04 Aralık 2014

Açıl Usta açıl!

Macit CÜNÜNOĞLU
04/12/2014 09:16

 

A+
A-
Açılım açılım üstüne...
Bakalım bu işin sonu neye varacak?
Aslında sorunun cevabını biliyorum ama bütün mesele halka anlatmak...
“Etmeyin, eylemeyin; kanmayın bu madrabazlara...
Açıldıkları falan yok, bütün dertleri göz boyamak!”
deseniz de;
şimdilik dinleyen yok, belki ilerde.

Evet, alevi meselesine gelmeden önce kısaca laik devlet, seküler toplum
anlayışına bir bakalım...
Ki konu derinliğine anlaşılsın, tarifler yerli yerine otursun.
Bir: Laik birey olmaz, laik devlet olur.
İki: Seküler devlet olmaz, seküler hayat olur.
Yani laiklikle sekülerlik aynı şey değil...
Biri evrensel bakış, diğeri modern hayat tarzıdır.
Buraya kadar anlaştıysak devam edelim...
Alevi canlarım ne istiyor?
Öncelikle Cem Evi...
Neden?
Neden olacak canım; ibadet etmek, ikincisi cenaze kaldırmak için...
Hımmm!
Üzerinde kafa yormaya değer, bin düşünüp bin tartışalım...
Tabii empati yeteneğimizi harekete geçirerek.

Yanılmıyorsam ülkemizde 80 bin civarında cami var...
Diyanet öyle diyor, ayrıca fazlalığından da şikâyet ediyor.
Ancak sultanımız dinler mi...
Hiç cemaati olmayacak Çamlıca’ya bile cami konduruyor...
Vatandaşı da Mecidiyeköy’den teleferikle taşıyacakmış...
Bak şu işe?
Neyse, olur mu olur...
İçmeye ayranı olmayan toplumlarda saraylar da olur...
Cemaatsiz cami de...
Maksat dindarlık yücelsin, şanımız yürüsün!

Eee, ya Cem Evi?
Anasını satayım, oldu olacak; 80 bin de Cem Evi olsun...
Kim tutar alevinin elini...
İsterlerse ülkenin dört bir tarafına en kralını yapar...
Zaten Türk-Kürt diye bölündük...
Bir de Laik-Anti Laik...
Şimdi de Alevi-Sunni...
Neden olmasın?

Yakışır bu topluma...
Madem özgürlükler çağındayız...
Madem etnisiteye, inançlara dair kimlikler ön plâna çıkacak...
Koyverin gitsin...
İsteyen istediği gibi yaşasın!..

Peki, ya ben...
Sahi n’olacağım?
Kim miyim?
Açık yüreklilikle cevaplayayım...
Derdim insan olmak, bu uğurda ölene kadar çalışmak...
Yalansız dolansız, vicdan sahibi olarak...
Alın terinin değerini bilmek, yaratana üretene saygı duymak...
Ve onun kavgasını vermek...
Hepsi bu kadar!

O nedenledir ki işim olmaz camiyle cem eviyle kiliseyle...
Tek derdim emekten yana birleşmek...
Böyle gördüm, böyle ders aldım hayattan...
Yaş altmış beş...
Kalan ömür neyse...
İnsanlık onuru için harcayacağıma...
Yüksek huzurlarınızda söz veririm...
Bilmem anlatabildim mi?
Sürç-i lisan ettiysem de şimdiden affola...
Bu hayat böyle gelmiş, böyle gitmez!

03 Aralık 2014

Bedelli!

Macit CÜNÜNOĞLU
03/12/2014 09:32

 

A+
A-
Bedelli askerlik çıktı...
Vatana millete hayırlı uğurlu olsun!
Lâkin bir tartışalım, derin görüşlerimizi ortaya koyalım...
Değil mi?
Birincisi parayı veren düdüğü çalacak...
Yani “Yaylalar, yaylalar...” türküsünden mahrum kalacak...
İkincisi o kutsal ocağın karavanasından yiyemeyecek...
Ki büyük eksiklik...
En önemlisi de askerlikten yırttığı için talim, terbiye görüp
adam olamayacak...
Bun ne demektir bilir misiniz?
Askerlik öyle bir gurbettir ki, insanı eğer büker; itin kıçına sokar...
Ondan sonra da ananın babanın kıymetini öğrenirsin...
Ayrıca bu tecrübeyi yaşayıp anlamak için psikologlara
binlerce lira dökseniz de nafile...
İllâki o atmosferi yaşayacaksın!

Dolayısıyla, bir başka dünyadır kışla...
Arkadaşlıklarıyla, dostluklarıyla, “görülmüş” er mektuplarıyla...
Bir anlamda hapishane yoldaşlığına benzer...
Allah düşürmesin, kısaca sıkıntılı olsa bile keyiflidir...
Üç beş fotoğraftır...
Hatıradır...
Ballandıra ballandıra anlatılacak, çocuklara torunlara miras bırakılacak...
Bence her Türk genci bu tadı tatmalı...
Vatana millete hayırlı evlat olmalı...
Yoksa Bilal oğlan olursunuz ki...
İstemem, ölürüm de istemem...
Ayrıca asker kaçağı evlattan utanırım, sıkılırım...
Saraylar da dâhi oturamam...
Yedi kat yerin dibine girerim...
Ya da politikacı olup din sömürüsüyle birlikte bir numara olurum...
Ve bol bol maneviyata çalışan nutuklar atar, şiirler okurum!
Canım memleketim...
Emin ol, seni çok seviyorum!

Bir de bu ülke için ölenler var...
Kahrolası savaşlar da...
Sınır boylarında, çatışmalarda...
“On sekiz bin” lirayı denkleştiremeyip askere gitmek zorunda
kalan kurbanlarımız, ana kuzuları...
Toprağa düşen fidanlarımız...
N’olur affedin bizleri, ne değeriniz anlaşıldı...
Ne de bu ülkede barış sağlandı...
Öyle bir bölündük ki...
Yüzde ellimiz yobazın peşine düştü...
Adına da “Millî İrade” denildi...
Diğer yüzde ellinin de, aklı vicdanında...
Gidenlerin arkasından hâlâ ağlar...
Ruhları şad olsun diye dua eder.
Ancak, çaresizlik umutsuzluk ölümden de beter...
“Kalan sağlar bizimdir” tesellisiyle yoluna devam eder!

02 Aralık 2014

Umudumuz Haşim Abi!

Macit CÜNÜNOĞLU
02/12/2014 09:21

 

A+
A-
“Seçim barajı kaldırılırsa yok hükmünde sayarız, karar uygulanmaz.”
Bu lâfı diyen anayasa profesörü, üstelik milletvekili...
Sultanımızın bir türlü bakanlık makamına layık görmediği kuzusu...
Meliyor işte, artık kabadayı mı dersiniz yoksa külhanbeyi mi?
Ne derseniz deyin, hukuka karşı yapılan en büyük ayıp, tek kelimeyle
densizlik!

Hep vurgularım, “demokrasi” herkesin içine sindireceği yönetim biçimi değil.
Öncelikle evrensel değerleri öğreneceksin...
Yetmez, adam gibi içine sindireceksin...
Yine yetmez, sürüye karışıp şımarıklık tuzağına düşmeyeceksin...
Ki azınlıkların, ama bir kişi bile olsa farklı düşüncenin ifade özgürlüğünü
savunacaksın...
Ve insan olacaksın, erdemli, doğru, vicdanlı!

Maalesef, bu tariflere uygun iktidar mensubu bulmak zor...
Hatta yalakaları içinde bile...
Azcık başını kaldıranı anında kapının önüne koyuyorlar.
Eeee, saltanat tatlı, nimetleri ondan da tatlı...
Yiyin efendiler yiyin, bu memleket sizin!

