02 Eylül 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
02/09/2014 08:32

                    Şiirin Rüyası

A+
A-

Popüler kültürle ilgilenip bir yıl sonra yazmak ayıp,
ama varsın olsun, en azından sanata saygıda kusur etmemiş oluruz.
Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası filminden söz ediyorum.
İzlemek dün geceye nasip oldu…
Ve etkilenmek bir yana, derinden sarsıldım.
Tek kelimeyle harika, eli yüzü düzgün dört dörtlük bir başyapıt.
Aferin Yılmaz’a, gerçek anlamda Oscar’lık bir iş çıkartmış.
Keşke bütün yerli malı filmlerimiz bu derece başarılı olsa.
Şiirin anavatanından beyaz perdeye hediye edilen şaheserler…
Dedim ya, müthiş, her yönüyle hayran kalınan ustalık ürünü…
Tayyip’e yılışmalarından dolayı soyaddaştan epeyce
soğumuştum ama tekrar gönlümde taht kurdu…
Karşılaştığım ilk anda gözlerinden öpeceğim!

Film İkinci Dünya Savaşı koşullarında Zonguldak’ta geçiyor.
Madenci kentimizde, veremli iki genç şairin dramatik öyküsü.
Dostları ünlü edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil.
Sımsıcak ilişkiler, kardeşçe paylaşımlar, yoldaşça dayanışmalar…
Bugün unuttuğumuz insanî değerlerin tümü…
Yalın sevdalar, mektuplaşmalar ve kaybolan şiir…
Yanılıyor muyum yoksa, son yıllarda şiirleri kitaplaşan bir sanatçı hatırlamıyorum.
Başka bir yöne savruldu edebiyat…
Piyasada üç beş yazar, bolca reklâm, kısaca marketing tezgâhı!
Çağımız işte, kalitesizliğin değer bulduğu savrulmalar…
Siyasette öyle değil mi?
İş başındakilere bakın, ne kadar haklı olduğumu göreceksiniz.

Evet, bu dünyadan niceleri gibi iki şair geçmiş…
Bizden birileri, bu topraklarda yaşamış.
Adları Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu.
Öldükleri yaşlar yirmi iki ile yirmi altı.
İnce hastalıktan, sersefil süren hayatlar…
Ne kitaplar yazar, ne ansiklopediler…
Şiirleriyle birlikte göç etmişler sonsuzluğa…
Bir de derler ki “kefenin cebi yok”…
Var işte, ölümün sırlarında gizlenen mısralar…
Ahirette işe yarar mı?
Bilmem, belki melekler okur dinler.

Her zaman iddia ederim, sanatın tadı başka…
Hele hele de şiir severseniz…
Aspirini keşfetmişsiniz demektir.
Ne zaman başınız dara düşse, yüreğiniz sıkışsa…
Sığının şairin dünyasına, emin olun o kucak sizi karşılıksız bırakmaz.
Sarar sarmalar…
Bazen gözyaşı olur bazen hüzünlü bir sevinç.

Öyleyse Kelebeğin Rüyası’dan esinlenerek yad edelim değerli Behçet Hocamızı…

SENİ YAŞAMAK

“Seni her özlediğimde sevgilim,
Gökyüzüne bakıyorum;
Göğün mavisinde gözlerini görüyorum çünkü.
Seni her özlediğimde bir tanem,
Denizlere bakıyorum.
Ufuğa bakınca mucizeni görüyorum çünkü.
Seni her özlediğimde bir tanem,
Kuşlara bakıyorum.
O kanatlardaki özgürlüğünü görüyorum çünkü.
Ve aşkım, seni her özlediğimde,
Adında isyan ediyorum.
Seni özlemek istemiyorum ben,
Ben seni yaşamak istiyorum,
Seni her özlediğimde sana bakmak istiyorum
Ve seni sende görmek sadece.”

01 Eylül 2014

Top yuvarlak değil...

Macit CÜNÜNOĞLU
01/09/2014 09:33
       
A+
A-

77 – 98

Dün geceki maçın skoru.
Rakip ABD, Dünya Şampiyonası…
İspanya’dayız, Bilbao’da tribünler tıklım tıklım.
Seyircinin ezici çoğunluğu Amerika taraftarı…
Daha doğrusu NBA hayranı.
Giydikleri formalardan anlaşılıyor ki herkesin bir takımı,
hayranı olduğu bir basketbolcusu var.

Takımımız ise şerefli bir mağlubiyet için sahaya çıkmış.
Fakat o da ne?
Yeniyoruz, hem de evire çevire.
Karşılaşma müthiş, heyecan dorukta.
Oyuncularımız gerçek “12 DEV ADAM”…
Rüya takım çökmüş, attıkları girmiyor.
Savunma sıfır, top kaybı rekor…
Mola üstüne mola, ABD’li koçun yüzü alı al moru mor.
Bizimki dimdik ayakta, gururlu ve mağrur…
Dünya liderine diz çöktürüp süründürüyoruz!

Oh be!
Ne kadar da özlemişiz zaferleri, Amerika’ya kafa tutmayı…
Sanki Tayyip’in ruhu sinmiş salona…
Oyuncularımız Mohaç’ta gibi savaşıyor!
Arkamızda “One minute” rüzgârı…
“Yetti artık” diyoruz çağın imparatoruna!
Moraller yüksek, tabelaya yansıyor; T.C. alacağı galibiyetle tarihe geçecek…
Yerimizde duramayıp sevinçten âdeta uçuyoruz.
Ta ki 28’inci dakikaya kadar!

Silkiniyor şovmenler, aslına rücu edip maça asılıyorlar.
Artık Afrika ormanlarından transfer edilmiş uçan yaratıklar…
Çember seviyesinde çıta, defansta yırtıcı kaplanlar!
Düşüyor gardımız, on iki dakikada teslim oluyoruz canavara!
Çöküyoruz koltuğa, hayâller paramparça…
Makus kaderimizle baş başa kalıp yarınki maça umutla bakıyoruz.

Huyumuzdur, millet olarak çabuk gaza geliriz.
Hayatın gerçeklerini çoğunlukla “yuvarlak top” zannederiz.
Hâlbuki hükmü Kapıkule’ye kadar…
Ondan sonrası “akıl”, “bilim”, “ahlâk”…
Batılı hırsızı, rüşvetçiyi sevmez…
Hele hele de başına hiç taç yapmaz…
Vurur tekmeyi kıçına, yüzde 52’miz gibi kına yakmaz!

Neyse, tek tesellimiz 21 sayı farkla yenildik…
Finlandiya aynı ekibe 59 sayı farkla ezildi…
Yarından sonra iki mağlubun maçı var…
Sonucunu merakla bekliyorum…
Ya herro ya merro…
Bence tek çare Cüppeli, bir dua bir üfleme, kesin galibiyet…
Cedi Osman ile Emir Preldzic’i artık tut tutabilirsen…
Bir de çiçeği burnunda sultanımız İspanya’yı şereflendirirse…
Gelsin zaferler, dört köşe olsun bin yıllık başkan Turgay Demirel!

Son söz, atalarımız “Boğulacaksan büyük denizde boğul” demiş…
Aynen öyle, Avrupa’da tuş olup Ortadoğu’da rezil oluyoruz…
Çünkü kılavuzumuz karga…
Öyleyse bastır Türkiye, tahta çıktı 37’inci padişahımız…
Güle oynaya koşuyoruz karanlığa, hayatımız yalan dolan…
Utan utan utanması gereken insan…
Eğer utanmasını da bilmiyorsan kıbleye dönme…
Bak Çankaya’ya, sana el sallıyor şeyhin…
Emin ol hayatta her zaman top yuvarlak değil!

31 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
31/08/2014 09:15

                  Umutsuzca

A+
A-

Marguez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı başyapıtının öznesi insandır.
Duygularıyla, zaaflarıyla, hasretleriyle…
Meksikalıların macerası, sanırsınız öykü Anadolu’da geçer.
Bir tanıdık, bir dost…
Beyinsel kıvrımlarından taşan düşleriyle bizi bize anlatır.

Aslında “Yeni Dünya Düzeni” dediğimiz evrensel boyut insana koskoca bir
“yalnızlık” dayattı, fark edilemeyen, çarçabuk benimsenen.
Oyuncak vermeyi de ihmal etmedi…
Al sana internet, var biraz sen de oyalan!
Uyduk imama hesabı sanal dünyaya öylesine bir dalış yaptık ki,
maskelendi hayatlar, kavruldu ilişkiler, kurudu insanî derinlikler.
Bir bakış, bir ses, bir dokunuş; hepsi hayâl oldu.

