20 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
20/07/2014 08:45

                       Riyakâr!

A+
A-
Çağımızın en yakışmayanı savaş olsa gerek…
Irak’tan giriş yaptı, Arap Baharı derken dalga dalga yayıldı.
Şimdi de Gazze…
Yalnız güneyimizde mi?
Kırım’ın paylaşımı bile onca kanın dökülmesine neden oldu.
Ya düşürülen Malezya uçağı?
Düşünsenize, çoğu Hollandalı 245 kişi turistik amaçlı yola çıkıyor…
Ve yerden atılan bir füze…
Ölüm havada yakalıyor, en beklenmedik an…
Ne kadar feci, gerçekten sözün bittiği yer!
Artık bu saatten sonra demokrasi konuşmanın, yazmanın lüzumu yok.
Biz ki iyi kötü altmış küsur yıllık tecrübemiz var…
Ve hâlâ yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz…
Arap milleti ne yapsın, Afrikalı ne yapsın?
İş dönüp dolaşıp diktatörlük aşkına dönüşüyor…
Saddam oluyor, Mübarek oluyor, Esad oluyor…
Veya Putin, hatta aday adayı bizimki!
Ortak paydalarına gelince, defalarca yazdık söyledik…
Din ile milliyetçilik.
İnsan haklarıymış, barışmış, evrensel hukukmuş…
Bu kavramlar demokrasinin yozlaştığı topraklara o denli uzak ki.
Çünkü diktatörlerin tek bir hedefi var…
O da ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak!
İşte bu noktada ahlaksızlık başlayıp yalan devreye giriyor.
Rüşvet oluyor, yolsuzluğa bürünüyor, rezillik utanmazlık diz boyu…
Yedi yüz bin liralık kol saatiyle caka atmalar sürebiliyor…
Ve hepsinden önemlisi; hemen hemen her alanda darbe yapılabiliyor…
Örneğin hukuk, örneğin güvenlik…
Bir gecede görevden almalar, sürgünler…
Hukukun ırzına geçildiği süreçler, üstelik kendi evinde…
Adalet saraylarının, Emniyet saraylarının bizatihi içinde!
O nedenledir ki dünyanın gözleri önünde bir buçuk milyon insanın katledildiği
Irak savaşına arka çıkanların bugün bağırıp çağırmaya hakkı yok.
Kaldı ki o topraklarda ölenler de din kardeşleri…
Sonuç itibariyle insan…
Uludere’de bomba yağdırılarak parçalananlar da çoluk çocuk can…
Ya Kuzey’de…
Kırım’da, havada karada yitip gidenler…
İşin içinde ABD ile Rusya oldu mu…
Kuyruk apış arasında, koskoca bir tısss!
Aslında Gazze olayları zamansız oldu…
On bininci kez barış kuralları ihlâl edildi…
Yirmi birinci yüzyılda çok yazık, çağımıza hiç yakışmıyor savaş.
Fakat bizim yalancı pehlivana da iş çıktı…
İç de ve dış da yol açtığı zararlar yetmiyormuş gibi başladı insanlık dersleri vermeye…
Kırk dokuz insanımız esir…
Çıt yok…
Esip gürlüyor…
Yalanın bini bir para…
Arkasında “1 Mart tezkeresi”, “Kanlı Uludere”…
Yine de ötüyor, utanmadan sıkılmadan…
Pişkinlik fıtratına öylesine işlemiş ki…
Dünyasından yalan çıksa anında ölecek!

19 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
19/07/2014 06:48

        Hoş geldin Osmanlı!

A+
A-

Ülkemiz hızla tehlikeli zeminlere sürükleniyor…
Endişe verici, ürkütücü!
Üstelik seçim atmosferinde, yarınları öngörmek bile kâbus…
Barış adına gerçekten zor bir durum!
Ne güzel ifade etmiş Nazım:
“Hava kurşun gibi ağır…”

İpler sultanın elinde…
Bastı gaza, büyük bir iştahla ırkçılık pompalıyor.
Daha doğrusu adres belli, İsrail eleştirisi üzerinden antisemitizm!
Halkın çoğunluğu yiyor…
Camiler hareketli, Cuma hutbeleri buram buram siyaset kokuyor…
Din kardeşliği, Arap dostluğu derken vuruluyor Yahudi’ye!

Bu arada İlhan Koman ustanın “Akdeniz heykeli” de nasipleniyor…
Kabartılan öfke sanat falan tanımıyor…
Dün Kars’ta, bugün Levent’te…
Saldırıyor karanlık zihniyet…
Afganistanlı Taliban yoldaşlarına selâm gönderircesine azgınlaşıyor.
Yerle bir edilmiş Akdeniz’in simgesi…
Dalga dalga süzülen kanatları kırılmış…
Yerlerde sürünüyor çaresizce!
Geride kalan kin ve öfke…
Ve Mavi Marmara’dan sarkan ilkellik, barbarlık…
Yazık, çok yazık…
Ne hâllere düştü zavallı insanlık!

Trakya olayları (1934), Varlık Vergisi (1942), 6-7 Eylül (1955)…
Hepsi birer masal…
Bizim siyasetçi esnafı yeter ki punduna getirmesin…
Gündemin tepesine çöker; kumpası sever, dalgasını geçer…
Nutuklar atar, mazlum edebiyatı yapar, mağdura yatar…
İcabında salya sümük ağlar…
Ve gözünü sandığa çevirir…
Düzmece senaryoları ne kadar işe yaramış, ne kadarı oya tahvil edilmiş?

Evet, bir kez daha emin oldum ki bu adam ilk tur da Çankaya’da…
Çünkü kıbleden esiyor rüzgâr, kutsal topraklardan…
Arabın yalellisi karışmış; Hamas olmuş, İhvan olmuş, IŞİD olmuş…
Aslında bedevi birbirine düşman…
İsrail, Filistin bahane…
Tanrıları dolar…
Yöneticileri diktatör!

Peki, n’oluyor bize?
Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Gazze’de…
Her türlü varyasyona teşne…
Ülkemiz aç sefil Araplarla dolup taştı…
Garipler, dilenciler…
Hadi çağıralım Hamas’ı da, ensemizde IŞİD, bir adım mesafede İhvan…
Hizbullah, Taliban içerde
Liderliği de El Kaide…
Hoş geldin Osmanlı…
Sahi, niye yıktık ki?
Başkentte adını taşıyan takımın bile var…
Artık gurur duyuyoruz seninle!

18 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
18/07/2014 07:11

        İstikâmet Dolmabahçe!

A+
A-

“Yeni Türkiye’de başörtüsü var”…
Böyle diyor Sultan.
Hiç mi hiç ilgilenmiyorum, demokrasiyi türbanla özdeşleştirenler utansın…
Bu kadar basit!

Aslında nefesimizi boşa tüketiyoruz…
Çünkü bu toplum damardan zehirlenip afyonlandı…
Sorumlusu da iktidar!
Malzemesi yalan dolan…
Ancak iş yapıyor, sanırsınız süper market…
Raflarında yok yok, hemen hemen her alanda deformasyona uğramış ürün var.
Yeter ki pazarlamaya niyet etsin, allem edip kallem edip satıyor!

Hakikaten mahirler…
Hani liderleri demişti ya, “ustalık dönemimiz olacak”…
Aynen öyle, özellikle “büyük usta” seçim sürecinde harikalar yaratıyor!
Nasıl olsa meydan boş, cepler dolu…
Yaradana sığınıp sağa sola vuruyor.
En çok da monşerimize çatıyor…
Yukarıda allah, adamın ağzı var dili yok…
Zaten siyasetçi de değil, birileri önermiş…
Çatı kurmayları da benimsemiş, hepsi bu kadar.
Fakat büyük büyük ustaya rakip olup diline düştü ya…
En son olarak “salon sosyetesi”ne terfi ettirildi!

Yapma be usta…
Eline sahip olamadığını biliyoruz, bari diline sahip çık.
Anladık, Kasımpaşalısın…
Ne güzel işte, hiç olmazsa delikanlılığın raconuna uy…
“Elinde değil mi?”
“Kemiksiz dil mi kullanıyorsun?
”
Of offf!..
Nasıl çekeceğiz seni Çankaya’da?
Hadi beş yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer…
Bi beş daha…
Oldu mu 2024…
Daha şimdiden afakanlar bastı, farkında mısın?

Ama onu bunu bilmem; allah bu topluma sabırlar nasip eylesin…
En azından yüzde elliye!
Valla kefenim olsa giyip meydanlarda haykıracağım:
“Yahu ölüp gidiyoruz, hiç mi gülmeyecek yüzümüz?”
Biliyorum, duyan da olmaz!

Neyse, şunun şurasında seçime az bir süre kaldı…
Oyumun rengi belli…
Malûm sebeplerden dolayı şezlong lobisinden olmayı da başaramadım…
10 Ağustos sabahı görevlendirildiğim sandığın başındayım…
Geriye kaldı dananın kuyruğu…
Birinci tur da koptu koptu…
Asil sultan beygirden düştüğü gibi bir tepe taklak giderse…
Değmeyin o zaman keyfimize…
İlk işimiz Gezi Parkı’nda namaz kılmak olacak…
Ondan sonra istikâmet Dolmabahçe!