Gelelim “12 Eylül” artığı “baraj” meselesine...
Her şey bir tarafa, kendine demokrat diyen bir kişi barajları savunurken
utanması lâzım ama...
Nerdeee?
Hadi; iktidar uşakları arkasında duruyor...
Anlaşılır...
Ne de olsa ballı makamlar, bal tutan sultanın kıçını yalar!
Ya MHP’ye, MHP’lilere ne demeli?
Ayrıca o tosuncuklardan demokrasi havariliği beklediğimiz yok ama...
Lâf olsun torba dolsun misali madem muhalefetler...
Soruyoruz işte: “Ne halt etmeye yüzde 10’nu savunuyorsunuz?”
Koltuk korkusu mu, Kürt düşmanlığı mı?
Lütfen açık yüreklilikle adını koyun...
Siz muhalif misiniz, yoksa sultanın döt kılı mı?

Valhasılıkelam, bu ülkede demokrasiyi inşa etmek hayâl...
Belki bin yıl sonra...
Anlaşılıyor ki ah ile vah ile geçecek ömrümüz...
Lâf aramızda, CHP’den de bir cacık olmaz...
Mevcut milletvekillerinin önüne sandığını koyun...
Sorun: “Baraj kalksın mı, kalkmasın mı?”...
Yüzde doksanı (başta Baykal) EVET demezse valla da billa da
kalemimi kırarım!
O nedenledir ki politikacılar aheste çeker kürekleri...
Ki halk uyanmasın!

Son söz: Bastır Haşim Abi (Kılıç), son umudumuz sensin...
Fethullahcı bile olsan yık barajları...
Arkandayız, destekçiniz...
Sen bizim yegâne gururumuzsun!

01 Aralık 2014

Kasımpaşa'dan Biga'ya...

 

Kasımpaşa'dan Biga'ya...
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
01 Aralık 2014, 09:20
                           
Sitemizin şirin yazarı sayın “Daşdemir” son yazısında “Uçtum uçtum, İstanbul’a kondum” demiş...Bir de güzel gezi programı önermiş.
Kırk yıllık İstanbullu olarak yürekten katılıyorum...
Söz konusu yerler görülüp gezilsin; insan yarım “Hacı” olur...
Tabii İstanbul hacısı...
Ki, en az kutsal topraklar kadar değerli...
Hatta bir adım ötesi; çok daha renkli, zengin...
En azından üç imparatorluğa başkentlik yapmış...
Yeryüzünde böyle bir kent yok...
Bir de Asya Avrupa izdivacı...
Belki O’nu sevmek meşklerin en güzeli...
Ayrıca Yahya Kemal üstadımız boş yere mi
“İstanbul’u sevmeyen aşktan ne anlar?” demiş...
Ah İstanbul ahhh...
Sevdam benim, biricik yalnızlığım, yokluğum, hiçliğim...
İyi ki sendeyim, seninle yaşıyorum...
Vefakâr aşkım benim!

İlk gelişim bin dokuz yüz altmış dokuz...
Önce Harem, Arabalı vapurun güvertesinden eşsiz Boğaz seyri...
Zihinsel fonda Türk filmlerinden sahneler...
Sirkeci’yle Avrupa’ya atılan ilk adım...
Peşinden Eminönü’nden kalkan Kasımpaşa motorları...
Serde gençlik var...
Dostlarla buluşma ve on gün sürecek misafirlik.

Artık İstanbul kazan ben kepçe...
Cepte üç-beş kuruş harçlık...
Hedef: “Ne kadar çok gezersen kârdır” ilkesinden hareketle...
İt ayağından paça yemiş gibi durmak bilmeksizin turlamalar...
Ne diyelim, artık yaşlandık...
Selâm olsun o günlere...

Yalnız Kasımpaşa’daki ünlü Geyikli sinemasını asla unutamam...
Sürekli üç film oynatıyor...
İlki derin mevzulu, belli ki başyapıt...
İkincisi avantür, sıradan...
Üçüncüsü hafif erotik, o tarihlerde henüz seks furyası patlamamış...
Şimdilerin hacısı dansöz Leyla Sayar’ın bacağıyla idare ediyoruz...
Ve salonda kesif bir duman...
Halkımız esrar içiyor...
Sanırsınız Toma’lar içeriye gaz sıkmış...
Herkes mutlu, kayık gibi...
Gönüller aheste çekiyor kürekleri!
İşte, tam da o sırada; bir anons...
“İnsanoğlu Ay’a ayakbastı”...
Demek ki günlerden “20 Temmuz”...
Islıklar naralar eşliğinde bir alkış, bir alkış...
Uygarlığın geldiği son nokta, insanlığın en büyük zaferi...
Nasıl da heyecanlıyız, sevinçliyiz...
Sanki Türkler Amerika’yı keşfetti...
Ah Sultanımız ah...
Seninle yaşadıkça, veya sana katlanmak zorunda kaldıkça
kim bilir daha neler görüp, yaşayacağız?

Neyse, madem Kasımpaşa’dayız...
Sohbeti ilerletip bugüne gelelim...
Geçenlerde yine oradaydım...
Bu kez Kulaksız’da, Demir Döküm işçiliğim sırasında kaldığım mahalle...
Esnaftan tanıdık birkaç kişiye uğradım...
Balıkçı, pideci, tek tekçi vs...
Bay RTE’nin doğduğu, çocukluğunun gençliğinin geçtiği evi gösterdiler...
Sanırım çok yakında müze olur...
Süleymancıların merkezi caminin yanı başında...
Yakışır ustama...
Nasıl olsa Atatürk’ün izinde...
Kesinlikle sol gösterip sağlamalı...
Ki daha uzun yıllar başımızda kalsın!

Bak gördün mü sevgili Şirin...
Bir yazın beni nerelere sürükledi...
Hiç istemediğim hâlde lâfı dönüp dolaştırıp getirdim Tayyip Amcana...
Sağlık olsun...
Söz, bir dahaki sefere O’nsuz yazacağım...
Tabii becerebilirsem...
Zor ama en azından deneyeceğim...
Biga’ya İstanbul’dan selâmlar...
Ve yeni İstanbul yazılarınla buluşmak umuduyla...
Şimdilik hoşça kalın.

30 Kasım 2014

Şeyhlerin dünyasından...

Macit CÜNÜNOĞLU
30/11/2014 10:30

 

A+
A-
Bizim solcular çabuk çoğalır, aynı hızla da ayrışır...
Parçalanmak için nedenleri çoktur...
Örneğin M. Kemal...
Oldubitti bir yere oturtamazlar...
Kimilerine göre saf kan diktatördür...
Bazılarına göre de çağının en büyük devrimcisi...
Tarihi gerçeklere dayanarak bir türlü orta yol bulunamaz...
Ve tartışmalar, tartışmalar...
Kırk dereden su getirircesine uzayıp giden siyasî polemikler...
Sonuç da, herkes birbirini ajan provokatörlükle suçlayıp yollar ayrılır...
Onlar erer muradına, biz çıkalım kerevetine!

Mevzuu Şeyh Bedrettin’den açıldı...
Hani şu on beşinci yüzyılın meşhur isyancısından.
Satır arası Nazım o ünlü destanı yazmasaydı kahramanımız bu ölçüde tanınır mıydı?
Kim bilir?
Neyse, elli yıllık ressam arkadaşım sosyal medyadaki köşesine:
“Osmanlı astı, Cumhuriyet sahip çıktı” diye bir başlık atmış...
Ve altına Şeyhimizin mezar fotoğrafını koymuş.
“Ne var?” bunda demeyiniz...
Altında bir muhabbet, bir muhabbet...
Sanırsınız yirmi birinci yüzyılın tarih konferansı...
Konuya ilgi duyan dostlarım anında görüşlerini, yorumlarını döşenmişler...
Öylesine ki, bazıları hızını alamayıp işi Türklük gururuna kadar vardırmış!

