16 Aralık 2014

Tavsiyename!

Macit CÜNÜNOĞLU
16/12/2014 08:52

 

A+
A-
“İki arada bir derede kalmak” özdeyişimiz vardır...
Sanki bizim için söylenmiş.
Ne Batılı olabiliyoruz ne Doğulu...
Üstelik kendimiz de olamıyoruz.
Nasıl olalım ki?
Devlet dediğimiz aygıt yirmi birinci yüzyılda cemaatle hesaplaşıyor...
Öyle ki Hizmet adlı örgüt devletin bütün kademelerine nüfuz etmiş...
On iki yılda da ülkeyi kendi görüşü doğrultusunda dizayn etmiş...
Şimdi ise final...
17 ile 25 Aralık milat olmuş...
Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet tescillenmiş...
Kanlı bıçaklı ayrılık zamanı!
Vay sen misin ipliğimizi pazara çıkaran?
Al sana, al sana?

Operasyonlara gülüp geçiyorum, ya siz?
Öncelikle gelişmelere din tacirlerinin kavgası olarak bakıyorum...
Ki görünen manzara o...
Ayrıca bir tarikatçı bir tarikatçıya demiş ki,
“dibin benden kara!”...
“Hay sizin dibinize, yedi ceddinize” deyip saydırıyorum...
Yoksa ciddiye alıp dert edinirsem; tansiyon hastası olurum ki...
Neme lâzım, hele bu yaştan sonra...
Koy verin gitsin, üzülürsem namerdim...
N’olcak işte, katkısız din bezirgânları, yesinler birbirlerini...
Al birini vur öbürüne!

En iyisi mi “sil baştan” yapmak...
“Kelin merhemi olsa” safsatalarına takılmadan CHP’ye öneri götürmeli...
Nasıl yani?
Aktarayım efendim, müsaadenizle:
Bir kere devlet-i âli yeniden inşa edilmeli...
Bunun da yolu 1924 Anayasası’ndan geçiyor...
Boş verin demokrasiyi, millî iradeyi...
Mademki Cumhuriyet yeniden yapılandırılıyor...
Sosyal demokrat olmak yetmez...
Devrimci olmak lâzım!

Gerisi kolay, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu devreye sokacaksın...
Ki öğretim birliği sağlansın, evlâtlarımız nurlu ufuklara koşsun...
Bir de İmam-Hatipler...
Gözünün yaşına bakmayıp alayını kapatacaksın...
Yetmez!..
Türbanı da başta okullardan, kamu işyerlerinden söküp atacaksın ki...
Memleket rayına girsin!
Ayrıca soldan kimseye zarar gelmez...
İnsanın biraz yoksul yaşar ama (çünkü bizimkiler ekonomiyi bilmez)....
Yine de solcunun alnı açıktır, onurludur, vatanseverdir, vicdanlıdır...
Öyleyse; haydi CHP...
Bırak kayıkçı kavgalarını, rotayı sola çevir, statükoculuktan çark et...
Yaşayıp göreceksin; güneşli günler yakındır!

15 Aralık 2014

Oh be, nihayet!

Macit CÜNÜNOĞLU
15/12/2014 08:22

 

A+
A-
Devlet-i Âlimiz “İN” ziyaretine başladı...
Emir büyük yerden...
Zaman ile Samanyolu tarumar!
Rahmetli anam sık sık “Yaşa yaşa gör temaşa” derdi...
Aynen öyle...
Olan biteni şaşkınlıkla izliyorum...
Ne operasyon ama?
Darbe, darbe...
Aksaray orijinli göstere göstere nifak yuvalarına el koyma...
Helâl olsun Sultanımıza, sözünün eriymiş...
“Çökerteceğiz” dedi, anında görüntü!
Demek ki HSYK düzenlemeleri işe yaramış...
Artık memlekette iktidarın emrinde hâkimler, savcılar var...
Oh be!..
Nefes aldı Türkiye!

Neydi o eski hâl?
Bir savcı çıkıyor ortaya, öz tarikat evladı...
Elde tespih, memleketi âdeta hizaya sokuyor...
Olacak iş mi?
Suçlu suçsuz yıllarca hapis yattı insanlar...
Hatta bu ülkenin Genelkurmay Başkanı “Terörist başı” ilân edildi...
Elbette Balyozcuları, Ergenekoncuları savunmak bana düşmez ama...
Yine de hak, hukuk, adalet prensiplerinden ayrılamıyor insan...
Çünkü muhalifiz, hem de soldan...
O nedenledir ki burnumuz çıkmaz boktan...
Gelen vurur, giden vurur...
Hele darbe zamanları...
Hapishane kapıları açılır ardına kadar...
“Buyrun solcular”...
Görülecek hesabımız var!

Bence son operasyon iyi oldu...
Can-ı gönülden destekliyorum.
Aferin Tayyip’e, yürü koçum, arkandayım!
Yoksa çoluk çocuğumuz kalacaktı Hizmet’in eline...
Rol modeli salya sümük bir hoca müsveddesi...
Ne konuştuğu anlaşılır, ne vaazları...
Üç kuruşluk Arapçasıyla lânet okur...
Ki bendeniz Cüppeli takipçisiyim...
Onun mizah anlayışının hastasıyım!

Evet, gidişat iyi...
Osmanlıca, türban derken ilerliyoruz hayatın derinliklerinde...
İşi sıkı tutuyor Sultanımız...
Yok öyle hariçten gazel okumak...
Demokrasiymiş, laiklikmiş...
Sahi, onlar ne ki?
En kralı bu düzen...
Adı: Yeni Türkiye...
Hele bir Cumhuriyeti de yıkalım...
Saltanatın bayrağını dikeceğiz Aksaray’ın tam orta yerine!

Not: Hüseyin Gülerce dostuma çok üzüldüm...
Hâlbuki dönmüştü, onu da katmışlar işin işine...
Ayıptır, günahtır...
Ona bari elleşmeseydiniz...
Bu tavrınızla dönme adaylarının önünü kestiniz...
Farkında mısınız?

14 Aralık 2014

Hayat bir Tiyatro!

 

Hayat bir Tiyatro!
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
14 Aralık 2014, 14:43
 

Bu
dünyadan Metin Erksan da geçti...
1929 Çanakkale doğumluydu...
Ve Türk Sineması denildi mi onunla anılırdı.
Yönetmen, edebiyatçı, aynı zamanda köşe yazarı...
İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü mezunuydu...
İlk senaryosu Yusuf Ziya Ortaç’ın Binnaz’ı (1950)...
İlk filmi ise Âşık Veysel’in hayatı; Karanlık Dünya (1952)...
Ve Susuz Yaz ile zirve...
Berlin Film Şenliği’nde kazanılan büyük ödül; Altın Ayı...
Yıl: Bin dokuz yüz altmış dört.
Başrolde Hülya Koçyiğit...
Üstün hizmetleri(!) nedeniyle Tayyip’in elinden ödülü kapan sanatçı!
Millî iradenin aklı, evrensel gururumuz!
İyi ki Erksan bugünleri görmedi...
Kim bilir, neler derdi?
Belki basardı küfürü, ne de olsa sıkı devrimciydi.

Neyse, yönetmenimiz yaşadığı sürece birçok filme imzasını attı...
Yılanların Öcü ile Kartaca Film Şenliği’nde birincilik...
Kuyu filmi ile I. Adana Film Şenliği’nde Altın Koza...
Ve daha nice başarı...
Bu arada gençlik yıllarımdan hoş bir anı...
Yıl: 1968...
Profesyonel tiyatroculuk yapıyorum...
Gurubumuz Sahne Anadolu...
Âşık Mahsuni’nin bestesinden esinlenmiş oyunumuz...
“Muhtar Anamı Kaçırdı”...
Turnedeyiz, organizatörümüz TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası)...
Gençler için not düşelim, anılan sendika 12 Mart faşizmi sürecinde kapatıldı.
Afyon Dinar’dayız...
Sahne hazırlıkları sürüyor...
Yardımcımız Kuyu filminin başrol oyuncusu Hayati Hamzaoğlu...
Cansiperane çalışıyor, hem de bizlerden fazla.
Halk heyecanlı, merak içinde...
İlçelerine gelen tiyatro kumpanyasını izleyecekler.
Bir taraftan da Kuyu filmi çekiliyor...
Oyuncu Nil Göncü güzel mi güzel, nurlar içinde yatsın...
Metin Erksan artık bir efsane...
Kameranın arkasına geçip sağa sola komutlar yağdırıyor.