16 Temmuz 2014

16/07/14

Kapıdaki Tehlike?

Macit CÜNÜNOĞLU

 

A+
A-

Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Gazze…
İşte İsrail’in komşuları!
Ve savaş, tarihsel kökleri binlerce yıla uzanan savaş…
Kan, gözyaşı, acı…
Toprağa düşen çocuklar, gençler…
Dayanılması zor…
Çaresi yok, barış uzak…
Havada uçuşuyor roketler, bombalar…
Adres sormuyor…
Can pazarı, yaşananlar korkunç…
Yürekler tedirgin…
Ve insan kelebek, yarını yok!

Biz yaşadık, otuz yıl sürdü…
Nice nice ocaklar söndü.
“Analar ağlamasın” dedikçe mezar oldu memleket…
Binlerce fidan gömdük derin acılarla…
Lânet okuduk adı konmamış savaşa…
Kürt Türk’e, Türk Kürt’e düşman…
Yeni yeni nefes alır olduk!

Evet, bir tarihler bir antlaşma imzalanmıştı…
Umutlanmıştık…
Yaser Arafat sağdı, İsrail Filistin barışa çok yakındı…
Ortadoğu’ya gidiyordu Nobel ödülleri…
Demek ki hepsi yalanmış…
Başa dönüldü, intikam duygularının kökleri derin…
FKÖ tarihsel gölge…
Bölgede Hamas, İhvan, Hizbullah, El Kaide ve IŞİD…
Terörün allahını benimsemiş insanlık düşmanları…
Kalleşçe saldırıyorlar…
Hedeflerinde İsrail, son Yahudi yok olana dek cihatları sürecek!

Ve Ankara’dan gür bir ses yükseliyor…
Yalancı barış havarisinden: “Yaratılanı yaratandan ötürü severiz!”
“Hadi ordan” diyemiyorsunuz…
Meydanların meydanı, dünyanın göz bebeği Sultanahmet’te antisemitikler…
Bağırıyorlar, çağırıyorlar, namaz kılıyorlar…
Arkalarında devlet…
Ve yalnız, korumasız, mahzun Ayasofya bakıp bakıp utanıyor…
Ürkek, sıranın kendisine geleceğinden emin…
Sessizce ağlıyor, çirkin manzarayı seyrediyor insanlık…
Alman Çeşmesi’ne yaslanmış palalılar, kefenliler sürüsü…
Hınçla bakıyorlar bin beş yüz yıllık mabede…
Biliyorlar ki düşeceği günler yakın
Belki köşke giden yolda ilk kurban!

Halkoyuyla seçiliyor sultanların sultanı…
Yüzde elliye hediyedir insanlığın en değerli mirası…
Feda olsun!
Bu halk cumhuriyeti, demokrasiyi hamaset, yalan uğruna harcamış ki…
Kimin umurunda Ayasofya, kimin umurunda barış?
Maksat ırkçılığın daniskası antisemitizm beslensin…
Bir de dinsel atraksiyonlar…
Ohhh, hoş geldin başkanlık sistemi, merhaba Çankaya!

Not:
İsrail kaynaklı "Hastürk" adlı sitede yayımlanan "Gazetemen"deki yazım....
İlgililere sonsuz teşekkürler.

.
Macit CÜNÜNOĞLU
16/07/2014 09:13

       İnsanlığın zavallı hâlleri!

A+
A-

Sınıfsız toplum öyküleri Adem’den önceye ait…
Mübadeleye dayalı sömürüsüz, artı değersiz üretim biçimi!
Ne zaman ki köleci düzen hâsıl oldu…
İşte o zaman insafsız vahşi ilişkiler başladı.
Bazıları atalarımıza “ilkel” demeyi çok severler.
Hâlbuki yaşadığımız çağa bakmayı bir becerebilseler; hakiki ilkellerin
hemen yanı başımızda, siyasette iktidarda olduğunu görecekler.

Aslında yalnız ülkemizin değil gezegenin çivisi çıktı.
Daraldı hayatlar, küçüldü…
Mini mini kozalar içinde yaşanır oldu!
İnsan denen varlık “ben” demeyi öğrendi…
Ben, ben, ben…
“Hay senin benine” de denmez…
Karşınıza bir çuval lâfın arkasına sığınmış densiz nağmeler çıkar!

Akşam haberlerinde geçiyor, Çankaya’nın gülü “Çözüm süreci”ni onaylamış…
Bize ne yahu, onaylansa n’olur, onaylanmazsa n’olur?
Ayrıca lağım kokan ülkemizde ne çözüldü ki?
Örneğin “17 Aralık”…
Rüşvetin, soygunun ayyuka çıktığı zirve, çürümenin miladı…
Kabak gibi ortadayken…
Peşinden “25 Aralık”…
Bir “Paralel” icat edildi, sultanın kedisi hamile kalsa sorumlu tutuldu!

Farkında mısınız, yoz bir çağda yaşıyoruz.
Demokrasi falan masal…
İnsan hakları, özgürlük, eşitlik...
Hepsi siyaset malzemesine bir güzel garnitür…
Aslolan her ne pahasına olursa olsun cukkayı doldurmak…
Kısaca “ben” merkezli bencil bir hayat!

Bu gerçek dinci için de, milliyetçi için de geçerli…
Bir nebze insanlıktan nasiplenmiş halis demokratlar…
Ama sağcı ama solcu…
Taşıyorlarsa hakiki vicdan, işte o zaman dert ederler hukuku adaleti.

Evet, tuhaftır dünya işleri.
Onca barış çalışmasına karşın hâlâ revaçta savaşlar.
Bu bağlamda silah ticareti, devasa ordular, gizli istihbarat örgütleri…
Bağışlayınız ama alayı emekçilerin ödediği vergileri b’ka çeviren makinalar.

Elbette bu kirli dünyada kazanan da var…
Bir avuç azınlık, sayıları iki yüz civarında şirket.
Dev bir ahtapot; kolları bütün ülkelerde, vantuzları insanlığın cebinde…
Adı: Küresel Kapitalizm…
İşi sömürmek…
Hizmetkârı siyasetçi, iktidara çöreklenmiş madrabazlar güruhu…
Asya’da, Avrupa’da, Amerika’da…
Fark etmez…
On dokuzuncu yüzyılda nöbete geldiler…
Ve koskoca bir yüz elli yıl geçti aradan…
Sürünen sürünüyor ve giderek çoğalıyor…
Zengin sefiller bir avuç ve giderek azalıyor…
İşte bütün mesele!
Peki, çare?
Düşünen, sorgulayan insanı yaratmak…
O da zor iş!

15 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
15/07/2014 08:10

           Kapıdaki tehlike?..

A+
A-

Mısır, Suriye, Ürdün, Lübnan ve Gazze…
İşte İsrail’in komşuları!
Ve savaş, tarihsel kökleri binlerce yıla uzanan savaş…
Kan, gözyaşı, acı…
Toprağa düşen çocuklar, gençler…
Dayanılması zor…
Çaresi yok, barış uzak…
Havada uçuşuyor roketler, bombalar…
Adres sormuyor…
Can pazarı, yaşananlar korkunç…
Yürekler tedirgin…
Ve insan kelebek, yarını yok!

Biz yaşadık, otuz yıl sürdü…
Nice nice ocaklar söndü.
“Analar ağlamasın” dedikçe mezar oldu memleket…
Binlerce fidan gömdük derin acılarla…
Lânet okuduk adı konmamış savaşa…
Kürt Türk’e, Türk Kürt’e düşman…
Yeni yeni nefes alır olduk!

Evet, bir tarihler bir antlaşma imzalanmıştı…
Umutlanmıştık…
Yaser Arafat sağdı, İsrail Filistin barışa çok yakındı…
Ortadoğu’ya gidiyordu Nobel ödülleri…
Demek ki hepsi yalanmış…
Başa dönüldü, intikam duygularının kökleri derin…
FKÖ tarihsel gölge…
Bölgede Hamas, İhvan, Hizbullah, El Kaide ve IŞİD…
Terörün allahını benimsemiş insanlık düşmanları…
Kalleşçe saldırıyorlar…
Hedeflerinde İsrail, son Yahudi yok olana dek cihatları sürecek!

Ve Ankara’dan gür bir ses yükseliyor…
Yalancı barış havarisinden: “Yaratılanı yaratandan ötürü severiz!”
“Hadi ordan” diyemiyorsunuz…
Meydanların meydanı, dünyanın göz bebeği Sultanahmet’te antisemitikler…
Bağırıyorlar, çağırıyorlar, namaz kılıyorlar…
Arkalarında devlet…
Ve yalnız, korumasız, mahzun Ayasofya bakıp bakıp utanıyor…
Ürkek, sıranın kendisine geleceğinden emin…
Sessizce ağlıyor, çirkin manzarayı seyrediyor insanlık…
Alman Çeşmesi’ni sarıyor palalılar, kefenliler sürüsü…
Hınçla bakıyorlar bin beş yüz yıllık mabede…
Biliyorlar ki düşeceği günler yakın
Belki köşke giden yolda ilk kurban!