Hâlbuki işin aslı öyle değil böyle...
Buyrun, birlikte göz atalım:
Tarih 27 Mayıs 1960...
Düdük çalmış, yalan yanlış demokrasi paydos...
İktidarda Kemalist askerler...
Bir başka şeyh; Said-i Nursi de öleli dört beş ay olmuş...
Ebedî istirahatgâhı Urfa’daki Halil İbrahim Cami-i Şerif’in bahçesi...
Yeryüzündeki ilk tapınak, Abraham Sinagogu...
Nam-ı diğer Balıklı Göl Cami-i...
Damarlarında asil kan dolaşan Atatürkçü genç subayların ilk icraatı...
Şeyhin mezarını açtırıp çıkan cesedi İsparta yakınlarına atmak...
Ki mezar yeri belli olup türbeye dönüşmesin.
Yani Obama’nın yaptığı...
Hatırlarsınız, O da Usame Bin Ladin’in aziz naaşını denize atmıştı...
Ki balıklara kutsal yem olsun diye!
Aslanlarım, koçlarım benim...
Mübarekler Baas’ın Türkiye şubesi gibi çalışmışlar...
Aferin onlara, şimdi o ruhtaki subaylar nerde?

Bitmedi, madem iktidarda devrimciler...
Derhal Serez’e (Yunanistan’da) gidilmeli...
Şeyh Bedrettin’in mezarı İstanbul’a defnedilmeli...
Öyle de yapmışlar...
Yıl: 1961
Yalancıktan bir tören, Padişahımız İkinci Mahmut’un ayakucuna gömmüşler...
Adres: Divan yolu caddesi-Çemberlitaş...

Ve benim solcu gardaşım başlık atmış...
“Osmanlı astı, Cumhuriyet sahip çıktı”...
Güya Osmanlı’yı küçültüp, Cumhuriyet’i yüceltecek...
Aslında yaptığı mezar sömürücülüğü...
Veya ölü seviciliği (Nekrofili), Nebbaşlıkta ekstra...
Ancak kime ne anlatacaksınız?

Biz böyleyiz işte...
Boş konuşup boş tartışırız...
Yalanları sever, gerçekleri sevmeyiz...
Üstelik işin doğrusunu da merak etmeyiz...
Maksat muhabbet olsun...
Biliyorum, tatil günü kafanızı ütüledim...
Lütfen bağışlayınız...
İyi pazarlar efendim.

29 Kasım 2014

Dostluk kahvesinden, naklen...

Macit CÜNÜNOĞLU
29/11/2014 09:31

 

A+
A-
Yıllar önce Amerika başkanı söylemiş:
“Ülkeler arası ebedi dostluklar yoktur, ebedi menfaatler vardır.”...
Tamam mı Usta?
Bu gerçeği kafana yaz!
Yoksa çekersin, hem de halkına çektirirsin...
Ve sağda solda ulu orta konuşursun!
Ayrıca sevseler n’olacak?
Alıp yatağa mı gireceksin?

Amma adama çattık yahu!
Eyvallah, millî iradenin yegâne temsilcisinin...
Lâkin bu denli de sağa sola çatılmaz ki...
Üstelik Batı’ya...
Ne istiyorsun el âlemden?
Adamlar işinde gücünde, insanlıksa insanlık, hukuksa hukuk, ekonomiyse ekonomi...
Gül gibi geçinip gidiyorlar...
Gözleri Arap’ın petrolündeymiş, Afrika’nın altınındaymış...
Sana ne, üstüne vazife mi avukatlığa soyunmak...
Ayrıca bin yıllık nizamı sen mi hizaya sokacaksın?

Eh, birine kırk kere “Dünya Lideri” dersen...
Olacağı bu...
Ciddi ciddi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne girmeyi de hayâl eder...
Ortadoğu’ya ayar vermeyi de!
Yemezler Usta...
İçte yeseler bile -ki maalesef böyle oluyor-...
Ama uluslararası ilişkilerde, yani senin anlayacağın dille: Monşer Diplomasisin de...
Yemezler...
Boş yere nefesini tüketme!

Boş ver “dostluk” edebiyatını...
Nasıl olsa keyfin yerinde...
Sıfır kilometre sarayın da hazır...
Münafıklar ne derse desin...
Yok kaçakmış, oda sayısı fazlaymış...
Valla da billa hasetlerinden küstahlaşıyorlar...
Takma kafanı, muhalif ürür kervan yürür...
Hatta oy’un ilk seçimde yüzde altmışa bile varır...
Daha n’olsun...
Sana yan gözle bakanın iki gözü önüne aksın...
Âmin!

Nasıl olsa benim dualar tutmuyor...
Veya tam tersi oluyor...
En iyisi mi sana yüce rabbimden uzun ömürler dilemek...
Bakarsın duyan çıkar...
Gereği yapılır şu fani dünyada...
Biz de derin bir “Ohhh!” çekeriz...
Gözyaşları içinde!

Not: İş bu yazı Yedikule Bostanları’nın yanı başındaki
mahalle kahvesinde halkımızla sohbet neticesinde yazılmıştır...
Adı: “Dostluk Kıraathanesi”...
Çay 50 Kuruş...
Neskayfe yoktur...
İlgilenenlere saygı ile duyurulur!

28 Kasım 2014

Yaşasın Hayat!

Macit CÜNÜNOĞLU
28/11/2014 09:34

 

A+
A-
Mesleğe sıfırdan başlayan bir gazeteci nasıl sınıf atlar?
Bir de aileden gelen miras yoksa ve sermayesi sadece kalemi ise...
Boğaz’daki yalılarda nasıl oturur...
Ki en miniği, en sıradanı beş altı milyon dolardan başlıyor!
Burası Türkiye, “olmaz olmaz” diyorsanız mesele yok...
Ve bir ülkenin en üst düzey yöneticisi kaçak saray yaptırabiliyorsa...
İmamın yellendiği yerde cemaat sıçar!
Kaldı ki cemaat dediğin kim; ruhunu ahlakını vicdanını satmış
kalem erbabı...
Ve bu tür zevattan ülkemizde o kadar çok ki...
Burnunu sallasan her köşe başında karşınıza çıkıyor...
Hürriyet, sabah, star, şafak ve bilcümle havuz medyası arasında!

Örnek mi?
Sırasıyla en temizlerinden başlayayım...
Varan bir: Mehmet Barlas, her devrin adamı diyeyim, gerisini siz anlayın...
Varan iki: Güneri Civaoğlu, tek kelimeyle klas, först kalite, kısaca nambır van...
Varan üç: Ertuğrul Özkök, pop sosyolog, şarap ve kadın uzmanı, Özal hayranı...
Varan dört: Gerisi o kadar çok ki, sıralamaya kalksam sayfalar yetmez.

Evet, bu dünyada herkesin bir bedeli var...
Bu tez siyasetçiler için de geçerli...
O nedenledir ki politikacıyla gazeteciler birbirlerine çok benzer...
Birinin sermeyesi vaatleri, diğerinin kalemi...
Netice itibariyle her ikisi de pazara çıkmıştır...
Parayı bastıran satın alır...
Ve öttürür...
Memleketmiş, halkın çıkarlarıymış...
Hepsi hikâye...
Cüzdan denilen o kutsal değer(!) var ya...
Allah boş kaldığını göstermesin...
İşte çağımızda geçerli en temel ilke!

Durun daha bitmedi...
Bu türlerin çok başarıları, yani döt yalayıcıları...
Danışman olurlar...
Ermeni’sinden jölelisine...
Parlak fikirleri sayesinde dört köşe hayata kavuşup sınıf atlarlar...
Ve bunların rol modelleri İstanbul’da konuşlanmıştır...
Villalarında Yesari Asım şarkıları eşliğinde mehtaba çıkarlar...
Biz de burada kıçımızı yırtarız...
“Sen yanmasan, ben yanmasam...” dizeleriyle!
Hâlbuki devir;
“Lingo lingo şişeler...” devri...
Devireceksin bir büyüğü, elbet çamura batmadan...
Hacı cav cavlar yazsın dursun...
Kesinlikle hayatı ıskalamayacaksın...
Becerebiliyorsan eğer başta Çetin usta, Altan ailesini örnek alacaksın...
Ki dönekliğin de çok kötü bir şey olmadığının farkına varacaksın...
Ve haykıracaksın dünyaya:
Dolce Vita...
Türkçesi Yaşasın Hayat!