Asıl üzerinde durmak istediğim mesele ise...
O tarihler de bir avuç Dinar; halkıyla sanata, sanatçıya sahip çıkıyor...
Kısaca soldan esiyor rüzgâr!
Ecevit yükselen değer, CHP hareketli...
Gençlik ayaklanmış...
Anadolu devrimci tiyatroları bağrına basıyor.
Bir gecelik oyunumuz uzuyor da uzuyor...
Yedi gün, kapalı gişe!
Yüzler gülüyor, umutlar tazeleniyor...
Geliyoruz “zincirleri kıra kıra!”...
Ya şimdi?
30 Mart Yerel Seçim sonuçlarına baktım...
CHP % 4.3...
Nereden nereye?
Yıl: Bin dokuz yüz altmış sekiz...
Yıl: İki bin on dört...
Sanki arada asırlar var...
Karanlık Anadolu’ya öyle bir çökmüş ki...
Çanakkale, Biga yüz akımız...
Ve Çanakkaleli Metin Erksan gibi değerlerimiz sonsuzluğa göç etmiş olsa bile...
Hâlâ umutla bakıyoruz yarınlara.
Çünkü hayat bir tiyatro!

Sonsuzluğa doğru...

Macit CÜNÜNOĞLU
14/12/2014 10:24

 

A+
A-
CNN’de peş peşe istatistikler yayınlanıyor...
Bir tanesi ilgimi çekti...
Gelin birlikte göz atalım.
Efendim, 2014 yılı itibariyle nüfusumuzun yüzde 11.1’i
altmış yaş üzeriymiş.
Bu oran 2020’de 17.3...
2050’de 27.3 olacakmış.
Ne güzel, demek ki yaş piramitinin en tepesindeyiz!
Kimileri zenginliğiyle ilk 10’a girer...
Bizim gibiler de doğal yollardan, yani yaşla.
Buna da şükür.
Ayrıca bu çağda genç olmayı da istemem...
“Nerde çokluk orda bokluk” der büyüklerimiz...
Madem bizden küçüklerin oranı yüzde 90’ı buluyor...
Ne hâlleri varsa görsün!
Tayyipçi mi olurlar, çareyi CHP’de mi bulurlar...
Yoksa Kürt milliyetçiliğinin peşine mi takılırlar...
Yaşayıp göreceğiz, yeter ki hayat sağlık versin!

Ancak kalan ömrümüz neyse...
Huzur içinde yaşayacağımız kesin.
Geçmişte kaldı “Tek yol devrim” sloganları...
Şimdilerde elimde aypet, kulağımda ayfon, boynumda fotoğraf makinesi...
Ada yollarında günümü gün ediyorum...
Sefam olsun, gözü kalanların gözü çıkmasın...
Kına yaksın!
Ne mi dinliyorum?
Favori makamım “karcığar”...
Aman da aman, bir kıvrak, bir neşeli...
Mesela “Kara bulutları kaldıralım aradan” şarkısını günde en az beş kez dinliyorum...
Ardından Joseph Haydn’nın 45. Senfonisi (Veda Senfonisi olarak bilinir)...
Rotam Burgaz...
Elimde Sait Faik hikâyeleri...
Adı: “Yalnızlığın yarattığı insan”...
Öyle diyor Usta: “Bir insanı sevmekle başlar her şey”...

Evet, yaş altmış beş...
Geldik gidiyoruz...
En azından bu hayat bizlere, kuşağıma...
Yani yüzde on bir nokta onda bire sevgiyi, sevmenin değerini öğretti...
Az şey mi?
Bence çok büyük zenginlik, ayrıca ayrıcalık.
Nasıl ki damarlarımızda turlayan hayati sıvıya çok şey borçluyuz...
Âdeta yakıtımız...
Sevgi de öyle...
Sevdikçe çoğalıyor insan...
Zenginleşiyor...
Ve hayat denilen ömrü yaşamak renkleniyor...
Besin kaynağımız aşklar, sevdalar ve illâki sanat; her dalıyla...
Hep birlikte, hep beraber ilerliyoruz sonsuzluğa.

13 Aralık 2014

Ömre bedel hayatlar!

Macit CÜNÜNOĞLU
13/12/2014 08:29

 

A+
A-
“Ah ah Macit Bey kardeşim, yarama tuz basma ne olur, gel günü gün edip
kendi üslubumuzla yaşamamızdan haz duymaya bakalım belki yarınlarda
umut gizlenmiştir, sizi çok iyi anlıyor ve seviyorum
.”

Dünkü yazımdan sonra değerli bir dostumdan yukarıdaki mesajı aldım...
Sımsıcak, insanın içini ısıtan...
Okşanmaya, sevilmeye ne kadar da çok ihtiyacımız varmış...
Koklaşmak, muhabbet etmek...
Herhâlde dünyanın en büyük zenginliği...
Ayrıca kim istemez hayattan tat almayı, haz duymayı...
Lâkin öyle bir belaya çattık ki...
Adamın her konuşması olay, her hareketi ofsayt, her davranışı faul...
Yüreği gibi gözü de kara...
Bir kişinin ar damarı çatlamaya görsün, ne komşu tanıyor ne insanlık...
Azgınca saldırıyor sağa sola!

Yoksa biz de biliriz neyin neyle yenileceğini...
Yalnız ortada olan bulgur pilavı...
Ah ah!.. Canım kardeşim benim...
Aslında sende haklısın.
Hayat dediğin nedir ki...
Bir lokma bir hırka...
Biz ki sade yaşamayı seven bir neslin evlâdıyız...
Gösterişten uzak, yalın, sokakta bir muz dâhi yiyemeyen...
Utanırız, sıkılırız...
“Yiyen var yiyemeyen var” diye!
Arsızlık, yüzsüzlük, yolsuzluk, hırsızlık, hele de yalakalık kitabımızda yazmaz...
Çünkü kaynağımız önce ahlâkımız, sonra vicdanımız...
Aç varken tok yatamayız...
Bir de gencecik canlarımız sapır sapır toprağa dökülüyorsa...
Madenlerde, tersanelerde, şantiyelerde...
Bırak gözümüzün nemlenmesini...
Oturur hüngür hüngür ağlarız...
Demek ki fıtratımızda insanlık var...
Asla söküp atamayacağımız...
Onur duyacağımız...

İyi ki böyleyiz, şükürler olsun bizleri dünyaya getirenlere...
Alnı açık yaşamak en büyük servet...
Bir de aşktan, meşkten anlıyorsan...
Daha ne olsun?
Lâf aramızda mesaj iyi geldi...
Hatta tam zamanında...
Çünkü Güzin Abla gibi dedikodu yazmaktan sıkılmıştım...
Bana ne Bülent Ersoy’un Kur’an kursundan...
Bana ne Yavuz Bingöl’ün dönekliğinden...
Favorim  Sarkis  Efendi...
Gir bakalım nihavende...
Bilirim iyi ud çalarsın...
“Kimseye etmem şikâyet...” ile başlayalım fasıla...
Bakalım gelecek günler ne gösterecek...
Bu arada ben de sizi seviyorum canım kardeşim...
İyi ki varsınız, varlığınız ömre bedel.

12 Aralık 2014

Kapitalizmin dayanılmaz tuzakları!

Macit CÜNÜNOĞLU
12/12/2014 10:08

 

A+
A-
Sanayi devrimiyle birlikte “Kapitalizm” insanlığın bağrına çöktü...
Hem de ne çöküş...
Ne emeğin değeri kaldı, ne ideolojinin...
Aslında Marx ile Engels el ele, gönül gönüle verip gelişen tehlikeyi gördüler...
Ve ortaya koydukları eserlerle de insanlığı uyardılar...
Tek bir kusurla...
O da çare olarak “Proletarya Diktatörlüğü”nü önermeleri...
Ki o diktatörlük modelinde demokrasinin yeri yoktu...
Hele bireyin söz hakkı, özgürlük tutkusu...
O ne ki, tut kuyruğundan çak duvara...
Nitekim öyle de oldu, yetmiş yıllık tecrübe arkasında acılar bırakarak iflas etti!

Kısaca sosyalizm tatsız tuzsuz yemek gibi insanlığa yavan geldi...
Hele parti egemenliği?
Tıpkı kapitalist sistemdeki “mutlu azınlık”...
Deyin ki üstün sınıf, hatta ayrıcalıklı kast...
Sonuç itibariyle “kitabi sosyalizmin” hayâlleri kadük kaldı...
Hiçbir zaman da gerçekleşemedi.