Halkoyuyla seçiliyor sultanların sultanı…
Yüzde elliye hediyedir insanlığın en değerli mirası…
Feda olsun!
Bu halk cumhuriyeti, demokrasiyi hamaset, yalan uğruna harcamış ki…
Kimin umurunda Ayasofya, kimin umurunda barış?
Maksat ırkçılığın daniskası antisemitizm beslensin…
Bir de dinsel atraksiyonlar…
Ohhh, hoş geldin başkanlık sistemi, merhaba Çankaya!

13 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
13/07/2014 09:49

           Kurtuluş yakında

A+
A-

Komünizmin temel prensibi:
“Herkes yeteneğine göre, herkes ihtiyacına göredir.”
Marx amcam söylemiş, milyonlarca insan da bu ideale inanmış.
Yani her birey yeteneğine göre üretecek ve her birey de yeteneğine
bakılmaksızın bu üretimden faydalanacak.
“Olur mu?” demeyin…
Oldu, örneğin dağılan Sovyetler Birliği bir tarihler böyle yaşıyordu.
Güle oynaya herkes üretiyor ve güle oynaya herkes ihtiyacı kadar harcıyordu!
Hakikaten böyle miydi?
İnsanın inanası gelmiyor, hayâl gibi bir şey…
Belki cennette, keşke gidip gelen olsaydı…
Canlı canlı naklen yayın…
Ne güzel olurdu, işte o zaman dinsel vaatlerin itibarı yüz kat artardı!

Fakat Sovyetlerde ayrıcalıklı bir sınıf vardı…
Sayıları dört buçuk milyona varan parti üyeleri.
Vahiy yoluyla olamayacağına göre, her ne hikmetse toplumu onlar yönetiyordu!
Üstün insanlar topluluğu, seçilmişler ordusu.
Daima bir adım önde, yakasında “orak-çekiç”, hissedilmekten öte fark ediliyordu.
Hangi kutsal yetkiye dayanıyor bilinmez ama üretim artığına (artı değer) hep onlar
el koyuyor ve böylece zaman tıngır mıngır ilerliyordu…
Ta ki Gorbaçov tarih sahnesine çıkana kadar.
Ne olduysa ondan sonra oldu…
Büyük usta açıklık (glasnost), yeniden yapılanma (perestroyka) dedi…
Yetmiş yıllık tezgâh yıkıldı ve sonrası malûm…
Yarım milyar insanı besleyen sistem başa dönüp kapitalizmin kucağına oturdu!

Evet, tuhaftır dünya hâlleri…
Bizde de öyle değil mi?
Çok değil, daha on iki yıl önce neler neler vaat etmişti AKP?
Başta demokrasi, özgürlük, eşitlik vs.
N’oldu?
N’locak, artı değerin üçte biri halka, üçte ikisi partililere dağıtıldı.
Partizanca, din ve milliyet türünden kavramlar dibine kadar sömürülerek.
Aynen Sovyetler örneğinde olduğu gibi…
Orda sosyalizm bayraklaştırıldı, burda siyasal İslâm…
İkisi de aynı kapıya çıktı…
Komünizme inanan mutlu, camiye giden mutlu…
İlkinde güllük gülistanlık vatan…
İkincisinde cennet, arkası cirolu vadeli çeke tutuşturulmuş…
Bozdur bozdur harca…
Sofrada bulunan ise makarna-bulgur-ayran!

AKP’nin Haliç’te düzenlediği son organizasyon otoriter rejimleri çağrıştırdı…
Yeniden tarih kitaplarına dönüp sayfalarında gezindim.
Örneğin Alman Nazi Partisi, örneğin Sovyetler Birliği Komünist Partisi…
Biri ırkçı, diğeri toplumcu enternasyonalist…
Ne var bunda, bizimki de dinci…
Demokrasi oyuncak, halk sürü, kafadan yakalanıyor yüzde elli…
İlk ikisi yıkıldı, darısı bizim başımıza!
Demem o ki, kötü emsal olmaz…
Fakat çok benziyoruz tarihsel gidişata…
Tanrı sonumuzu iyi etsin, düştük bir kez dara…
Merak etmeyin, kesin kurtuluruz çok yakında!

12 Temmuz 2014

Vizyon Şov!

Macit CÜNÜNOĞLU
12/07/2014 10:33

                          




Sözü nereye vardıracağım başlıktan anlaşılmıştır…
Ki bendeniz zarif kişiliğimle gerçek bir sanat sevdalısıyım!
İşte bu duygular içinde Sultanımızın Vizyon Şov’unu heyecanla izledim.
Kimler yoktu ki toplantıda; hepsi birer mücevher, kendi alanlarında yıldız…
Emin olun, çok mutlu oldum çoook!
Hele hele de Bülent Ersoy’u görmek, bir an da kendimi yarım hacı hissettim!

Hani derler ya, “söyle arkadaşını…”
Aynen öyle, “söyle sanatçını bana, kim olduğunu söyleyeyim sana.”
Dile kolay, bir Şafak Sezer bir Şahan Gökbakar kolay yetişmiyor…
Ayrıca İsmail YK (Kod adı), Tolgahan Sayışman ve yüksek huzurlarınızda Berksan…
Sahi, kim bunlar?
Ortak noktaları hepsi birer Recep Tayyip Erdoğan hayranı!
Orhan Baba’yı anladık, akîller kumpanyasının neferi…
Nükhet, Zerrin, Mustafa, Hande popun zirvedeki isimleri…
Vallahi çok derinden üzülüyorum çok; aralarında “ben niye yokum?”

İzzet, Emre, Kutsi, Alişan da varmış, zaten onları dinlemem…
Fakat sportif idollerim Rıdvan, Tanju, Hidayet…
Kızdım, ayol insan giderken bir haber verir…
Ben de katılırdım şöhretler kervanına!

Yine de Yıldırım Demirören, Ünal Aysan, Fikret Orman kardeşlerimin
katılımına cidden çok sevindim…
Çünkü “futbol” bu toplumun dini imanı…
Kucaklıyorlar halkımızı, bilhassa aristokrat Galatasaraylılar AKP potasında
harmanlanıp sürüye katılıyorlar…
Çok merak ediyorum, burnundan kıl aldırmayan eniştem ne yapacak?
Adam halis Beyaz Türk, Fazıl Say dinler, bin yıldır Cumhuriyet okur…
GS Yüksek Divan Kurulu üyesidir…
Kulüp başkanı vizyon toplantısında fink atarken kim bilir neler hissedecek?

Ancak bir kez daha Aziz Yıldırım abimin asîl tavrına hayran oldum…
Aslanım, devrimcim, umudum benim…
Metris zindanlarında boş yere yatmamış…
Anlamış Hanya’yı Konya’yı…
Dik adam vesselâm, geleceğin Fidel’i CHE’si…
Yıkıp geçecek bu pis düzeni!

Evet, Vizyon Şov meraklısına mesaj niteliğinde…
Bir anlamda yüzde ellinin röntgeni yansıyor hayat sahnesine…
Kimler yok ki içinde?
Kalemi satılmış yazar-çizer takımı…
Ruhu kiraya verilmiş akademik kadrolar…
Sanatçı müsveddesi soytarılar…
Ve bir dönem yıldızı parlayan sporcu artıkları…
Koşun koşun toplantıya, mama var…
Nasiplenin, hissenize düşeni almakta gecikmeyin…
Çünkü bu düzen ilelebet payidar kalacak…
Sizler gibi toplumsal önderler var olduğu sürece de:
Gün gelecek, siyasetçiye gerek kalmayacak…
Ve alay edercesine şarkılarının en kralını patlatacak Orhan Baba:
“Bir teselli ver…”
…
Öyleyse:
“Batsın bu dünya!”

11 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
11/07/2014 09:35
              

Memleketimden medeniyet manzaraları!

A+
A-
Batı’ya bakıp öykünmek…
Doğrusu ya, olacak iş değil.
Her iklimin kendine göre koşulları var…
Örneğin dünü, bugünü, yarını…
Bizde yerli yersiz Batı tipi demokrasileri sıkça örnek gösteririz…
Sanki işe yarayacakmış gibi!

Hâlbuki oralar endüstri toplumu, burjuva kültürüyle yoğrulmuş…
Dolayısıyla demokrasi, seküler anlayış yaşam biçimi.
Kimse kimseye karışmaz…
Yeter ki sahip olunan özgürlük alanlarına halel gelmesin.

Ya bizde?
Tek kelimeyle “minibüs ahlâkı” geçerli…
Hemen hemen hayatın her kademesinde…
Özellikle de siyasette!
Öyle bir araçtır ki, trafiğe çıkmaya görsün…
Artık her yol onun; kanundur, zorbadır, saldırgandır…
İnsan hakları falan havanda dövülen fantezi…
Adalet, hak, hukuk çaya çorbaya limon…
Şifa niyetine sadece bakarsın!