26 Kasım 2014

İdolünü sevsinler...

Macit CÜNÜNOĞLU
26/11/2014 08:57

 

A+
A-
Müthiştir Doğu Perinçek...
Başta siyasete, iş dünyasına onlarca değer(!) kazandırmıştır.
Örneğin Şahin Alpay, Oral Çalışlar, Soner Yalçın, Celal Kazdağlı...
Daha kimler kimler...
Bir de iş adamı var ki...
O’na koskocaman bir parantez açmak lâzım...
Adı Ethem Sancak...
Taşıdığı unvanlara gelin birlikte göz atalım:

- 1976-1978 yılları arası Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP) Güneydoğu ve
Doğu bölgeleri sorumlusu ve Diyarbakır İl Başkanı.
- Hedef Alliance Holding Yönetim Kurulu Başkanı, yıl: 2001.
- 2006-2010 yılları arası Brezilya İstanbul Fahri Konsolosu (ne alâka?)...
- Rio Branco Liyakat Nişanı sahibi (Brezilya’nın en büyük ödülü)...
- 2001 yılında “Yılın İşletmecisi”...
- 2005 yılında “Yılın Girişimcisi”...
- 2007 yılında ise TBMM’nin “Millî Egemenlik Üstün Hizmet ve Onur Ödülü”ne
layık görülmüştür...
Durun, daha bitmedi...
- 2010 yılında kurduğu “İslâm ve Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı”nın Yönetim
Kurulu Başkanı...
- 2004-2010 yılları arasında “Türkiye Ecza Depocuları Yönetim Kurulu Başkanı”...
- 2007-2008 yılları arasında TÜSİD Yönetim Kurulu Üyesi ve Sosyal İşler Komisyon
başkanı...
- İstanbul Modern’in Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı (nasıl olmuşsa?)
- İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi...
- TEGV Yönetim Kurulu Üyesi...
- ERG Yürütme Kurulu Üyesi...
- Tüm Süt ve Damızlık Sığır Yetiştiricileri Derneği (TUSEDAD) Kurucu Üyesi...
- TESEV Mütevelliler Kurulu Üyesi (Sevgili Kılıçdaroğlu’da orda)...
- Darüşşafaka Cemiyeti Yüksek Danışma Kurulu Üyesi (bağışçılara duyurulur)...
- Okan Üniversitesi Danışma Kurulu Üyesi...

Veee...
Büyük FİNAL...

AK PARTİ GENEL MERKEZ PARTİ İÇİ DEMOKRASİ HAKEM KURULU (DHK)
üyesi olarak görev yapmaktadır.

İşte Doğu Perinçek, işte öğrencisi Ethem SANCAK...
Canım ülkem; her ikisiyle de gurur duyuyor.
Ah!..
Yazmayı unuttum...
Beyefendi STAR Gazetesi’nin de sahibi...
Evvelsi gün gazeteden bir iki kadrolu yalakayı kovalamış...
Kim karışır, kime ne?
Emir büyük yerden...
Peki, bunları niçin yazdım...
Veya bu tabloyu Viki’den niye arakladım?
Neden olacak canım...
Memleketin hâlini görelim, arif kişiler anlasın diye...
Bir de Sultanımız idolüymüş hazretin...
Eğer küfür etme ihtiyacı hissederseniz...
Adres karışmasın diye!

25 Kasım 2014

Açılım!

Macit CÜNÜNOĞLU
25/11/2014 09:23

 

A+
A-
Bu iktidarla kolay kolay baş edilmez...
Mübarekler “açılım” uzmanı...
Ama her konuda, her alanda!
Memleketin ne kadar birikmiş sorunu varsa oraya açılıyorlar...
Pat diye, hazırlıksız, yalan yanlış, provokatif...
Maksat dostlar alışverişte görsün, gelsin oylar cukkaya!

Hatırlarsınız, ilk Romanlarla başladı...
Bilâhare Kürtler...
Şimdi de Aleviler...
Hepsi de sömürülecek mevzular...
İktidarın en iyi bildiği iş...
Sömür sömür büyü, yüzde elli ikiye dayan...
Oh ne âlâ...
Adama sorarlar; “senin anan güzel mi?”

Elan cevap geliyor...
“EVET”...
Çünkü anaları ataları şeriat...
Başta Gazali, Şeyh Sait, Said-i Nursi, İskilipli Atıf, Necip Fazıl, Gülen Efendi...
Son zamanlarda araya danışman kadrosundan bir de Ermeni dostumuz karışmış...
Adı: Etyen Mahçupyan...
Bakmayın soyadında taşıdığı mahcubiyet kavramına...
Ermeni toplumunun şahit olduğu en büyük dönek...
Evet, evet, yanlış okumadınız; hem dönek, hem satılmış...
Bugünleri sevgili Hrant görse hüznünden bir kez daha ölürdü...
Çünkü can arkadaşıydı, dostuydu...
Yarattığı AGOS gazetesini teslim edecek kadar.

Zaten bu ülkenin başına ne geldiyse bu “açılım” yüzünden gelecek...
Örneğin Arap Baharı’na açılım...
Libya’ya, Mısır’a, Suriye’ye sarkmak...
Ve boyunun ölçüsünü almak...
Bu da yetmezmiş gibi, iki milyon Suriyeliyi ülkemize transfer etmek...
Ortada dönen para milyarlarca dolar...
Madenlerde, tersanelerde, şantiyelerde sapır sapır dökülen gencecik
bedenlerin alın teri, göz nuru!

Evet, açılın bakalım...
Ananızın amcasına kadar yolunuz var...
Çalın çırpın...
Bütün değerleri altüst edin...
Yıkın Cumhuriyet’ten kalan son kaleleri...
Elbet bir gün “DUR” diyecek çıkacaktır...
Eğer bu halkı tanıyorsam o günler de yakındır...
Ve bu vatanın gerçek sahibi namusluların sayısı sizin gibi soysuzlardan
her daim fazladır...
Emin olun...
NOKTA!

24 Kasım 2014

"24 Kasım" aşkına...

 

Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
24 Kasım 2014, 09:53
 

Öğretmenleri onurlandırmak için UNESCO “5 Ekim”i tavsiye etmiş...
12 Eylül cuntası da “24 Kasım”ı...
Tabii M. Kemal Atatürk’le ilişkilendirerek.
Ayrıca her ülkenin kendine göre “Öğretmenler Günü” var...
Bence hepsi zorlama...
Yani hiçbiri bir “1 Mayıs”, “8 Mart” olamaz...
Maksat öğretmenlerin de gönlü hoş olsun!

Gelelim ülkemize; kulak verelim sevgili İlhan Arsel’e...
“Biz Profesörler” kitabında bakın neler demiş:

“Biz öğretim üyeleri, hiç kuşkusuz pek iyilerimiz bulunmakla beraber,
pek çoğumuz yetersiz, bilgisiz kimseleriz.
Dar görüşlülüğümüz ve tutuculuğumuz her türlü tanımlamanın dışında kalır.
Çağdaş anlamda üniversite öğrencisi yetiştirecek olgunluktan çok uzağız;
yetiştirdiğimiz insanların ne kez düşük bilgiler ve zihniyetle bu toplumun
başına bela olduğunu her gün görmekteyiz.
Ülkemiz her gün biraz daha uçuruma yaklaştıranlar da bu bizim yetiştirdiklerimizdir.
Şu muhakkak ki bizlerin kendi kendimize çeki düzen vermemiz, kendimizi
geniş görüşlülükler ve gerçek bilgilerle donatmamız...
Ve asıl önemlisi medeni cesarete sahip, sağlam karakterli kişiler olarak
topluma ve yeni kuşaklara ideal örneği oluşturmamız, emsal sağlamamız...
Ve kısaca haysiyetli aydınlara yaraşanı yapmamız, aklımızı başımıza
toplamamız koşuldur.
Bundan dolayıdır ki bizler, en insafsız, en sert ve hatta en abartmalı biçimlerde
yerilmeli, çuvaldızı başkalarına batırmadan önce iğnenin kendimize batırılmasını
beklememeli ve bizi yerenleri baş tacı etmeliyiz.
Bu yermeleri, bu iğnelenmeleri göze aldığımız ve buna müstahak olduğumuzu
kabul ettiğimiz an, olumlu yönelişe ilk adımı atmış sayılırız...”
Evet, İlhan Hocamızın görüşleri bu...
Bırakalım “Öğretmenler Günü” safsatalarını...
Öncelikle kendimize, eğitim kalitesine bakalım...
Ki yarınlara dair kurtarılacak ne varsa...
Umudumuz yitirmeden, bugünden, hiç vakit kaybetmeden aydınlığın
bayrağına sarılalım...

