin olun yarınlar hepimizin, aydınlığındır…
Daha ne demeli bilmem ki?

Mühim Not: Madem Kemal Abimiz ABD’de…
Bir uzansın Hoca Efendi Hazretleri’ne.
Bakarsınız okur üfler muska yazar…
Bir de tutarsa, değme keyfime…
Ondan sonra gelsin lingo lingo şişeler!

Macit CÜNÜNOĞLU

.

02 Aralık 2013

*"İt dalaşı"

Macit CÜNÜNOĞLU
02/12/2013 06:13

 

 
 
Bazı dostlarım Cemaat ile iktidar arasındaki dalaşmayı “kayıkçı kavgasına”
indirgese de, bu işlerin basit bir hesaplaşma olmadığı kesin.
Elbette ki tarafların nihaî hedefleri açısından farklılık yok…
Bir yanıyla “devrim” isteyen eski solcuların haline de benziyorlar.
Hatırlarsınız, kırk fraksiyona bölünmüş sol hareketler birbirini
yemekle meşgulken (ben de dâhil) faşist Cunta geldi, kanlı biçimde
tepemize oturdu, üstelik hiçbir ayırım gözetmeden!

Lâkin bu kez durum farklı…
Birincisi ikisi de iktidarlar, ikincisi düdük çalıp tiyatroyu sonlandıracak
mekanizma yok, Allah selâmet versin, alayı Silivri Toplama Kampı’ndalar!
Öyleyse niye, it dalaşının sebebi ne?
Salt dershaneler olabilir mi?
Yoksa çok derinlerde, bir yerlerde görülmesi gereken hesap mı var?
Bugüne kadar ertelenmiş, bıçaklar bilenmiş, ilk fırsatta kesilmesi gereken!

Görünen köy kılavuz istemez, kim ne derse desin AKP ile Cemaat
(Hizmet demeye dilim varmıyor)  arasında adı konmamış koalisyon ortaklığı var.
İstediği kadar Bülent Bey (Arınç) oylarının yüzde bir olduğunu iddia etsin
veya anketçi gözlemlerinde yüzde 10 - 15 arası gösterilsin, sonuç
olarak adamın (Pensilvanyalı) özgül ağırlığı var, ağlak kum torbasına
on basarcasına!

Fakat iktidarın başı, tepesinde oturan zat-ı muhterem tek kelimeyle nevi
şahsına münhasır türden, deyin ki kontrolsüz güç, astığı astık kestiği kestik!
Ne hoşgörüden nasiplenmiş, ne uzlaşmadan…
Karadenizli deyimiyle dikine giden!
Ya ortağı?
İşte burada koskoca parantez açıp frene basmak lâzım…
Çünkü Pensilvanyalı Hoca’nın meziyetleri sıralanacak gibi değil,
hikmeti kendinden menkul düşünceleri paçasından akıyor!
İlk önce fetvalarını seyrek miktarda Türkçe, çoğunlukla Arapça,
Farsça, Osmanlıca veriyor…
Ki “ağır ol molla desinler” hesabı ne dediğini anlamak için üç beş tane
sözlüğe başvurulsun!

Ayrıca her yönüyle sakin güç, finansal kaynakları sınırsız…
En önemlisi proje sahibi, öyle çılgın falan da değil, uygulaması mümkün,
bir nevi ılıman Ayetullah stratejisi, ABD’ye biat eden, siyaseti kontrol
altında tutan gerçek bölgesel lider, hem fizikî hem ruhanî…
Hatta 21’inci yüzyılın modern halifesi!

Papa’nın muadili, uluslararası diplomatik şahsiyet…
Tüm bu özellikler boru mu? (Kulakların çınlasın İlker Abi!)
Ayrıca da daha ne olsun?

Öyleyse lâfı uzatmadan son sözümüzü söyleyip noktayı koyalım…
“Bir ipte iki cambaz hem oynar, hem oynamaz!”
Çünkü karanlık çağın temsilcileri düet yapıyor son günlerde…
Koyun can derdinde, cambazlar tarikat-mezhep-parsa…
Ya son gülen?
Orasını bilmem ama canım halkımın daha çok eziyet çekeceği kesin…
Tepişen filler hikâyesinde olduğu gibi!