Geçenlerde minibüsten iniyoruz…
Yanımdaki yaşlı beye acelesinden olsa gerek, bir genç hafifçe çarptı…
Ve anında özür diledi.
Nasıl bir tepkiyle karşılaştı dersiniz?
Yaşından başından utanmayan yaşlı adam gence “bir de s…din” demez mi…
Vay benim köse sakalım vay!
İşte medeniyet, işte memleket!

Zor iştir bu ülkede huzur içinde yaşamak, duyarsız olmak…
Çünkü hakîm olan kültür Kasımpaşalılık…
“Kodu mu oturtan” anlayış…
Bir ölçüde kibar, saygılı, centilmensen; anında monşerliğe terfi edersin!

Tecrübeyle sabit…
İktidarın başı celâllendikçe reytingi yükseliyor…
Kafa göz yardıkça oyları tavan yapıyor…
Manda göle yapar gibi s..tıkça ne delikanlılığı kalıyor ne yiğitliği…
Üstelik destek buluyor basının güzide temsilcilerinden…
Dolayısıyla “Allah yürü kulum demiş minibüse”, pardon; kaptan şoföre…
O da ne yapsın, emir büyük yerden…
Topukluyor, basıyor gaza, zaten müşteri gani…
CD çalarda tek parça…
Dönü dönüp duruyor: “Beraber yürüdük biz bu yollarda!”

Evet, bir seçim daha kapıda…
Seyreyleyin düzeysizliği, rezilliği…
Adam öyle bir kampanya yürütüyor ki, pazarcılardan daha alt seviyede…
Sanırsınız Topkapı hattında çalışan şoför esnafı…
Dedim ya, canım ülkemizin beslendiği kaynak “minibüsçüler”…
Onun da başı dünden itibaren Çankaya’nın adayı…
Öyleyse hep beraber hep bir ağızdan haykıralım:
“İşte medeniyet, işte memleket!”

10 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
10/07/2014 09:41

       Cemaatlerin gölgesinde!

A+
A-
Dışardan nasıl gözüküyor bilmem ama içerden bakılınca
cemaatlere teslim olmuş bir Türkiye görüyoruz.
Yakışır, sanırım Ali Şen’in sözüdür: “Herkes bir gün Fenerbahçeli olacak!”…
Olur olmaz, fakat gidişatı gördükçe herkesin bir gün cemaatçi olacağına kani oldum.
Nasıl mı vardım bu yargıya?
Müsaadenizle aktarayım: Malûmunuz musibete karşı cumhurbaşkanı adayımız
Ekmelettin İhsanoğlu…
Kulaklarımla duydum, çıktı televizyona: “Cemaatlerle işim olmaz, zaten onlar
kendi mecralarında akıp giden birer kültür yuvalarıdır!”

“Vay be, sende mi Ekmelettin?”
O nedenledir ki bu ülkeye Türkiye Cemaatler Cumhuriyeti demek yakışır!

Düşünsenize, bizimki de amma talih?
Çünkü arkasına düştüğümüz zat-ı muhterem bile karşı çıktığımız cemaatlere
sempatiyle bakıyor…
Dolayısıyla: “Son ümidim de yandı bitti, kül olup gitti.”
Biliyorum, benimkisi pişmiş aşa su katmak…
Lâkin şu vicdan meselesi yok mu, insanın içinin alamaması durumları…
Kader işte, sığınacak bir liman bulamamak!
Ne berbat bir vaziyet, zaten şansımız olsaydı padişahın kanatları altında yaşardık…
Takıldık muhalefetin peşine, üstelik en müzminine…
Yani CHP’ye…
Eşeğin kuyruğundan bin beter olduk…
Vazgeçtik uzamaktan, kısaldıkça kısalıp Beyaz Türklerin yakasına aksesuar olduk!

Bu arada hesap kitap da yaptık…
En yakıcı soru düştü aklımıza, sahi “kaç kişiyiz?”…
Yüzde elliyi kafadan sildim, geriye kaldı yüzde elli…
Hadi, zorlayalım sınırları…
Yüzde 10 Kürt, yüzde 15 Türk milliyetçileri.
Eee, ya yüzde 25?
İşte bütün mesele, homojen olmayıp kaynayan kitle…
Ulusalcısı, Kemalisti, Alevicisi, Sosyal demokratı, Sosyalisti, Komünisti…
Açıkça ifade edeyim, ben bu yapıdan sıkıldım…
Daha doğrusu özgür benliğim aidiyet duygularıyla kuşatılmaktan perperişan oldu…
Öyleyse…
Bu saatten sonra serseri mayın gibi dolaşmaya devam…
Akıl süzgecimden geçmeyen her davranışa her eyleme HAYIR diyebilme özgürlüğü…
Yaşasın, nihayet çıkış yolunu da buldum!
Karşınızda nihilizmle harmanlanmış felsefi ANARŞİZM!
Felsefi diyorum; bu yaştan sonra topla tüfekle silahla işimiz olmaz…
Derdimiz sadece ve sadece DEVLET…
Yaşanabilir bir ülke; bol oksijenli, bol güneşli…
Kısaca ılıman iklim, azınlığın haklarını kollayıp gözeten DEVLET!

Biliyorum, böyle bir düzen hiç olmayacak…
Bizimkisi ham hayâl, çünkü demokrasi denilen elastiki kavram iktidarların
fıtratına göre değişir…
Örneğin bizde dinsel ideolojilere, mollalara, cemaatlere hizmet eden enstrüman…
Batı diyarlarında ise insan odaklı zurna…
Ki oyunu kurallarına göre oynamayanları sık sık uyarsın…
En son Sarkozy vakasında görüldüğü gibi de sisteme asla Fransız kalınmasın.
Hadi bakalım Ekmelettin Abi, bu durum muvacehesinde senin de yolun
açık, gazan mübarek olsun

08 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
08/07/2014 17:33

               "Tarafsızlık" üzerine!

A+
A-
“Tarafsız olmayacağım” demiş…
Olma kardeşim, zaten senden tarafsız olmanı bekleyen yok…
Ayrıca belediye başkanlığını gördük, başbakanlığını da
maalesef derinden hissettik.
Sorarım sana, bırakalım hayat tarzımızı, karışmadığın hangi özelimiz kaldı?
Yememize, içmemize, hatta yatak odamıza bile burnunu soktun!
Üstelik sanat anlayışımıza dâhi müdahale ettin…
Ki yıktırdığın heykelleri, yayından kaldırttığın dizileri unutmadık.
Kusura bakma ama sen haza diktatörsün.
Lâfı eğip bükmenin lüzumu yok, hem de su katılmamışından!

Yetti gari…
Seçil, seçil de sen de rahat et, biz de başımızın çaresine bakalım.
Çünkü namuslu insanlara dar ettin memleketi…
Ne huzur bıraktın ne dirlik…
Varsa yoksa saçma sapan hayâllerin…
Utanmadan da adına “çılgın projeler” diyorlar…
Haklılar, hakikaten çılgın…
Ülkenin altını üstüne getirmekte eşin benzerin bu topraklarda görülmedi…
Senden önce nice başbakanlar gelip geçti…
Yeri geldiğinde acısıyla tatlısıyla yad eder olduk…
Ya sen?
Sultan bozuntusu, padişah müsveddesi, hilkat garibesi…
Kibrinden kuburu görünmeyen muhterem…
Sağa sola çamur atma ustası…
Göz boyamanın zirvesinde dolaşan yaratık…
Din iman tanımayan gözü dönmüş kutsal çarpık…
Seçil, seçil de kırk gün kırk gece davullar çalınsın…
Bir kez değil, bin kez rezil olalım cümle âleme ve de yedi düvele!

Hani şeytan diyor ki…
Çık Taksim’e, Gezi Park’ının tam orta yerine…
Arkada katlettiğin gençlerin aziz ruhları…
Al eline megafonu…
Dök içinden geçenleri, senin ne mal olduğunu sergile…
Belki duyan olur, belki de aktardıklarımı senin masalların zannederler…
Ne de olsa halkı damardan zehirledin…
Hem de öylesine ki, panzehir niyetine manda yoğurdu yedirsen nafile!

Evet, yıllar gelip geçiyor…
Tamı tamına on iki yıl oldu…
Koyun üstüne beş, olmadı bir beş daha…
Türkiye Cumhuriyeti işte bu süreçte parçalandı.
Topraktan söz etmiyorum, halk parçalandı bölündü…
Yüzde elli elli…
Bir tarafta yalanın kuyruğuna takılan zavallılar…
Diğer tarafta vicdanları inim inim sızlayan çaresiz vatandaşlar!

Ne demiş, “tarafsız olmayacağım”…
Olma be aslanım, olma be koçum…
Olursan zaten bu ülkede kıyamet kopar…
Ki o makamda zaten sen olmazsın!