Evet, bu girizgâhtan sonra gelelim kapitalizmin kutsal mabetlerine...
Yani AVM’lere...
Son günlerin en moda tartışmasına:
“Pazar günleri kapalı olsun mu, olmasın mı?”
Zokayı dibine kadar yutmuş toplum...
Kapalı olsa ne yazar, olmasa ne yazar...
Sistem insanımızı ele geçirmiş bir kez...
Ne kadar anlatsan nafile!
Lâf aramızda tüketimde de üstümüze yok...
Aynen Osmanlıyız, el burnuyla yatağa girmesek de, alışveriş yapmayı çok severiz...
Para yok, patrik yok...
Ancak aslanlar gibi kredi kartımız var...
Hem de sürüsüne bereket.
Harca harca dur, nasılsa ödeme kolaylığı, taksit her yerde...
Savulun Türkler geliyor...
Açlıktan, kıtlıktan çıkmış aziz milletim...
Hem AVM seviyor, hem de babasını...
Öyleyse “sen çok yaşa kapitalizm”...
Ki içmeye ayranı olmayan necip halkım mutlu olsun...
Ve market arabaları tepeleme dolsun cola ile, peçete ile!

Ah zavallı çaresizliğim, tükenen umudum...
Hâlbuki ne niyetlerle yola çıkmıştık...
Yıl bin dokuz yüz altmış sekiz...
Aylardan Aralık...
“Yerli Malı Haftası”nın ilk günü...
On binlerdik, yüz binlerdik; yürüyorduk başkente, Ankara’ya...
Sloganımız: “BAĞIMSIZ TÜRKİYE”...
Dün akşam torunlardaydım...
Büyüğü “Su” kestane olmuş...
Yerli Malı etkinliklerine hazırlanıyor...
Dilimin ucuna geldi, lâkin yanlış anlaşılır diye sustum...
Hadi sizlerle paylaşayım, elbette hoşgörünüze sığınarak...
Kapitalizm denilen o vahşi düzen kestanemizi öyle bir çizdi ki...
Ne Tayyip çare ne Kemal Abi...
Bir de hanım demez mi; “yarın anjelika reçeli yapacağım”...
Dayanamadım artık;
Sinkaf üstüne sinkaf...
Ve gözyaşlarımı tutamadım...
Ağladım hem kendi kaderime, hem de memleketin düştüğü hâllere!

11 Aralık 2014

Sanatın içinden...

Macit CÜNÜNOĞLU
11/12/2014 09:08

 

A+
A-
Bülent Ersoy’un avukatı Fevzi Siverek;
“Müvekkilim mirasıyla cami yaptırmak, Kuran kurslarına bağış yapmak
ve yatılı Kuran kursları yaptırmak istiyor.
Bunları yapacak kadar birikimi ve gayrimenkulü var”
demiş...
Ve ilâve etmiş, “Mehmetçik Vakfı’nı düşünmüyor, çünkü darbelerden
çok çekti, askeriyeye kızgın.”

Helâl olsun kadına, siyasetçilerin yapamadığını yapıp cezayı kesmiş militerlere...
İşte gerçek sanatçı, üstelik devrimci!
Yalnız camiyi anladım da, Kur’an kursunu anlayamadım...
Nerden icap etti?
Yoksa yaşlar ilerleyip tanrıyla buluşma vakti mi geldi?
Olur olur, bizim ülkemizde yarım yüzyılı devirdi mi başlarsın ölüm korkusu yaşamaya...
Ve hiçbir zaman kaçılamayacak borcun peşine düşersin...
Yani “ölüm borcu”nun!
Eh, Kur’an kursu yaptırmakta iyi reçete...
Güllerle döşenir cennet ayaklarının altına...
Yaşasın, madem pasaportu da kaptın...
Artık Huri olarak mı gidersin, yoksa Nuri mi?
İşte bütün mesele!

Ah Bülent Abla...
Aldığın kararlarla bütün umutlarımızı yıktın...
Hâlbuki biz senden Dede Efendi veya Itrî’nin adlarını taşıyan sanat
okulları beklerdik...
Musikimizin akademik doruklarının öğretileceği...
Sen kalktın, Sultanımıza şirinlik uğruna Kur’an kurslarını tercih ettin...
Elbette tasarruflarına karışmak haddimiz değil ama...
Yine de içimize sindiremedik...
Bilesin istedim.

Hâlbuki bendeniz neler hayâl etmiştim...
Bülent Ersoy hanımefendimiz kalkar bir Cem Evi yapar...
İçinde saz da, söz de, meşk de var...
Bir de Nesimi’nin divanı...

“Ben melamet hırkasını
kendim giydim eynime
ar-ı namus şişesini
taşa çaldım kime ne?

Sofular haram demişler
aşkımın şarabına
ben doldurur ben içerim
günah benim kime ne?

Kâh giderim medreseye
ders okurum hak için
kâh giderim meyhaneye
dem çekerim aşk için.

Kâh çıkarım gökyüzüne
seyrederim âlemi
kâh inerim yeryüzüne
seyreyler âlem beni

Nesimi'ye sorsalar ki
yârin ile hoş musun,
hoş olayım, olmayayım
o yar benim kime ne?”


Hatta nedamet getirip Yavuz da bizlere katılır...
Hep birlikte çalar söyler, yükselirdik semaya.
Olmadı işte, güvendiğimiz dağlara kar yağdı...
Zaten hangi sanatçının kuyruğuna yapışsak elimizde kalıyor...
“Susuz Yaz”ın kahramanı ve akillerden Koçyiğit...
Ricky Martin’in kıçına elleme şerefine erişen Avşar kızı...
Sezen derseniz; kâh orda kâh burda...
Bingöl malûm, hidayete erdi...
Ve onlarcası...
İktidar ballı kuyu, düştün mü içine...
Aydınlığı fark edemezsin ama...
Ah, o para, o servet düşkünlüğü yok mu?
Unutursunuz insanlığı, sanatçılığı...
Bokun içinde yaşayan güle dönersiniz!

10 Aralık 2014

Ah bir yakalarsam...

 

Ah bir yakalarsam...
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
10.Aralık.2014


Ağzı var konuşuyor, yetkisi var uyguluyor.
Niyet kötü...
Gerici, karanlık, çağdışı; ne derseniz deyin...
Kafaya takmış bir kez...
İllâki “Cumhuriyet”i yıkacak...
Yerine de din eksenli devlet kuracak.

Önlenebilir mi?
Bence zor, ayrıca sanıldığı kadar kolay da değil.
Hani “köşeye sıkışma” hâli vardır ya...
Vicdan sahibi vatanseverlerin durumu aynen öyle.

Ya Kürtler?
Gidişat onların umurunda mı?
Düşmüşler İmralı ile Kandil’in peşine...
Banliyö treni misali git gel.
Kapalı kapılar ardında bir pazarlıklar, bir pazarlıklar...
Ülke mi pazarlanıyor, yoksa değerler mi?
Netice itibariyle “bindik açılımın kayığına, gidiyoruz kıyamete!”...
Seçim barajı, Osmanlıca martavalları da hikâye...
“Kör tuttuğunu beller” hesabı...
Maksat gündem boş kalmasın...
Duyduğumuz ılıman şeriatın ayak sesleri!

İzlenen rota da yeni, hedef; Kasımpaşa tipi demokrasi;
Sandık var; özgürlük yok...
Meclis var; irade yok...
Kanun var; uygulayan yok...
Denetim; üst düzeyde, âdeta adı konmamış sıkıyönetim...
Yan bakma; ne mümkün...
Şüpheli; makulden başlıyor, sürüsüne bereket...
Yalan; bol...
İftira; yalandan da bol...
Kibir, azamet; sınırsız...
Soygun, rüşvet; almış başını gitmiş...
Velhasılıkelâm bombok vaziyet!

Peki, çare?
Benim aklıma gelmiyor...
Ya sizin?
CHP, düşmüş kendi derdine...
Bir kuple Bizans, bir kuple İttihat-Terakki...
Yakında seçim var, milletvekili adayı olmak ateşten gömlek...
Kontenjan yüz civarında, gönül gezdiren on binler...
Özetle Kemal Abi’nin işi zor...
Mavi boncuk dağıtmakla ömür tüketmekte...
MHP ise etkisiz eleman, iktidara stepne görevini eksiksiz ifa etmekte...
Özetle, hâl ve gidiş berbat...
Ati ondan da berbat...

