18 Aralık 2025

MAKSAT MUHABBET OLSUN!

Ne zaman Amasya hakkında bir şeyler
yazmaya kalksam sınırlarım bellidir. 
En kestirme ifadeyle İstasyon ile Cülûs Tepe arasından öteye geçemem.
Elimde değil, hafızama İstasyon ile Kuş köprü arası nakşolmuştur. 
Tabii tarihi Amasya deyince de ilk akla gelen coğrafya burasıdır. 
Güneyde Kurşunlu, kuzeyde 55 Evler gençliğimde inşasına tanık olduğum mahallelerdir.
Ama Beyazıt Paşa, Ahır Önü kentin 
eski yerleşim yerleridir.
Hatta şehrin ilk futbol sahası Lokman dağının eteklerinde bulunan kaya mezarının ön tarafındadır.
Elbette o devirlerde Çolağın Bağı da gerçek bir bağdı, her türlü meyve ağacını
toprağında barındıran.

Kentin merkezi kabul edilen Selağzı ise
o zamanlarda da popülerdi.
Sinan Hamamı ortada, çevresi işyerleriyle dolu.
Henüz Zafer Otel, Cafer Ağa'nın bulunduğu apartman inşa edilmemiş...
Kocacık çarşısı cıvıl cıvıl, gerçek anlamda
Amasya'nın Beyoğlu'su.
Hükümet köprü yeni açılmış, baş tarafını tutan Şehir Kulübü kent eşrafının
yegâne lokali.
Hele lokantasında, içki masalarında ne dedikodular yapılıyor; bir bilseniz...
Mahalle sokaklarında, kapı önlerinde teyzelerin muhabbetini edebi eser diye öpüp başınıza koyarsınız!
Yine de edep adap, yol yordam, hürmet
suhulet bakımından hasret kalınacak devirler.
Radyoda Müzeyyen Senar, Nesrin Sipahi...
İnce saz heyetinde Udi Hrant şef...
Kadroda Şükrü Tunar, Selahattin Pınar ve ölümsüz bestekâr Sadettin Kaynak...
Şevket Bey Sineması'nda dev afiş:
Baş rollerde Zeki Müren ile Cahide Sonku.
Film: ''BEKLENEN ŞARKI''

Sahi, o tarihlerde kimin aklına gelirdi büyük alt üstler yaşanacağını...
Menderes ve arkadaşlarının zalimce  asılacağını, darbe üstüne darbe...
12 Eylül karanlığının ülke üzerine kara bulutlar gibi çökeceğini, Diyarbakır işkencehanesinde Kürt sorununun temellerinin atılacağını...
Hepsi oldu, ve tonton bir takunyalı halkın ezici çoğunluğunun oylarıyla başbakan seçildi.
12 Eylül faşizmini de arkasına alarak 
hiç bir hazırlığı olmayan ülkeyi uluslar arası kapitalizme eklemledi.
Aman da aman, toplum bir mutlu oldu...
Zaten hazırmış, Mc Donald önlerinde kuyruklara girdi, AVM gezmeyi ibadetle 
eş değer tuttu, daha düne kadar içmeye ayranı yoktu, tuvalete Mercedes'le gitmeye başladı.

Artık asr-ı saadet devri yaşanıyordu.
Hiç unutmam, Kütüphane Müdürü Dursun hocam ırmak kenarındaki güzelim evini satıp parasını baş pezevenk Kastelli'ye yatırdı...
Neymiş efendim; çok faiz veriyormuş!
Netice: Tabii ki hüsran, üç kulluvalla
bir Fatiha...
Sonra Tansulu, mafyalı, Susurluklu, faili meçhullü, vurgunlu, kapkaçlı YÜZSÜZLER DEVRİ başladı...
Hatta, bu dönemde eczacı Oğuz'un Yeniköy'de öğretmenlik yapan becerikli karısı Sıdıka tekstil işine gerdi, ihracat ithalat işlerinden kazandığı parayla beş yıldızlı Movenpick otelini kurdu.
Sonra mı?
Elbette battı, senaryonun final sahnesini de kocası Oğuz'u terk ederek eski sevgilisi Asil Nadir'in kollarında çekti.
Yaşıyorsa Allah selâmet versin; iyi bilirdik kendisini!
Derken efendim mevzu nereden nereye uzandı?
Daha Tayyip ustaya, AKP'li yıllara bile gelemedik.
Hâlbuki bugün Şehir Kulübü balkonunda iki tek atıp eski günleri yad edecektim...
Ancak her Amasyalıda olduğu kadar mebzul miktarda fesatlık, münafıklık bende de var...
Baksanıza meslektaşım Sıdıka'yı kıskanıp
hakkında neler yazdım...
Hiç yakışmadı bana...
Lütfen yazdıklarımı yok sayın...
Bir dahaki buluşmamızda daha mazbut yazılarımla karşınıza çıkacağım...
Şimdilik hoşça kalın.