Yoksa yarınlar çok geç olacak...
Gözlerimizin içine baka baka...
Ceberrut iktidar Cumhuriyet’in temellerini sarstıkça sarsacak...
Gün eğitimi kurtarma günüdür...
İçimizde birazcık M. Kemal aşkı kaldıysa!

23 Kasım 2014

Bir umut

Macit CÜNÜNOĞLU
23/11/2014 09:31

 

A+
A-
Umudun adı yok...
Adı yok, çünkü bu ülkede umutlu olmak için bir neden yok...
Bir nefes, bir çıkış yolu...
Hepsi hayâl.

Dün torunumlaydım, bütün günü birlikte geçirdik.
On beş yaşında, lise öğrencisi.
Eğitimden, sanattan, hayattan konuştuk...
Bir de film izledik, “Ben Hur”u...
Roma İmparatorluğu’nun ihtişamının sergilendiği gösteri...
Üç buçuk saatlik, mesajı üzerine bol bol siyasî yorum yaptık.

Geldik okuluna, eğitim öğretime...
İyi bir lisede okuyor, daha doğrusu şöhreti olan devlet yuvası...
İdare bu yıl Paralelcilerden temizlenip pırıl pırıl kadrolara teslim edilmiş...
Oh ne âlâ, yaşasın muasır medeniyetler seviyesinde yarışacak gençliğimiz...
Binada abdesthanemiz, mescidimiz var...
Hem de haremlik, selâmlık olarak iki parça...
Koridorlar türbanlı dolu, erkek öğretmenler badem bıyıklı...
Ah paranın gözü kör olsun...
Şeytan diyor ki sat evi, ver çocuğu Dalan’ın okullarına...
Bari torunumuz Ergenekoncu yetişsin!

Olmadı işte, kader utansın!
Bir hayırsever sponsor, bir vakıf da bulamadık ki makûs talihimiz değişsin...
Cem Karaca’nın dediği gibi “işçisin, işçi kal” şarkısını dinleyerek
beyhude geçti ömrümüz...
Yine de mutluyum, huzurluyum...
Torunumla el ele, göz göze aşk yaşıyorum...
Aşkların en güzeli, en yalını, en namuslusu...
Mezara taşınacak kadar vefalısı...
Daha ne olsun?

Fakat bunca olumsuzluk arasında bir kitap imdadıma yetişti...
Edebiyatçıları dönem ödevi vermiş...
Bizim Orhan Kemal’den, “Murtaza”yı...
Kadıköy’de tüm kitapçıları dolaşıp en sonunda bulduk...
Şaştım kaldım, piyasayı Ahmet Ümit, Ayşe Kulin, Elif Şafak kaplamış...
Kemallerimiz, Sabahattin Alilerimiz, Burianlarımız karaborsa...
Ara ki bulasın!

Torunumun bir önce okuduğu kitap da “İnci”...
John Steinbeck’ten, istiridye avcılarının yaşam öyküsünün anlatıldığı eser...
Artık diyalektiğin yasaları geçerli, incinin oluşumu sergileniyor ilmek ilmek...
Anlayan için ders niteliğinde...
Hep iddia ederim, herkes Steinbeck’i okumalı...
Hayatı doğru algılamak için, siyaseti, siyasetçiyi yerli yerine oturtmalı...
Ve beklentileri, umutları...
Bize ve gençliğimize, geleceğimize dayatılanların kader olmadığının
farkına varmalıyız...
Yoksa ömrümüz yakınmayla, öfkeyle, küfürle geçer...
İşte bir umut, bir çıkış yolu...
Orhan Kemal’den “Bekçi Murtaza”...
İstanbul’un bir köşesinde, bir okulunda yeniden karşımıza çıkıyor...
Çukurova’da geçen hazin bir öykü...
Memleket gerçekleri...
Gözlerim ışıdı, dört elle sarıldım kitaba...
Ve bir öpücük kondurdum torunumun alnına...
Işığı kucaklarcasına.

22 Kasım 2014

"Cami isterük!"

Macit CÜNÜNOĞLU
22/11/2014 09:49

 

A+
A-
Her gün yazı yazmanın en ciddi tuzağı: Tekrar...
Düştünüz mü okuyucuyu bıktırırsınız, farkında bile olmazsınız!
Örneğin iktidar destekçisi medya organlarından en çok satanı...
Ve bu gazetenin her sabah öten Ardıç puştu...
Utanmadan sıkılmadan sabah akşam cami yazıyor.
“Yazsın, ne var bunda?” demeyin...
Var, çok şey var...
Çamlıca’ya, Taksim’e, Validebağ’a, Göztepe’ye cami...
Nereye varacak bu işin sonu!

Her zaman söylerim...
Hırsızlığın tavan yaptığı devirlerde tapınak yaptırmak modadır...
İnanmıyorsanız Ortaçağ’a bakın.
Papaz, Derebeyi el ele verip bütün Avrupa’yı kiliselerle donatmışlar...
Hem de ne görkem, ne işçilik.
Halk eziliyormuş, umurlarında mı?
Zalimlik, soysuzluk ruhlarına işlemiş...
Engizisyon denilen sırat köprüsünü de icat etmişler...
Bizim “Özel Yetkili” mahkemelerimiz gibi...
Düşünen, sorgulayan, itiraz edeni ateşlere atmışlar...
Cehennem yeryüzüne inmiş...
Zebaniler iş başında, yoksul halk sürünenler sınıfında...
Vatikan mutlu, şatolar huzur içinde...
Saraylarda yaşayan efendilerin belinde cennetin anahtarı...
Bin yıl sürmüş saltanatları!

Evet, tanıdık geldi mi bu düzen?
Sabah akşam yazıyor aşağılık borazanlar...
“Cami isterük!”
İsteyin lan, yazın...
Bizans’ın yalnız İstanbul’da iki bin kilisesi vardı...
Üstelik surları da, ta bin beş yüz yıl önce yapılmış...
Uzunluğu yirmi iki kilometre...
N’oldu?
Ortaçağ’ın, karanlığın simgesiydi...
Yıkıldı mabetler, bir başka dünyaya yelken açtı insanlık...
1492 yılında Amerika’ya uzandı...
Yalancıların iddialarına rağmen!

Tekrar dönersek başa:
Hırsızlığın kol budak saldığı devirlerde cami yapımı hızlanır...
Ki kuldan utanmayanları tanrı affetsin!
Peki, tanrı günahkârları bağışlar mı?
Zor soru!
Kim bilir, ancak ilâhi borunun öttüğü gün belli olur...
Çünkü bu ülkede daha uzun süre hırsızların borusu ötecek...
Muhalefet de kına yaksın...
Bizi MİT mi karıştırdı diye!

21 Kasım 2014

Kime ne!