Öyleyse kolay gelsin memleket...
Bu halk senden önce iş ister, aş ister...
Bir de şeref haysiyet...
Sense teslim olmuşsun padişah bozuntusuna...
Ve ortalıkta dolaşıyor koskoca bir yalan...
Adı da “Millî İrade”...
Ah bir yakalarsam...
Bu arada nasıl Osmanlıcam?

09 Aralık 2014

Mesaj var!

Macit CÜNÜNOĞLU
09/12/2014 08:59

 

A+
A-
Mimar Sinan’ın “kalfalık eserim” dediği Süleymaniye Camii’ni sık sık
ziyaret ederim.
Görkemlidir, bahçesinde Kanuni ile Hürrem yengemizin mezarı vardır...
Bir de Hüseyin Avni Paşa’nın...
Mermer işçiliğiyle bezenmiş lahit mezarda yatar...
Ve taşında uzunca bir şiir vardır...
Tabii Arapça harflerle yazılmış...
Dizeler Hüsnü Paşa’nın...
Paşa satır aralarında ufak ufak giydirmiştir saraya!

Asıl üzerinde durmak istediğim mesele Paşamızın katledilişi...
Tarih: 18 Haziran 1876
Kabine Mithat Paşa’nın konağında toplantı hâlinde...
Kısa bir süre önce bilekleri kesilerek hakkın rahmetine kavuşan
Sultan Abdülaziz’in kayınbiraderi Çerkez Hasan Bey eniştesinin
ölümünden sorumlu tuttuğu Hüseyin Avni Paşa’yı toplantıyı basarak katleder.
Hem de nasıl, önce revolverle ateş eder, baktı ki ölmemiş...
Kamasıyla vücudunu delik deşik edip ağzını kulaklarına kadar keser...
Ve seraskeri ertesi günü saltanatlı bir törenle Süleymaniye’nin bahçesine gömerler.

Caminin haziresindeki en göz alıcı mezar O’nunkidir.
Az ilerisinde Özal’ın anası Hafize Hanım yatar.
Mezardaki şiire gelince, epeyce uzundur...
İşte giriş bölümü:

“Sipehdar-ı uluvvü’l-kadri devlet, ekrem-i millet
Cenab-ı Avni Paşa hem dem oldu şah-ı merdane
Büyük hizmetler etti devlet ü dine bu alemde
Kıyasım böyledir kim misli az geldi bu devrane
Sebat ü istikametle olub meşhur-u ser-efraz
Cihan içre geçirdi ömrünü gayetle merdane
Edüb fenn-i celili harbde bir hayli eser tedvin
Delili hayr ü nusret oldu el-hak sınf-ı süc’ane...”


Ve bendeniz zaman zaman mezarın karşısına geçip başlarım ağlamaya...
“Ah ecdadımız, ölümünüz böyle mi olacaktı?” diye...
Bir taraftan da yarım yamalak Arapça bilgimle şiiri sökmeye çalışırım...
Ancak nafile, öylesine ağdalı bir dille yazılmış ki...
Birkaç kez Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe lügatini yanımda
götürdüm, yine de işin içinden çıkamadım...
Çevrede yardım alacağım kimse de yok...
Maalesef bu konuda cahil kaldım!

Ah bu kültür meselesi yok mu?
Galiba devleti yöneten bir numara ile iki numara haklı...
Asıl tarih mezar taşlarında...
Ayrıca Nobel’lik fizik formülleri, kimyanın sırları da promosyon...
Edebiyat derseniz, zaten gani...
Geçenlerde bir mezar taşında gördüm, galiba Eyüp’teydi...

“Yaşadım fani dünyada, bir bok anlamadım
Toprağın altı huzur dediler, yine aynı kader...
En iyisi mi hayatın değerini bilin...
Kanmayın cennet pazarlayanlara.

 Şakir Doğrucudavut ruhuna El-Fatiha”

Gördünüz mü mesajı, hem de birinci elden, kaynağından...
Bundan böyle Şakir abimin izindeyim...
Mezar taşlarına bakmadan, ölümü aklıma getirmeden yaşayacağım...
Yüzüm geleceğe dönük, bugünü ıskalamadan, geçmişe bakmadan!

08 Aralık 2014

Yavuz'a...

Macit CÜNÜNOĞLU
08/12/2014 09:37

 

A+
A-
Hafta sonunu iki film izleyerek geçirdim.
Birincisi gençliğimin başyapıtı Ben-Hur, 1959 yapımı, 11 Oscar’lı...
İkincisi Mel Gibson’un yönetmenliğini yaptığı ve izleyici rekorları kıran film.
Tutku-İsa Mesih’in Çilesi (2004).
İki filmin ortak paydası Hazreti İsa...
Ancak ikinci filmde İsa’nın son 12 saati anlatılıyor...
Sahneler tek kelimeyle vahşet, ortalık kan gölü.
İnsanın tüylerini diken diken eden, dayanılması güç bu filmi niye çekmişler ki?
Herhalde ilkinde düşülen yanlışı düzeltmek için.
Şöyle ki, Ben-Hur’da İsa’yı çarmıha gönderen Romalılar...
Tutku’da Yahudiler...
Tarih işte, hangisine inanırsanız inanın...
O güzelim insanı, yüce Tanrı’nın biricik evladını -üstelik peygamber- ağır işkenceler
sonu asmak olsa olsa Musa’nın dinine hizmet etmiştir diye düşünüyorum...
Ki o Musa var ya, O da bir katil...
Fakat ilk semavi dinin yaratıcısı, kuramcısı...
Sonuçta yargılamak bana düşmez...
Yüce rabbim her ikisinin de taksiratını affetsin, âmin!

Gelelim Yavuz’a (Bingöl), düştüğü hâllere...
Canım benim, “Sarı gelini” ne de duygulu söylerdi...
Sanki O bestelemiş, Ermeni türküsünü Yavuz’dan dinlemeye öylesine alışmıştım ki...
Başkası söylese eğreti duruyor, kulaklarımı kapatıyordum...
O kadar yani!
Lâkin yanlış ata oynadı...
Gitti; Tayyip’in kanatları altında Devlet sanatçılığına soyundu...
Hem de on beş yaşındaki Berkin’in cesedini çiğneyerek!
O ki alevi canları yıllarca sömürdü...
Ve ne idüğü belirsiz “açılıma” yılların birikimini heba etti...
Ben söylemiyorum, sevgili babası söylüyor.

Evet, sanat sanatçılık apayrı bir iş...
Halkın gönlünü fethettin mi saltanat sürersin...
Bir Yılmaz Güney, bir Ahmet Kaya...
Sürgünde ölseler bile kalplerde hâlâ yaşıyor.
Ya Yavuz Bingöl?
Bir yanlış yaptı, üzeri çizildi, yaşarken öldü!

O nedenledir ki halkın beğenileri, taraftarlığı çok önemli...
Bir de ceberrut devlete kafa tutuyorsanız...
Alır sizi başına taç yapar...
Yok, ben devletten yanayım, Tayyip’in hayranıyım diyorsanız...
Bu kez de kıçına tıkaç yapar...
Ki Yavuz’un düştüğü durum!
Artık ne yaparsanız yapın, ağzınızla kuş dâhi tutsanız iflâh olmaz...
Tarihin çöplüğünde debelenip durursunuz.

Aynı şey İsa içinde geçerli...
Roma’ya başkaldırının cezasını genç yaşında bedeniyle ödedi...
Fakat peygamberdi...
Tanrının biricik oğluydu...
Anası Meryem bakireydi...
Mezarı yedi kat gökyüzünde...
O’nun, yaratıcının yanı başında...
Melekler hizmetkârı, cennet ayaklarının altında...

Yavuz ise golü yedi, artık bu dünya O’na cehennem...
Çok inandığı sultanı bugün var, yarın yok...
Vatan burada, halkımız burada...
Yavuz kör kuyularda...
Çık bakalım çıkabilirsen usta!

07 Aralık 2014

"Dil şad olacak..."

Macit CÜNÜNOĞLU
07/12/2014 09:17

 

A+
A-
Millî Eğitim Şurası toplanıp gerici bir yığın karar alıyor...
Ki geleceğimiz, gençliğimiz ecdadımıza benzesin...
Yobaz, çağdışı...
Yüzü geçmişe dönük...
Böbürlenmeci, tepeden bakmacı...
Demek ki Fatih’in torunlarını yetiştirmek böyle bir şey!