Uzun yıllardır on dört daireli bir apartmanda yaşıyorum.
Ne selâm, ne komşuluk ilişkileri…
Boşa giden onca girişim, yılışmalar…
Heyhat, küçük dünyalar yaşam tarzı…
Bir telaş, bir koşuşturma; belli ki var olma gailesi…
Kapının önünden eksik olmayan fast-food araçları…
Sabahın köründe servis bekleyen minikler…
Yer bulunamayan otopark…
Tek bir gazetenin alınmadığı koşullar…
Sanki otel, resepsiyonu lobisi olmayan…
Ruhunda yalnızlık…
Gösterişli gençler, yaldızlı diplomalar…
Entelektüel enflasyonu, bense Diyojen kılığında insan arıyorum…
Ne tuhaf!

Anlıyorum ki,

“Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok
Bezminde kadeh kırdığımız sevgililer yok
Bir yer ki, sevenler, sevilenlerden haber yok”


Kim bilir Aleaddin Yavaşça bu şarkıyı bestelerken neler hissetmiştir?
Bir dost kaybı, göçüp giden değerler…
Geriye kalan yalnızlık…
Bir türlü barışamadığımız yalnızlık…
Karanlık…
Sönen ışıklar, kayan yıldızlar, azalan insanlık!

Evet, çağımızda bir başka dönüyor dünya…
Sessiz, duygusuz, şiirsiz, şarkısız…
Sanal âlemde sevgisiz, aşksız koşuyoruz sonsuzluğa!
“Dur, dinle” diyen yok…
Çırpınıp duruyoruz kör kuyularda…
İçimizde yalnızlık, yüreğimiz kapkara…
Doğacak güneşi bekliyoruz…
Umutsuzca!

30 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
30/08/2014 08:21

           Kadrolu dalkavuklar!

A+
A-

“Ayaklar baş oldu” deyimi vardır…
Küçümseyen, aşağılayan bir bakış tarzı.
Bu tavrı ne benimser ne de gündelik hayatıma sokarım.
Lâkin büyük konuşmamak lâzımmış…
Şimdi ben de kullanır oldum…
Gerekçesi, eski-yeni Türkiye meselesi.

Efendim bir modadır gidiyor…
Dünü savunan, daha doğrusu iktidara karşı olan kim varsa eski Türkiyeli…
Eğer iktidar yanlıysanız, AKP yalakasıysanız yeni Türkiyeli!
Siyah&Beyaz, ortası yok, bu kadar basit.
Yani Tayyipseverler ülkemizde ilericiliği, devrimciliği…
Geri kalanlar da gericiliği, yobazlığı temsil ediyor!

Evet, ne günlere kaldık.
Bir yığın zevat televizyonlara çıkıp her gün kara propaganda yapıyor…
Hem de ciddi ciddi, geçmişten örnekler vererek!
“Hay başınıza M. Kemal kadar taş düşsün” demeniz de nafile…
Vur abalıya misali tek parti dönemlerine ait ne kadar günah varsa alayı
muhaliflerin boynuna…
Tabii halkta inanıyor, genç nüfus…
Ayrıca vatandaş doğru mu, yalan mı deyip tarihin sayfalarına başvuracak değil ya…
Ne ikram edilirse onu yiyor!

Bu konuda CNN’e takmış durumdayım…
Aydın Efendinin yegâne gururu dürüst, tarafsız(!) haber kanalına…
Şirin Payzın kızımızı onca sevmeme rağmen kadrolu iki yorumcusu var
Biri Vatan yazarı Hüseyin Yayman, diğeri Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi…
Sizleri bilmem ama bendeniz tahammül edemiyorum!
Her akşam, her akşam; yetti gari…
Bir iktidar, bir lider bu kadar mı sevilir?
Adam yellense kimyasında hikmet arayacak kadar işi ileri boyuta taşımışlar…
Anlıyorum; Şamil’in, Metiner’in izinden kontenjan sırasına girmişler…
Fakat bizlere de yazık değil mi?

Her ikisi birden kokuşmuş ayakları savunuyorlar…
Pırıl pırıl aydınlık düşünce sahipleri tu kaka…
Hırsızlar, rüşvetçiler baş tacı!
Üstelik milyonların gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar…
Yandaş kanallarda ötseler dert değil…
Sanki CNN babalarının sarayı…
Şirin gibi şirinlik abidesine rağmen Cumhuriyet değerlerine nefretlerini kusuyorlar!

Tamam, Aydın Doğan’da havuzcu olmuş…
Özdil gibi bidon kafalıların icabına bakmış…
Hepsine eyvallah…
Ancak bu işlerin yarını da var!
Ayrıca gönül işleri Trump Towers açılışına benzemez…
Bir yanında RTE diğer yanında ABD…
Efendi, efendi biz halkız, devrimciyiz, M. Kemal’iz…
Bakma kirli ayaklara verdiğimiz desteğe…
Yarın başız, soğan başı değil canım…
Hele bir kurultayımız sonlansın…
Geliyoruz zincirleri kıra kıra, kadrolu dalkavukların tepesine vura vura!

28 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
28/08/2014 11:10

          Karanlığın içinden

A+
A-

Davasına “hareket” diyor seçilmiş Sultan, “aşkım” diyor…
Köşk yolcusu, partililerle vedalaşıyor!
İdeolojisinin kökleri Cumhuriyet’in kuruluş yılları…
Boşalttığı koltuğu müridine devretmiş…
Ne saadet ne huzur, artık her yerde!
330 milletvekilinin ruhuna sinmiş, âdeta “Meclis”…
Fiilen Başbakan, fiilen yargının başı…
“Görecek günler var daha.”
Yasama-Yürütme-Yargı harmanlanmış…
Yarınlarımız başkanlık sisteminin ötesinde…
Deyin ki 21’inci yüzyılda Ortaçağ, derebeylik…
Oh ne âlâ…
Yakışır ülkeme, Neo-Osmanlılık hayâllerine kapılıp sürükleniyoruz sonsuzluğa!

Evet, bu günlere tesadüfen gelinmedi.
Yüzde 52’lik “millî irade” de gökten zembille inmedi.
Yaşadıklarımız bilinçli bir projenin ürünü.
İlmek ilmek örülen, adım adım ilerleyen.
64 yıllık sağ politikaların taçlanmış hâli, zirve.
Ayrıca ülkemizde eksen meksen kaymadı…
Çürümüş düzen işin asıl sahibine topyekûn teslim edildi!

Ya sonrası?
CHP, Kurultaylar umut mu?
Hiç sanmam, başta da belirttiğim gibi “hareket” diyor Sultan…
Öyle üç beş günlük değil…
Hele hele kişiye, gruba endeksli hiç değil.
Başı sonu sınırları belirlenmiş disiplin.
Fıtratında muhafazakârlık, siyasal dincilik, arabesk kapitalizme dayalı sömürü…
Mayası kuran kursları, imam hatipler, tarikatlar.
CA’lı hücreler gibi, her geçen gün çoğalan, sayıları yirmi milyonları aşan…
Henüz meydanlara inmemiş, zar zor zapt edilen palalı kefenli zihniyet…
Ve ülkeyi bekliyor karanlık gelecek!

Peki, ne yapmalı?
Kısa vadede “hiç”…
Bir tarafta yükselen Kürt, diğer tarafta Türk milliyetçiliği…
Arada derede sıkışmış modern laikler…
Malı götürmüş dinciler…
Solcular mı?
Sahi, o ne ki?

Kendi adıma bendeniz manzarayı seyrediyorum…
Zaman zaman ti’ye alarak.
Çünkü gidişat yürek kaldıracak türden değil…
Can sıkıcı, tansiyon yükseltici!
Tek çare sanatın şefkatli kollarına sığınmak…
Şiirin mısralarına, edebiyatın satırlarına, müziğin notalarına…
Elimde ud, vuruyorum tellerine…
“Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin…” şarkısını mırıldanarak…
Ve Tayyip’e inat gülümsüyorum ağlanacak istikbâlimize…

Evet, umut her daim yüreğimizde…
Sımsıcak, taptaze…
Sarılıyorum ona, sevdayla aşkla, hiç ayrılmamacasına!
Varsa aklınıza gelen başka bir çare…
Haykırın, haykırın ki duyalım…
İkna olursak peşinden koşalım değerli dostlar…
Şimdilik kalın sağlıcakla.

