04 Haziran 2014

"Daha dün annemizin..."













Öğretmenlik mesleğinden siyasî nedenlerle ayrılmak zorunda kalmışım…
“12 Mart” süreci, yıl: 1972…
Ver elini İstanbul…
İlk işçilik, ilk sigorta numarasını alış, 8 milyon 500 bin kûsur…
İşyerim şanlı grevleriyle ünlü Demir Döküm…
Silahtar’da, toplam iki bin beş yüz işçi çalışıyor…
Radyatör fabrikası, hammaddesi döküm piki…
Vardiya üç posta, tam gün üretim…
Yine de ülkeye mal yetişmiyor!
Sanayinin başlangıç yılları ve çevre bilinci sıfır (hâlâ da öyle)…
Fabrikanın lağım benzeri atığı dev borularla güzelim Haliç’e akıyor…
Kömür karası, yanlışlıkla düşerseniz magmaya karışırsınız!

Ülke her zamanki gibi sancılı…
Faşizan zihniyetin egemenliği sürüyor…
İşçi sınıfı bilinçlenme, örgütlenme çabası içinde…
Kapatılan TÖS'ün yerini alan Töb-Der hızla büyüyor.
Darağaçlarında, çatışmalarda can veren gençlik önderleri ilâhlaşmış,
ruhları genç nesillere kılavuzluk yapıyor…
Ortam tam anlamıyla kaos!

73 seçimleri nefes aldırıyor ülkeye…
CHP+MSP koalisyonu bir anlamda demokrasinin müjdesi…
Lâkin Kıbrıs bunalımı, küresel petrol krizi ekonomiyi derinden sarsıyor…
Yeniden zor yıllar, sokaklar kanlı, yokluk yaşam biçimi…
Ta ki “12 Eylül” faşizmi ve Özalizm devreye girene kadar!
İlk yarayı bireysel ahlâk alıyor…
İnsana dair şerefli, haysiyetli hayat gailesi beceriksizlik, sünepelik…
Zenginlik, soygunculuk, köşe dönmecilik başarı, erdem olarak algılanıyor!
Ve hikâyemiz köklü değişikler olmadan bugünlere kadar sürüyor.

Bugün ikinci torunum geldi dünyaya…
Ailede müthiş heyecan, bir o kadar da endişe…
Neşenin, sevincin kaynağı belli; yepyeni bir varlık katılıyor insanlık âlemine…
Ya korkular, ya karamsarlık, ya umutsuzluk…
İşte bu duygular kahrediyor insanı…
Çağımız yirmi birinci yüzyıl…
Üzerimde torunlarıma yaşanabilir bir ülke bırakamamanın ağır ezikliği, dayanılmaz utancı!
Ne acı; çaresizim, yüreğim yorgun, verdiğim kavgaya, kavgamıza bakıyorum…
Sonuç sıfır değil, ekside, dip yaparcasına!

Gözlerinin içine bakıyorum bebeğin…
Bir de ablasının, O üç buçuk yaşında, gezegende epeyce kıdemli…
Yuvaya gidiyor, fanatizme varacak boyutlarda takım tutuyor, her kız çocuğu gibi cilveli…
Zaman zaman ağzını bozuyor, genetik olarak yobazlardan hoşlanmıyor…
İyi bir müzik dinleyicisi, en çok Nil Karaibrahimgil’e takılıyor, hani şu “Özgür Kız”…
Solak, boş bulunursanız sağ gösterip sol çakıyor, aynen dedesi (bendeniz) gibi!

Titrek ellerimle mandolinin telleriyle buluşuyorum…
Öğretmen günlerimin ilk heyecanı…
Minik yüreklere sesleniyorum Mozart’ın ünlü şarkısıyla…

“Daha dün annemizin kollarında yaşarken…
Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken…”

Elimde değil, nemleniyor gözlerim…
Daha dün, anneleri geliyor aklıma…
Sendikal bir toplantı için doğumunda bulunamadığım Onur Sıla…
Kollarında “Nehir”, eteğinde “Su”…
Ve akıp giden zaman…
Daha dün annemizin kollarında yaşarken…

Macit Cününoğlu



TC Yurdagül Erdoğan Yemenoğlu
hani hep eskileri karıştıma derdinya;Can kardeş hatırlamadan olmuıyor işte:haklısın benim degözlerim yaşardı.elimizdekilerle mutlu olmayı bilenlerdensin.sağlıkla yaşa ve onların mutluluğunu ,başarılarını ve mürüvetlerini gör.
  • Günay Diren hayat su nehir denizcesine devam ediyor... umutlar yeşeriyor ne mutlu sanaki gönlüne bahar doğdu zaman akıp giderken can dost..


  • .

    03 Haziran 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    03/06/2014 05:32

    İşgalci zihniyet!

    A+
    A-
    Hayat giderek daha sıkıcı olmaya başladı.
    Gezmek, tozmak, gönül eğlendirmek bir yere kadar…
    İstanbul da çare olmuyor…
    O’nun derdi başka, savunmada!
    AKP’li belediye acımasızca saldırıyor…
    En çok yaralanan yeşil dokusu…
    Çılgınlık mabet olup Çamlıca’ya konuyor…
    Köprü olup Boğaz’a çörekleniyor.
    Kısacası, Sultan kafasına göre takılıyor…
    Hazır kıta kadrolar da hayata geçiriyor!

    Dayanamıyor insan…
    Hele de çaresizlik, umutsuzluk…
    Sevgilinin ölümünü izlemek…
    İşkenceyle, dünyanın gözleri önünde…
    Acı, acıdan da öte!

    İstanbul İstanbul olalı böyle zülüm gördü mü bilmem, bilemem…
    Ancak şahit olduklarımız Latin istilasını hatırlatıyor.
    Tabii o zamanki kiracı Bizanslılar.
    Bakmış Türkler geliyor, Avrupa’dan yardım talep etmişler…
    Ve tarihteki ilk Haçlı Ordusu kurulmuş.
    Maksat barbarları durdurup kaybettikleri toprakları geri almak!
    Bir, iki, üç sefer derken…
    Dördüncüsünde kendi kalelerine golü yemişler, hem de beşlikten (bacak arası)…
    Tarih: 13 Nisan 1204
    Bir talan, bir talan…
    İstanbul ağlar, Bizanslı ağlar…
    Nafile!
    Ta 1261’e kadar!
    Altını üstüne getirerek anasını bellemişler canım İstanbul’un…
    Ve Latin İstilası olarak tarihe geçmiş…
    En vahşi, en kanlı, en gözü dönmüş, en Vandal zülüm!
    Üstelik Kostantinopolis Hristiyan, kınalı mumla gelenler de Hristiyan…
    “Hay böyle din kardeşliğine…” diyesim geliyor da Kerbela vakasını hatırlayıp susuyorum!

    Neyse, gelelim İstanbul’un son yirmi yılına damgasını vuranlara…
    Yüzde 99.9’u Müslüman toplumun bağrından çıkmış mücahitlere…
    Mübarekler ya müteahhit ya tüccar…
    Aralarında birinci sınıf gökdelen ustası da var, pazarlama uzmanı da!
    En beceriklileri de Yürütme’de…
    Başları müthiş, tanrının sevgili kulu…
    Umumiyetle sarayda ikamet eder, Dersaadet’e gönülden meftun olup göbekten bağlıdır...
    Meziyetleri sayılamayacak kadar çoktur!

    Lâkin millî iradenin reisi malı gibi âşık olduğu kente kötü muameleyi layık görmektedir.
    Olacak iş mi?
    Nerde çayır çimen, nerde ağaç orman…
    Katli vaciptir!
    Evet, söylemek istediğim tam da budur!
    Ben de çevreci kimliğimle yeşile yaşam hakkı talep ediyor,
    işgalci zihniyeti bütün benliğimle lanetliyorum!
    Çünkü icraatların demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi yok…
    Azınlıkta değiliz, halkın eğilimlerini dikkate alınmayıp yok sayılıyor…
    Sanırsınız yönetenler işgalci güçler!