Miniklere türban, takke...
Liselilere Osmanlıca...
Gerekçe; Türkiye çağ atlayacak!
Sevsinler icraatlarınızı!
Elimde “Sözlerin Soyağacı” adlı kitap (Adam Yayınları)
Yazarı: Sevan Nişanyan...
Ermeni vatandaşımız...
Oturmuş, binlerce kelimenin kökenini araştırmış...
Ve dilimize kaynak olacak etimolojik eseri kazandırmış...
Biz ne yapmışız?
Beyni sulanmış Alev Alatlı’ya ödül...
Soğuk nevale Hülya Koçyiğit’e madalya...
Sevan’a mahpuslar!

Yakışır canım memleketime...
Zaten ne şair sevdi, ne romancı...
Nazım’dan Can Yücel’e ve daha nicelerini süründürdü...
Yurtdışında, sürgünde ölen yıldızlarımıza bakıyorum...
O kadar çok ki...
Âdeta utanç tablosu!

Hep iddia ederim; yaşayan dil çok önemli...
Geçmişte çok tartışma yaşandı...
Özellikle dil meselesinde...
Bizim cenah TDK’nu merkez alarak Yeni Türkçeciliği savundu...
Karşı taraf eski dili, yani Osmanlıcayı...
Hâlbuki sular seller gibi akan halkın dili vardı...
Pırıl pırıl, anlaşılır...
Yunus’un dili, Karacaoğlan’ın özdeyişi, Pir Sultan’ın divanı...
Nabi, Nefi, Nedim ile yürümüyordu kervan...
Yıllarca yedik birbirimizi...
Bir türlü orta yolda buluşamadık.
Hâlâ hastalığa “Sayrı”, hastaneye “Sayrıevi” diyen dostlarım var...
Kim dinler, kim anlar?
Binaenaleyh, nasıl ki “İmtihan” tedavülden kalkıp “Sınav” dilimize yerleşti...
O nedenledir ki dilde zorlama olmaz...
Korumacılık, dayatma hiç olmaz...
O “su” gibi akar, kendi yolunu bulur.

Bir örnek, bir şarkı: Nihaventten...
“Bir ihtimal daha var...” adlı parçayı...
Kim “Bir olasılık daha var...” diye okuyabilir?
En iyisi mi hayata, yaşayan dile güvenmek.
Kim ne yaparsa yapsın, ne kadar saçma sapan karar alırsa alsın...
Bu halk ne dilinden vazgeçer ne hayatın gerçeklerinden...
Yeri gelir Türkçe konuşur, yeri gelir Osmanlıca...
Ve doğrusu da budur...
Zevk sahibidir benim milletim, üretmeyi sevmez ama aşkı meşki sever...
Bir de mehtaba çıkmayı!

Dümbeleklerin aldığı kararları kafanıza takmayın...
“İki dörtlük” hayatınızı sürdürmeye çalışın...
Nasılsa “dört dörtlük” olmayacak...
Trakya havalarıyla işi götürün...
Yani “dokuz sekizlik”...
Aksaktır ama oynaktır kıvraktır...
Bu arada “Dil şad olacak...” şarkısını dinlemeyi de ihmal etmeyin...
İyi gelir gönül sofralarına...
Şimdiden afiyet olsun...
İyi pazarlar efendim.

06 Aralık 2014

Sezar'ın hakkı...

Macit CÜNÜNOĞLU
06/12/2014 07:50

 

A+
A-
AKP madeni buldu, hem de ne maden...
Öylesine zengin ki, ilerledikçe kan fışkırıyor!
Samimi olsalar; eyvallah...
Niyet kötü, düşmanca...
Ayrıca ayrılıkçı, bölücü!
Hâlbuki mühim olan bugün, gelecek...
Fakat kim dinler?
Bastırdıkça bastırıyor...
Maksat toplum iyice ayrışsın...
Ve din sömürüsü üzerinden oylar sandığa aksın...
Nitekim öyle de oluyor...
Cumhurbaşkanıyla, başbakanıyla topyekûn saldırıyorlar...
Bakalım işin ucu nereye varacak...
CHP mi kapanacak, yoksa Cumhuriyet mi yıkılacak?

Geçtiğimiz günlerde genç bir arkadaşım kitaplar hediye etti...
Külliyat...
“Alfa Yayınları”nda çalışıyor...
Editör, adı: Seda Çakmakcıoğlu Şan...
Yazarı: Mehmet Fuat Köprülülü...
Tarihçi, Ordinaryüs Profesör, Dekan, Milletvekili, Dışişleri Bakanı...
Yayınevi üstadın eserlerini tekrar -pırıl pırıl bir Türkçe ile- okurlarına sunuyor...
Ne güzel, iyi ki kitap var...
Gerçek kaynak, bir de yazan Köprülü olunca...
Kim bakar Bardakçızade Murat’ın yüzüne...
Televizyon maskarası, n’olacak!

Tarihe ilgi duymak, sevdalanmak bambaşka bir duygu...
Geçmişin izini sürmek, kökleri araştırmak...
Yalnız bilgi birikimi değil, aynı zamanda Tarih bilincinin gelişmesine
yardımcı oluyor...
Ve Şeyh Sait isyanına, Dersim olaylarına apayrı bir pencereden bakıyorsunuz...
Tamam, popüler tarihçi İlber Ortaylı’nın ağzının içine de bakalım ama...
Bir Fuat Köprülü’yü, bir Halil İnalcık’ı, bir Mustafa Akdağ’ı da ıskalamayalım.
Yoksa iktidardaki siyasetçilerin yalanlarına dolanlarına mahkûm olursunuz ki...
Olan da bu!

Hâlbuki ülkemizin önünde aydınlık bir gelecek var...
Ne kadar kötü yönetilirsek yönetilelim, geçmişten taşıdığımız değerler,
birikimler var...
Ve hepsinden önemlisi de “umut” var...
Yetmez mi?
Bir M. Kemal...
Başlı başına miras...
Işık, güneş; ne derseniz deyin...
Fakat tarihin kara lekelerini temizleyeceğim diye...
O’na vurmaktan, O’nu paspas yapmaktan vazgeçin...
Ki Sezar’ın hakkını Sezar’a...
M. Kemal’in hakkını M. Kemal’e teslim edelim.

05 Aralık 2014

Yaz bir kenara!

Macit CÜNÜNOĞLU
05/12/2014 09:33

 

A+
A-
Önce bu düzenin adını koyalım...
Ki tespitlerimiz yerli yerine otursun.
Efendim, bu düzen “Serbest Piyasa Ekonomisi”...
Nam-ı diğer “Rekabetçi Kapitalizm”...
Ya toplumsal hayatımız?
Yaşama kültürümüz, ufkumuz, dünyayı kavrayışımız...
Orası tartışmalı...
Favori yiyeceğimiz “Et ile Pide”...
“Ne var bunda?” demeyin...
Çünkü her ikisi de göçer toplumların besin kaynağı...
Sebze ise yerleşik toplumların...
Demek ki göçer zihniyetimiz hâlâ devam ediyor...
Ayrıca zor iştir sebze, meyve yetiştirmek...
Et öyle mi, hele hamur işleri; bir sac bir ateş, işlem tamam!

Asıl üzerinde durmak istediğim konu “Asgari ücret”...
Biliyorsunuz, meşhur komisyon bugünlerde toplandı...
Hesap, kitap; malûm sonuç...
“Yüzde üç” ile var biraz sen de oyalan!
Oyalanalım oyalanmasına da...
Sultanımız da iki de bir gözlerini ağartarak diyor ki,
“Kişi başı ulusal gelirimiz on bin doları aştı”...
Bu hesapla adam başı dokuz yüz dolar eder...
O da kaba bir hesapla iki bin lira.
Ya asgari ücret...
Yarısı bile değil, ondan da aşağı...
Ve işin acı tarafı, iş yok...
İşsizlik almış başını gitmiş...
Millî kahpemiz de diyor ki, “Saray abartılı değil, sıradan”...
Hay senin fıtratına, cibilliyetine...
Neyse, mübarek gün, ağzımı bozup abdestimi kaçırmayayım...
Birazdan Cuma’ya gideceğim!