04 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
04/07/2014 08:24

      Dayanışma zamanı

A+
A-
Cumhurbaşkanı adayı Ekmelettin İhsanoğlu’nu CNN’de enine boyuna dinledim.
Taha Akyol’un konuğuydu, sanırım bu çapta ilk kez kamuoyunun önüne çıkıyordu.
Peşinen belirteyim, çok beğendim, hatta ehven-î şerden öte.
En azından köşk, kazara da olsa seçilirse noter makamı olmayacağının izlerini taşıyordu…
Bu özellik bile iç ferahlığı için yeterli, çünkü selefi geldiği siyasetin hakkını ödeyerek
dünya kadar antidemokratik, adaletsiz kararı onca muhalefete rağmen onaylamıştı…
Neyse ki son zamanlarda Anayasa Mahkemesi imdada yetişti…
O da “17 Aralık” travmasından sonra, Allah razı olsun paralelden, sağlam örgütlenmişlerdi!

Asıl üzerinde durduğum husus ise, sayın İhsanoğlu’nun dürüstlüğü ve de açık sözlülüğü.
Adam dindar bir aileden geliyor, resmen sağcı muhafazakâr…
Asla saklamıyor, hatta bir adım ileri giderek AKP’lilerle olan yakın dostluğundan
söz ediyor, ne güzel, gerçek bir şeffaf, derinden ilerleyip bizleri yanıltmıyor!
Oysa ülkemiz yıllardır yalancı bezirgânların cirit attığı arena ve insanı dinden çıkartan
hokkabazlar dünyası…
Çok beceriklilerin üzerinde Mekke-Medine mahreçli bir üniforma…
Artık herkes birer Cüppeli, siyasette boy gösterenler halkın inançlarını sömüre
sömüre iktidarda…
Ve devletin bütün kademelerinde…
Ondan sonra gelsin sınıf atlama, cipler rezidanslar uçaklar yatlar tatlı hayatlar…
İşte memlekette olan biten manzara…
Var mı itirazı olan?

Yoksa lütfen Ekmelettin Bey’e kulak verelim…
Ne diyor, başta Atatürk ve Cumhuriyet değerleri…
Bu nokta önemli, dünya görüşünün temel prensibi…
Kim ki M. Kemal’in gerçekleştirdiklerini inkâr etmez; elbette samimiyetle, doğrulukla…
Ona güvenip yola çıkmak lâzım…
Oldu ya, sahtekâr riyakâr çıktı…
Sırtımızda yumurta küfesi yok, olan beş yılımıza olur…
Koyveririz sürüye, zaten bu ülkede çoğunluklar, üstelik iktidarlar!

O nedenledir ki gelin dostlar, arkadaşlar, değerli okurlar…
Karşımıza çıkan son şansı iyi değerlendirelim.
Bence sayın İhsanoğlu güvenilir adres, özlediğimiz ses, üstelik evrensel…
Bir yana koyalım komplo teorilerini, ulusal kanaldan çemkiren meczupları…
Ne demiş şair, “insan insanın kurdudur.”…
Bizim içimizde kurt hiç eksik olmadı, tarih boyunca…
“Birlik, beraberlik, dayanışma” şarkıları söyleriz de…
Asla ve asla bir araya gelemeyiz, çünkü asgarî müştereklerimiz bambaşka…
Birimiz hedefe proletarya diktatörlüğünü koyar, diğerimiz sosyalist demokrasiyi…
Ne demekse?

Hâlbuki malı götüren götürmüş, on iki yıldır…
Daha önünde de uzun yıllar…
Kök salmış ülkenin derinliklerine; imam olup örgütlenmiş, öğretmen olup
seferberliğe çıkmış, hakim savcı avukat kılığına bürünüp sözde adalet dağıtmış…
Askeri, polisi saymıyorum bile…
Bir kez düşün karakola, görün başınıza neler gelecek?
Gezi’nin üzerine çöken karanlık bulutlar ne acıdır ki bu ülkenin kaderi!

Evet, önümüzde hem kısa hem uzun sayılabilecek bir süre var.
Daha çok konuşuruz cumhurbaşkanlığı seçimlerini…
Tayyip’i, Selahattin’i, Ekmel’i.
Lâkin iyi düşünün taşının, gün kavga günü değildir…
Hele bir musibeti geriletelim…
Ondan sonra bakarız icabına, çekeriz bilenmiş kılıçlarımızı…
Saldırırız birbirimize, yoldaşça kardeşçe…
Kan akıtırcasına…
Zaten Pîr Sultan “dostun attığı gül yaralar” demiş!

03 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
03/07/2014 07:27
             

'10 Ağustos'a giderken...

A+
A-
Cuntanın başı Kenan Evren cumhurbaşkanlığı için anayasanın
kuyruğuna kendisini de eklemişti…
Netekim yapılan oylamada hem 82 Anayasası kabul edildi
hem de cumhurbaşkanı seçildi.
Peki, eklemeseydi seçilemez miydi?
Elbette seçilirdi, düşünsenize günümüzün en demokratlarından
Ertuğrul Özkök biladerimiz bile o tarihlerde cuntanın insanlık dışı
uygulamalarına toz pembe bakıyordu.
Dolayısıyla “12 Eylül” faşizmini necip halkımız bağrına basmıştı!
İşkenceymiş, sürgünmüş, idammış…
Doğrusu ya ilgilendiği pek söylenemezdi, ateş sadece düştüğü yeri yakıyordu.

Ve bu koşullardan Turgut Özal doğdu…
Serbest Piyasa Ekonomisi savunucusu, neoliberal politikaların uygulayıcısı…
Halkımız O’nu da çok sevdi, nihayetin de köşke taşıdı!
Daha sonra Demirel…
Hakkında lâf söylemeye gerek var mı?
Gönüllerin şampiyonu, kıvrak siyasetin rakipsiz duayeni…
Her daim Başbakan, finalde Cumhurbaşkanı…

Ahmet Necdet Sezer’i saymıyorum…
Eğri adam doğru adam elektrik saatini okuyan adam…
Art arda sıralanamayacak kadar üstün meziyet…
Anayasa kitapçığını fırlatma üstadı…
Muhalefetin nakavt olduğu dönemde boşluk dolduran şahsiyet…
Şimdi emekli, fazla lâfın lüzumu yok, bir dönemdi geldi geçti.

Ve tarih sahnesinde Abdullah Gül…
Arkasında Ortadoğu’nun fatihi, sessiz güç, derinden ilerleyen Kayserili…
Bağlantıları güçlü, bir ayağı Washington’da bir ayağı Mekke’de…
Orta parmağı Londra’da…
Ülkemizin başına konmuş talih kuşu…
Aslında koklamaya kıyamayıp tadına doyamadığımız…
Ancak ne yazık ki süresi bitti, tahminimce bir başka göreve…
Çünkü “Ak Siyaset” onsuz olmaz!

Ve finalde bir delikanlı, bir Kasımpaşalı…
Gelmiş geçmiş tüm rekorları kıran tanrının sevgili kulu…
Kefenliler ordusunun başkumandanı…
Toplumun medara iftiharı, millî iradenin yenilmez temsilcisi…
Gümbür gümbür tırmanıyor Çankaya’ya…
Ben demiyorum, anketçi esnafı diyor…
Hatta en güvendiklerim, tam isabetle hiç yanılmayanlar…
Mesela Genar ile Konda…
Üç kuruşluk umudumuz var, onun da içine ediyorlar!

Evet, bir kez daha anladım ki Tayyip’siz hayat düşünülemez…
Bugün iki, yarın bir numara!
Daha doğrusu her numara, ne yapalım sağlık olsun…
Şunun şurasında 2023’e, Cumhuriyetimizin 100’üncü yılına çok bir şey kalmadı…
Tam da M. Kemal’in önerdiği gibi…
“Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak”…
Belki İran, belki Malezya oluruz…
Bu arada İran İran olarak kalır mı yoksa devrim olup AB’ye mi katılır?
Orasını bir Allah, bir de seçilmiş Sultanımız bilir…
Yeter ki beklentilerimiz, cici umutlarımız tazeliğini her zaman korusun!
Bu vesileyle hayırlı Perşembeler efendim…
10 Ağustos’a az kaldı

02 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
02/07/2014 08:38

            Sivas'ın ardından...