    Son söz, kıssadan hisse…
    Topladım çıkardım; 57 yıl sürmüş Latin istilası…
    Yine topladım çıkardım; 20 yıl olmuş teslimiyet…
    Aman tanrım, daha 37 yıl var...
    Sen bize kurtuluşu görecek ömrü nasip et…
    Âmin!

    02 Haziran 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    02/06/2014 07:00
      

    Nafile mesajlar!

    A+
    A-
    Cumhurbaşkanlığı seçimleri var ya…
    Kemal Abi turlayıp duruyor, bakalım nereye kadar.
    Ağzı lâfta yapıyor, hem de selefini aratmayacak ölçüde…
    Lâkin MHP’den nane olmayacağını birilerinin çıkıp anlatması lâzım.
    Tecrübeyle sabittir; Gül’ün seçilmesi ortada.
    Yine de dostlar alışverişte görsün misali gezintilerini sürdürürse yapacak bir şey yok…
    Yalnız tuttuğu yol; yol değil, halkımız bunaldı, bilhassa kefensizler…
    Umudu taşıyanlar, yarına güvenenler, her zamankinden daha fazla Cumhuriyet
    değerlerine sahip çıkanlar.
    Çare ana muhalefetin gerçek lideri olmak…
    Yoksa Bay RTE’nin vurguladığı gibi Genel Müdür olmaktan öteye geçemez…
    Ki böyle bir pozisyona politikada yer yok!

    Bazen düşünüyorum da, ülkemiz yetmişli yıllardan daha mı geri…
    Veya tüm kötülüklerin anası, babası, atası “12 Eylül” mü, AKP mi?
    Hiç mi günâhımız yok veya masumlar ordusu muyuz?
    Tamam, çağımız bambaşka bir yöne savruldu…
    Dünya artık tek boyutlu, üst kimliğimiz kapitalizm…
    Egoizm şemsiyesi altında insanlığımızı yaşıyoruz!
    Çözüldü ideolojiler, yerlerde sürünüyor ahlâk…
    Öyleyse  “Ne yapmalı?” sorusuna cevap bulmak zor iştir.
    Bir çırpıda reçete üretemezsiniz, öncelikle toplumsal dönüşümü anlamak gerek.

    Örneğin “30 Mart” seçimleri, yerel merel…
    Ne değişti Türkiye’de, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” türden
    bir fotoğraf mı çıktı ortaya?
    Hiç sanmam, Melih yine aynı Melih, Kadir yine aynı Kadir…
    Boş verin tek tük oynamaları, majör illere bakın…
    Kurulu tezgâh tıkır tıkır işliyor, hızla yayılıyor kirlilik, kabalık hoyratlık
    nüfuz ediyor kentsel hayatın derinliklerine…
    Ve “böyle gelmiş böyle gider” özdeyişini haklı çıkartırcasına akıp gidiyor hayat.

    Ya bizde, ya CHP’de?
    Tık yok!
    Düşmüşüz kendi derdimize, at oynatıp cirit atıyor Sultan…
    Nasıl olsa meydanlar boş, mukaddes devletin imkânlarıyla saldırıyor insafsızca…
    Kâh 1 Mayıslarda, kâh Gezi’de…
    Tomalar yığıyor Taksim’e, 25 bin polis eşliğinde…
    Çünkü biz her zaman çok eksiğiz…
    On binler, yüz binler olamıyoruz.
    Yeryüzünün en büyük gücüne, halk hareketine dönüşemiyor…
    Kolayımıza gidiyor tencere, tava, ıslık çalmak…
    Sefalı balkonlarımız, hamaklı bahçelerimizden protesto sesleri yükseliyor semaya…
    “Duy duy Tayyip, burdayız, palmiyenin dibinde ayaktayız!”
    Yer mi Tayyip, kaçın kurası, ayrıca hangi mücadelelerden geliyor…
    “Farkında mısınız?”

    O ki, doksan yıllık cumhuriyete muhalif, yetmezzz, kalben demokrasiye karşı…
    Laikliği saymıyorum bile, seçim meçim hikâye…
    Otomatiğe bağlanmış sandık, suyun içinde yüzde 50…
    Kürtlerle 58…
    Bizleri duyuyor musun Kemal Abi…
    Vazgeç Devlet’le evcilik oynamaktan…
    Bir kere olsun halkına dön…
    En azından yüzde 27’ye…
    Fikri sabit olma, kulak ver seçmenine…
    Emin ol senden fazla darlandık, üstelik sinir katsayımız tavan yaptı!

    Son kez söylüyorum…
    Tez zamanda parti içinden aday çıkart…
    Söz; yaşına, başına, dişine bakmayacağız…
    Bakarsın körün taşı rast gider, birinci turda tökezletiriz musibeti…
    Bu arada Jakoben tavırları bırak…
    Pragmatik sortiler hiç yakışmıyor çelebi kişiliğine…
    Gözümüzden kaçtı sanma…
    Şov yaptın geçenlerde, yardımcılarından birkaçının icabına baktın…
    Anlıyorum ki önceki gibi sert çocuk olmak istiyorsun…
    Yalnız bulunduğun adres CHP…
    Kâğıt üzerinde “tabanın söz ve karar sahibi olması” ilkesi geçerli…
    Hadi be koçum, onca kusurlarına rağmen seviyoruz seni…
    Lütfen daha fazla üzme bizi, harcama son kalan sermayeni!

    01 Haziran 2014

    Beyoğlu'nun göz yaşları!

    Macit CÜNÜNOĞLU
    01/06/2014 06:01

        

    A+
    A-
    Beyoğlu “Ah Beyoğlu, vah Beyoğlu” dedirtecek kadar çılgın ve gizemli.
    Bir o kadar da renkli, insan seliyle harmanlanan tarih ruhunda yaşıyor.
    Ne zaman Levanten dokuyla buluşsam bir başka kimliğe bürünürüm…
    Davetkârdır Nevizade, Çiçek Pasajı hovarda…
    Ve bir yığın zula, artık özgürlük çağındayız…
    Memleket olmuş Abanoz, kapanmış Foliberjer…
    Neonlu ışıklarında yel değirmeni…
    El sallıyordu kanatları, belki sevda aşk yoktu…
    Ama cazibesi vardı, yetmez mi?

    Ah gençlik yılları…
    Mahpustan yeni çıkmıştı dostum, 12 Eylül süreci…
    Üzerinde işkencenin, Mamak zindanlarının ağır tahribatı…
    Teselli zamanı, ilaç gibi gelecek moral.
    Eski bir örgütçü ve eğitimci olarak aldım pavyona götürdüm…
    Çağlayan Saz’a, Tepebaşı’nda; sahnede bir devrin ünlüsü Muzaffer Nebioğlu, assolist…
    Alt kadroda Yeşim’in babası Dursun Salkım…
    Şarkılar türküler dinledik, dertlendik eğlendik coştuk…
    Derken sıra geldi dansöz faslına…
    Bu arada masamıza konsomatrislerin biri gelip diğeri gidiyor…
    Yukarıda Allah, dünya ahret bacım olsunlar, hepsi iyi kadınlar…
    Bir de kaliteli dinleyiciler, sormayın gitsin…
    Basurunuzu anlatmaya kalkın, memleket meselesi muhabbeti gibi kendinden geçiyorlar!

    Vakit ilerledikçe arkadaşım (sabaha karşı) çakır keyif oldu…
    Fakat komünist ahlâka asla halel gelmiyor, zaten oldum olası prensip sahibi…
    Saz heyetinden Şilili Allende’nin şarkısını istemez mi, Venseromos’u…
    Eli de boş durmuyor, “Yaşasın Sosyalizm” sloganı eşliğinde dansözün
    donuna para sokuşturuyor…
    Ortalık Mahir Kaynak kaynıyor, işin daha fazla cılkı çıkmadan hesabı ödeyip çıktık…
    Yine de güzel günlerdi; acısıyla tatlısıyla…
    Ne zaman Beyoğlu’na çıksam aklıma Çağlayan Saz ile yaşlı dostum gelir.