27 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
27/08/2014 10:42

      Tarihin penceresinden

A+
A-

“Nazi İmparatorluğu”
“Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü”


Yazarı William Shırer, Ağaoğlu Yayınevi tarafından üç cilt olarak
1968 yılının Temmuz ayında ülkemizde yayımlanmış.
Genç bir öğretmen olarak birkaç ay sonra alıp okumuştum.
İzlediğim onca ABD yapımı savaş filminin senaryolarını hatırlıyorum,
göstere göstere gelen büyük felaket!
Hem de seçimle, sandıkta; Alman “millî iradesi” Hitler denilen bir
manyağın peşine düşmüş…
Ki o halk o devirlerde yeryüzünün en gelişmiş toplumu…
Felsefede, sanatta, teknolojide…
Lâkin tarihsel gaflet veya büyük yalan…
İnanmışlık, ırkçılık ve ne kadar insanlık dışı ideal varsa tekmili birden
Almanların trajik hikâyesi olmuş…
Sonuç: İnsanlık tarihinin gördüğü en korkunç savaş, 50 milyon ölü,
bir o kadar da yaralı!

1999 yılında Dachau’yu gezmiştim, Münih yakınlarında…
Nazi Almanyasının ilk toplama kampı.
33’de kurmuşlar, dünyanın gözleri önünde, 30 bin kapasiteli.
Başlamışlar Yahudileri, komünistleri, sosyal demokratları çalıştırmaya…
İşi biteni krematoryumlarda yakmışlar.
Vahşet dorukta, yüreğim kaldırmadığı için çoğu bölümüne giremedim…
Ayrıldığımda ince bir yaş süzülüyordu gözlerimden…
İnsan olmanın utancını yaşayarak içimi derin bir hüzün kaplamıştı…
Aklıma geldikçe hâlâ aynı duyguyu yaşarım…
Hafızama nasıl nakşetmişse; lânet okurum ırkçılığa, siyasal dinciliğe ve
insanlık onuruna düşman zihniyete!

Evet, Nazilerin kanlı serüveni 12 yıl sürdü.
Siyasî tarihte hem kısa hem uzun süre.
O süreci ancak yaşayanlar, tanık olanlar, bir de hissedenler anlayabilir.
Yeter ki duyarlı bir yürek taşınsın, namuslu bir bilinç olsun…
Yoksa nafile…
Ortaya çıkar sevgili Yıldız Tilbe gibi nefretinizi kusarsınız:
“Eline sağlık Hitler, az bile yapmışsın!”

Ne hoş tesadüf(!), bizim sultanımızın da 12 yılı bitmek üzere…
Yalnız biz Alman milletinden daha insaflı daha vefalıyız!
Tanrının lütfunu köşke gönderiyoruz…
Doyamadık tadına, yürüyüşüne, endamına…
Bi beş yıl, bi beş yıl daha…
Yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız sanırsınız Asr-ı Saadet!

Neyse ki sultanımızın boşalttığı koltuklar emin ellerde…
İstanbul’da Kadir Abi, Ankara’da Davutoğlu…
Devletin en tepesinde “O”…
Tanrım tek çare sana sığınıyorum, lütfen bu hakir kuluna sabırlar nasip et!
Bir de yalvarırım elimi kolumu bağla, çenemi de tutmamı sağla…
Emin ol artık dayanamıyorum…
Çıkacağım Pensilvanyalının huzuruna…
El etek öpüp darbe yapmasını arz edeceğim…
Ve ilâve edeceğim: “Madem hırsızların peşine düştün, 17 Aralık’tan
bir b.k anlamadık, kışlamızın kepenkleri de kapalı, tek umudumuz sensin,
lütfen yola devam!”


Bu arada; sahi ben yazıyı neden yazdım, bilhassa Hitler’i…
Neyse, şimdi Büyük Kongre’ye gidiyorum…
Dönüşte görüşürüz!

26 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
26/08/2014 11:57

            Yeni umutlar

A+
A-

DP – AP  – AKP

Evet, sıraladığım dört parti karşısında CHP sürekli yenildi.
Ara dönem ürünü ANAP’ı da sayarsak Türkiye’yi son 64 yıldır
sağ partiler yönetiyor.
CHP’nin topu topu 27 yıllık mutlak iktidarı var (1923 – 1950).
O da Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde.
Yine de ağır eleştiri bombardımanından kurtulamıyor.
Doğaldır, çünkü bir ülkeyi yeniden inşa etmek kolay değil.
Ne kadar çok sevap, o kadar çok günah var.
Nerden baktığınıza bağlı, daha açıkçası niyet meselesi…
İyiyi güzeli de görebilirsiniz, kötüyü fenayı da…
Yeter ki düşünsel namus korunsun!

Gelelim günümüzdeki CHP’ye, Kurultay arifesinde sancılar çeken partiye.
Kimlerin gönlünde ne aslanlar yatıyordur?
Tahmin edebiliyorum, yakın tarihte milletvekilliği seçimi var.
Seçmenin tanıdığı kontenjan 100 (yüz) civarında.
Kulisler, otel lobileri şimdiden nasıl da kızışmıştır?
Fakat CHP ne zaman ki solcu oldu…
Yıl: 1965, üstelik bir gecede!
İşte o gün bu gündür öylesine önemler atfettik ki…
Sınıf partisi yaptık; işçinin, yoksul köylünün, küçük burjuvanın,
beyaz yakalıların yegâne temsilcisi ilân edip âdeta militanı gibi çalıştık!

Hâlbuki kapanmaya yüz tutmuş partiye “solculuk” can simidi oldu.
Büyük kitleler inandı, yetmişlerde yüzde 42’yi gördü.
Bünyesinde o kadar çok sağ görüşlü siyasî barınıyor ki…
Şimdilerde yolgeçen hanı, güya liberal Aygünler, Tayanlar parti içinde
demokrasinin vazgeçilmez figüranı, yerseniz!
Kısaca çok seslilik hâkim…
Tek eksik “ilke”, “rota”…
AKP düşmanlığı üzerinden ilerliyor tarihin çöp sepetine!

“Müthiş final ne zaman?” derseniz…
Eminim ki ilk seçimde çökecek, başında ister İnce ister Kılıçdaroğlu olsun.
Eli kırık, vicdanı sızlayan seçmen artık CHP ile hesaplaşmak istiyor.
Çünkü yorgun, çaresiz, en önemlisi de kızgın.
Ekmelettin sendromunu atamamış üzerinden.
Hele Sultan efendinin önlenemez yükselişi…
Afrası, tafrası, şımarıklığı iyice çileden çıkartıyor.
Ne de olsa Beyaz Türk…
Damarlarında dolaşan kan asil!

Peki, çöküş sonrası bizler kına mı yakacağız?
Asla, yeryüzünde ışık çok…
Derhal yeni güneşlerin keşfine çıkacağız…
Zaten yenilmişiz, gözümüz kara, zincirlerimizden başka kaybedecek
çok şeyimiz de var…
Koşacağız yeni umutlara!

25 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
25/08/2014 08:57

      Kurultaya giderken

A+
A-

Muharrem İnce:
“Başkan seçilirsem CHP iki dönem sonra kesin iktidarda” diyor.
Sihirli formülü nedir?..
Henüz açıklamış değil ama sekiz yıl kısa bir süre değil.
Olsun, yine de hayâl kurmak hoş bir duygu…
Bu gazla AKP iktidarına birazcık daha dayanır, direniriz!
Ne de olsa bin yıl yaşayacağız…
“8 yıl” nedir ki, göz açıp kapayıncaya kadar geçer!

Şu CHP’liler ömür valla.
Mihrap yıkılmış minber yerinde bir partinin güzide elemanılar!
Muharrem’in aklına isyanı kim soktu bilmem…
Daha düne kadar Kemal abisinin yanında kuzu kuzu oturuyordu…
Birdenbire bayrak açıp isyan etti?
Evet, ben de biliyorum…
N’olduysa oldu, kafa yormaya değmez…
“CHP’dir, ne yapsa yeridir” deyip gülüp geçmek lâzım…
Ama kayıtsız kalamıyor insan.

En son Süheyl Batum’u izledim, sıcak yuvası Ulusal Kanal’da…
İnce’yi destekleyip döktürüyor ve saçmalıyor.
Efendim, faşizme karşı ilk direnen Fransız komünistleriymiş…
Bu nedenle de ulusalcılık önemli bir ilkeymiş…
Dolayısıyla sınıf mücadelesinden süzüle süzüle gelen her “sosyal demokrat”
milliyetçiliği sonuna kadar savunmalıymış!
Üstelik bu şahıs Fransa’da okumuş, öyle söylüyor…
Ancak hayata Fransız kalmış, haberi yok!