Özetle; yaşam kalitesi açısından bilmem kaçıncıyız...
Özgürlükler meselesinde ise iki yüz ülke arasında yüz ellinci sırada...
Varın gerisini siz düşünün.
Feodal kültürle, gözlemeyle karbon hidratla ancak bu kadar oluyor...
Kulakların çınlasın Aziz Nesin...
Merak etme, az kaldı verdiğin oranı tutturmaya...
Ha gayret, belki ilk seçimde...
Bu madrabazlar yüzde altmışı çakmazsa...
Ben de canım kadar sevdiğim karımı terk ederim ki...
Altıncı evliliğimin önü açılsın!
Ne yapayım, aşksız sevdasız yaşayamıyorum...
Hele müsiki, hele meşk...
Emekli maaşım da asgari ücretin azcık üzeri...
Öyleyse çalsın sazlar, oynasın kızlar...
Yemişim siyaseti...
Desem de, bilirsiniz bu gönül bu vicdan el vermez...
Yine ağlarım emekçinin sürünenin hâline...
Utanırım saltanattan saraylardan...
Derdim sade yaşamak, insanca onurluca...
Arif olan dostlarım ne demek istediğimi anlar.
Bu arada başta İslâm âlemi olmak üzere herkese hayırlı Cumalar!
Ne demiş Muhammed, “Komşun aç yatarsa...”...
İnanma...
En doğrusu, “Tok açın hâlinden anlamaz”...
Yaz bir kenara!

04 Aralık 2014

Açıl Usta açıl!

Macit CÜNÜNOĞLU
04/12/2014 09:16

 

A+
A-
Açılım açılım üstüne...
Bakalım bu işin sonu neye varacak?
Aslında sorunun cevabını biliyorum ama bütün mesele halka anlatmak...
“Etmeyin, eylemeyin; kanmayın bu madrabazlara...
Açıldıkları falan yok, bütün dertleri göz boyamak!”
deseniz de;
şimdilik dinleyen yok, belki ilerde.

Evet, alevi meselesine gelmeden önce kısaca laik devlet, seküler toplum
anlayışına bir bakalım...
Ki konu derinliğine anlaşılsın, tarifler yerli yerine otursun.
Bir: Laik birey olmaz, laik devlet olur.
İki: Seküler devlet olmaz, seküler hayat olur.
Yani laiklikle sekülerlik aynı şey değil...
Biri evrensel bakış, diğeri modern hayat tarzıdır.
Buraya kadar anlaştıysak devam edelim...
Alevi canlarım ne istiyor?
Öncelikle Cem Evi...
Neden?
Neden olacak canım; ibadet etmek, ikincisi cenaze kaldırmak için...
Hımmm!
Üzerinde kafa yormaya değer, bin düşünüp bin tartışalım...
Tabii empati yeteneğimizi harekete geçirerek.

Yanılmıyorsam ülkemizde 80 bin civarında cami var...
Diyanet öyle diyor, ayrıca fazlalığından da şikâyet ediyor.
Ancak sultanımız dinler mi...
Hiç cemaati olmayacak Çamlıca’ya bile cami konduruyor...
Vatandaşı da Mecidiyeköy’den teleferikle taşıyacakmış...
Bak şu işe?
Neyse, olur mu olur...
İçmeye ayranı olmayan toplumlarda saraylar da olur...
Cemaatsiz cami de...
Maksat dindarlık yücelsin, şanımız yürüsün!

Eee, ya Cem Evi?
Anasını satayım, oldu olacak; 80 bin de Cem Evi olsun...
Kim tutar alevinin elini...
İsterlerse ülkenin dört bir tarafına en kralını yapar...
Zaten Türk-Kürt diye bölündük...
Bir de Laik-Anti Laik...
Şimdi de Alevi-Sunni...
Neden olmasın?

Yakışır bu topluma...
Madem özgürlükler çağındayız...
Madem etnisiteye, inançlara dair kimlikler ön plâna çıkacak...
Koyverin gitsin...
İsteyen istediği gibi yaşasın!..

Peki, ya ben...
Sahi n’olacağım?
Kim miyim?
Açık yüreklilikle cevaplayayım...
Derdim insan olmak, bu uğurda ölene kadar çalışmak...
Yalansız dolansız, vicdan sahibi olarak...
Alın terinin değerini bilmek, yaratana üretene saygı duymak...
Ve onun kavgasını vermek...
Hepsi bu kadar!

O nedenledir ki işim olmaz camiyle cem eviyle kiliseyle...
Tek derdim emekten yana birleşmek...
Böyle gördüm, böyle ders aldım hayattan...
Yaş altmış beş...
Kalan ömür neyse...
İnsanlık onuru için harcayacağıma...
Yüksek huzurlarınızda söz veririm...
Bilmem anlatabildim mi?
Sürç-i lisan ettiysem de şimdiden affola...
Bu hayat böyle gelmiş, böyle gitmez!

03 Aralık 2014

Bedelli!

Macit CÜNÜNOĞLU
03/12/2014 09:32

 

A+
A-
Bedelli askerlik çıktı...
Vatana millete hayırlı uğurlu olsun!
Lâkin bir tartışalım, derin görüşlerimizi ortaya koyalım...
Değil mi?
Birincisi parayı veren düdüğü çalacak...
Yani “Yaylalar, yaylalar...” türküsünden mahrum kalacak...
İkincisi o kutsal ocağın karavanasından yiyemeyecek...
Ki büyük eksiklik...
En önemlisi de askerlikten yırttığı için talim, terbiye görüp
adam olamayacak...
Bun ne demektir bilir misiniz?
Askerlik öyle bir gurbettir ki, insanı eğer büker; itin kıçına sokar...
Ondan sonra da ananın babanın kıymetini öğrenirsin...
Ayrıca bu tecrübeyi yaşayıp anlamak için psikologlara
binlerce lira dökseniz de nafile...
İllâki o atmosferi yaşayacaksın!

Dolayısıyla, bir başka dünyadır kışla...
Arkadaşlıklarıyla, dostluklarıyla, “görülmüş” er mektuplarıyla...
Bir anlamda hapishane yoldaşlığına benzer...
Allah düşürmesin, kısaca sıkıntılı olsa bile keyiflidir...
Üç beş fotoğraftır...
Hatıradır...
Ballandıra ballandıra anlatılacak, çocuklara torunlara miras bırakılacak...
Bence her Türk genci bu tadı tatmalı...
Vatana millete hayırlı evlat olmalı...
Yoksa Bilal oğlan olursunuz ki...
İstemem, ölürüm de istemem...
Ayrıca asker kaçağı evlattan utanırım, sıkılırım...
Saraylar da dâhi oturamam...
Yedi kat yerin dibine girerim...
Ya da politikacı olup din sömürüsüyle birlikte bir numara olurum...
Ve bol bol maneviyata çalışan nutuklar atar, şiirler okurum!
Canım memleketim...
Emin ol, seni çok seviyorum!

Bir de bu ülke için ölenler var...
Kahrolası savaşlar da...
Sınır boylarında, çatışmalarda...
“On sekiz bin” lirayı denkleştiremeyip askere gitmek zorunda
kalan kurbanlarımız, ana kuzuları...
Toprağa düşen fidanlarımız...
N’olur affedin bizleri, ne değeriniz anlaşıldı...
Ne de bu ülkede barış sağlandı...
Öyle bir bölündük ki...
Yüzde ellimiz yobazın peşine düştü...
Adına da “Millî İrade” denildi...
Diğer yüzde ellinin de, aklı vicdanında...
Gidenlerin arkasından hâlâ ağlar...
Ruhları şad olsun diye dua eder.
Ancak, çaresizlik umutsuzluk ölümden de beter...
“Kalan sağlar bizimdir” tesellisiyle yoluna devam eder!

02 Aralık 2014

Umudumuz Haşim Abi!

Macit CÜNÜNOĞLU
02/12/2014 09:21

 

A+
A-
“Seçim barajı kaldırılırsa yok hükmünde sayarız, karar uygulanmaz.”
Bu lâfı diyen anayasa profesörü, üstelik milletvekili...
Sultanımızın bir türlü bakanlık makamına layık görmediği kuzusu...
Meliyor işte, artık kabadayı mı dersiniz yoksa külhanbeyi mi?
Ne derseniz deyin, hukuka karşı yapılan en büyük ayıp, tek kelimeyle
densizlik!