A+
A-
ACILARLA ve SORULARLA

İşte yine kapıldım o can sıkıntısına;
İçimde bir tozlu sarnıç boşluğu,
Gitmekle kalmak arasında karasız
Yürüdüm kederle dağlara doğru.
Yüzlerce soru vardı aklımda,
Kulaklarımda bir garip uğultu
Ölümü kullanamazdım; bir yerlerde
Bilmediğim birilerine belki ayıp olurdu.
Belki de hiç ummadığım
Sevgisi tarazlı biri; koparıp bana ilişik
Umudunu bir kitabın arasında
Yamyassı kuruturdu
Bir gazetenin ölüm ilanlarında
Okuyup adımı, öfkeye dönüştürürdü
Sandık kokulu hüznünü
Ve ölümü inatla, yok yere savunurdu.
Ben bunca yıl bunca insan tanıdım
Yüreği zehir dolu; yine de insanlardan
Kesmedim umudu. insan dedim
Yekindim; paylaştım varı yoğu.
Ben neden dudaklarının arasında
İğneler tutan bir terzi suskunluğunu
Prova ediyorum şimdi bu yol boyu
Kederle yürürken dağlara doğru?
Neden kedi seven bir insan
Olduğumu biliyorum da
Kedisiz ve sevgisiz getiriyorum
Yaşadığım günlerin yaprak döken sonunu?
Cevapsız sorunun boynu büküktür,
Hemen anlar yetim olduğunu.
Ben neden hala duyuyorum avucumda
Bir çocuk elinin sızlayan boşluğunu?
Hipodromda yatıp kalkan bir adamın
Ölü bulunduğunu yazdı gazeteler
Geçenlerde haber olarak.
Tokatlıymış ya da Çorumlu.
Bıraktığı nottan öğrenilmiş
Son isteğinin ölürse terminale
Götürülmek olduğu. hipodromda yatıp
Kalkan bir adam kimin umuru!
Acılarla sorularla tiftikledim
Bunca insanın mutsuzluğunu.
Düşündüm kendi sonumu. hayrettir;
İçim içime nasıl da sığıyordu!
Oysa ben kaç yıldır kaç acı eskittim
Unuttum kaç ölüm gördüğümü.
Bir omzumun alçaklığı ondandır;
Taşıdım kaç kişinin kanayan tabutunu.
Yıllar önce ölümü seçen sevgilim
Bunca sevgisizlik içinde iyi biliyordu
Yetmeyeceğini iki kişinin birbirine.
Bu yüzden döşeğinde ölümle buluştu.
Gömdük onu geçiştirip polis sorgusunu.
Onunla birlikte neleri gömdük;
Bir akşam içkisinin coşkusunu,
Sevincimizi gömdük kürek dolusu
Yüzlerce soru vardı aklımda,
Kulaklarımda bir garip uğultu
Ölümü kullanamazdım; bir yerlerde
Birilerine mutlaka ayıp olurdu.
Dostlardan uzakta bir bozgun akşamında
Gerisingeri dönerken kasabaya;
Baktım gökyüzü birden yıldızla doldu.
Akşamın serinliği alnıma vuruyordu…
Metin ALTIOK

Sivas katliamında yitirdiklerimize saygıyla…
Unutmadım, unutmayacağım…
Söz, her “2 Temmuz” geldiğinde sizinle olacağım…
Başka çare de yok; eğer insanız diye yaşamaya çalışıyorsak!

M.C.

01 Temmuz 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
01/07/2014 07:44

    Kemal Tahir'in izinden...

A+
A-
Dün Kemal Tahir Kütüphanesi’ndeydim.
Pendik’te, eski bir köşk restore edilip kütüphaneye dönüştürülmüş.
AKP’li belediyenin hizmetlerinden, açılış tarihi: 2008 – Kitap sayısı: 17 bin.
Bahçesi de güzel, yaz sıcağına rağmen yüksek çam ağaçlarının
oluşturduğu koyu gölgeler insana rahat nefes aldırıyor.
İstanbul’da ilk kez bir kütüphaneyi dolu gördüm, tabii ki çok sevindim.
Hemen hemen bütün masalarda genç ziyaretçiler…
Bilgisayar da var ama bulunduğum süre içinde itibar edene rastlamadım.

Asıl üzerinde durmak istediğim konu kütüphanenin ismi vesilesiyle
Kemal Tahir ustamız, büyük romancı, hatta bir numara.
Aferin AKP’ye, ne iyi etmiş de bu adı kullanmış…
Lâf aramızda, bizimkiler olsa akıllarına gelir miydi veya gelse bile
“Atatürk”, “Nazım” gibi marka değeri yüksek şahsiyetlerden Kemal Tahir’e
sıra düşer miydi?
Hiç sanmam ama yine de günahlarını almak istemem!

Evet, gelelim Kemal Tahir’in romancılıkta neden bir numara olduğuna…
Hemencecik cevaplayayım, elbette bence…
Birincisi; bu toplumu iyi tanıyor, âdeta röntgenini çekmiş…
İkincisi; orijinal, şabloncu görüşlere, basmakalıp ideolojilere yüz vermemiş…
Dolayısıyla romanlarında sağlam karakterler yaratmış…
Çağını sorgulayan, köklerini reddetmeyen, hepsinden önemlisi de tepeden
inmeciliğe prim vermeyen!

O nedenledir ki bazı aydın çevrelerce yıllarca taşa tutulmuş…
Vay efendim; “Marksizm’e nasıl yan bakarsın?”
Hakikaten olacak iş mi?
Donanma davasından (1938) Nazım’la beraber mahkûm ol (15 sene)…
Ondan sonra da ithal reçetelere kafa tut!
Ayrıca Osmanlı’yı önemse, yarattığı şaheserlerle de T.C. ile köprü kurmaya çalış…
Bir de “Esir şehrin insanları”nı, “Yorgun Savaşçı”yı kaleme al…
Hâlbuki edebiyat o devirlerde aydınların tekelinde ya da devletin…
Örneğin Halk Evleri, Köy Enstitüleri…
Bu kurumları halk mı kurdu?
Elbette devlet, aydınların desteğiyle halkını aydınlatmak isteyen devlet…
Eee, “e”si var mı, tüm bu olan bitene Kemal Tahir toptan karşı!

Ve bu Usta, bugün AKP’nin sıkça kullandığı enstrüman…
Ne Marksistliğine değinilir ne komünistliğine ne mahpusluğuna…
Varsa yoksa düzen karşıtlığına dayalı yürekli çıkışlarıdır.
Her daim de demagojilerine malzeme yaparlar…
Daha da ileri gidip kütüphaneye adını verirler…
Hepsine eyvallah!
Lâkin iş Kemal Tahir’in kahramanlarına gelince, AKP kurmaylarının
hiçbiri kendilerini o karakterlerde bulamazlar…
Çünkü yazarımız toplumcudur, dürüsttür ve halkı için ağır bedeller ödemiştir…
Öyle yalandan dolandan değil, üç dört ay hiç değil…
Babalar gibi yıllarca hapis yatmıştır; yazarak okuyarak mektuplaşarak…
Reklamsızca, kurnazca plânlar peşinde koşmayarak!

Evet, Kemal Tahir çağımızda bir kez daha keşfedilmeli…
AKP iktidarını daha iyi anlamak, kaliteli muhalefet yapmak için…
Ve bir kez daha masaya yatırılmalı “Devlet Ana”…
Evrensel hukuk, adalet, insan hakları, özgürlük ve de EŞİTLİK için

30 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
30/06/2014 06:51

     Piyer Loti manzaraları!

A+
A-
Tayyip’siz hayatı solumak gerçekten güzel.
Bol oksijenli ortamlarda yaşamaya benziyor.
Sanki güneş bile farklı…
Bir de Yıldız Parkı’ndaysanız sincaplarla göz göze geliyorsunuz…
Ve sessiz bir diyalog başlıyor aranızda…
“Nasılsın Sincap kardeş?”
“Anlıyorum ki uzun süredir burada yaşıyorsun.”
“Abdülhamit’in ayak izleriyle karşılaşıyor musun?”
Derhal cevap veriyor:
“Karşılaşmak ne kelime, ruhu sinmiş parka.”
“Bilirsiniz, iyi marangozdur, ağaçtan anlar.”
“Çalışmalarında en çok kestaneyi, cevizi kullanmıştır.”
“İlmek ilmek oymuştur ürettiklerini…”
“Yalnız yaydığı korkular yok mu?”
“Aradan yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ yüreğimizde yaşar!”


Vay be, zavallı sincabın hisleri buysa, ya insanların?
Lâf aramızda, iyi ki Abdülhamit döneminde yaşamıyoruz…
Ne zor iştir sıkıyönetim altında nefes almak…
Hele hele de adı konmamış,  derinden hissediliyorsa…
Aman tanrım, gerçekten özgürlüğün lezzeti bambaşka!

Fakat Tayyip ustanın idaresi de istibdat devrini aratmıyor.
Dün Eyüp Sultan’daydım…
Ramazan-ı şerifin ikinci günü, sabahın erken saatlerinde kalabalık yok,
ortalık bomboş.
Türbenin restorasyonu sürüyor, sanırım iki yıl oldu…
Ne hikmetse AKP’li müteahhitler aldıkları işleri bitirmek bilmiyorlar.
Örneğin Ortaköy Camii, tamı tamına üç yıl sürdü…
Hâlbuki Balyan ailesine verilseydi, aynı süre içinde en az üç cami dikerdi,
bir de kilise (bonus niyetine)…

Neyse, dönelim Eyüp’e…
Camiyi ziyaret ettim, bir iki fotoğraf…
Bir de 99’luk tespih, tespih sahibinin elinden kaçıp bir köşeye sığınmış…
Baktım; yalnız ve mahzun, derhâl insanî görevimi yerine getirip cebime attım…
Artık mutlu ve huzurluydum, çünkü tespihin boyuna posuna zarafetine
ilk görüşte âşık oldum…
Mübarek çektikçe parmaklarımdan kayıyor, manevi dünyamı aydınlatıyordu.
Caminin avlusunda biraz daha huşu içinde dolaştım ve bu duygular içinde
teleferiğe bindim…
Ver elini Piyer Loti…
Aslında zampik Fransızı sevmem ama adı bahşedilen koordinatlar mükemmel…
Belki de tarihî İstanbul’un en müstesna köşesi…
Tam karşısında Altın Boynuz, bir nevi Marmara’nın mavi Tuna’sı!