Canım benim, Anayasa profesörü olmak başka bir şey…
Tarih bilincine ulaşmak bambaşka…
Sen ki hasbelkader bu partiye milletvekili oldun, iyi de ettin…
En azından hoca görünümlü asker kafandan öğrencilerin kurtuldu!
Yürü git; Genel Kurmay önüne mi, AYM önüne mi mendil açarsın…
Veya yeryüzünün en orijinal solcusu Perinçek’in tarikatına mı katılırsın…
Yeter ki git, uzak dur CHP’den, İnce desteğinden…
Ayrıca bizler Muharrem’i senden daha çok severiz…
Bir kere halk adamıdır, mizahı güçlü kıvrak zekâlıdır…
Kısaca gönüllerin sultanıdır.
Yakışır CHP’ye, bilhassa Grup Başkanvekili olarak…
Ah Muharrem ah, sen yok musun sen…
Nasıl uydun bu ukala takımına?

Neyse, yazmayalım diyoruz ama duramıyoruz.
CHP’de malzeme çok, ayrıca kaşınıyor.
İyi ki bu partinin üyesi falan değilim…
Yoksa bu kadar özgürce sallayamazdım!

Dolayısıyla bu ülkede iktidar bi tuhaf muhalefet ayrı bir tuhaf…
“Zıtların birliği” prensibine de uymuyor.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş misali al birini vur öbürüne!
Lâf aramızda Baykallı devirleri de özledim…
Azcık aşım gailesiz başım…
Ne iktidar hedefi ne mücadele vardı…
Yüzde yirmi çantada keklik…
Öyleyse bizler de sürüye katılıp “Çok yaşa Tayyip” diye haykıralım mı?
Çünkü bin yıl daha iktidarda!

24 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
24/08/2014 10:39

        Kararmasın yürekler

A+
A-

Su gibi akıp giden yıllar…
Çocukluğumuzda Menderes’le tanışıp kapalı toplumun derin izleriyle büyüdük.
Gençlimizde Demirel vardı, düzene karşı isyanı yaşayıp öğrendiğimiz…
Sevda bir tarafa, devrim ateşiyle yanıp tutuşmuştuk…
Ve uğruna nice canlar feda ettik.
Asker postallarıyla yoğrularak Ecevitli yıllara kavuşmamız gecikmedi…
Artık olgunlaşmıştık, milletvekili olacak kadar gözümüz açılmıştı!
Lâkin örgütlüydük, solcuyduk, emekten yanaydık.
Kavgamız kutsaldı, burjuva demokrasisiyle işimiz olmazdı!
Er ya da geç toplumcu mücadelemiz hedefe ulaşacaktı.
Olmadı, ülkeye faşizm geldi.
Piyasaya Özal çıkmıştı, halka orta direk üzerinden zenginlik vaat ediyordu.
Gene direndik, illegal de olsa çalışmaya devam ettik.
Fakat duvarlar yıkıldı, Uluslararası Sosyalist Sistem çöktü…
İşsiz kalmıştık, ideolojimiz yenilmişti, her birimiz beyinsel travma yaşıyordu…
İmdada bireycilik yetişti, çağa uyum sağlamak için “ben” demeyi öğrenmeliydik…
Ve öğrendik, öyle ki en yakın dostumuzu satacak kadar!

Bütün bunlar aklıma nerden mi takıldı?
Üç beş gün önce doğum günümdü, çocukluğumuzda hiç hatırlanmayan…
Torunlarım geldi, ellerinde bir pasta…
“İyi ki doğdun Dede” diye bağrışıyorlar!
Duygulanmamak elde mi, ister istemez gözler nemleniyor…
Ve insan fark edilmenin doyumsuz keyfini yaşıyor!

Ne kuşakmışız be…
Yokluktan konformizme trajik bir yolculuk…
İç giyimler termal, ayakkabılar ortopedik…
Gözlükler Ray-Ban, arabalar hidrolik direksiyon…
Klimalar püfür püfür, cd çalıyor Veysel’den…
“Uzun ince bir yoldayım…”

Evet, bir solukta geçti o güzelim yıllar.
Yine de sorgulamak lâzım, onca hasrete rağmen dün mü mutluyduk,
yoksa bugün mü?
Ki hava alanlarımız, duble yollarımız var…
Hastane, eczane önlerinde kuyruklarımız yok.
İyi hoş da niye huzursuz, sıkıntılıyız?
Korkumuz şeriat tehlikesi mi?
Hiç sanmam, çünkü kapitalizm denilen bu ahlâksız düzen kısa vadede yıkılmaz…
Zaten şu anda da yerine koyacak namuslu bir alternatif yok!
Sistem dinciyi de, tarikatçıyı da, cemaatçiyi de besliyor, beslemeye de devam edecek…
Yeter ki tekerine taş koyan olmasın!

Öyleyse bir süre daha kendimizi koruyarak hayatı sürdüreceğiz…
Ta ki parantez kapanana kadar!
Mümkünse sanatla; okuyup yazmak, gezip görmek işin en tatlı tarafı…
Başka çare yok, “it ürüyecek kervan devam edecek”…
Varsın memleketi onlar yönetsin, onlar hükmetsin karanlığa…
Işık bizde, beynimizde olsun, hiç kararmasın yaşadığımız sürece ve yarınlarda!

22 Ağustos 2014

Er kişi niyetine!

Macit CÜNÜNOĞLU
22/08/2014 10:09

     

A+
A-

Yıl 1979
İran ayaklanmış, Humeyni’yi karşılamaya hazırlanıyor.
Diktatör Şah tüymüş, devrim bütün hızıyla egemenlik peşinde…
Ve beklenen lider geliyor, milyonlar ayakta.
Yeni umutlar, dinsel ideolojinin ışığında ilerliyor toplum.
Gecikmiyor intikam rüzgârları, kuruluyor idam sehpaları.
Sorgusuz sualsiz asılıyor binler ve komşumuz topyekûn karanlığa teslim oluyor.
İktidarda mollalar, devletin adı İslâm Cumhuriyeti.
Demokrasisiz, seçimsiz ama fark etmez, sandıklısı bizde…
Mühim olan millî irade, düşerse bir mollanın peşine…
Ne hukuk tanır ne insan hakları…
Kaynağı kutsal kitap, yakıp yıkıp geçer…
Artık her yer Sivas’tır, koyu bir şeriattır!

İnsan aklı, takılıyor işte…
Nereden nereye geldi Türkiye?
Bir molla bir mollayı seçti!
Devir teslim törenindeki kalabalığa bakıyorum, koyun misali biat etmişler.
Su sızdırmıyor testi, hükümdarları her zamanki gibi gururlu kibirli.
Yarışma heyecanı yok, rekabet yok.
Tek yumruk tek ses!
Aslında manzara insanlığın yüz karası.
Ama ne yaparsınız, bazılarına göre üstün siyaset.
Hatta “İleri demokrasi”, “Yeni Türkiye”.
Derinden duyulan ılıman şeriatın ayak sesleri…
Alkışlarla selâmlıyoruz mollalar düzenini.
Merhaba Galilleo…
Sahi, “Dünya dönüyor” değil mi?

Evet, giderek tek boyutlu ülkeye dönüştü ülkemiz.
“Ya bizdensin, ya bizdensin”.
Boş verin CHP’yi, onlarınki kuru gürültü.
Elde tencere tava, kurultay aç kurultay kapa.
Etkisiz güç, maksat dostlar alışverişte görsün.
Tanrı böyle muhalefeti her daim sevdiklerimize nasip etsin.
Duayla olacak değil ya, bakarsınız rast gelir.
İşte o zaman bizde katılırız paralel kenardan sürüye, mollalar nizamına!

Yine de “bir musibet bin nasihatten iyidir”…
Bence Davutoğlu Başbakanlık makamına yakıştı.
Bir de Bülent Arınç getirilseydi, ağlardık istikbâlimize.
Ya Yiğit Bulut, başdanışman taifesinden…
Saç yok, başımız kel…
Madem rol model, jöleleri sürerdik kıçımıza!

Şaka bir yana, tarihin en karanlık sürecine girdi Türkiye…
Çiçeği burnunda patron rahat duracak değil ya?
Düşecek varlığını hissettirip ispat derdine…
Dalacak Ortadoğu’ya, sanki hiç bulaşmamış gibi…
Mısır, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Gazze derken…
İsrail önlerinde nedamet getirip iki rekat namaz kılacak Mescid-i Aksa’da…
Ricat eden er kişi niyetine!

21 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
21/08/2014 11:58

       Sessiz yolculuklar

A+
A-

Eskiler “Ağustos’un yarısı yaz yarısı kış” derler…
Ne kadar da doğru, bunaltıcı sıcaklar gitti, yerini tatlı bir serinlik aldı.
En azından İstanbul için.
Öyleyse gezme vakti, bir an önce yollara düşmeli…
Bekle beni sevdanın şehri, geliyorum!