Hep vurgularım, “demokrasi” herkesin içine sindireceği yönetim biçimi değil.
Öncelikle evrensel değerleri öğreneceksin...
Yetmez, adam gibi içine sindireceksin...
Yine yetmez, sürüye karışıp şımarıklık tuzağına düşmeyeceksin...
Ki azınlıkların, ama bir kişi bile olsa farklı düşüncenin ifade özgürlüğünü
savunacaksın...
Ve insan olacaksın, erdemli, doğru, vicdanlı!

Maalesef, bu tariflere uygun iktidar mensubu bulmak zor...
Hatta yalakaları içinde bile...
Azcık başını kaldıranı anında kapının önüne koyuyorlar.
Eeee, saltanat tatlı, nimetleri ondan da tatlı...
Yiyin efendiler yiyin, bu memleket sizin!

Gelelim “12 Eylül” artığı “baraj” meselesine...
Her şey bir tarafa, kendine demokrat diyen bir kişi barajları savunurken
utanması lâzım ama...
Nerdeee?
Hadi; iktidar uşakları arkasında duruyor...
Anlaşılır...
Ne de olsa ballı makamlar, bal tutan sultanın kıçını yalar!
Ya MHP’ye, MHP’lilere ne demeli?
Ayrıca o tosuncuklardan demokrasi havariliği beklediğimiz yok ama...
Lâf olsun torba dolsun misali madem muhalefetler...
Soruyoruz işte: “Ne halt etmeye yüzde 10’nu savunuyorsunuz?”
Koltuk korkusu mu, Kürt düşmanlığı mı?
Lütfen açık yüreklilikle adını koyun...
Siz muhalif misiniz, yoksa sultanın döt kılı mı?

Valhasılıkelam, bu ülkede demokrasiyi inşa etmek hayâl...
Belki bin yıl sonra...
Anlaşılıyor ki ah ile vah ile geçecek ömrümüz...
Lâf aramızda, CHP’den de bir cacık olmaz...
Mevcut milletvekillerinin önüne sandığını koyun...
Sorun: “Baraj kalksın mı, kalkmasın mı?”...
Yüzde doksanı (başta Baykal) EVET demezse valla da billa da
kalemimi kırarım!
O nedenledir ki politikacılar aheste çeker kürekleri...
Ki halk uyanmasın!

Son söz: Bastır Haşim Abi (Kılıç), son umudumuz sensin...
Fethullahcı bile olsan yık barajları...
Arkandayız, destekçiniz...
Sen bizim yegâne gururumuzsun!

01 Aralık 2014

Kasımpaşa'dan Biga'ya...

 

Kasımpaşa'dan Biga'ya...
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
01 Aralık 2014, 09:20
                           
Sitemizin şirin yazarı sayın “Daşdemir” son yazısında “Uçtum uçtum, İstanbul’a kondum” demiş...Bir de güzel gezi programı önermiş.
Kırk yıllık İstanbullu olarak yürekten katılıyorum...
Söz konusu yerler görülüp gezilsin; insan yarım “Hacı” olur...
Tabii İstanbul hacısı...
Ki, en az kutsal topraklar kadar değerli...
Hatta bir adım ötesi; çok daha renkli, zengin...
En azından üç imparatorluğa başkentlik yapmış...
Yeryüzünde böyle bir kent yok...
Bir de Asya Avrupa izdivacı...
Belki O’nu sevmek meşklerin en güzeli...
Ayrıca Yahya Kemal üstadımız boş yere mi
“İstanbul’u sevmeyen aşktan ne anlar?” demiş...
Ah İstanbul ahhh...
Sevdam benim, biricik yalnızlığım, yokluğum, hiçliğim...
İyi ki sendeyim, seninle yaşıyorum...
Vefakâr aşkım benim!

İlk gelişim bin dokuz yüz altmış dokuz...
Önce Harem, Arabalı vapurun güvertesinden eşsiz Boğaz seyri...
Zihinsel fonda Türk filmlerinden sahneler...
Sirkeci’yle Avrupa’ya atılan ilk adım...
Peşinden Eminönü’nden kalkan Kasımpaşa motorları...
Serde gençlik var...
Dostlarla buluşma ve on gün sürecek misafirlik.

Artık İstanbul kazan ben kepçe...
Cepte üç-beş kuruş harçlık...
Hedef: “Ne kadar çok gezersen kârdır” ilkesinden hareketle...
İt ayağından paça yemiş gibi durmak bilmeksizin turlamalar...
Ne diyelim, artık yaşlandık...
Selâm olsun o günlere...

Yalnız Kasımpaşa’daki ünlü Geyikli sinemasını asla unutamam...
Sürekli üç film oynatıyor...
İlki derin mevzulu, belli ki başyapıt...
İkincisi avantür, sıradan...
Üçüncüsü hafif erotik, o tarihlerde henüz seks furyası patlamamış...
Şimdilerin hacısı dansöz Leyla Sayar’ın bacağıyla idare ediyoruz...
Ve salonda kesif bir duman...
Halkımız esrar içiyor...
Sanırsınız Toma’lar içeriye gaz sıkmış...
Herkes mutlu, kayık gibi...
Gönüller aheste çekiyor kürekleri!
İşte, tam da o sırada; bir anons...
“İnsanoğlu Ay’a ayakbastı”...
Demek ki günlerden “20 Temmuz”...
Islıklar naralar eşliğinde bir alkış, bir alkış...
Uygarlığın geldiği son nokta, insanlığın en büyük zaferi...
Nasıl da heyecanlıyız, sevinçliyiz...
Sanki Türkler Amerika’yı keşfetti...
Ah Sultanımız ah...
Seninle yaşadıkça, veya sana katlanmak zorunda kaldıkça
kim bilir daha neler görüp, yaşayacağız?

Neyse, madem Kasımpaşa’dayız...
Sohbeti ilerletip bugüne gelelim...
Geçenlerde yine oradaydım...
Bu kez Kulaksız’da, Demir Döküm işçiliğim sırasında kaldığım mahalle...
Esnaftan tanıdık birkaç kişiye uğradım...
Balıkçı, pideci, tek tekçi vs...
Bay RTE’nin doğduğu, çocukluğunun gençliğinin geçtiği evi gösterdiler...
Sanırım çok yakında müze olur...
Süleymancıların merkezi caminin yanı başında...
Yakışır ustama...
Nasıl olsa Atatürk’ün izinde...
Kesinlikle sol gösterip sağlamalı...
Ki daha uzun yıllar başımızda kalsın!

Bak gördün mü sevgili Şirin...
Bir yazın beni nerelere sürükledi...
Hiç istemediğim hâlde lâfı dönüp dolaştırıp getirdim Tayyip Amcana...
Sağlık olsun...
Söz, bir dahaki sefere O’nsuz yazacağım...
Tabii becerebilirsem...
Zor ama en azından deneyeceğim...
Biga’ya İstanbul’dan selâmlar...
Ve yeni İstanbul yazılarınla buluşmak umuduyla...
Şimdilik hoşça kalın.

30 Kasım 2014

Şeyhlerin dünyasından...

Macit CÜNÜNOĞLU
30/11/2014 10:30

 

A+
A-
Bizim solcular çabuk çoğalır, aynı hızla da ayrışır...
Parçalanmak için nedenleri çoktur...
Örneğin M. Kemal...
Oldubitti bir yere oturtamazlar...
Kimilerine göre saf kan diktatördür...
Bazılarına göre de çağının en büyük devrimcisi...
Tarihi gerçeklere dayanarak bir türlü orta yol bulunamaz...
Ve tartışmalar, tartışmalar...
Kırk dereden su getirircesine uzayıp giden siyasî polemikler...
Sonuç da, herkes birbirini ajan provokatörlükle suçlayıp yollar ayrılır...
Onlar erer muradına, biz çıkalım kerevetine!

Mevzuu Şeyh Bedrettin’den açıldı...
Hani şu on beşinci yüzyılın meşhur isyancısından.
Satır arası Nazım o ünlü destanı yazmasaydı kahramanımız bu ölçüde tanınır mıydı?
Kim bilir?
Neyse, elli yıllık ressam arkadaşım sosyal medyadaki köşesine:
“Osmanlı astı, Cumhuriyet sahip çıktı” diye bir başlık atmış...
Ve altına Şeyhimizin mezar fotoğrafını koymuş.
“Ne var?” bunda demeyiniz...
Altında bir muhabbet, bir muhabbet...
Sanırsınız yirmi birinci yüzyılın tarih konferansı...
Konuya ilgi duyan dostlarım anında görüşlerini, yorumlarını döşenmişler...
Öylesine ki, bazıları hızını alamayıp işi Türklük gururuna kadar vardırmış!