Her zamanki gibi ilk işim Hüseyin Avni Lifij’le buluşmak oldu…
Bana göre Osmanlı’dan yadigâr en değerli ressam…
Ne yazık ki kırk bir yaşında öldü…
Hatta bu toprakların Van Gogh’u, fakat bırakın dünyayı bizden tanıyan yok!
Öylesine ki, tam mezarının bitişiğine büfe kondurmuşlar…
Ve büfenin çör çöpü mezarın üstünde, üstelik kocaman kovalar hâlinde!
Şikayet amaçlı fotoğraflayıp belgeledim…
Ve üzüldüm; sanat adına, insana verilen değer adına utandım…
Tam Kültür Bakanı’na bir küfür sallayacakken…
Aklıma Yıldız Parkı’ndaki sincaplar geldi, özellikle söyledikleri…
İnanmayacaksınız, vallahi billahi korktum…
Çirkefe bulaşmaktansa çalıyı dolaşmak evladır ilkesiyle efkârdan bir sigara
yakayım dedim…
Yine korktum, bu kez Tayyip’ten, hışmından…
Malûm Ramazan, oruç ayı, ya adamları (kefenliler sürüsü) palayla kovalayıp beni keserlerse…
Çünkü fıtrat meselesi…
Sustum, öfkemi içime akıttım, kuyruğumu kıstırıp Kadıköy’ün yolunu tuttum…

Bu arada Eyüp’te bulunan cellatlar mezarlığını bulup inceleme amaçlı ziyaret edecektim…
Bakarsınız Yasin bile okuyabilirdim, o anki psikolojime bağlı…
Sordum soruşturdum, zaten bilen eden yok, bir dahaki sefere deyip vazgeçtim…
Evet, dönüş yolunda aklımın bir köşesinde Abdülhamit’in zulmü, bir köşesinde bizim belâ…
Yani filli Başkan, başkanlık sistemi…
Ve o meşhur millî deyişe çaresizce sığındım: “Haydi hayırlısı!”na…

29 Haziran 2014

 
Macit CÜNÜNOĞLU
29/06/2014 06:32

     Dante'nin cehenneminden!

A+
A-
İnsan yüreğinin sürgünde yaşaması dünyanın en zor işi olsa gerek…
Üstelik ülkesinde, yaşadığın topluma uyum sağlayamamak, gidişattan
hoşnut olamamak, zorunlu olarak diasporaya katılmak…
Aman tanrım, ne fena!
Dikkat ediyorum, çevrem dâhil oluşturdukları minik adacıklarda
yaşayan o kadar çok tanıdığım var ki…
Kim bilir ülke çapında sayıları kaça ulaşmıştır?

Kısaca, ayrı dünyaya ait olmak, kendi dışındaki gelişmelere ilgi duymamak…
Farklı düşünmek, eğlenmek, gülmek, konuşmak; ama her alanda, her şeyde…
Başka türlü yaşamak, başka gezegenin üyesiymiş gibi davranmak…
Ve her şeyden önemlisi mutlu olmak…
Hakikaten kolay mıdır, başa çıkılabilecek iş midir?

Hiç sanmam, ama yine de hayatın gerçekleri…
İstediğiniz kadar kabul etmeyin, reddedin…
İnsan denen varlık tercihleriyle yaşar.
Kimi kalabalıklara karışır, okyanustaki damla misali hissedilmez, sessizdir…
Varlığıyla yokluğu tartışılır, lâkin mutludur…
Ait olduğu toplumla birlikte güler ağlar…
Asla yalnız değildir, koro hâlindedir, sesi güçlü çıkar…
Eğlencede, gezide, ibadette hep beraberdirler…
Moraller yüksek, maneviyatları sağlamdır…
Tek bir yumruk olarak sonsuzluğa koşmanın keyfini yaşarlar!

Ya adacıklarda kıvranan yalnızlar, benlikleri mızmız, sinameki azınlıklar…
Kuşatılmış hayatlar; bir temasa, bir sese, bir gülümsemeye ihtiyaç duymayanlar…
Sürgünün ağır koşullarına rağmen kızılcık şurubu içenler…
Bir dokunuştan mahrum hüzünlü dünyalar…
Ne âlemdeler?
Eğer onlar da mutluysa mesele yok…
Alan razı veren razı, başkalarının hayatlarından bize ne?

Ayrıca Schubert dinlemek, Balzac okumak, Lorca şiirleriyle mest olmak,
Goya’nın tablosunun altında uyumak hayatın en değerli lezzetleri değil mi?
Ne güzeldir yaşarken cennete kavuşmak…
“Tanrı herkese nasip etsin” diyelim ama lâf aramızda pek de imrenilecek hayatlar değil!
Nedenine gelince; başta kavga gürültü anarşi yok…
Otomatiğe bağlanmış tempo, kurgulanmış düzende korku dâhi yaşanmıyor…
En önemlisi isyan; fırtınalar esmiyor yüreklerde, âdeta felce uğramış mekanizmalar…
Öyleyse onların olsun dünyaları, kolay gelsin hayatları, önü açık olsun yolculukları!

Ben ise her şeye rağmen Dante’nin cehenneminde olmayı seçerdim…
Huzursuzluğu, sıkıntıyı, ateşi, telaşı severim…
Zaten kavruk yaşadık, yanıktır yüreklerimiz…
Bana ne el âlemin erişilmez zevklerinden…
Bir lokma bir hırka olmasa bile bir “aşk” olsun gönlümüzde…
Sarıp sarmalasın dört bir yanımızı…
Hava olsun, güneş olsun, bulut olsun, kuş olsun, çiçek olsun…
Fark etmez…
Yeter ki çıkalım gökyüzüne…
Tanrı katına…
Alt kattakilerin hayatı kendine, benimki bana…
Yalnız sevdam olsun isterim.

İşte o zaman çoğalırım sevgiyle, yağmur olur yağarım…
Karışırım toprağa, geldiğim yere…
Milyarlarca yürekle buluşurum…
Ve tekrar başlar hayat…
Üzerimde gelinciklerin kokusu…
Sürüp gider devri âlem…
Mutlak ölüme, adımız hatırlanmamaya, unutuluncaya kadar.

28 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
28/06/2014 06:04

                   "Yazı" sevdası!

A+
A-
Yayıncı bir dostumdan öneri geldi:
“Madem her gün yazıyorsun, çocuk hikâyeleri de yaz.” dedi.
“Olur” dedim, “en azından denemiş olurum”…
Nasıl olsa işin ucunda ekmek parası yok, taş atıp kolumuz da ağrımayacak…
Ayrıca yazılacak hikâyelerin öznesi çocuk…
Eski bir eğitimci olarak hiç de fena olmaz.
Bir de torunlarım, zaten onlarla beraber büyüyorum…
Aklım yattı ve o heyecanla oturdum klavyenin başına.

Artık bir başka boyutta yazı serüvenim başlayacak…
Bana ne siyasetten, günlük dedikodudan…
Tayyip denilen sultan da alsın başına çalsın köşkü...
Millî iradeyi de promosyon olarak takdim ediyorum…
Ki tepe tepe kullansın, sömürsün!

Oh be, dünya varmış…
Yıllar sonra ilk kez kendimi rahatlamış hissediyorum…
Ne güzel duyguymuş özgürlük, çocukların dünyasında olmak…
Ayşe, Ali, Zeynep, Can daha binlercesi…
Hep beraberiz; evcilik oynuyoruz, çember çeviriyoruz, dokuztaş, körebe derken…
Gerçekten burası başka bir âlem…
Sevinç, coşku, gülmek, koşmak, kaçmak, yakalamak, sobelemek…
Daha neler neler!

Hafifledim artık, uçuyorum…
Yer ayırttım martıların kanatlarından…
Yolculuğum bulutlara, güneşe, yıldızlara, meleklerin dünyasına…
Tutmayın beni, aşağı çekmeyin, gülmeyin hâlime…
Hiç olmadığım kadar mutluyum, sevinçliyim!

Fakat o ne?
Beynim dolu, karıncalanıyor, uçuşuyor kelebekler…
Lâkin söz olup dökülmüyor klavyenin tuşlarına…
Aman tanrım, ne zor işmiş!
Yüreğim sıkışıyor, ellerim titriyor…
Çocukluk yıllarım geliyor aklıma…
Ben ne zaman büyüdüm, yaşlandım…
Yoksa bunadım mı, kocadım mı?
Silinmiş hafızamdan hayâller, o güzelim duygular…
Acımasızca, sanki yaşlı gönlümden intikam alırcasına!

Yine de çabuk teslim olmuyorum…
Biliyorum, morale motivasyona ihtiyacım var.
Derhal çocukların ellerini tutmalıyım, tertemiz dünyalarında yolculuk etmeliyim…
Arkadaşça, dostça…
Belki zaman tüneli, yedi sekiz yaşlarına acilen ışınlanmalıyım…
Ve ondan sonra siyaset yazar gibi aynı iştahla bilgisayarın tuşlarına basmalıyım…
Mehmet olup, Cemile olup, milyonlarca yürek olup…
İçimden geçenleri en yalın hâliyle ifade etmeliyim…
Sevgiliye, sonsuzluğa mektup yazarcasına!