İnsan yaşadığı kentle bütünleşince âdeta sevgili gibi oluyor.
İllâ göz göze gelip temas edecek.
Duygusal buluşmalar; vapur dumanları, martıların kanatları ve deniz…
Şadırvandan akan suyun sesi, bulutlanmış gökyüzü…
Kuzeyden esiyor rüzgâr, el sallıyor Sonbahar…
Kucak açmış, davet ediyor…
Bekle beni hazan mevsimi, geliyorum.

İlk kez görürcesine kayboluyorum Samatya’nın dar sokaklarında.
Kadırga yine kırık dökük, kiliseler yalnız, kapanmış kapılar…
Ne gelen var ne giden, yüreğimde bir şarkı…
Belki rüya, belki hayâl…
İçimde yaşıyor Rembetiko…
Mırıldanıyorum sessizce, “Ödemiş’in kavakları, dökülür yaprakları…”
Yanı başımda sur dibi, esrarın şarabın içildiği mekânlar…
Mahalle kahvelerinde insan sıcaklığı…
Dimitri, Agop tarih olmuş…
Çay elli kuruş…
Sohbetlerin konusu biraz Tayyip biraz yarınlar…
Unutulmuş dün, yakında kurulan pazardan bağrışmalar duyuluyor…
Yarı Türkçe yarı Kürtçe…
“Pembe domates üç lira!”

Dünya yıkılsa İstanbul’un umurunda değil…
Bir koşuşturma, bir hengâme.
Yakışıyor bu kente kaos, sanki bütün memleket burda.
Resmî rakamlar on beş milyon…
Kim bilir, belki yirmi!
Kayıt dışı yaşamlar; Afrikalı, Asyalı…
Taşı toprağı altın…
Sanki Amerika…
İtibarlı ülke değiliz ama varsın olsun…
Daima açık koskocaman bir gönlümüz var…
Yeryüzünü kucaklayan!

Cankurtaran molasındayım, Erol Taş’ın kahvesinde.
Elimde tömbekili nargilenin marpucu…
Duvarlar Yeşilçam, kimler yok ki?
Başrolde “Kötü Adam”
Belgin Doruk, Ayhan Işık figüran…
Ne de olsa ev sahibi!
Kahramanımız sonsuzlukta, komşusu Ahırkapı Feneri…
Dimdik ayakta, ışığı güneşe karışmış…
Selâmlıyor gemileri…
Hayat da bir yolculuk değil mi? 

20 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
20/08/2014 09:27

            Evlilik ve CHP

A+
A-

Onsuz da olmuyor onunla da!
Bilmem katılır mısınız, CHP bağımlılığımız çökmüş evliliklere benziyor.
Öyle bir çift düşünün ki evrak üzerinde epeyce eski.
Ancak arada ne saygı kalmış ne sevgi.
Herkes birbirini “ölse de kurtulsam” diye gözlüyor.
Tek ortak paydaları çocuklar, onların hatırına katlanmalar…
Geçimsizlik ayyuka çıkmış, düşmanlık için yüzlerce bahane…
Buna rağmen taraflar mahkemeye başvurup özgürleşmeyi aklına bile getirmiyor.
Her gün kavga niza, bir nevi kronik hastalık…
Hani derler ya “ömür törpüsü”, evlilik mi evlilik, işte o türden!
Acınası ortamlar, ama yine de sürüp giden mutsuz hayatlar…
Toplumumuz da, yakın çevremizde böyle dünyalar o kadar çok ki…
Çürümüş, ruhen parçalanmış, iletişim pınarları kuruyup çoraklaşmış…
Ah insan, ah insan…
Sen nelere kadirsin?
Cenneti cehenneme çevirmekte ustasın…
Hâlbuki akıp gidiyor nehirler, farkında mısın?

Evet, CHP deyince ilk aklıma gelen cadı kazanına dönüşmüş hâli…
Bugün değil, belki kuruluşundan beri…
Hatta yarınlara.
Sanki birileri beddua etmiş, geçmişin ahı dolaşıyor üzerinde.
Âdeta müflis tüccar, tarihsel miras üzerinde ayakta durmaya çalışıyor.
Yazık, çok yazık ama ne yaparsınız; eldeki malzemenin naturası böyle.
Fakat ne gariptir izlemeye devam ediyoruz.
Bazen kendimizi öylesine kaptırıyoruz ki, gören CHP’nin resmî temsilcisi sanır…
Hâlbuki imam nikâhlıyız, sırtımızda yumurta küfesi yok…
Gel gör ki, biz ayrılamayız!

Aynen çivisi çıkmış evlilikler gibi…
Sayar, söver, katlanır, tıpış tıpış oy veririz!
Demek ki sorun yalnız CHP’de değil bizde de!
Tatlı bir mazoşistlik durum; asla umudumuzu yitirmeyiz.
Olsun, o ki tarihtir, antikadır, ülkemizin kurucusudur.
Yüz yaşına yaklaşmıştır, seçmen kontenjanından yüz otuz milletvekilini
parlamentoya taşır, üç beş belediyeyi de kapar…
Sarsılmaz teminattır, milliyetçidir, laikliğin yılmaz savunucusudur.
Bir türlü ilerici demokrat olmayı beceremese de gönülden bağımlıyızdır.

Bu arada birkaç kez bölünme tehlikesi de geçirdi
Ancak ayrılanlar bağrına taş basıp geri geldi.
Belki ünlü Türk büyüğü Baykal’ın dayanılmaz cazibesindendir!
Ne de olsa İttihat Terakki’den miras…
Partinin vazgeçilmez manevî lideri…
Varlığı hizipçiliğin keskin adresi…
Kurultay kulislerinde saman altından su yürütmeyi ustaca gerçekleştiren siyasî…
Bugün İnce yarın Sarıgül olursa şaşmamak lâzım…
Aslında bu türler AKP’de olsa, ne iktidar kalır ne saltanat!

Ah Kılıçdaroğlu ah!
İyisin hoşsun, çelebisin çalışkansın…
Lâkin tek bir hatan var, kusura bakma ama vakti zamanında Baykal’la boşanacaktın…
Emin ol, en büyük mahkeme halkımızın huzurunda şahidindik…
Nafaka niyetine milletvekilliğini bahşettin, hâlbuki o bir Brütüs…
En yakın dostlarını kariyerist tutkularına kurban eden şahsiyet…
Şimdi mi fark ettin?

17 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
17/08/2014 09:24

          Hayat film olsa...

A+
A-

Dün gece kadrosu aşkına Amerikan yapımı (1984) “Falling in Love” adlı
bir film izledim.
Sıradan bir senaryo, başrollerinde Meryl Streep ile Robert De Niro var.
Konusuna gelince, iki evli yabancı rastgele karşılaşıp birlikte zaman geçirmeye
başlarlar ve ilişki bir süre sonra aşka dönüşür…
Sonrası malûm; yıkılan evlilikler, inişler çıkışlar, duygusal sahneler…
Keyif aldım ve Oscar’ı falan bir kenara bırakıp iki güçlü oyuncunun basit
bir filme nasıl da derinlik kazandırdığına tanık oldum.

Kel alâka ama aklıma 12 Eylül süreci geldi, Cunta’nın kahraman beşlisi(!)
Sıkça arkadaşlar arasında konuşup “keşke Darbecilerin başı Jandarma Genel Komutanı
Sedat Celasun olsaydı”
derdik…
Nedenine gelince adam tipsizlikten kaybediyor…
Ayrıca nutuk mutuk atmak O’na göre değil, racon kesmede “Netekim Paşa”nın
eline su bile dökemez…
Niyetimiz halkımızın Cunta üzerinde nefretini sağlamak!
Gerçekleşmedi ve hayâllerimiz suya düşüp 12 Eylül Anayasası
yapılan referandum sonucu yüzde 92 ile kabul edildi.

Demem o ki, hayatın her alanında rol alan oyuncular önemli.
Örneğin siyaset, ülke yönetiminden sorumlu tepe yöneticilerinden söz ediyorum.
İlk aklıma gelen İdris Naim Şahin, eski İçişleri Bakanı…
Keşke kalsaydı, ne hoş adamdı!
Halefi Muammer Güler, bence bulunmaz Hint kumaşı…
Lâkin kader utansın, paragöz mahdumun muzurlukları sonunu getirdi.
Aynı şekilde Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu…
Müstesna varlık, Sultanımızdan sonra ülkemizin başındaki en değerli şahsiyet!
Yalnız O diğerlerine benzemiyor, şimdilerde Başbakanlık yolunda hızla ilerliyor…
Eğer bir kaza olmazsa bugün yarın koltukta…
Ve arkasında uluslararası onlarca başarı, komşuluk ilişkilerinin yüz akı…
Sıfır sorunu eksiye dönüştürme ustası, âdeta arı kovanındaki çomak…
Daha neler neler, burada sıralayamayacağımız kadar çokça referans!