Macit CÜNÜNOĞLU
21/11/2014 09:04

 

A+
A-
Giriftzen Asım Bey Amasya’dan sesleniyor:

“Cânâ rakîbi handân edersin
Ben bî nevâyı giryân edersin
Bîgânelerle unsiyyet etme
Bana cihanı zindân edersin”


Üstadımız 1851 Teselya doğumlu; müzisyen, asker...
Ve İstanbul İtfaiye Teşkilatı Kumandanı...
Abdülhamid devri, jurnallerle devlet idare ediliyor...
Yıl: 1883...
Asım Bey Amasya’ya sürgün!

Kahramanımız Amasya’yı kucaklıyor, Amasya’da O’nu...
Hatta eniştemiz olacak kadar.
Musiki örgütleniyor Yeşilırmak vadisinde...
Giriftin sesinin öncülüğünde en güzel besteler yükseliyor dağlar arasında...
“Cana rakîbi handân edersin”
Sanatın en güzel dalı serpilip gelişiyor...
Ve Amasya Musiki Cemiyeti olarak karşımıza çıkıyor...
Ülkemizin en eski musiki kuruluşlarından...
Dergâhında nice sanatçılar yetişmiş; bestekârlar, virtüözler...
Öncü ışık sürgündeki Asım Bey!

Bodrum da Amasya ile benzer kaderi paylaşmıştır...
Bağrına basmıştır Giritli Cevat Şakir’i...
Sürgündeki Halikarnas Balıkçısı’nı...
O ki gerçek bir Bodrum sevdalısı, âşık...
O’nun sayesinde tüm dünya tanımıştır balıkçı kasabasını...
Bir güneş gibi doğmuştur Ege’de...
Öyküleriyle, romanlarıyla Halikarnas âdeta yeniden keşfedilip...
İnsanlığın ortak mirası olacak kadar yıldızlaşmıştır.

Bazen bir kişi deriz...
Hafife alır küçümseriz.
Hâlbuki o kişi bir cevherse; ne yapar ne eder yayar ışığını...
İşte Amasya, işte Bodrum...
Bu iki şehir de sürgünlerine o kadar çok şey borçlu ki...
Ayrıca Ermeni’yi, Rum’u kovduk Anadolu’dan...
Sanatın her dalının zarif ustalarını...
Birazdan yola çıkacağım...
İlk durağım Beylerbeyi Sarayı’nın avlusu, kahve molası...
Sonra ver elini Ortaköy, kanaviçe güzelliğindeki camiyi seyrederek
çay ve simit saati...
Eğer güneş yüzünü esirgemezse Ihlamur Kasrı’na geçeceğim...
Balyan ailesinin aziz ruhlarını yâd ederek...
Sahi saydığım bunca değer şimdi nerde?
Düştük bir Küba’daki cami geyiğine...
Ülkenin orta yeri tiyatro...
Komedinin, tuluatın en kralı burda...
Sahnede Yeni Türkiye’nin mimarı...
Maskara olmuşuz cümle âleme...
Ne halkımız farkında, ne sultanımız...
Ben sanatın, sanatçının, yaratanın peşindeyim...
Kime ne!

20 Kasım 2014

Vicdanımızın sesi...

 

Vicdanımızın sesi...
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
20 Kasım 2014, 19:13
                           
 

“Bigazete”
de yazmaya başlayalı şunun şurasında iki hafta oldu...
İlk yazımın tarihi: 8 Kasım 2014...
Lâkin sansür ve denetim konusunda bir yazışma, bir yazışma...
En son değerli Editörümüzden aşağıdaki iletiyi aldım...
Buyrun birlikte okuyalım:

“Lütfen! Amy Redford'un "The Guitar" diye bir film var. İzlemediyseniz öneririm.
Yoksul sınıftan bir genç kızın, iki ay sonra öleceğini öğrenmesi ile birlikte dışa vuran
kafasındaki özgürlükleri yaşaması ve sonrası...
Kötü diye bilinenlerin öğrettikleri ve iyilikleri de oluyor" mesajı da cabası...
Düşünüyorum ki; editör onayı ile sansürün bağı olduğu yargınız değişecek...”
Anında seyrettim, eli yüzü düzgün bir film...
Editörün belirttiği gibi mesajı da güçlü...
Özetle: “Başına ne gelirse gelsin azma, yoldan çıkma...
Eğer azarsan, yoldan çıkarsan; bazen mucizevi sonuçlar da gelir başına!”
Karar elbette sizin!
Fakat filmi torunlarımla izledim...
Azcık yüzüm kızararak...
İkisi de şirinlik abidesi kız çocukları...
Aman da aman, mevzuda neler yok ki?
Romantik lezbiyenliğin zirvesi, yatak sahnelerinin en güzeli...
Fotografik yönü etkili, filmogratifik yapısı sağlam...
Başrol oyuncusu bir içim su...
Dört dörtlük başyapıt...
Editörümüzün tavsiyesi...
Ne yapıp ne edip muhakkak izleyin.

Gelelim sadede...
Benim (yazar değil, yorumcu olarak) tek sermayem devrimci ruhum...
Polisten, askerden, sıkıyönetimden, işkenceden, hapisten korkmadım...
Bilcümle devletten...
Bu saatten sonra düşüncelerimi nasıl sokarım cendereye?
Ayrıca ne demişti rahmetli Bülent Ecevit: “Su kullananın, toprak işleyenin”...
Mübarek sanki Spartaküs...
Bu sloganla meydanlara çıktı, yıl: Bin dokuz yüz yetmiş üç...
Aldığı oy: Yüzde otuz üç...
Al sana iktidar, 12 Mart faşizminden sonra kazanılan en büyük zafer...
Yaşasın devrimci zihniyet...
Yaşasın özgür düşünce.

Son söz: Edep, ahlâk kuralları çerçevesinde eleştiriye, yaylım ateşine EVET...
Dinci faşizme, şeriatın her türlüsüne; ılımanına, sulandırılmışına HAYIR...
İşte bu nedenledir ki vicdanımızın sesi “Bigazete”den haykırıyorum...
İnsanlık onurunu korumak kollamak, savunmak için...
Zaten burdayım!

Haberin var mı?

 

Haberin var mı?
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
20 Kasım 2014, 09:16
                          
 
Hayat dediğiniz nedir ki?
Aklım Bertrand Russell’e...
Bakın ne diyor usta: “Tek kitaplı adamdan kork”...Geçmişim Halil İnalcık hocaya...
Yalnızlığım Gabriel Garcia Marguez’e teslim.
Daha ne olsun, yuvarlanıp gidiyoruz işte!

Kitaplar, kitaplar...
İyi ki varlar...
Okumaya başladığım son kitap “Masalını yitiren dev”...
Adnan Binyazar’dan...
“Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat yaşadım” diyor yazar...
Diyarbakır’dan başlayıp okyanuslara uzanan...
Hem de ne hayat, yoksulluğun pençesinde yeryüzüne tutunmaya çalışan...
Onurlu dünyalar, yitip gitmeyen...
Ve paylaşımlarıyla ses getiren!

Hep söylerim...
Bu ülkede siyaset yazmak eziyetli, bir o kadar da usanç verici.
Öncelikle politikanın vicdanı yok...
İktidar tutkusu bacayı öylesine sarmış ki...
Yalancılık sevap, hırsızlık mübah, niza çıkarmak olağan...
Sükunet, suhulet, izan tedavülden kalkmış...
Tek yol; böl parçala yönet!

Mizahsız yaşayan bir toplum olduk...
Sanatın yerlerde süründüğü koşullarda!
Mehter müziği duyuluyor parklarda, kafeteryalarda...
Rüzgâr kıbleden esiyor...
Kutsal sanılan değerler yüzlerce ayıp örtüyor...
Her gün Mavi Marmara’nın önünden geçiyorum...
Bir hiç uğruna giden dokuz can...
Ve bir zihniyet dalgalanıyor geminin bordrosunda...
Simsiyah bir bayrak, karanlığın ölümün habercisi!