    Elbette Beyoğlu eski Beyoğlu değil…
    Zaten Pera’dan eser kalmamış, asimile olup mutasyona uğramış.
    Neymiş o; beyler kravatlı, kadınlar makyajlı…
    Baloya gider gibi volta atmak…
    Hadi canım sende, hele de bu çağda!
    Ayrıca ülkede hâkim kültür Kasımpaşalıdan besleniyor…
    Orman kanunundan bir adım önde, evrensel hukuktan epeyce geride…
    Kısaca “Var mı bana yan bakan?” raconu…
    İşte medeniyet, işte Beyoğlu!

    Yalnız son on iki yıldır epeyce hırpalandı…
    Hatta 94’ten bu yana…
    Ne zamanki kutsal el idareyi aldı, Beyoğlu’nun ahı gitti vahı kaldı!
    Çünkü zihniyet tarihe düşman, yeşile düşman, güzele düşman…
    Yerine koyduğu AVM, gökdelen, beton, cami, imam-hatip, kurs, yurt vs…
    Bol miktarda gemi de var ama onlar su da!
    Bu arada sosyal demokrat sevgili Ertuğrul Günay’a bir parantez açmak lâzım.
    Görevde bulunduğu sürece Vandalizmin değirmenine az su taşımadı.
    Örneğin O’nun döneminde yapılan Demirören Plaza…
    Ne b.ka benziyor?
    Görgüsüz, hantal bünyesiyle kelebek konmuş gibi âdeta tarihle alay ediyor.
    Emek gitmiş, İnci sizler ömür, Rebul’un hacı yağı kadar değeri kalmamış…
    Ve Narmanlı sırada…
    Ki o Narmanlı’nın doğum tarihi 1831…
    1880 yılına kadar Rusya Büyük Elçiliği…
    1914’e kadar da Rus hapishanesi (kimler yatmıştır acaba?)
    Ya sonrası?
    Stüdyo, konut, bilâhare yurt…
    Birçok yazarın yanı sıra Aliye Berger, Tanpınar, Bedri Rahmi’ye hizmet etmiş…
    “D Grubu”nun resimlerini sergi salonu olarak kucaklamış…
    Altında Mimoza şapkacısı, Türkiyeli Ermenilerin yayın organlarından
    Jamanak’ın yıllarca merkezi olmuş…
    Ve bu anıtsal bina ne acıdır ki ölüm fermanını bekliyor.

    Karar vericiler: İlçe + Büyükşehir + Dolmabahçe…
    Tekrar edelim, bir kez daha, hiyerarşik sırayla…
    Sultan Sultan Sultan…
    Kesin sonuç, var mı itirazı olan?

    “Beyoğlu’nda gezersin, güzelleri süzersin…
      Sevdiceğim yavrucağım, niçin niçin beni üzersin?”


    Affet bizi Beyoğlu, neyin kıymetini bildik ki senin bilelim?
    Alsınlar başlarına çalsınlar, Beyoğlu olmak kolay değil…
    Ama iktidar olmak için muhafazakâr, demokrat görünümlü yalancı ol yeter!
    Ancak “yalancının mumu yatsıya…” kadar derler…
    Duy da inanma, bizim memlekette güzel ahlâk pazara çıkmış…
    Dönüp bakan olmamış, bilhassa Ankaralı efendiler tarafından…
    İyi pazarlar efendim…
    Beyoğlu’ndan mahur makamında selâmlar.

    31 Mayıs 2014

    Yasak Yaşamlar

    .

    Yasak
    İşte memleket
    Gezi, Taksim, Beyoğlu, Cihangir, Tarlabaşı, Gümüşsuyu yasak.
    Kadıköy, Adalar, Yalova, Avşa, Güzel Marmara, Derdalan YASAK!
    Vapura, trene, otobüse, metroya, at’a, bisiklete binmek yasak.
    Offf, n’oluyoruz yav?
    Desene İstanbul yasak, yaşamak yasak!

    Asabiyim, fevkalâde öfkeliyim…
    Dayanamıyorum artık…
    Yalnızım çaresizim, umutsuzum.
    Bölündü toplum; bölen iktidar…
    Fakirleşti toplum; zengin iktidar…
    Dindarlaştı toplum; firavun iktidar…
    Evet, dayanamıyorum artık!

    Kör kuyular mekânım
    Bir lokma sanat, bir dirhem şarap dünyam
    Ne sevdaya yer var gönlümde ne aşka…
    Bu ben miyim tanrım?
    Ceza mıdır biçtiğin hayat, cehennem zebanisini koydun başımıza…
    Maksatın cennet ülkeyi dar etmek midir kullarına?
    Eğer niyetin kötüyse, işbirliği yapıyorsan yalancıyla…
    İlişkilerimi askıya alıyorum seninle!

    Bak, şaka söylemiyorum…
    Yetti gari!
    Yok nedamet getiriyorsan şu belâyı çek al dünyamızdan…
    Venüs’e mi yerleştirirsin, yoksa Uranüs’e mi…
    Yalnız Ay’a koyma…
    Bakarsın astronot kılığında geri döner…
    Bilirsin, Obama’yla arası iyidir, zaten kendisi Anadolu zencisidir…
    O nedenle bizden uzak sana yakın olsun…
    Hadi, söz dinle…
    İnsanı küçümseme, sen benim beynimde, ben senin…
    Sahi, neyindeyim…
    … ? …
    Ne kadar ayıp, duymamış olayım…
    Yoksa sende mi O’na hayransın…
    Millî iradenin arasına özenle serpiştirilmiş döt kıllarından…
    Vah vahhh!
    Desene işimiz kaldı Marduk’a…
    Olsun, ben de müracaatımı Sümerliye yaparım…
    Haydi hoşça kal…
    Nasıl olsa karşılaşırız sırat köprüsünde…
    Tekrar by, by!

    M.C.

    .
    Macit CÜNÜNOĞLU
    31/05/2014 06:27

             Oktay Rifat'a saygıyla...

    A+
    A-
    Sergiler eskiden pek bir şey ifade etmezdi…
    Dostlar alışverişte görsün misali hızlı turlamalar…
    Uzaktan göz ucuyla bir bakış, hepsi o kadar!
    Yaşlar ilerleyince durum değişiyor…
    En azından algılar, hissiyat…
    Bir başka gözle bakıyor insan…
    Anlamaya, içselleştirmeye çalışıyor.

    Sergideyim, Yapı Kredi Kültür Merkezi, Galatasaray’da…
    “elleri var özgürlüğün” diyor şair, henüz 100 yaşında!
    Ve yüksek huzurlarınızda 1914 doğumlu Oktay Rifat.
    Nazım’ın kuzeni, “Garip” akımının kurucularından…
    “İkinci Yeni”nin yönlendiricisi…
    Dolu dolu yaşanan bir ömür, 1988 yılında şairler cennetine göçen
    ölümsüz insan!

    Oğlu Samih Rifat mimardı…
    Aynı zamanda çevirmen, romancı, şair…
    Tesadüf bu ya, yetmişli yıllarda aynı işyerinde çalışmıştık…
    Her zaman mesafeli, sürekli kitap okuyan biriydi.
    2007 yılında kaybettik, maalesef genç ayrıldı aramızdan.

    Hani “derya deniz” derler ya, “on parmağından on marifet”…
    Bu sözler sanki Oktay Rifat’ı tarif ediyor…
    Avukat, devlet memurluğundan emekli, Vali çocuğu…
    Ressam, babası gibi edebiyatçı, âdeta zirve...
    Melih Cevdet, Orhan Veli dostluğuyla ölümsüzleşiyor…
    Ve bu dünyadan Oktay Rifat geçiyor…
    Geriye kalan yüzlerce eser…
    Ne mutlu O’nu hatırlayanlara, sevip sayanlara.