Açizane bendeniz arkasındayım ve canıgönülden destekliyorum…
T.C.nin iki numaralı makamına yakışır.
Madem Sedat Celasun’u Cunta’nın başı yapamadık, diplomasinin karakter
oyuncusu Davutoğlu Ortadoğu’nun yeni lideri neden olmasın?
Düşüncesi bile müthiş, şimdiden heyecan sardı…
Suriye, Irak çiçeği burnunda eyaletlerimiz…
Lübnan, Ürdün çantada keklik…
Mısır yeniden Hidivlik statüsüne kavuşmuş…
İran kadim dost…
Suud, Katar kanka…
Eee, ne kaldı geriye?
İsrail mi?
Hadi canım, varın gidin işinize…
O daha dünkü çocuk…
İki Osmanlı tokatı, anında kesilir sesi…
Ayrıca her Cuma Kudüs’teyiz, Mescid-i Aksa’da namaz kılacağız…
Netanyahu “yahu ne işiniz var burda?” diyemeyecek…
Gelen Ahmet Davutoğlu’nun ayak sesi!

Evet, iyi pazarlar değerli okurlar…
Keşke hayat hep film olsa, iyi oyuncular rol alsa…
Biz de zevkle izlesek, utanmasak insanlığımızdan…
Ne dersiniz?

16 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
16/08/2014 08:48

      Diktanın gölgesinde!

A+
A-
Yılmaz Özdil sansürlendi!
Kim tarafından?
Kim olacak canım, elbette patronu Aydın Doğan tarafından!
Hani şu iktidar başının hiç haz etmediği Merkez Medyası’nın
vergi rekortmeni sahibi…
Son yirmi yıldır gücüne güç katan, her devirde saltanatını sürdüren
ünlü işadamı!
Gümüşhaneli, başlarında kızları veya damatlarının bulunduğu
onlarca şirketi var.
Bazı yazar-çizer takımı O’na “baron” diyor, haklılar, çünkü işi gücü
hükümetlere ayar verip devletle iş yapmak…
İhale kapmak, özelleştirmelerden parsa toplamak!

Aslında Yılmaz Özdil’i izlerim ama hiç sevmem.
Nedenine gelince, memleketi Beyaz Türkler’den ibaret sanması…
Aynen gazetesi Hürriyet’in o meşhur logoso gibi:
“Türkiye Türklerindir”…
Ve bu zihniyetle Anıtkabir’e sığınıp her gün döşenir;
kendisi gibi düşünmeyenlerin ne bidon kafası kalır ne insanlığı…
Milyonlarca muhalif vatandaşın hislerine tercüman olur…
Âdeta öfkeli kalabalıkların yılmaz sesidir, okuyucu rekorları kırar…
Sosyal medya paylaşımlarında Mevlâna’dan sonra ikinci gelendir…
Facebook, Twitter onunla açılıp onunla kapanır…
Kısaca basının fenomenidir, Ertuğrullar Ahmet Hakanlar
Haydar Dümenler eline su dökemez…
Tek rakibi Bekir Coşkun’dur…
O da köşe gezginidir, en son Sözcü gazetesinde görülmüştür!

Peki, ne yazmıştı Özdil, niçin engellenmişti?
İnternet dünyasında yazı anında yayınlandı ama olsun…
İlk vurgunu yemiş oldu!
Yazdığı da ironik önermeler…
Örneğin “Bilal Erdoğan başbakan olsun” diyor…
Ne var bunda, ileri demokrasi koşullarında hiç hoşgörü yok mu?
Ayrıca yanlış mı, yersiz mi?
Yürütmenin icraatlarında başrol oynayan delikanlı bu değil mi?
Ah canım ülkem…
Yılmazım kırk yılın başı doğruları işaret etti…
Gör başına neler geldi?

Evet, Özdil’in yaşadığı ne ilk ne son…
Sansürlemeler Başkanlık Sistemi’nin ayak sesleri…
Bir nevi istibdat, artık diktanın nefesi ensemizde, aman dikkat!
Patronlar hizaya girmiş tek tek, başta TÜSİAD…
El pençe divanlar, gözler yüce makamda:
“Padişahım çok yaşa” diye haykırıyorlar!

Yine de enseyi karartmayalım…
Karşımızda bir lider manzarası, ibretlik…
Kötü örnek, toplumun seviyesini daima düşüren…
İşvereni, emekçiyi kendine benzeten…
Tek tip insan yaratma projesinin peşinde koşan dinci kahraman(!)…
Çıksın bakalım köşke…
Kucak açsın cümle âleme…
Onun dünyasında namuslulara, vicdan sahiplerine yer yok…
Alsın yanına aydın doğan dönmeleri…
Biz yola devam…
İstikâmet ışık, aydınlık, güneş…
Gün gelecek ateşimiz karanlığı boğacak!

15 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
15/08/2014 10:09

  Siyasetin dayanılmaz incelikleri!

A+
A-
Ben demiyorum Einstein diyor:
“Hep aynı hatayı yapıp farklı sonuç beklemek aptallıktır.”
Kaçıncı, sayılarını unuttum, gerçekten kaçıncı?
Kimden söz ettiğim anlaşılmıştır…
CHP’den, satsan satamadığımız atsan atamadığımız partiden.
Şimdi de Muharrem İnce…
Mizah yeteneği gelişmiş, sosyal medyada paylaşım rekorları kıran Yalova fatihi!
“Arkamda Deniz Baykal var” diyor.
“Hay senin arkana” da diyemiyorsunuz…
Niyet ciddi, illâ genel başkan olacak!

Olsun, madem memlekette demokrasi var…
Hele hele de CHP Kurultayı, tabanın gerçek manada söz ve karar sahibi
olduğu en yüce organ(!)
Çıksın kürsüye, aslanlar gibi eleştirilerini getirip görüşlerini sergilesin…
Bütün mesele delegeyi ikna etmek…
Başarırsa ne âlâ, bir de boyunun ölçüsünü alırsa?
İşte o zaman kuyruk kopar, can çekişme süreci başlar…
Piyasada teselli edecek ne deniz kalır ne okyanus…
Veda vaktidir…
Acı bir gülümsemeyle İnce’yi de sonsuzluğa uğurlarız!

Baykal’a da yeri gelmişken bir çift lâf söylemek lâzım…
Onca olay yaşanıp belgelenmişken…
Üstelik mahrem boyutta, saha çalışması yaparken…
İnsan susar, nedamet getirir…
Ne bileyim ben, çekilir köşesine; torun torbaya karışır, gider Akdeniz’in
serin sularına yorgun bedenini teslim eder…
Ne mümkün, can çıkar huy çıkmaz tezini doğrularcasına demir attı CHP’ye…
Ara dönemleri saymazsak tam 41 (kırk bir) yıldır…
Tamam Usta, kırk bir kere maşallah…
Kusura bakma ama yine de el insaf!
Bu yaralı hâlinle ne istedin Muharrem’den?
Manili, şiirli, kafiyeli bir güzel şahsiyet…
Parlamentoyu onunla izlemek keyifli, partinin hafif meşrebi…
Zaten bir Kamer bir o…
Azcık moral, bir lokma umut…
Biz CHP fanlarına bu kadarcık insanî değeri çok mu gördün…
Ve hiç acımadan inceden inceye sürdün piyasaya?

Ne hırs, ne enerji…
Neredeyse torunumun çocukları olacak…
Hâlâ sen!
Arkadaş senin metalin hiç yorulmaz mı?
Biliyorum, dimağın tanrı vergisi daima genç…
Geçenlerde Ali Topuz’la karşılaştım (yazmıştım), 1932 doğumlu…
Aynı ihtirası onda da gördüm…
Ne nesilmiş be…
CHP’yi paspas yapıp bencil egolarınızı tatmin etmek varlık nedeniniz…
İnsana “yok artık, daha neler?” dedirttiriyorsunuz…
Bir avuç seçmen, yüzde 25’lerde gezen oylar…
Genel Sekreterlik koltuğunda kara çarşaf sevdalısı muhterem…
Ayıp oluyor valla…
Size bu kadar oy çok bile, Baykal zihniyetinden parti temizlenmediği sürece!

13 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
13/08/2014 09:22

           Hayâl peşinde...

A+
A-
Kesintisiz dokuz kez mağlup olmak insanın iştahını epeyce kaçırıyor…
Kaldı ki moral niyetine onca yazı kaleme alındı, güneşler servis edildi,
umutlar tazelendi, ama nafile!
Özellikle laik çevrelerde öfkeyle karışık üzüntü hâkim.
Hatta ağzını bozup halkımıza saldıran çoğunlukta ki, onları kınıyorum…
Gene de netice anlaşılır gibi değil.
Örneğin yüzde 52 mutlu, eyvallah, ne de olsa zafer kazandılar…
Kürt siyasî hareketi de ilk kez ülkeye kucak açtı…
Ve karşılığını da fazlasıyla aldılar, yüzde 10 küçümsenecek oran değil.