Sonbahar bütün hüznüyle memleketin üzerine çöktü...
Gün geçmiyor ki iş kazaları eksik olmasın...
İşçi kıyımları, genç bedenler, sönen ocaklar...
Akın var akın, toprağa mezarlığa akın...
Utanmazların, yüzsüzlerin dünyasında...
Artık dayanmıyor yürekler...
Alçaklar dört bir yanda...
İhtiras, kibir, para hırsı yükselen değer...
İnsanlık "off", vahşi kapitalizm "in"...
Üstelik milliyet, din soslu!
Ne halk farkında ne tanrı...
İktidarın karanlığında koşuyoruz kıyamete...
Sıra sıra dizilmiş melekler...
Gülümseyerek el sallıyor zavallı hâlimize...
“Haberin var mı kör duvar?”

19 Kasım 2014

Kızıma...

Macit CÜNÜNOĞLU
19/11/2014 08:20

 

A+
A-
Otuz beş sene önce bugün bir kızım oldu.
Adı: Onur Sıla
İki torun verdi bana, Su ile Nehir...
Ve ben Cahit Sıtkı’ya uzanmışım, “35 yaştan” mısralar mırıldanıyorum...

“Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?


Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.


Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”


Günlerden 15 Kasım 1979, bir kaza, Haydarpaşa açıklarında...
Çarpışan iki gemi, patlayan tanker...
Independenta, 43 cana mezar oluyor Marmara.
Hemen ertesi günü, Fatih semtinde öğrencilerinin gözleri önünde
bir öğretmen vuruluyor, tarih 16 Kasım 1979, adı: Talip Öztürk...
Eğitim hareketinin önderlerinden, özü sözü bir yiğit adam...
O’nu da andık üç gün önce, mezarı başında...
Aradan geçmiş otuz beş yıl...

Durulmuyor ortalık, ülke hızla 12 Eylül faşizmine yol alıyor...
19 Kasım 1979, eski milletvekili İlhan Darendelioğlu indiriliyor
evinin önünde...
Kötü günler, acı günler, kanlı günler...
Ocaklar sönüyor birer birer.
Yaşananlar tam bir felâket!
Evet, bugün kızımın doğum günü...
O’nu ve torunlarımı nasıl bir gelecek bekliyor?
Merak etmeden duramıyor insan...
Gidişat karanlığa, ülke sorunları dev gibi...
Hele torunlarımın, Su ile Nehir’in başına özgürlük kelepçesi vurulmak istenirse...
TÜRBAN...
Nasıl dayanır yüreğim?

Neyse, kötü şeyler gelmesin aklıma...
İyi düşün, iyi şeyler olsun hayatta...
İyi ki doğdun canım kızım Onur Sıla...
İyi ki varsın...
Yoldaşım, arkadaşım, dostum...
Sen benim gururumsun.

.

18 Kasım 2014

Sol Ayak

Sol Ayak
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
18 Kasım 2014, 08:19

Sevgili Orhan Veli bir şiirinde diyor ki,

“Sarhoş oldum da
Seni hatırladım yine;
Sol elim,
Acemi elim,
Zavallı elim!”
Necip Fazıl ise “sol” eline karşı acımasız, zalim...

O da “Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim; görevi olmasaydı
sol elimi keserdim”
diyor!

Bak şu sapığa?
Metafor da olsa insan elini keser mi?
Kim bilir, belki bu zihniyet iktidara gelse solcuların alayını keser...
Çünkü öfke, kin öylesine derin ki...
Âdeta hastalık...
Zaten Necip Fazıl baştan sona hastalık...
Tamam; iyi şair, sağlam şair...
Fakat beyni, uyuşturucuyla zehirlenmiş düşünceleri, ideolojik duruşu...
Bizden uzak olsun, öğrencisi sultanımız alsın, tepe tepe kullansın!

En iyisi mi biz Orhan Veli’ye takılalım...
Gönüllerin şairine, samimi mi samimi, bir o kadar da yalın.
Ne diyor mısralarında; “acemi elim”...
Hakikaten sol elin acemiliğini bir tarafa bırakırsak...
Türkiye solu da acemi, yalnız ve dahi başarısız.
Öncelikle bir araya gelmeyi beceremiyor.
Parti çok, şef çok, dünya görüşlerinde derin farklılıklar var...
Hâlbuki sağ bütüncül...
En azından seçmen oyları bir partiye akabiliyor...
Ayrıca parti tasfiye edip tarihin karanlığına gömebiliyor.
Örneğin ANAP, DYP...
Dünün iktidar ortakları...
Şimdi yoklar!
Bir de sağın önderleri, akil kişileri...
Sık sık televizyon ekranlarına çıkıp ders niteliğinde akıl veriyorlar...
“Türkiye demokrasisi topal, sol ayağı yok” diye...
Haklı olmasına haklılar da, ne kadar dürüstler...
İşte orası tartışmalı...

Evet, bu duygular içinde dün akşam bir kez daha “Sol ayağım” filmini izledim...

Başrolünü Daniel Day-Lewis’in oynadığı, beyin felçli İrlandalı yazar, ressam, şair Christy Brown’ın hayat hikâyesinin anlatıldığı filmi...
Filmin kahramanı “sol ayak”...
Yanlış okumadınız, izleyenler bilir, “sol ayak”...
Yaratan, üreten ve insanlık onurunu yılmadan, yıkılmadan ayağa kaldıran
“sol ayak”...
Biz de hiç olmayan...
Utandım...
Neden mi?
Bir solculuğumdan, iki örgütsüz oluşumdan...
Üçüncü şık...
O yok...
Ayrıca bu kadarı yetmez mi?

17 Kasım 2014

Aşkıma...

Macit CÜNÜNOĞLU
17/11/2014 07:20

 

A+
A-

Christoph Daum’u ciddiyetiyle, duruşuyla, yardımseverliği ile çok severdim...
Ta ki kokain skandalına karışana kadar...
Hem de en başarılı olduğu dönemde, Bayer Leverkusen takımının başındayken...
Sonrası malûm, itiraflar, para cezasına çevrilen mahkûmiyetler falan filan...
Gel gör ki Almanya’da aforoz edilen Daum ülkemizde yine iş buldu, anlı şanlı
birinci lig takımlarımız O’nu paylaşmaktan geri durmadı...
Normaldir, oldubitti hoşgörülü toplumuzdur.

Örneğin 17-25 Aralık skandalları...
Ortaya saçılan para makinaları, ayakkabı kutuları, içi döviz dolu kasalar,
kol saatleri, masa saatleri, duvar saatleri vs...
Hepsi hikâye, hırsızlar soysuzlar rüşvetçiler suçüstü yakalanmış...
Seçmen sandıkta başına taç yaptı!
Varsın olsun, yine de hoşgörülü olmak meziyettir!

Fakat gündeme oturan bir de Deniz (Seki) kızımız var...
Buğulu ses, gerçek bir müzisyen, gerçek bir sanatçı...
Hele “böyle gelmiş böyle gider” şarkısını bir söyleyişi var...
Müthiş, kıvrak dansıyla eşlik etmesini kırk kere seyretsem doyamam...
Sesse ses, güzellikse güzellik, tanrı yaratılış sürecinde malzemeden çalmamış...
Tek kelimeyle hayranıyım, moda deyimle fanlarındanım...
Lâkin Daum gibi O da kokainci...
Üstelik satış işlerine karışmış...
Ah be kızım, bu boku içtin içtin...
Ne diye işi ticarete dökersin?

Ayrıca bu naneyi yemeyen mi kaldı?
Hele sizin dünyanızda...
Sırlamaya kalksam magazin âlemi resmigeçit yapar!
Neyse, hoşgörü de bir yere kadar.
Bak, paçayı ele verdin, çek cezanı...
Oh olsun!