    Sergi sergi değil; edebiyatçılar, sanatçılar gösterisi…
    Kimler yok ki, en güzel tablolarıyla Nazım’ın annesi Celile Hanım…
    Fotoğraflarıyla Ara Güler…
    İçki masasında Cevat Çapan, Oktay Akbal…
    Ve ölüler kervanı…
    Dünyayı erken terk edenlerden Orhan Burian, ilk fırsatta yazacağım…
    Nevzat Üstün ve daha niceleri…

    Nasırına inat gülümsüyor Orhan Veli…
    Yine mütevazı, yine çapkın, çaktırmadan Mualla’ya bakıyor…
    Ada vapuru şıngır mıngır, Melih Cevdet kahkahalarıyla Homeros’a takılıyor…
    Tavla oynuyor dostlar, kahve fincanları fal peşinde!
    Koskoca bir yüzyıl, yirminci yüzyıl; en yalın insanlarını kucaklıyor…
    İçinden geçen, yaşayan, âşık olan, kavga veren, hapis yatan, sürgüne giden…
    Sevdalı yürekleri bağrına basıyor.

    Yolunuz düşerse Beyoğlu’na, Galatasaray’a…
    Sizi bekliyor Oktay Rifat…
    Bir köşede “Erica” marka daktilosu…
    Bakarsınız içinde acı, öfke barındıran ağıt yazacağı tutar…
    Berkinlere, yitip giden madenci evlâtlarımıza, 301’e…
    Yağlı boya takımı da orda…
    Boş bir tuval götürürseniz doğacak güneşleri ıskalamadan
    kömür karası vicdanların resmini çizer…

    Evet, akıp gidiyor nehirler, geçiyor zaman…
    Ve şiirler yüreğimizde, öksüz satırlar ustamızın kaleminde…

    Mahzun Tarafım

    Benim mahzun bir tarafım vardır.
    Bakmayın neşeli olduğuma;
    Sanki bir başkası içimde;
    Pişman dünyaya geldiğine.
    Bağ, bahçe, deniz kenarı,
    Güzel manzara faydasız;
    Ben hazdan bitiyorum,
    O daima neşesiz

    Alışamadım yıllardır.
    Bu ikinci varlığıma
    Bakmayın neşeli olduğuma
    Benim mahzun bir tarafım vardır.


    Oktay Rifat

    Not:

    Değerli Oktay Amca,
    Bugün 31 Mayıs 2014, bir yıl önce saldırdılar…
    Genç fidanlara, ana kuzularına…
    İstanbul’un tam orta yerinde!
    O çocuklardan toprağa düşen oldu.
    Şimdi yanındalar.

    "Saldıran kimler?" mi…
    Can dostun Sabahattin Ali’ye sor söylesin…
    Biliyorsun, sene 1948
    Aylardan Nisan
    Istıranca dağlarında sopalarla döverek katlettiler…
    İşte aynı zihniyet Taksim’de işbaşında…
    Uzun yıllardır da Türkiye’de…
    Yine vuruyor, kırıyor, göz çıkartıyor, öldürüyor:
    İyiyi, güzeli, doğruyu…
    Bakalım nereye kadar?

    Demem o ki, bugün de yanınıza gelenler olursa…
    Bas onları bağrına, bağrınıza…
    Bil ki gelenler insanın en hası, onurumuz, Gezi’nin çiçekleridir…
    Daha öncekiler gibi…
    Hepsi Berkindir; yaşları on beş, on altı, on sekiz…
    Hazırlıklı ol, sakın şaşırma...
    Canımız, umudumuz, yarınlarımız, göz yaşlarımızdır! 

    30 Mayıs 2014

    Artık İnsanım




    Su gibi akıp geçen zaman...
    İki yıl öncesinden.
    Macit Cününoğlu
    Karanlığı, kaosu geride bırakarak...
    Umudumuzu, sevincimizi taşıyor Ada vapurları...
    Siz de katılın...
    Sait Faik, Hüseyin Rahmi, Yesari Asım, Melih Cevdet...
    Hepsi ordalar...
    Koşun koşun, sevda ile, aşk ile...
    Gün kucaklaşma anıdır.


    Artık İnsanım

    İnsan yaşlandıkça daha mı duygusal oluyor ne…
    Dikkat ettim, son yıllarda okuduğum şiirler, dinlediğim şarkılar
    daha fazla dokunuyor yüreğime, gönül tellerime…
    Sık sık nemleniyor gözlerim…
    Nedendir bilinmez, ağlamaya yakın duruyor…
    İçim kabarıyor, nefes almakta zorlanıyorum…
    Eskilerin deyimiyle “yufka yürekli” olup çıktım!

    Bu durum da aslında fena değil…
    Dile kolay, yüzyıllardır kaskatı yaşa, öz benliğini önemseme…
    Ego denilen yeni yetme fırlamayı ciddiye alma…
    Varsa yoksa siyaset; “Tek yol devrim”, “Kurtuluşa kadar savaş”…
    Hepsi bir yere kadar.
    Ayrıca dönüyor dünya, hem de büyük bir hızla…
    Ömür dediğin nedir ki, okyanusta bir damla, gökyüzünde bir yıldız…
    Fark ettim kusurlarımı, zaaflarımı…
    Şimdi koşuyorum…
    Sevgiye, güzele, aşka…
    Ağlamak iyi geliyor, boşalıyor içim dışım…
    Kocamış olsam da artık insanım!

    M.C.

    .

    Orkestra Allegra

    .

    İki ses, tenor ve kardeş

    Adları Aydın ile Ayhan
    Sesleri birleşmiş…
    Uçmuşlar sonsuzluğa.

    Aslında kirli dünya
    Yalnız dünya mı?
    İnsan ilişkileri ve hepsinden önemlisi sanat.
    Tek tük parlayan yıldızlar
    Çırpınıyorlar, haykırıyorlar Rossini’den…
    Belki duyan olur, kim bilir; belki duygulanan.

    Aydın ile Ayhan, tek ses, tenor…
    Güneşe koşuyorlar…
    Kerem gibi…
    Aryaları gönlümüzde…
    Sesleri yüreklerimizde…
    Çok yaşayın gençler…
    Sizleri duymasam da gözlerim nemlendi…
    Bana yeter, hem de fazlasıyla…
    Sağolun, varolun…
    İnsanlığımı hatırlattınız ya!

    M.C.
    Macit CÜNÜNOĞLU
    30/05/2014 06:19

    Toprağım Kibele!

    A+
    A-

    Koca memeli Kibele bu toprakları vatan olarak durduk yere seçmemiş…
    Bereketli, ulu tanrıçamız ha bire doğuruyor
    “Babalar belli değil(miş)”, kimin umurunda!
    Ayrıca İsa’nın babası belli mi?
    Kimilerine göre Kudüslü marangoz, dinsel çevrelere göre kâinatın efendisi…
    Bazıları da İsa’yı rabbime şirk koşuyorlar ki, ayrılık olsun…
    Gene de yüce tanrı onları affedip sonlarını hayır etsin!

    Aslında “din” denen olgu başlı başına toplumsal psikolojinin konusu…
    Fakat Kibele yok mu, O’nun gönlümdeki yeri ayrı.
    Âdeta aşığım, ne zaman Anadolu’yu gezmeye kalksam her gördüğüm
    höyük tanrıçamızı çağrıştırıyor…
    Multi memeler, Buda’yı andıran yüz, Herkül’ün gücü kuvveti, Zeus’un ihtişamı…
    Hepsi bünyesinde toplanmış…
    Arası Eros’la iyi değilmiş, varsın olsun…
    Zaten aşırı cilve, seksapellik Anadoluluya yakışmaz…
    Ayrıca tanrı dediğin kadın da olsa ağırbaşlı olmalı ki, molla misali itibar görsün!
    İşte tüm bu nedenlerden dolayı memleketlimi çok seviyorum, çoook.