Gelelim kadersiz seçimzede ortaklara…
Ivır zıvır çeşitleri saymıyorum, sözüm CHP ile MHP’ye…
Yan gelip yatan tuzu kuru güzellere…
Emin olun en çok onların sesi çıkıyor, oy kullanmayan kellerin, fodulların!
Bence yüzde 38 bile çok ama demokrasinin hoşlukları işte…
Neyse, ele güne karşı daha fazla rezil olmayıp yaralı aslanları bağrımıza
basmaktan geri durmayalım…
Ayrıca başka çaremiz de yok, mal bizim malımız…
Gün gelir lâzım olur, bakarsınız tekrar devreye girerler!

Fakat asıl üzerinde durduğum husus eşitlik meselesi…
Güya seçim adil koşullarda yapılmamış…
Nasıl yani, Sultan yirmi milyon oyu silah zoruyla mı aldı?
Veya muhalefetin adayına oy vereceklerin elini mi tuttu?
Her ikisi de olmadığına göre takkeyi önümüze koyup düşünelim…
Ve böyle başa böyle tarak formülüyle teselli bulalım…
İsterseniz adına züğürt işi deyin…
Ancak önümüzdeki genel seçimleri unutmadan.

Gerçek kavga o zaman verilecek…
Çünkü iktidarın başında tanrının lütfu yok…
O artık yükseklerde, arş-ı alada…
Ve parti doğal olarak yalpalayacak.
Halef gül, çiçek dahi olsa kimse onun yerini dolduramaz ve
aynı heyecan coşkuyla, üstelik iftira ve yalanlarla süsleyerek meydanlarda
nutuk atamaz.
İşte bu fırsat muhalefet tarafından iyi değerlendirilirse…
Birazcık da Paralel destek…
Bir iki kaset tape…
Belki o zaman yıkılmasa da sarsılır kutsal düzen!

O nedenledir ki bendeniz umudumu hiç yitirmedim…
Lâkin tümden hayâlperest de değilim…
Öncelikle CHP’den sıkıldım, hatta çektiği numaralardan dolayı bıktım.
Nedir lan çilemiz, oy vere vere kırılacak el de kalmadı…
Kafamıza da kıramayacağımıza göre, bakacağız başımızın çaresine.
Ah TKP ahhh!
Tam ihtiyaç duyulan anda ikiye bölündün ya…
Acaba hangisine gideyim?
Veya yolları ayrılan kızıl tarikat şeyhlerine (pardon, şeflerine) bir bakmalıyım…
Hangisi Marksist-Leninist-Troçkist...
Her üçünü de yegan yegan severim de…
Bilahare sizlere haber veririm…
Peşimden gelirsiniz canlarım, bu kez iktidarı ele geçirmenin yolları yakın!

12 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
12/08/2014 08:16

                         Dostlukla...

A+
A-
Halkın cumhurbaşkanını seçmesi keyifli işmiş…
ABD gibi keşke dört yılda bir olsa…
İki saat içinde neticeye ulaşıldı, bir an için kendimi
Avrupalı hissettim, medeniyet denilen sürat hakikaten güzel.
Yalnız şu çatı formülü var ya, galiba CHP’nin sonunu getirecek.
Kim buldu, nasıl önerdi, yoksa ithal mi?
Her neyse; çatı çöktü, yandı bitti kül oldu!

Bu saatten sonra sihirli formül için bir şey demeyeceğim.
En azından bizim gibi çelebi insanlara yakışmaz.
Yalnız piyasadaki çakal takımı yok mu, iktidardan aldığı icazetle
saldırılarını hâlâ sürdürüyor…
Hem Ekmel’e hem CHP’ye!
Allah bunların eline düşürmesin, Paralel darbecilerden daha insafsızlar!
Bir de ortaya çıkıp “biz muhalefetin güçlüsünü severiz” demezler mi?
Şeytan diyor ki “al o sandığı…”

Lâkin CHP’de kaşınıyor hani…
Neredeyse (utanmasa) yüzde 38,5’i zafer olarak gösterecekler!
Yemezler, Kılıçdaroğlu öyle bir havaya girmişti ki…
Çankaya garanti, seçmen tıpış tıpış yürüyen asker…
Ekmel’in bir elinde Kur’an, bir elinde bayrak…
Savulun geliyor Mısırlı sultan!

Olmadı, proje tutmadı, Tayyip müritleri kanmadı…
Aslı varken surete oy vermedi…
Bizimkilerin kimi küstü, deniz kenarında güneşlenmeyi tercih etti…
Kimi tepkisini sergilemek için Kürt Selo’ya yöneldi…
Sonuç itibariyle MHP ve sayıları 12’ye ulaşan tabela partilerin desteği yetmedi…
Ortaya hazmedilmesi güç bir tablo çıktı…
Ve CHP’nin karnesine tarihî bir leke daha kazındı…
Elbette anlayana!

Dün dünde kaldı deyip bakalım yarınlara…
Baskın bir seçim olmazsa şunun şurasında genel seçimlere bir yıldan
az bir süre kaldı.
Yüzde 25’lere çakılan CHP’nin oyu belli…
Bütün mesele milletvekili kim olacak?
Evet, yeniden kurulacak tezgâhlar açılacak kulisler…
Seyreyleyin gümbürtüyü…
Alt üstü yüz küsur becerikli kişi parlamentoya kapağı atacak…
Ve kurtulacak memleket!

Sorunlar bitmez, bizim CHP’nin maceraları hiç bitmez.
Ortada ahı gidip vahı kalmış bir gelenek…
İttihat Terakki’den mi dersiniz Teşkilat-ı Mahsusa’dan mı?
Her türlü ayak oyunun kol gezdiği parti…
Makyaveller sarmış dört bir yanı…
İşleri güçleri umut pazarlamak!

Tamam, umut da bir yere kadar…
Lâkin bir avuç seçmen, gönüldaş bu kadar da kazıklanmaz ki…
Bıktık eskiden, statükodan, topuzdan denizden…
Yeni şeyler söylemek lâzım…
Yeni yüzler, ilkeler, dik duruşlar…
CHP için afişlerinizde ne diyorsunuz: “Türkiye’nin birleştirici gücü”…
Vazgeçin bu iddiadan, palavradan…
Ülkenin vazgeçilmez gücü olun yeter…
Özgül ağırlığı olan!

11 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
11/08/2014 07:19

        Güneş yeniden doğacak!

A+
A-
Dünyanın sonu değil, bu da gelip geçer.
On iki milyon oy kullanmayan seçmene de kafanızı takmayın…
Bence doğrusunu yapmışlar…
Ayrıca yüzde 74 katılım oranını da asla küçümsemeyin…
Demek ki necip halkımızın bu kadarı sandığa ilgi duymuş.
Hele hele bu saatten sonra CHP ile uğraşmak, Kılıçdaroğlu’na veryansın etmek;
doğrusu ya hem haksızlık, hem de şık olmaz.
Ne yapsaydı adamcağız; imkânsızı denedi, başaramadı…
Örneğin Baykal’ı aday gösterseydi kaç oy alacağını zannediyordunuz?
Taş çatlasın 10 milyon, o da yüzde 25’e tekabül eder.
Ekmel’le cazip bir sinerji yaratmayı denedi, ona da nefesi yetmedi!
Belki MHP ile çuvala girilemeyeceği konusunda gerekli dersleri çıkartmıştır…
Çünkü onların tabanıyla AKP’ninkiler aynı soydan…
Dolayısıyla 25 artı 15 kırk beş etmiyor…
Yüzde 38’e çakılıp kalıyorsunuz…
Ne diyelim, artık arif olan anlar!

Gelelim Yeni Türkiye’nin yeni dönemine…
“Seçmen işi ehline teslim etti(!)”, balkondan sesleniyor Sultan…
Yanında ithal malı bir yalaka, Asya’da bir yerlerde devlet başkanıymış…
Mikrofonu alıyor eline, bir övgü bir övgü…
Sanırsınız jöleli çocuğun yanında staj yapmış!
Neyse, insanlık tarihi nice zulümlere tanık oldu.
Hitler Almanya’sından, Stalin Rusya’sından, Humeyni İran’ından iyiyiz.
Ayrıca diktatörlük rejimleri altında inim inim inleyen Arap âlemiyle
uzaktan yakından ilgimiz yok…
Ne de olsa mayamızda Kurtuluş Savaşı, M. Kemal var.