Not: *“İt dalaşı” askerî bir deyim olduğu için kullanılmıştır…
Başka bir anlam yüklenilmemesini hassaten rica ederim.

01 Aralık 2013

Dedenin rüyası


Torunumun bugün yaş günü, üç yıldır gezegende.
Zaten uzak yakın çevremde tanımayan kalmadı.
Nedenine gelince; ah bu sanal dünya yok mu?
Bir de benim gibi görmemiş olursanız, bir yerlerini koparmaya da
lüzum yok, çek fotoları koy Face’e…
Cümle âlem tanısın!

Bazen düşünüyorum da, kuşağımın bebeklik, çocukluk devirlerinden
kaç fotoğrafı var veya ilki kaç yaşında çekilmiştir?
Belki ilkokula başlarken, haydi abartayım, askere giderken!
Üstelik benimki kız torun, ne koparılacak burnu, ne askere gidecek hali var…
Sadece ve sadece fotoğraf çekmeyi hastalık derecesinde seven bir dedesi var!

Lâkin torun büyüdükçe ailede hakîm olan rüzgâr ve haklı olarak…
“Yavrumuz hangi ortamda yetişecek?”…
Laik demokrat sorgulayan bir eğitim sistemi mi?
Yoksa dinci, dogmatik, biat kültüründen esinlenen mi?
Ateş bacayı şimdiden sarmış, bir korkular bir endişeler…
Sormayın gitsin!

Dede yüreği işte, çaresizliklerine umutsuzluklarına dayanamıyorum.
Eski ideallerim olsa, gençlik günlerindeki gibi…
“Dayanın evlâtlarım, devrim günleri yakın” diyeceğim ama…
Heyhat!
Nerde o devirler?
Hayâllerimizin hepsi yalan oldu…
Üstelik kâlp teklemiş, bel bükülmüş, hastane köşelerinde geçiyor ömürler!

Yine de bu halimize şükür, beterin beteri var!
Bir de başımızda Sultan, öylesine mutlu ediyor ki halkımızı…
İnkâr etmek için nankör olmak lâzım!

Dostlarım tanır, okurlar için yazayım…
Torunumun adı: Su
Doğuştan solak, bütün üstün zekâlılar gibi…
Yabancı mürebbiye yüzünden derdini anlatamazsa da…
O I-Pet denilen nesne yok mu, her fonksiyonunu bilir!
Hele Ayiştayın amcasının izafiyet teorisini…
Sitefan Havkink’in “Kara Delikler”ini...
Bir de Azimov’un “Patlayan Güneşler”ini…
Sular seller gibi anlatır, canım benim; her şeyin farkında!

Anlaşılıyor ki dedesinin martılarının peşine düşüp yüzünü semaya çevirmiş…
Kesin geleceğin astroloğu, ne de olsa zamane çocuğu, almış paranın kokusunu!
İşin garip tarafı; “Inti-Illimani” hayranı, nerden duymuşsa sürekli dinliyor…
Ailecek Hasan Abimizi (Mutlucan) tavsiye etsek de, pek itibar etmiyor!
Neyse, ben her zaman söylemişimdir; “şimdiki çocuklar harika!”
Bizimki de aynen öyle!

Fakat ve de maalesef yetmiyor işte.
Kızım ve damadım bakıyorlar günümüze, gidişata…
Her geçen gün karanlığa sürükleniyor Türkiye!
Aslında güveniyorlar sultanımıza…
İkinci çocuk garanti, üçüncü potada…
Ne de olsa itimat meselesi…
Türbanı da taktın mı biricik torunuma, bir de koca…
Ne gerek var eğitime, birey olmaya, özgürlüğe, ekmek parasına…
Kul köle olsun herifine!

Allah yazdıysa bozsun diyeceğim ama artık kocadım…
Ahir ömrümde torunlarımın saadetini görmek isterim!
Niye olmasın?
Lâkin yarın bir gün Su Hanım çıkar da:
“Dede, dede… Bırak her şeyi, M.Kemal’den utanmadın mı?” derse…
İşte o an bittim, hem aydınlığımdan hem insanlık onurumdan
vazgeçtiğim için yerin dibine geçerim…
Bir daha çıkmamacasına!