Şaka, şaka...
Kıyamam ben sana...
Herkese şükür de, kılıçlar sana gelince mi keskin?
Bu toplum bağışlanan ne reziller gördü...
Siyasetçisinden, askerine polisine kadar...
Nice katiller af edilip aramıza karıştı...
Onları da saymaya kalksam İstanbul’dan Amasya’ya yol olur...
Dile kolay, on yedi bin faili meçhul cinayet...
Ne gören var ne bilen...
Sadece on yedi bin sönen ocak, kanayan yürek...
En meşhur özdeyişimizdir...
“Ateş düştüğü yeri yakar”...
İşte böyle canım kızım...
“Suçsuzum, bu ülkede adalet yok” diyorsun...
Haklısın, yerden göğe katılıyorum...
Fakat karşında duruyor iki buçuk yıllık mahpusluk...
Davan AYM’den döndü döndü...
Dönmezse paşa paşa yatacaksın...
En azından içerdeki süreyi iyi değerlendir...
Erich Frohmm’un “Sahip Olmak ya da Olmak” kitabını muhakkak oku...
Belki kusurlarından, zaaflarından arınmış olarak dönersin aramıza...
Bilirsin, senin gönlümüzdeki köşkün ayrıdır...
Ayrıca başımızın üstünde daima yerin vardır...
Bu duygular içinde gözlerinden öperim Denizim...
Seni hep özleyeceğim...
Platonik aşkım benim!

16 Kasım 2014

Papazın dünyasından...

 

Papazın dünyasından...
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
16 Kasım 2014, 12:18

Kilisede vaaz veren yaşlı bir papaz, kendisini dinleyen dindaşlarına
 şöyle diyormuş:

“...Bizi kötülüklere sürükleyen bir takım kuduz köpekler vardır ki, ta içimizde tüner ve engel olmadığımız sürece bizlere hükmeder. Bunların kıskançlık, haset, şehvet gibi şeylerdir ve her biri en azılı şeytandan da beterdir. İçimizdeki bu kuduz köpekleri teker teker öldürmedikçe selâmete çıkmamız ve cennetlik olmamız mümkün değildir. Örneğin, ben kendim, uzun yıllar uğraştım ve bunda başarılı oldum; kıskançlık denen o kuduz köpeği boğdum; hele o şehvet denen en azılı köpeğe gelince, onu da ezdim, yok ettim; işte şimdi rahata eriştim.”

Konuşmasının tam bu noktasına gelince, arka sıralarda oturan birisi dayanamayıp kalkmış, papaz efendiye şöyle haykırmış:
“...Muhterem Peder, bana öyle geliyor ki, o sonuncu köpeği siz kendi ellerinizle öldürmediniz, eminim ki o kendi eceliyle ölmüştür.”
Camide bu muhabbet olur mu bilmem...
Hele de hocaya karşı gelmek...
Mümkün değil, zaten bugüne kadar ne kadar camiye gittiysem hocanın dışında konuşan vatandaş görmedim...
Bir de Cüppeli veya Gülen Efendi sazı ele almışsa...
Sıkıysa karşı dur, anında müritleri uçururlar kelleni!
Yalnız papaz efendiyi dinlerken aklıma bir köpek daha geldi...
İnsanın içinde yaşayan yalancı köpek...
Ki, “o” kuduzdan da, hasetten de, şehvetten de beter.
Nasıl yani?
Efendim bu köpeğin zararı ev sahibine olsa iyi...
Fenalıkları çevresine, halkına...
Yalanlarla kandıran yaratıklar yeryüzünün en tehlikelisi!
Öyle değil mi?
Örneğin ülkeyi ele geçirebilir, saraylar yaptırıp zevk-i sefa içinde yaşayabilirler...
Bu da yetmez, komşularına dalar...
Ve piyasaya çıkıp “en büyük benim” diye hava atarlar!
Hadi canım, olacak iş mi?
Baksanıza papaza, içindeki zararlı köpeklerin birini katletmiş...
Diğeri de eceliyle ölmüş...
Yalancısı olsa ne yazar, onu da boğar.
İşte burası tartışmalı...
Eğer papaz efendi gözünü dikmişse Vatikan’a, Papalık makamına...
Ve bunun yolu da yalandan geçiyorsa...
Ne Tanrı tanır ne İsa...
Millî irade der, din-iman der, tek millet tek bayrak der...
Zıplar iktidara!
Peki, örneği var mıdır?
Uzağa gitmeye, Amerika’yı yeniden keşfetmeye lüzum yok...
Zaten orayı da biz bulmuşuz...
Öyle diyor sultanımız...
Bakın, görün içinde yalancı köpek yaşayanlara...
Ülkemizin efendisi, yarınlarımız geleceğimizdir.
Ve YALAN bundan böyle resmî ideolojimiz, yakın tarihimizdir...
Ve ne yazık ki yalancı köpeğin eceliyle ölmesini beklemekten başka çaremiz yoktur.
Nokta!

Bi sus Usta!

Macit CÜNÜNOĞLU
16/11/2014 08:45

 

A+
A-
Sultanımız tarih yazıyor, yakışır!
Bakın Amerika kıtasının keşfi için ne demiş:

“Latin Amerika’nın İslam’la tanışması 12. yüzyıla kadar dayanır.
Amerika’yı Kolomb değil, 1178’de Müslümanlar keşfetti.
1178'te Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmıştı.
Kristof Kolomb anılarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir
caminin varlığından bahseder.
Ben şimdi Küba’lı kardeşimle konuşurum.
O dağın tepesine bir cami bugün de yakışır.
Yeter ki izin versinler, olur desinler. Yani Kolomb daha Amerika
kıtasını keşfetmeden İslam dini kıtada inkişaf etmiş, yayılmıştı.”


Bu mudur bu, var mı aksini iddia eden?
Demek ki Kristof Kolomb büyük bir yalan!
Ah kafirler ahhh!
Tertemiz bilgi dağarcığımızı nasıl da kirletmişler...
Olacak iş mi?
Beş yüz küsur yıldır İspanyolları keşiflerin öncüsü zannet...
Kasımpaşa’dan bir delikanlı çıksın...
İETT işçisi, topçu, şimdilerde nambır van...
Tarihsel gerçeği yüzümüze vursun!
Oh may gart!

Artık kime nasıl inanacağımızı şaşırdık...
Üstelik Tanzimat’tan günümüze “Batı, Batı” diye kıçımızı yırttık...
Gördünüz mü bilgi deformasyonunu?
Neyse ki sultanımız tam zamanında müdahale etti...
Ve Hristiyan dünyasının elinden bayrağı alıp...
İşin hakiki sahibine, Müslümanlara teslim etti!

Bu arada İslâm âlemiyle ne kadar övünsek azdır...
Hamasım, El-Kaidem, Işidim, Hizbullahım, İhvanım benim...
Bastırın lan, kesin biçin vurun...
Tüm dünyaya keşifçi ruhumuzun varlığını bir kez daha kanıtlayın...
İkiz kuleleri yıkmanız “yetmez ama EVET!”...
Referansımız Endülüs...
Yükselsin kutsal bayrağımız Çamlıca’da, Küba’da...
Camiler kışlamız, kubbeler mihver...
Sahi, gerisi neydi?

Ah Usta ahhh!
Ustalık döneminde bunlarda mı gelecekti başımıza...
Tamam, her naneden anlarsın, yeteneklerin izanın tanrının lütfu...
Eyvallah!
Fakat tarih konusunda bari konuşma...
Ayrıca sen tarihin labirentlerini Cilvegözü sınır kapısı mı sandın...
Suriye’ye dalar gibi daldın Amerika kıtasına?
Bak bu millet sana saray yaptırdı...
Kıçında donu olmayan halk...
Sen rahat edesin, bin odalı evinde dolaşasın diye...
Otur oturduğun yerde, Emine’nin dizinin dibinde...
Sakın bir daha konuşma...
İllâki konuşacağım diyorsan da...
Bakara makara süresini oku...
Ki bu millet seni molla sansın!
Okey mi Usta...
Alooo, orda mısın, Atatürk’ün ormanında mısın?
Ses versene u...

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...