    Bu arada teolojinin derinliklerine indikçe fantastik düşüncelerim zenginleşiyor.
    Örneğin, semavi dinler icat olmasaydı insanlık bu denli savrulur muydu?
    Hemencecik cevap vereyim, koskocaman bir HAYIR!
    Hatta daha iyi olurdu, suyu mu çıkmıştı Şamanizmin, Paganizmin?
    Hadi Buda, Brahma, Şinto, Konfüçyüs, Tao, Dalay, Lama, Dallama, Mao ruhanî lider…
    (Mao kervana yanlışlıkla katıldı, özür. O kapitalizme giden meşakkatli yolun mucidi.)
    Savaşsız, sömürüsüz, mezhepsiz, tarikatsız bir dünyada gül gibi geçinip gidiyorduk…
    Fakat Musa yok mu, isyankâr örgütçü milliyetçi…
    Kafa tuttu firavuna…
    Topladı pılını pırtısını ırkını…
    Ver elini Kenan’a, nam-ı diğer kutsal topraklara…
    O gün bu gündür insanlık rahat huzur görmedi…
    Ne dersiniz, tespitlerim yanlış mı yalan mı?

    Peşinden İsa, dogmatizmde tuzum biberim olsun kabilinden bizimki…
    Oldu mu üç kitap, tanrıya giden üç yol…
    “Seç beğen al” diyeceğim ama herkesin dini kendine.
    Neyse ki imdadımıza Martin Luther yetişti…
    Protestan ahlâkın düşünürü, kuramcısı, uygulayıcısı, tam bir protestocu…
    Yıktı ortaçağı, insan aklının önünü açtı.

    İşte maceramız bundan sonra başladı…
    Musevilikte mezhep var mıdır bilmem, yobazları saymazsak sanırım tek parça…
    Hıristiyanlık malûmunuz; Katolik, Ortodoks, Protestan, Gregoryan, Evangelist, Yehovacılar vs…
    Ya İslamiyet, ben deyim kırk siz deyin kırk bir, paramparça…
    Mübarek din değil imamlar resmigeçidi…
    Her şeyhin bir mezhebi var, asla seçme şansınız yok…
    Doğuştan kodlanıyorsunuz…
    “Nereye mi?”
    Nereye olacak canım, devlet arşivine diyelim de gerisini siz anlayın!

    Bir de Ali var ki, O’nu ayrı tutmak lâzım…
    Peygamber damadı, ayrıca emmioğlu…
    Kılıcının adı Zülfikâr, namı Allah’ın Aslanı…
    Az adam kesmemiş Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te…
    Helâli hoş olsun, gazadır n’apalım…
    Lâkin Muaviye denilen o zalim yok mu?
    Suriye valisi, dinin Göbels’i…
    Kerbela’da kırdırmış Ali’nin soyunu!

    Takdir edersiniz ki biricik sultanımız henüz doğmamış…
    Kasımpaşa ise Bizans’ın sınırları içinde…
    Lâkin ataları sünni, zaten Rize’yi kapsayan Pontus da Ortodoks sünni…
    Her ne hikmetse Ali’yi sever gibi yapıyorlar,  Alevileri sevmiyorlar…
    Alevi denilen kimlik hak-adalet için can veren…
    En azından Anadolu’da...
    Bektaşi, Abdal, Yunus, Karacaoğlan…
    Ama iktidarın mutlak sahibi kesin Yezid…
    Yirmi birinci yüzyıl versiyonu…
    Dar ediyor ülkeyi emekçiye, özgür düşünceye…
    İnsanı insanlıktan çıkartıp küfürbaz yapıyor…
    Din adına, peygamber adına, haşa, sümme haşa tanrı adına…
    Ben ise olanları gördükçe Kıbele’yi daha çok seviyorum; kendimce, sessizce…
    Ve her gün dua ediyorum…
    “Canım tanrıçam, halkıma dayanma gücü, derviş sabrı ver.”

    29 Mayıs 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    29/05/2014 06:52

    Hoş geldin Dünya

    A+
    A-
    Uzun zamandır görüşemediğim felsefeci dostumla buluştuk, sohbet ediyoruz…
    Kendisi sıkı bir sosyalist, hâlâ umutlu…
    Ciddi ciddi devrim bekliyor, hatta yalnız ülkemizde değil,
    Avrupa ülkelerinde bile kapitalizmin tek tek çökeceğine inanıyor.
    O’nun ideolojik bağlılığına, iştahına, enerjisine hayran olmamak mümkün değil.
    Merak bu ya, mücadelenin yolunu yordamını sordum, uzun uzun anlattı…
    İkna olmasam da aktardıkları kulağıma hoş geldi…
    Öylesine mutluydum ki, milattan önceki fantezileri hatırladım!

    Derken lâf lâfı açtı, lâf gündemi, doğal olarak Tayyip’i…
    Ortada yüzde 50, yakında cumhurbaşkanlığı seçimi, iktidarın özgüveni,
    ilkesiz muhalefetin savrulmaları ve küresel dünyanın handikapları…
    Birikim gani, her mevzuya neşter vurduk…
    Bazen konsensüs sağlayıp barış çubukları içtik, çoğunlukla da baltalar elimizde
    özgür düşünceye saldırdık, neyse ki empati düzeyimiz yüksekti…
    Ayrıca hiç değişmemişiz, yedisinde neysek yetmişinde de oyduk…
    Kavgacı, yırtıcı, öfkeli, ukala, bolca anarşist!
    Yine de güzel ve naif duygular, yetmişine merdiven dayamış solcuların
    devrimci ruhu ve didişmesi övünmek gibi olmasın ama kayda değer!

    Hâlbuki madem sosyalist dönüşüm yakın, böylesine lüzumsuz konuşmalara ne gerek var?
    Yalnız bir konuda anlaşamadık, öyle ya, devrimi hangi güçler yapacaktı?
    Daha dün “27 Mayıs”ı idrak ettik, Cemal Aga’nın ruhuna Yasin-i şerif okuduk…
    Askerimiz de kışlaya çekilip güzide demokrasimize iki de bir kafa çıkartmamayı öğrendi.
    Geriye de işçi sınıfıyla köylüler kaldı…
    Fakat köylerde insan yok, hepsi kentsoylu!
    Şanlı proletaryayla ise bu işler nasıl olacak, orası meçhul!

    Yine de Marx amcamın gölgesinde sınıfsal analizler yapmak keyifli…
    En azından ruhumuza işleyen teorimiz tazelenip bilimsel yollar aradık…
    Elbette tarihî materyalist düşünceye uygun, diyalektik kaideler çerçevesinde!
    Fakat bir şey dikkatimi çekti, izninizle paylaşayım…
    Aradan geçmiş kaç yüzyıl…
    Okuduğumuz her temel bilgi hafızamızda.
    Hayret bi şey!
    Örneğin Lenin’in “Nisan tezleri” veya “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”,
    yazan Engels, “Das Kapital”i saymıyorum bile; o baş yapıt, kutsal kitap, âdeta anayasa!
    Aynen kök salmış, beynimize hücrelerimize…
    Çıkması da mümkün değil, belki mezarda!
    O da şüpheli ya, bakarsınız uhrevî dünyada işe yarar!

    Evet, dostla dostça sohbetler yaptık…
    Hatta doyamadık birbirimize, lâkin randevusu varmış, ona yetişecekmiş…
    Yoksa bıraksalar bizi günler haftalar yetmez…
    Devrim işi bu, boru mu?
    Vedalaşırken sordum:
    “Ne tarafa?”
    “Tapu dairesine”
    …
    “Ne iş?”
    “Caddebostan sahilinde daire aldım, 2,5 milyon dolara”
    “Eeee?”
    “Onun muamelesi…”
    “
    Hay senin muamelene, hiktir git”
    diyemedim…
    Ne de olsa kırk yıllık yoldaş…
    Yârin yanağından gayri her şeyimi paylaştığım arkadaş…
    İçimde hüzünle karışık burukluk…
    Uzattığı eli sıktım, sarılamadım…
    Hızla oradan uzaklaştım…
    Aklımda “31 Mayıs”; Gezi’nin yıldönümü…
    Ve torunlarım Su, yola çıkan Nehir…
    Hoş geldin umut, hoş geldin DÜNYA!

    28 Mayıs 2014

    Yıldönümü

    .