İyi ki doğdun Su, iyi ki varsın!
Sevgili okurlarım görgüsüzlüğümü lütfen bağışlasın…
Tüm çocuklarımıza aydınlık günler dilerim…
Tez zamanda, bugünden yarına, acilen…
Çünkü onların gülmelerine, barış çığlıklarına tanık olmak
hayatın en büyük mutluluğu olsa gerek…
Bu duygular içinde iyi pazarlar efendim…
Sürç-i lisan ettiysem affola!

Torunum Su ile-15 Ekim 2013



                                                              Macit CÜNÜNOĞLU

30 Kasım 2013

Tarih affetmez!

 
 

 

 
 
Kaçıncı gidişim bilmiyorum, ama her ziyaretimde ayrı bir zevk alıyorum.
Uluslararası şöhreti her geçen gün artan Kariye Müzesi’nden söz ediyorum.
Doğum tarihi VI. yüzyıla (536) uzanan manastır, Ayasofya gibi Bizans
İmparatoru I. Jüstinyen döneminde inşa edilmiş, orijinal adı: Chora (Kora).
En önemli özelliği de Türkiye’deki kiliselerin içinde en fazla mozaik ve
fresklere sahip olması.
Dikilen minaresiyle 1511 yılından 1948’e kadar cami olarak hizmet etmiş…
Ve müzeye dönüşmesiyle birlikte turizmin gözbebeği olmuş.
Ne mutluluk, inançlara gösterdiğimiz saygı sevgiden ötürü kadirşinas
milletizdir vesselâm!
Keşke bu özelliğimiz başta siyasete, hayatın diğer alanlarına yayılsa diyeceğim
ama görünen köy kılavuz istemez, işimiz gerçekten zor!

Sağlık olsun, büyük ideallerin peşinden koşan gönlümüzü minik heveslerle
hoşnut etmek de ayrıca bir keyif…
Hele bir de İstanbul gibi hazinenin kucağında yaşıyorsanız.

Hiç unutmam, genç bir mühendis arkadaşım sormuştu…
“Kariye diye duyarız da, bu mekân nerde?”
Kendisi uzun yıllardır bu kentte yaşayan entelektüel, hemen hemen her
alanda bilgili, donanımlı, bilhassa kadın-aşk-sanat ve spiritüel mevzularda.
Vazgeçtim gitmesinden, adresi dahi bilmeyişine gerçekten çok şaşırmıştım!

Kora Karagümrük/Edirnekapı Fatih ilçesi sınırları içinde, surlara çok yakın.
Fırsat bulursanız gidin görün, dokunun duvarlarına…
Bir de Hz. İsa ile göz göze gelirseniz, emin olun Nirvana’ya ulaşırsınız…
Tabii benim gibi inancınız itikatınız varsa!
Ayrıca Tekfur Sarayı’na da komşu, selâmlayacaktım ama orası bugünlerde
restore ediliyor, inşallah bir dahaki sefere.

Bu kadar antik paylaşım yeter, şimdi gelelim asıl meseleye…
Yoksulluk akıyor tarihî dokuda, sur içinde, gerçek İstanbul’da.
Balat’ta, Fener’de, Çarşamba’da, Zeyrek’te, Ayvansaray’da…
Onca kültürel zenginliğe karşın bölge teslim olmuş açlığa, çarşafa!
Hani büyük Usta sık sık diyor ya; ulusal gelirimiz 11 bin kûsur dolar…
Gel de inan, dünya mirası coğrafyada küçük hayatlar yaşanıyor gecekonduda…
Aslında görünen manzara ne kadar hazin, yürek parçalayıcı…
Üstelik burası Adıyaman, Hakkari değil…
Canım İstanbul’umun tam orta yeri, kâlbi, ruhu, omurgası!

Hadi, dikilen gökdelenlere verdiğiniz izinlerle (belki ortağısınız)
bu güzelim kentin siluetinin içine ettiniz…
Kara çarşafı gösterip türbanı benimsettiniz…
Eski eserlere saygı adına yaptığınız restorasyonlarla epey takdir topladınız…
Hepsine eyvallah!
Ya insan, insanımız?
Utanmadan, sıkılmadan makarnaya-kömüre mahkûm ettiniz ki…
Yüzde elli değil yüzde doksan oy verse bile…
Asla tarih affetmeyecektir, emin olun!

Macit CÜNÜNOĞLU

.

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...