Hâlbuki işin aslı öyle değil böyle...
Buyrun, birlikte göz atalım:
Tarih 27 Mayıs 1960...
Düdük çalmış, yalan yanlış demokrasi paydos...
İktidarda Kemalist askerler...
Bir başka şeyh; Said-i Nursi de öleli dört beş ay olmuş...
Ebedî istirahatgâhı Urfa’daki Halil İbrahim Cami-i Şerif’in bahçesi...
Yeryüzündeki ilk tapınak, Abraham Sinagogu...
Nam-ı diğer Balıklı Göl Cami-i...
Damarlarında asil kan dolaşan Atatürkçü genç subayların ilk icraatı...
Şeyhin mezarını açtırıp çıkan cesedi İsparta yakınlarına atmak...
Ki mezar yeri belli olup türbeye dönüşmesin.
Yani Obama’nın yaptığı...
Hatırlarsınız, O da Usame Bin Ladin’in aziz naaşını denize atmıştı...
Ki balıklara kutsal yem olsun diye!
Aslanlarım, koçlarım benim...
Mübarekler Baas’ın Türkiye şubesi gibi çalışmışlar...
Aferin onlara, şimdi o ruhtaki subaylar nerde?

Bitmedi, madem iktidarda devrimciler...
Derhal Serez’e (Yunanistan’da) gidilmeli...
Şeyh Bedrettin’in mezarı İstanbul’a defnedilmeli...
Öyle de yapmışlar...
Yıl: 1961
Yalancıktan bir tören, Padişahımız İkinci Mahmut’un ayakucuna gömmüşler...
Adres: Divan yolu caddesi-Çemberlitaş...

Ve benim solcu gardaşım başlık atmış...
“Osmanlı astı, Cumhuriyet sahip çıktı”...
Güya Osmanlı’yı küçültüp, Cumhuriyet’i yüceltecek...
Aslında yaptığı mezar sömürücülüğü...
Veya ölü seviciliği (Nekrofili), Nebbaşlıkta ekstra...
Ancak kime ne anlatacaksınız?

Biz böyleyiz işte...
Boş konuşup boş tartışırız...
Yalanları sever, gerçekleri sevmeyiz...
Üstelik işin doğrusunu da merak etmeyiz...
Maksat muhabbet olsun...
Biliyorum, tatil günü kafanızı ütüledim...
Lütfen bağışlayınız...
İyi pazarlar efendim.

29 Kasım 2014

Dostluk kahvesinden, naklen...

Macit CÜNÜNOĞLU
29/11/2014 09:31

 

A+
A-
Yıllar önce Amerika başkanı söylemiş:
“Ülkeler arası ebedi dostluklar yoktur, ebedi menfaatler vardır.”...
Tamam mı Usta?
Bu gerçeği kafana yaz!
Yoksa çekersin, hem de halkına çektirirsin...
Ve sağda solda ulu orta konuşursun!
Ayrıca sevseler n’olacak?
Alıp yatağa mı gireceksin?

Amma adama çattık yahu!
Eyvallah, millî iradenin yegâne temsilcisinin...
Lâkin bu denli de sağa sola çatılmaz ki...
Üstelik Batı’ya...
Ne istiyorsun el âlemden?
Adamlar işinde gücünde, insanlıksa insanlık, hukuksa hukuk, ekonomiyse ekonomi...
Gül gibi geçinip gidiyorlar...
Gözleri Arap’ın petrolündeymiş, Afrika’nın altınındaymış...
Sana ne, üstüne vazife mi avukatlığa soyunmak...
Ayrıca bin yıllık nizamı sen mi hizaya sokacaksın?

Eh, birine kırk kere “Dünya Lideri” dersen...
Olacağı bu...
Ciddi ciddi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne girmeyi de hayâl eder...
Ortadoğu’ya ayar vermeyi de!
Yemezler Usta...
İçte yeseler bile -ki maalesef böyle oluyor-...
Ama uluslararası ilişkilerde, yani senin anlayacağın dille: Monşer Diplomasisin de...
Yemezler...
Boş yere nefesini tüketme!

Boş ver “dostluk” edebiyatını...
Nasıl olsa keyfin yerinde...
Sıfır kilometre sarayın da hazır...
Münafıklar ne derse desin...
Yok kaçakmış, oda sayısı fazlaymış...
Valla da billa hasetlerinden küstahlaşıyorlar...
Takma kafanı, muhalif ürür kervan yürür...
Hatta oy’un ilk seçimde yüzde altmışa bile varır...
Daha n’olsun...
Sana yan gözle bakanın iki gözü önüne aksın...
Âmin!

Nasıl olsa benim dualar tutmuyor...
Veya tam tersi oluyor...
En iyisi mi sana yüce rabbimden uzun ömürler dilemek...
Bakarsın duyan çıkar...
Gereği yapılır şu fani dünyada...
Biz de derin bir “Ohhh!” çekeriz...
Gözyaşları içinde!

Not: İş bu yazı Yedikule Bostanları’nın yanı başındaki
mahalle kahvesinde halkımızla sohbet neticesinde yazılmıştır...
Adı: “Dostluk Kıraathanesi”...
Çay 50 Kuruş...
Neskayfe yoktur...
İlgilenenlere saygı ile duyurulur!

28 Kasım 2014

Yaşasın Hayat!

Macit CÜNÜNOĞLU
28/11/2014 09:34

 

A+
A-
Mesleğe sıfırdan başlayan bir gazeteci nasıl sınıf atlar?
Bir de aileden gelen miras yoksa ve sermayesi sadece kalemi ise...
Boğaz’daki yalılarda nasıl oturur...
Ki en miniği, en sıradanı beş altı milyon dolardan başlıyor!
Burası Türkiye, “olmaz olmaz” diyorsanız mesele yok...
Ve bir ülkenin en üst düzey yöneticisi kaçak saray yaptırabiliyorsa...
İmamın yellendiği yerde cemaat sıçar!
Kaldı ki cemaat dediğin kim; ruhunu ahlakını vicdanını satmış
kalem erbabı...
Ve bu tür zevattan ülkemizde o kadar çok ki...
Burnunu sallasan her köşe başında karşınıza çıkıyor...
Hürriyet, sabah, star, şafak ve bilcümle havuz medyası arasında!

Örnek mi?
Sırasıyla en temizlerinden başlayayım...
Varan bir: Mehmet Barlas, her devrin adamı diyeyim, gerisini siz anlayın...
Varan iki: Güneri Civaoğlu, tek kelimeyle klas, först kalite, kısaca nambır van...
Varan üç: Ertuğrul Özkök, pop sosyolog, şarap ve kadın uzmanı, Özal hayranı...
Varan dört: Gerisi o kadar çok ki, sıralamaya kalksam sayfalar yetmez.

Evet, bu dünyada herkesin bir bedeli var...
Bu tez siyasetçiler için de geçerli...
O nedenledir ki politikacıyla gazeteciler birbirlerine çok benzer...
Birinin sermeyesi vaatleri, diğerinin kalemi...
Netice itibariyle her ikisi de pazara çıkmıştır...
Parayı bastıran satın alır...
Ve öttürür...
Memleketmiş, halkın çıkarlarıymış...
Hepsi hikâye...
Cüzdan denilen o kutsal değer(!) var ya...
Allah boş kaldığını göstermesin...
İşte çağımızda geçerli en temel ilke!

Durun daha bitmedi...
Bu türlerin çok başarıları, yani döt yalayıcıları...
Danışman olurlar...
Ermeni’sinden jölelisine...
Parlak fikirleri sayesinde dört köşe hayata kavuşup sınıf atlarlar...
Ve bunların rol modelleri İstanbul’da konuşlanmıştır...
Villalarında Yesari Asım şarkıları eşliğinde mehtaba çıkarlar...
Biz de burada kıçımızı yırtarız...
“Sen yanmasan, ben yanmasam...” dizeleriyle!
Hâlbuki devir;
“Lingo lingo şişeler...” devri...
Devireceksin bir büyüğü, elbet çamura batmadan...
Hacı cav cavlar yazsın dursun...
Kesinlikle hayatı ıskalamayacaksın...
Becerebiliyorsan eğer başta Çetin usta, Altan ailesini örnek alacaksın...
Ki dönekliğin de çok kötü bir şey olmadığının farkına varacaksın...
Ve haykıracaksın dünyaya:
Dolce Vita...
Türkçesi Yaşasın Hayat!

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...