    Darbe değildi Gezi
    Külliyen yalan.
    Bir isyandı
    Doğrunun, güzelin, vicdanın başkaldırısı.
    Ağaç olup çoğaldılar
    Ormandılar artık, sevginin bahçesi
    Yürüdüler, haykırdılar, coştular
    “Bu memleket bizim…” türküleriyle.

    Kavga büyüdü
    Sarsıldı iktidar, giderek azgınlaştı
    Yığınlar gürledikçe
    Ölüm yağdı gökyüzünden.

    Düştü toprağa fidanlar
    Kör oldu gözler
    Direnenler yürekli
    Mücadele haklı, onurlu
    Lâkin saraylarda yaşayan efendiler
    Zalim, bir o kadar aşağılık
    Taze bedenler geçerken önlerinden
    Saklandılar…
    Siperleri devlet; asker, polis, toma, akrep…
    İnsanı insanlığından utandırdılar.

    M.C.

    .
    Macit CÜNÜNOĞLU
    28/05/2014 06:19

    Dosta Mektup

    A+
    A-

    Boğazın serin sularıyla ne zaman buluşsam aklıma Leyla Gencer gelir.
    2008 yılında kaybettiğimiz dünya çapındaki opera sanatçımız.
    Vasiyeti gereği cesedi yakılmış, külleri denize dökülmüştü.
    Evet, suda başlayan hayat suda son buluyordu.
    Aslında fena fikir değil, ancak krematoryum ülkemizde yasak, yurt dışında gelenek…
    Keşke bizde de olsa diyeceğim ama binlerce faili meçhul cinayeti görünce;
    “aman, eksik kalsın”, “n’olur n’olmaz!”
    Ayrıca mezar dediğimiz çukur belli, bakarsınız gömüldüğümüz toprakta
    gelincikler açar, serviler boy atar…
    İki de bülbülden name gelirse, sonsuzluğumuz cennet-i mekân olur!

    Dün dostum Orhan’dan (Bayburt) telefon aldım…
    Elli yıllık; öğretmen-editör-danışman-müzisyen-sportmen- gurme-diyetisyen-
    belli seksiyonlarda farmakolog- psikolog-sosyolog ve sayamayacağım onca özellik…
    En önemlisi de opera sanatçısı (bariton) bir gencin babası…
    Kısacası; ağırlığıyla, duruşuyla, pos bıyığıyla hepimizin ustası…
    Karizmatik vatandaş, zararlı maddelerle insanî zaaflar konusunda uzman!

    Evvelsi günkü yazımdan dolayı eleştirip fırçalıyor…
    “Benim gibi adam nasıl oluyor da klasik batı müziğine karşı tavır alır…”
    Hoppala, nerden çıktı?
    Döndüm, yazımı bir kez daha okudum, dostum haklı…
    Çünkü megaloman hocama giydirirken gözüm kararıp evrensel müziği
    hırpalamak bir yana hafiften ti’ye bile almışım…
    Büyük haksızlık, utandım derinden üzüldüm.
    O nedenledir ki huzurlarınızda Orhan hocamdan, Bach amcamdan, Şopen kardeşimden
    ve ismini bu satırlara sığdıramayacağım gelmiş geçmiş gelecek binlerce batı müziği
    emekçisinden özür diliyorum, lütfen kabul buyurunuz.

    Fakat af dilemem Köy Enstitüleri gerçeğini değiştirmez.
    Çünkü bu işi fazla abartıp o okulları devrimin kilometre taşı olarak görüyoruz.
    Yani keman-piyano çalan eğitimli köy çocukları ülkeyi baştanbaşa nura boğacak…
    Ve dağ taş Mozart senfonileriyle inleyecek…
    Dolayısıyla ülkemiz kalkınmış olacak.
    Yaşasın Türk Beşleri, Yaşasın Yunus Emre Oratoryosu!

    Hâlbuki Marx bu meseleyi çok güzel ifade etmiş…
    Diyor ki: “Alt yapı üst yapıyı belirler.”…
    Ne demek?
    Gelişkin ekonomi olmadan (Aş-İş) konçertoyla karın doymaz!
    İşte bu kadar!
    Varsa itirazı olan ya köprü altına ya da cami avlusuna gelsin…
    Yalnız yanında Wagner’den bir CD olsun ki…
    Severim keratayı, Tayyip’i sevdiğim kadar, ne de olsa romantikler!

    Aslında gündeme taşıdığım mevzular derin, tartışmaya açık…
    Uzun yıllardır bir Köy Enstitüsü masalıdır gidiyor…
    Daha doğrusu Batı’ya açılım projesi…
    Hatta direkt asimilasyon!
    Ondan sonra, elde yok avuçta yok…
    Baldırı çıplak vaziyette Pavarotti’yi dinlesen ne olur, dinlemesen ne olur?
    Kendi adıma yine de bayılırım rahmetliye…
    Ulu tanrı eksikliğini göstermesin operanın, balenin, klasik müziğin…
    O dünya bambaşka, ay üstü alfa…
    Galaksiler arası yolculuktan öte, belki kara deliklerde yok oluş…
    Neyse ki geç buldum çabuk ayrılmadım…
    Şükürler olsun, o kültüre aidim…
    Tamam mı Orhan ustam, can hocam?
    Seni seviyor, gözlerinden öpüyorum!

    27 Mayıs 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    27/05/2014 06:44

    Av zamanı, adres: Okmeydanı!

    A+
    A-

    Müstakbel cumhurbaşkanımızın varlığı ülkemizi öylesine kapsamış ki,
    sanırsınız GSM operatörü.
    Onu hesaba katmadan nefes alınmıyor, düşünülmüyor, konuşulmuyor,
    adım atılmıyor, eyleme geçilmiyor.
    Her yerde, her taşın altında…
    Etki alanı sonsuz, belki padişahlardan daha fazla…
    Hatta yurt dışına sarkan boyutta…
    Ne mutluluk, sultanımızın koyu gölgesini hissederek yaşamak…
    İşte ileri demokrasi, işte özgürlük(!)

    Neyse ki sabırlı polisimiz var…
    Çevik kuvvet derviş karargâhı, Tomalar gençlere çiçek dağıtan asrın harikası,
    Akrepler burçlar dünyasından fırlamış astrolojik oyuncaklar…
    Müthiş, can ve mal emniyetini teslim ettiğimiz bu müstesna teşkilat;
    verilen görevleri eksiksiz yerine getirdiği için sevinçten dört köşe…
    İşte ak adalet, işte barış(!)

    Kendi adıma gururluyum, aynı zamanda huzurluyum…
    Ve başta şahsıma, aileme, akrabalarıma, hısımlarıma, dostlarıma, arkadaşlarıma
    sağlanan güvene dayalı lale devrini yarattığı için sultanımıza ve şürekâsına minnettarım.
    Ayrıca Egemen’e, Çağlayan’a, Güler’e ve Bayraktar’a yegan yegan teşekkür ederim…
    Ki necip Türk milletine; doğruluğu, dürüstlüğü, fazileti öğrettikleri için!
    O nedenle de yarınlara umutla, çılgın projelere hayranlıkla bakıyorum…
    Yaşasın Türkiye, Yaşasın 2023…
    İşte dinci ahlâk, işte neoliberalizm(!)

    Sıra muhalefet de, başı kıçı sözüm hepsine…
    Zaten bir araya geleceğiniz yok, vaziyetiniz de patolojik…
    Şunun şurasında 40 gün kaldı seçime…
    Hâlâ yoklama çekiyorsunuz.
    Bir de Demirel’i ziyaret, pes doğrusu!
    Oldu olacak Sokrates’e danışın, Heredot’tan tarih öğrenin…
    Berberler Odası’ndan görüş alın, Bülent Ersoy’dan şarkı dinleyin…
    Hele hele de meyhanemize bir uğrarsanız…
    Bakın görün; Bekri Mustafalar ne orijinal fikirler beyan eder!

    Lütfen biraz ciddiyet!
    Yoksa adam malı çoktan götürdü, bizim derdimiz tarihe not düşmek…
    Aslanlar gibi çarpıştık, yılmadık direndik falan…
    Ancak bir yere kadar…
    Ondan sonrası bol malzemeli popülizm…
    Yatırırsın seçmeni masaya:
    “Bidon kafa”, “Göbeğini kaşıyan adam” OFF…
    “Akkoyunlular” IN…
    Okey mi?