Evet, “umut hep var”, var olmaya da devam edecek ilkesine sarılarak
hayatı en iyi şekilde sürdürelim…
Başka çare yok, bakarsanız gün doğmadan neler doğar?
Örneğin Sultan’ın ağır gölgesinden kurtulan iktidar partisi çatırdamaya başlar…
Neden olmasın, bir Paralelci operasyon…
17 Aralık’ın rövanşı niyetine…
Emin olun, bu işleri iyi bilir Pensilvanyalı…
Adam böcek yerleştirme uzmanı…
En özel sahneler, en mahrem görüşmeler…
Düşünsenize, yepyeni ufuklara yelken açar siyasî arena!

Bir de koltuk senaryoları var ki…
Başta başbakanlık makamı, ülkenin iki numarası, icranın güdümlü başı…
Peşinden bakanlıklar, lacileri çekmiş onlarca milletvekili…
Üç dönem kurbanları; ağlak kaşarlar, hacıyatmaz çiçekler…
Arka plânda koklanmaya amade güller…
Kısaca, cadı kazanı olmaya teşne bir parti…
Parayla değil sırayla…
Hep CHP’de olacak değil ya, iktidar partisi artık potada…
“10 Ağustos” sonun başlangıcı…
Bir zirve, köşkle taçlandı imparator müsveddesi…
Uzun sürmeyecek huzuru saltanatı…
En kısa sürede güç zehirlenmesine uğrayacak…
Ve kime dokunduysa elinde patlayacak…
Hamas, IŞİD, İhvan, Hizbullah saracak dört bir yanını…
Çankaya’da karanlık öylesine koyulaşacak ki…
Sultanımız ya oynatacak ya da kaçacak delik arayacak!

09 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
09/08/2014 10:26

       Yalancı Pehlivan Tefrikaları!

A+
A-
On iki yıl RTE’yi konuştuk, yazdık, çizdik…
Bir beş yıl, bir beş yıl daha…
Dayanılacak gibi değil!
Yarın (10 Ağustos Pazar) sandık günü…
Bir ilk, halkımız cumhurbaşkanını seçecek.
Daha doğrusu meşhur millî irade tecelli edecek…
Ne dersiniz, iş biter mi, yoksa ikinci tura uzar mı?

Nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, ülkemizin temel sorunları katlanarak
devam edecek.
Başta laiklik, demokrasinin payandası olan bu ilke darbeyi öyle bir yedi ki,
toparlayana aşk olsun!
İlkokullar mescitli, üniversiteler mâbetli…
Artık her yol kutsala çıkıyor…
İlimmiş, irfanmış rastgele…
Hoş geldin ılıman şeriat!

Bazen Türkiye’yi Kırkpınar meydanına benzetiyorum.
Bize özgü tuhaf bir güreş türü.
Vıcık vıcık yağlanan bedenler, elense adı altında sille tokat girişmeler…
Hakemler derseniz, alayı zaten Paralelci…
Ne kural var ne nezaket…
Ortalığı kaplamış cazgırların sesi…
Bir de ihaleyle seçilen AĞA…
Ne b.ka yararsa…
Gelenektir, Osmanlıdır diye sürüp giden bir curcuna…
Tam da bize göre!

Lâkin başpehlivanlık önemli…
Dopingli çıkmazsa paranın yanında Altın Kemer ödülü…
Şan şöhret de ekstra…
Meraklısına pehlivan tefrikaları…
Davulun sesi geliyor uzaktan, zurna çatlak çatlak zırlıyor…
Seyirciler zevkten dört köşe…
Amasyalı İbrahim’in kanalları (TRT) naklen yayın yapıyor…
Şahlanıyor ata sporumuz…
Edirne Kaleiçi’nde!

Şeref tribününde siyasetin yiğitleri…
İktidarı, muhalefeti…
Arkadan dolanmanın serbest, çift dalmanın harika…
Kıspete kol sokmanın tadına doyum olmadığı bir güleş türü…
Dedim ya, bir tuhaftır bizim memleketin zevkleri!

Çankaya yarışları da öyle değil mi?
Anamıza sövenin kankasını seç…
Vatandaşı tekmeleyen Deli Dumrul’u seç…
Öfkesine sürekli yenik düşen densizi seç…
Miting meydanlarını hutbe vaazlarıyla inleten imamı seç…
Kısaca yakışmayanı, çirkini, kötüyü, uğursuzu seç…
Seç bakalım n’olacaksa…
Sanki başın göğe erecek!

08 Ağustos 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
08/08/2014 09:03

          IŞİD'in izinden...

A+
A-
Mahmur Kampı.
Birleşmiş Milletler’in 1998 yılında kurduğu mülteci merkezi.
Erbil’e 100 km uzaklıkta, sınırımızın hemen yanı başında.
Yaşayanlar Türkiye’den kaçıp sığınan ve sayıları 12 bini bulan Kürtler.
T.C. vatandaşları, yöneticileri PKK kadroları.
Kampın adını uzun yıllardır az duymadık…
Hatta televizyona çıkan emekli paşalar çizdikleri krokilerle koordinatlarını
âdeta hafızalarımıza kazıdı…
Öylesine ki, Kandil bir Mahmur iki…
Terörü sonlandırmak için haritadan silinecek ilk yerler(!)
Bombalar yağdı üzerine…
Uludere’nin adı çıkmış, Mahmur mağrur, sessizliğini hep korudu.

Neyse, “Barış süreci” imdada yetişti…
Kan akmıyor artık, nefes alıyor bölgedeki Kürtler.
Ankara mutlu, İmralı dört köşe…
Derken IŞİD denilen bir belâ türedi, hem de ne belâ…
Kim kurdu, nasıl gelişti, arkasında hangi güçler var?
Onca soru arasında Mezopotamya’da ilerliyor örgüt…
Belli ki El Kaide’nin, Hizbullah’ın, İhvan’ın, Hamas’ın akrabası…
Çünkü kafa aynı kafa, zihniyet kana susamış…
Asıyor, kesiyor, insan denen varlığın değeri yok…
“Irak Şam İslâm Devleti” kuracakmış…
Dörtnala koşuyor coğrafyada.

Mahmur kuşatılmış, düştü düşecek…
Savunmaya Peşmerge ile PKK’nın gücü yetmiyor…
Kamp sakinleri endişeli, korku dağları sarmış…
Dayanmış kapıya IŞİD, kesti kesecek!
Kürt kökenli Şengalli Ezidiler de IŞİD rüzgârından kaçıyor…
Sınır kapımızdalar, çaresiz zavallılar…
Umut Habur’da, Suriyelilerin izini sürüp Türkiye’ye sığınacaklar…
Ve Erbil, Barzani İmparatorluğu’nun gözbebeği…
Kurbanlık koyun gibi çırpınıyor…
Yaklaşan IŞİD’li canilerin palaları…
Bir kez daha kan gölü Irak, Ortadoğu…
Gecikmiyor Lübnan’dan gelen haberler…
Hizbullah militanları 500 kişiyi katletti!

Hayret bi şey; Dünya sessiz, insanlık sessiz.
Başta ABD, Avrupa ve bölgenin biricik Sultanı…
Biliyorum,  Yeni Türkiye aşkıyla yanıp tutuşan bizimki köşk yolunda çok meşgul…
Ancak IŞİD denen bir canavar türemiş…
Saddam’a, Esad’a rahmet okuturcasına kelle avcılığı yapıyor…
Cana kıyıp kestikleri Müslüman, din kardeşi…
Ortadoğu’da kanlı bir cihat yaşanıyor…
Sergilenen manzara insanı insanlığından utandıran türden!

Dağa sığınan altı çocuk…
Aç susuz, ölümün soğuk kollarına koşuyorlar…
Ülkemde bir reklâm filmi, televizyon ekranlarında sabah akşam dönüyor…
En önde şer doğan, arkasında asker sırasıyla on binler…
Yıldızlarla süslenmiş kapıdan “Geliyoruz” nidalarıyla geçip yürüyorlar…
Gelen karanlık, yükselen Hitler’in ruhu…
Teslim alıyorlar ülkeyi, millî irade yalanı üzerine basa basa…
Ve sessizce ağlıyor namuslu yürekler…
Vicdanlar suskun, tersine akıyor nehirler.
Lâkin Tarih yalan söylemez…
Emin olun gün gelecek maskeler düşecek ve ilk fark eden yoksul Araplar olacak…
Bizim yüzde elliden önce…
Ve Ortadoğu mezarı olacak sultanın…
Fatiha okuyacak IŞİDLİLER...
Ellerinde palalar, üzerleri kanlı, insanlığın gözlerinin içine bakıp sırıtarak!

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...