Ve en altta da “do mi sol mi mi, sol mi mi re re…”
notaları yer almalı, en güzel şarkı, sevginin sesi “Dostluk” parçası…
Kaybedecek vakit yok, tekrar başa dönmeli…
Çocukların, çocuklarımızın dünyasına…
Arkadaşlıkların en değerlisi yaşanmalı; yalansız, duygu yüklü, içten, tertemiz…
Daha çok sevmek, daha çok insan olmak için!
“Var mısın Macit?”
“Elbette, elimden geldiğince…”
Beceremezsem utanmam, en azından “denedim” derim…
Ve bir kez daha, bir kez daha denerim…
Ta ki ben yazıyı, yazı beni terk edinceye kadar!

27 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
27/06/2014 08:29

         Haydi Taraf, bastır...

A+
A-
Kabineden arkasında duracağım bir bakan ismi ver deseler
aklıma tartışmasız Mehmet Şimşek gelir.
Çok severim delikanlıyı. Alışılagelenlerin dışındadır.
Epeyce özelliği bünyesinde barındırır.
Her şeyden önemlisi hem Türk hem İngiliz vatandaşıdır.
Bir nevi çifte kavrulmuş.
İlk eşi İngiliz, ikincisi ve sonuncusu bizdendir.
Halis Türk ve Müslüman!
Kendisi Kürt’tür, Batmanlı.
Siyasalı bitirmiş, Londra’ya kapağı atmıştır.
Dürüsttür, bir Britanyalı kadar sadedir.
Ve bunlar benim bildiklerim, basın yoluyla vatandaşa yansıyan…
Bir de bilmediklerimiz?

2007 yılında ülkemize transfer edildi, Tayyip Abisi tarafından…
Mesleği ekonomist, ülkenin parası maliyesi kendisine teslim edildi.
O gün bu gündür memleket huzur içinde…
Ne yolsuzluk ne rüşvet, film artistlerinin Cannes’da giydiği yürek hoplatan
elbiseler gibi devletimiz şeffaf, bilhassa ihaleler!
İşte kalite, işte huzur, işte ayakkabı kutusu…
Bununla kalsa iyi, biricik hükümetimize iftira atıldığı çamurlu günlerde
Mehmedimiz çıktı ortaya, şimşek gibi bir lâflar etti…
Dedi ki: “Olaylar içinde bir yakınım olursa anında istifa ederim!”

Toplum rahatladı, hırsızlıklar soygunlar ayyuka çıkmıştı…
Ancak istifa eden yoktu, yani dörtlü çeteden ses çıkmıyordu…
Fakat Avrupa terbiyesi görmüş Mehmet yok mu?
Yaptı yapacağını; duruşuyla söylemleriyle halkımızın yüreğine su serpti.
Ve seçmen hareketlendi, Mart ayında yapılan seçimlerde AKP’ye yüklendi…
Sakın yanlış anlamayın, oy olarak yağdı gürledi, iktidarı onuncu kez yüreklendirdi…
Her şey yolundaydı, gidişat on numaraydı!

Ta ki Taraf’ın muzırlığına kadar…
Daha düne kadar hükümetin bir numaralı şakşakçısı gazete kalkmış,
müfteriler kervanına katılmış…
Olacak iş mi?
Üstelik hedefe bizimkini koymuş, yere düşse çamur olmayacak mücevheratımızı…
Sevgili Maliye Bakanımız Mehmet Şimşek beyefendiyi…
Asilzadem benim, sana yan gözle bakanın gözünü oyarım!

Neymiş efendim, abisi Selahattin Şimşek akçeli işlere sıklıkla bulaşıyormuş…
İzmir Liman'ı, askerî ihaleler vs…
Çok ayıp, tamam; meyve veren ağacı taşlarlar ama bu kadarı da olmaz…
Ayrıca bu ülkede herkes yanlış yapar, bir tek O yapmaz…
Mehmet Şimşek, zaten yanlış yamuk olsa anında istifayı basar…
Bilirim, diğerleri gibi (egemenler, çağlayanlar) değil ince derilidir…
Duygusaldır, zariftir, centilmendir…
Başta dedik ya, full aksesuar asilzadedir…
Salar av köpeklerini iftira çalanların üzerine, anında çözülür mesele.
O da öyle yapmış, Taraf gazetesini iki ay içinde iki kez incelemeye almış…
Ayıptır söylemesi, Taraf’ı sevmesem de yönetim binasının terasında hizmet veren
Kafe Kafka’yı çok severim, hatta müdavimiyim…
Taraf’ın patronu Başar Arslan işletir, zaman zaman karşılaşırım…
Doğal olarak bugünlerde çok sıkıntılı…

Geçenlerde yanına uğrayıp “etme, bulma dünyası” demek istedim…
Sonra vazgeçtim, yesinler birbirlerini…
Parayla değil sırayla…
Bastırıyor Taraf…
Dün militerlere, bugün iktidardakilere…
İşletmenin dilek ve öneriler kutusuna yazıp attım:
“Başarcığım, seni öpüyor destekliyorum, arkandayım…
N’olur başladığın işi yarım bırakma, devir iktidarı, neşelendir bizleri!”

26 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
26/06/2014 07:43

      Ezilenlerin dünyasından

A+
A-
Emekli Banka Müdürü dostum Tayfun Sözer kurmuş…
Adı: Türkiye Mızıka Platformu
Şimdilik 3232 üyesi var, topluluk her geçen gün genişliyor.
Zaman zaman benim de katıldığım buluşmalarımız var…
Canlı performans, gençlik aşısı, müthiş keyif!
Giriş bölümü Tayfun’dan, onlarca mızıka, her birinin özelliği farklı…
Deneysel eğitim, dersimiz o minik enstrümandan yayılan harika sesler…
Sonra pratik, gençler alıyor sazı eline…
Hani içmeden sarhoş olma hâli var ya, aynen öyle…
Vuruyorlar blues ezgilerin dibine dibine!

Evet, blues…
Dört yüzyıllık geçmişe sahip…
Kökleri Afrika; on yedinci yüzyıldan itibaren Amerika kıtasına getirilen kölelerin
hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıları…
Tarlada çalışan, prangalara mahkûm edilen kara talihli insanın dayanılmaz ağıtı…
Bluse, köleliğin kaldırılmasıyla birlikte (1865) dalga dalga dünyaya yayılan eşsiz müzik…
Belki Afrika’nın arabeski, kahrolası kederle yoğrulanların insanlığa haykırışı!

Son Dünya Kupası’nı izlerken bir kez daha emin oldum…
Yalnız müzikte değil, futbol dâhil tüm alanlarda Afrikalıyım…
Nijeryalı, Ganalı, Kamerunlu, Fildişili, Cezayirli…
Fark etmez, neresi olursa olsun, artık kara kıtalıyım.
Bazı sahtekârlar gibi söz de değil öz de!

Hani bizim mazlum tüccarı var ya…
Yüzde ellilik, müstakbel devlet başkanı…
Halkın dinini, milliyetini, her türlü duygularını sömüren…
Afrika’nın eli kanlı diktatörleriyle işbirliği yapmaktan beis duymayan…
Kefenliler, IŞİDLİLER, İhvancılar, Hamascılar, Hizbullahcılar gibi bilumum
kanlı orduların onursal komutanı…
Ne sağcı ne solcu, sadece eski futbolcu…
Bu ülkenin kaderini tayin eden insan…
Olmaz olmaz ya…
Blues dinlese, azcık ezilenden yana olsa…
Bir de bizim mızıkacıların toplantısına katılsa…
Seyreyleyin manzarayı, dinleyin makarayı!

Lâkin o paralelle meşgul, böcekle uğraşıyor, tayin terfii rutin işleri…
Bu arada Esad’la baş edemedi, düştü IŞİD’in peşine…
Yeni macera…
Yer: Irak, kaçırıldı vatandaşım…
O hâlâ maval anlatıyor, eğer bu halk yerse!

Evet, sıkıntılı günlerden geçiyoruz…
Allahtanki Dünya Kupası yetişti imdada…
CHP’den hazır umudu kesmişken, düştük Afrika'nın peşine…
“Ya ya ya, şa şa şa, Drogba Drogba çok yaşa!”
Sen yaşama usta...
Çok canımızı yaktın çok, kıydın çoluk çocuğumuza…
Katillere öpücük, bizlere kurşun yağdırdın!
Esir ettin bu halkı yaban ellerinde...
Saddam’ın ahı mı tuttu ne?
İnşallah tez zamanda Tomalara gelesin, altında kalıp ezim ezilesin!
Hem de çöreklendiğin saray diplerinde!
Bak o zaman, toplayacağım grubu…
Mızıkalardan çiftetelli isteyip göbek atacağım!
Oldu mu, sakın kusura kalma!

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...