    Sonuç itibariyle sayın seyirciler, bu ülkenin başına ne bela geliyorsa…
    Birincisi İsmet İnönü…
    İkincisi Pensilvanyalı yüzündendir…
    Bunlar el ele vermişler, iktidarın altını oymaktadır!

    Hooop, bir dakika arkadaş…
    İnönü öldü mü?
    Ne zaman?
    Hadi yav!
    Valla hiç haberim olmadı!
    Neyse, bir düşman kaldı…
    Öyleyse mücadeleye devam!

    Keşke işler bu kadar basit olsa…
    Muhalif o kadar çok ki…
    Sorgulayan kaybediyor, Aleviler kafadan eziliyor…
    Geziciler darbeci, ya gerisi?
    Okmeydanı bahane, halkına düşman iktidarlar olduğu sürece…
    Bu filmi daha çok seyrederiz…
    Ne dersiniz?

    26 Mayıs 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    26/05/2014 06:23

    Bestekâr Hocam!

    A+
    A-
    Dün Kabataş Lisesi’nin efsanevî edebiyatçısı Behçet Necatigil’in dünyasında
    minik bir gezintiye çıkmıştım…
    Bugün de besteleriyle uluslararası literatüre girmiş ünlü müzik hocamız
    Turgut Aldemir’i anılarda ziyaret edeceğim, profesör doktor sanatçı.
    Yıl 1965, Öğretmen Okulu yollarına düşmüşüm, aileden ilk ayrılış,
    hasretin yoğun yaşandığı acemi gençlik yılları…
    Anne, kardeş özlemiyle gizli gizli ağlamalar vs…
    Tokat bağlık bahçelik bir il, okulumuz hemen yanı başında…
    Altından geçen sulama kanalında serinleme seansları…
    Komşu Yeşilırmak ise ince kumlarıyla sanki Caddebostan plajı…
    Bir tek farkla, kızlar hayâlimizde, erişilmez yıldızlar PAZAR mecmuasında!
    Hey gidi hey, selâm olsun o güzelim yıllara!

    Yatılı öğrenciyiz (leyli meccani), her şey dâhil devletin himayesindeyiz…
    Kapatılan Köy Enstitüleri geleneği öğretmen okullarında sürüyor...
    İlkemiz; “60 darbesi yetmez”, 61 Anayasası’nın sıkı takipçisiyiz.
    Devrim ateşi sarmış dört bir yanı, savulun geliyor sosyalizmin neferleri!
    Yoksulluk yenilecek, bilhassa kırsaldan seçilen gençler okutulup eğitilecek…
    Ve ülkenin en ücra köşelerine dağılarak aydınlanma görevi üstlenecek...
    Ki yığın eğitiminden geçen halk muasır medeniyet seviyesini hedefleyen
    iktidarları seçsin, canım ülkem de çağ atlasın…
    Proje tuttu, devlet Ortaçağ’a zıpladı, topyekûn hayat din bezirgânlarına teslim oldu!

    Turgut hocamız klasikçi, Bach’la yatıp Şopen’le kalkıyor…
    Okulumuzun müzik odası var, köşede gıcır gıcır Alman malı Zimmermann piyano…
    Dersler keyifli, “Keçi vurdum bayıra” türküsünü kanon formunda söyleyip
    polkalarla ilerliyoruz…
    Ardından “Çıplak Dağda Bir Gece”, bestecisi Rus beşlerinden Musorgski…
    Arılar vızıldıyor eserde, fonda çan sesleri…
    Arada Cinler, periler uçuşuyor…
    Huşu içindeyiz ve çok geçmeden trans hâlinde Nirvana’ya ulaşıyoruz.
    Hocamız mutlu, bizler heyecanlı…
    Birazdan Mandolinle Mozart çalacağız…
    Ne saadet!
    Mayıs kokularıyla harmanlandıktan sonra evrensel bir dâhinin dünyasına girmek…
    Fakat o ne?
    Bir arkadaşımız enstrümanını çalamıyor (şimdi müfettiş emeklisi)…
    Olur ya, alırsın kırık not, oturursun yerine…
    Ne mümkün…
    Asil Türk gencine mandolini konuşturmamak yakışır mı?
    Coşuyor Hoca, aslında ufak tefek bir adam…
    Ancak mutlak otorite, dersin patronu…
    “Türk Marşı” eşliğinde bir sopa…
    Mandolin kırılıyor arkadaşımın kafasında…
    Romantik çağa yakışan bir final…
    İşte o an, nefret ettim Turgut hocadan!

    Yıllar sonra baktım ki hocamız şöhret basamaklarını tırmanmış birer birer…
    Öğretim üyeliğinin yanı sıra bölüm başkanlıkları…
    Orkestra şeflikleri, yurt içinde yurt dışında madalyalı başarılar…
    Ve besteler, klasik müziğin her alanında…
    Eserleri sevenlerinin umurunda, benim değil…
    Çünkü eğitimci olmak, insan yetiştirmek başka bir şey…
    Sanatçı olmak, kendine yatırım yapmak başka bir şey…
    Bir de öz sermayenizi devlet olanaklarıyla zenginleştirdiyseniz…
    Batsın öyle eğitimcilik, batsın öyle öğretmenlik…
    İşte bu nedenledir ki yanarım ben yanarım…
    Çocuk sayılabilecek yaşlarda o şahsı mürşid saydığım için…
    Meğer kendine müslümanmış, hem de narsisizmin zirvesinde!

    Evet, yaşlar erdi kemâle…
    Gün batarken davetiye çıkıyor meşke…
    Elimde udum, yolculuk başlıyor nihaventle…
    Hüzünle el sallıyorum geçmişe…
    Dudaklarımda bir şarkı, yine eski yılların unutulmazı:

    “Ağlamakla inlemekle ömrüm gelip geçiyor
    Devâsı yok, garib gönlüm günden güne eriyor
    Feryâdıma efgaanıma kimse bir ses vermiyor
    Devâsı yok, garib gönlüm günden güne eriyor.”


    Bestekâr Sadi Hoşses’e saygıyla…

    25 Mayıs 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    25/05/2014 06:44

    Bir şair vardı, öğretmen...

    A+
    A-
    Behçet Necatigil’i nasıl bilirsiniz?
    1916 doğumlu şair, öğretmen.
    Daha dün gömdük, tarih: 13 Aralık 1979…
    Babası Kastamonulu Necati Efendi, anası Bedriye Hanım…
    İki yaşında yetim kalan Kabataşlı…
    Talihsiz çocuk; yalnızlık ve aşk…
    Biliyor musunuz, O’nun satırlarına gizlendi…
    Ve ölüm…
    En güzel hâliyle O’na sığındı…
    Yüreğine, yaratıcılığına, dostluğuna!

    Bir ileti aldım dün…
    Öğrencisi olma onuruna erişen aile büyüğüm diyor ki,
    “şiir ve şair nasıl yorumlanır, hocamdan öğrendim.”
    Ne mutluluk!
    Oysa günümüz…
    Edebiyat, öğretmen, diğer teferruat…
    İnsana, insanî değerlere o kadar uzak ki…
    Belki ekmek kavgası, belki rekabet, belki deformasyon…
    Nihayetin de küresel çağ…
    Necatigillerin devri ise 40’lar, 50’ler…
    Varlık yokluk yılları.

    Yalnız insan…
    Çaresiz insan…
    Fakir insan…

    İnsan umut…
    İnsan yarın…
    İnsan edebiyat
    İnsan sanat!

    Necatigil sesleniyor:

    “Sevgileri yarınlara bıraktınız
    Çekingen, tutuk, saygılı.
    Bütün yakınlarınız
    Sizi yanlış tanıdı.”…


    Ertelenmiş hayatlar, gizlenen hasretler…
    Bir başka dünya…
    Ürkek, dikkatli…
    Necatigil çelebi, Kabataş lisesinde edebiyat öğretmeni…
    Ne Marx umurunda, ne Mayakovski…
    Çağdaşı Orhan Veli, öncesi Nazım, bir de Cahit Sıtkı…
    Dizeler basit, aşk yalın, ölüm çıplak…
    Ve karşınızda Behçet Necatigil.
    İnsan bu kadar mı güzel anlatılır…
    Duygular ilmek ilmek…
    Düşünce sımsıcak…
    İllâki sevda olacak…
    Ve ayrılık…
    Sonsuzluğa selâm söyler martılar…
    Ölümün gölgesinde…
    Öyleyse sıra ustamızda, öğretmenimizde:


    BAŞSAĞLIĞI

    Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
    Acılar unutulduktan sonra
    Dönmeliyim.

    Ölümlerin karşısında şaşırıyorum
    Ne desem ki
    Düşünüyorum.

    Kalanları ağlıyor gidenin
    Benim gözlerim kuru
    Herkes bana bakıyor, biliyorum
    İçlerinden geçenleri.

    Başsağlığı dilemek
    Garibime gidiyor
    Ölen öldü, sen yaşa
    Küçültmeye benziyor.

    Beni böyle kitaplar mı yaptı ne
    Kâğıtlarda gidenlere içlenip ağlayan ben
    Hayattaki ölümlerde put gibi duruyorum.

    Ben canavar ruhlu muyum
    Bir ölü evinde tek söz söylenmeden
    Put gibi duruyorum

    Kimse anlamaz derdimi
    Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
    Bir yakınım öldü mü.


    Behçet NECATİGİL

    İyi pazarlar değerli okurlar…
    Şairler diyarıdır bu topraklar…
    Toprağından mı, suyundan mı…
    Şiir üreten gönüller…
    Öylesine bereketlidir ki…
    Necatigiller göçüp gider…
    Ne hayat farkındadır…
    Ne yorgun yürekler!

    24 Mayıs 2014

    "Marjinal" sohbetler!

    Macit CÜNÜNOĞLU
    Macit CÜNÜNOĞLU


    Sitemiz sevimli, okunması rahat, izlenmesi kolay.
    Zaten kuzguna yavrusu marjinal gözükürmüş, bizimki de o hesap.
    Abur cubur yaşamıyor, çör çöplükten arınmış, eli yüzü düzgün.
    Yine de eksikleri yok değil, maksat eleştirel gıcıklık olsun!
    Sebebine gelince; sitemizin manşetleri, haber dönüşümleri hareketli…
    Hem de yüksek düzeyde…
    Kutlarım yetkilileri, bu çağda gündemi yakalamak her babayiğidin harcı değil!
    Lâkin yazar-çizer takımı yok mu, sanırsınız mehteran bölüğü…
    Atalet ruhlarına işlemiş, yaz ki ölem…
    Ne gezer, ayda yılda bir kez, o da lütfederek bir yazı konduruyorlar köşelerine.
    Olacak iş mi?

    Hâlbuki el âlem yazacak köşe bulamıyor, bulanı da işten atılıyor…
    İşte “Gazete Marjinal”, işte fırsat, işte özgürlük…
    Yazsana be kardeşim.
    Boş ver okunma oranlarını; binleri, yüzleri, onları…
    Sadece bir kişiye, evet; tek bir kişiye ulaşabiliyorsak…
    Ne mutlu bizlere…
    Kutsal görev tamamlanmış, maksat hâsıl olmuştur.
    Elbette bence.

    Şaka bir yana, değerli köşe komşularıma saygılarımı sunarım…
    Ancak şu “Admin” yok mu?
    Öyle bir sayfa düzeni yapmış ki, yazar fotoğrafları üst üste yığılınca
    insanın megaloman olmaması mümkün değil…
    Âdeta teşvik ediyor narsisizme, hele de bu saatten sonra…
    3,5 evlilik yapmış biri olarak bir çuval fotoğrafım referans olur mu?

    Çare?
    Konuştum sevgili Mustafa Kımıl ile…
    Verdi gazı, verdi coşkuyu…
    Anında bu fakir kulu şeyhülmuharririn mertebesine terfii ettirdi.
    Hani hoşuma gitmedi değil…
    Epeydir duygularım böylesine okşanmamıştı…
    Bilhassa adilerin adisi sultanımızın dünkü fırçalarından sonra!

    Yine de ha gayret dostlar…
    Gün bu gün, düşünüp zengin fikirler üretmeliyiz…
    Barış için, demokrasi için, özgürlükler insanlık onuru için…
    Yoksa gidişat kötü…
    Dörtnala koşuyoruz diktatörün şefkatli kollarına…
    Artık okşar mı, öper mi?
    Gerisini siz düşünün!
    Evet, haddimi aşıp sürç-i lisan ettiysem affola…
    En derin saygılarımla, sevgilerimle…

    M.C

    .
    Macit CÜNÜNOĞLU
    24/05/2014 06:49

    Ya sabır!

    A+
    A-

    Bu ülkede acı bitmez.
    Hatırlarsınız, yıllar önce Kenan Doğulu söylemişti:
    “Kurşun adres sormaz ki…”
    Şarkı piyasaya 1994’te sürülmüş…
    Aradan geçmiş yirmi yıl…
    O gün de kurşun adres sormuyordu, bugün de!

    Bir yıl önceki Gezi olayları hasat zamanıydı…
    Tek tek biçtiler gençlerimizi…
    Gözler çıkartıldı.
    Kimi kurşunla öldü, kimi dayakla!
    Hani bilinen lâf:
    “Her sabah taze başlangıçtır.”
    Nerdeee?
    Her güne acıyla başladık…
    Dayan dayanabilirsen!

    Başbakan tuhaf konuşuyor…
    Akla, izana, vicdana sığmayan değerlendirmeler.
    Aslında o bir baba, bir dede…
    Gel gör ki siyasî ihtiraslar kör etmiş gözlerini, kurutmuş beynini…
    Sadece konuşuyor…
    Ucu ormana açık; kim alınır, kim üzülür, kim yaralanır, kim kızar…
    Umurunda değil.

    Bilemiyorum, yüzde elli oy'un olağan izdüşümü müdür?
    Hâlbuki rahmetli Menderes yüzde 57’leri görmüştü…
    Yıl: 1954
    Bu kadar fütursuz muydu veya saldırgan mıydı?
    Hiç sanmam.
    Ancak bu, yirmi birinci yüzyılın seçilmiş kralı…
    Kontrolsüz güç, gemi azıyı almış vaziyette kükrüyor, ezip geçiyor!

    Evet, zor günler yaşıyor ülkemiz…
    Gencecik insanlarımız yaprak gibi düşüyor toprağa…
    Kurşun zalim, silah emir kulu, her cinayet faili meçhul…
    Başbakan konuşuyor…
    Müstehaktır dercesine faturayı Berkinlere kesiyor!
    Üstelik teşvik ediyor güvenlik güçlerini…
    Saldırın teröriste, saldırın Alevi’ye, saldırın gence…
    Prim veriyor valiye, emniyete, Mit’e…
    İzliyor halk; sessiz namuslu insanlar, biat etmeyen vicdanlılar…
    Sarsılıyor, kızıyor, kinleniyor, ağlıyor, acılarını yüreğine gömüyor…
    Ancak nereye kadar?

    Aslında bıktık, yorgun düştük…
    Ama yılmadık, umutsuzluğa kapılmadık…
    Ancak biriken öfkemiz, bilenen hırsımız işe yaramadı…
    Çünkü kutsal sandık yalancının hizmetinde!

    Tekrar döndük başa…
    Acılar ülkesinde yaşıyoruz…
    Katlanması zor, direnmek ayrı bir âlem…
    Kûstahın normalleşmesi umutsuz vaka…
    Tramvaydan indi bir kez…
    Saldırıyor insanlık onuruna…
    Onursuzca!
    Ne köylü farkında, ne işçi…
    Haydi hayırlısı TÜRKİYE!..
    Sözün bittiği yerdeyiz!

    4-G’NİN GENÇLERİ

    1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...