Macit CÜNÜNOĞLU

16 Aralık 2025

İSTANBUL'DAN ESİNTİLER

Yine karşınızdayım.
Dilerseniz bugün Amasya sohbetlerimize
ara verip minik bir İstanbul turu yapalım.
Kadıköy iskelesinden vapura atlayıp 
Ortaköy'e uzanalım.
Boğaz havası yorgun yüreklerimize iyi gelecektir.
Hatta cep telefonumuzun kamerasıyla
bir kaç Kız Kulesi fotoğrafı çekip arşivimize atarız.
Tabii müzik eşliğinde, kulaklığım yanımda.
Bugünümü Alman  besteci Handel'e ayırdım.
Barok müziğin  dahisi, özellikle operalarını dinlemek beni derinden etkiliyor, bambaşka dünyalara göç ettiriyor.
Aslında kırk yaşından sonra klasik müzik tutkum başladı.
Tabii dersime de iyi çalıştım, her bir bestecinin yaşamı bana yepyeni ufuklar açtı.
Neyse, Ortaköy iskelesinden küçük meydana indim.
İlk işim Balyan ailesinin muhteşem eseri
Ortaköy Camii'ni gezdim. 
Avlusundaki şadırvana oturup semaya uzanan zarif minarelerini dakikalarca seyrettim.
Aklımda cevaplayamadığım deli sorular...
İlk fırsatta Balyan ailesinin Bağlarbaşı'daki Ermeni Mezarlığı'nda bulunan kabirlerini ziyaret edeceğim...
Bir kuple duayı fazlasıyla hak ediyorlar, 
araya da Bimen Şen'den birkaç fasıl parçası sıkıştırdı mı içsel huzurun doruklarına tırmanırım.
Ne mutlu bana!
Neyse, dönelim Ortaköy'e, şu anda 
Asdvadzadzin Ermeni Kilisesi'nin içindeyim.
Papaz efendiyle tanıştım, ayak üstü sohbet ediyoruz.
Lafı dönüp dolaştırıp Amasya'ya getirince
muhabbet renklendi.
Adam Amasya'yı iyi biliyor, özellikle Ermeni tarihini.
Yalnız geçmişten hiç kilise kalmadığı için derin üzüntülerinin altını çiziyor.
''Çok haklısınız'' diyere düşüncelerine 
katıldığımı ifade ediyorum.
Keşke 1915 faciası yaşanırken üç beş kiliseyi korusaydık inanç turizminin
kilometre taşlarından biri olurduk tespitinde bulunuyorum.
Geçti artık, ancak Papaz efendi sohbetin
lezzetine vararak bir iki kadeh Mardin yapımı Süryani şarabı ikram etti...
Misss! Bu aciz kulunuz zevkten dört köşe oldu!
Sonra dostça tokalaşıp, hatta sarılarak vedalaştık.
Baktım ikimizin de gözleri nemli...
Demek ki insanlık hâlâ ölmemiş, bir yerlerde yaşıyor.
Düştüm yola, İstanbul'da yürüyerek katettiğim en güzel caddeye.
Bilenler bilir, Ortaköy ile Beşiktaş
arasındaki yol.
Hakikaten çok güzeldir, sağlı sollu asırlık 
çınar ağaçları, sağda Yıldız Parkı, solda 
Çırağan Sarayı...
Âdeta tarihin içinden geçiyorsunuz.
Kısaca müthiştir, Beşiktaş'ta da iskele kitap evi beni bekliyor.
Üst katta, İBB yapmış, çay kahve servisi de var.
Nefis bir mekân, al kitabını oku, Üsküdar Başiktaş vapurları yirmi dakikada bir sana el sallıyor...
İşte böyle değerli dostlar.
Bugün de böyle geçti, eve dönüş saatim yaklaştı...
Ama Amasya'yı kıyıdan köşeden muhabbetin içine sıkıştırdık...
Vakit tamam, Abbas yolcu...
Hoşça kalın.

Macit CÜNÜNOĞLU
 







 

15 Aralık 2025

AMASYA TUTKUSU

Bugüne kadar kaleme aldığım yazıların büyük bölümü Amasya hakkında. 
Bu kenti tanımayan birisi yazılarımı okuma fırsatı bulduysa abarttığımı düşünebilir. 
Varsın olsun, ben yine de memleket aşkıyla yazılarıma devam edeceğim.
Sıkılan olursa okumasınlar, elden ne gelir!
Tabii herkesin Amasya algısı farklıdır.
Bense çocukluğumun gençliğimin geçtiği 
Amasya'yı satırlara dökmekten olağanüstü zevk alıyorum.
Yoksa ikide bir yazar mıyım?
Bu zaman dilimi de ellili, atmışlı yıllara tekabül ediyor.
Aslında Amasya'nın en güzel devirleri,
doğallığa en yakın zamanları.
Yani dedem babam ne yaşadıysa beş aşağı beş yukarı aynı ortamı ben de yaşıyorum.
Bu da yüz yıllık süreç demek, Abdülmecit'ten günümüze dek süren serüven.
Düşünsenize dedem 1850'lerde doğmuş, babam 1900'ların başı, ben geçtiğimiz yüzyılın tam ortası...
Roman gibi, ah bir kaleme alsam ne hikâyeler çıkar.

Bu arada hatırlatmak isterim ki Cumhuriyet 30'lu yaşlarda.
Dünya II. Büyük Savaş'tan yeni çıkmış...
Osmanlı mirasyedisi kent Amasya, orta hâllice durumuyla çağa uyum sağlamaya çabalıyor.
Fakirlik durumları göreceli, yani toptan alçak sürünme modunda değil, tarıma dayalı üretim biçimi hakim olduğu için şeker pancarı da para etmeye başlamış, dolayısıyla çiftçinin yüzü gülüyor.
Bürokrasinin, öğretmenlerin itibarı bugünkü gibi değil, statülerinin avantajlarını koruyorlar.
Bu arada çok partili hayata geçilmiş, 
Şehir Kulübü müdavimlerinden olan 
Demokrat Partili Amasyalıların havası bin beş yüz, attıkları caka da bonus olmuş!
Ancak seküler hayata en ufak halel gelmiyor.
Çağlayan, Çiçek, Kristal lokantalarında 
kadehler Bayar, Menderes için kalkıyor.
Henüz memlekette hacı hoca istilası yok, 
tarikat cemaat gibi çağ dışı odakların
esamisi okunmuyor.
Musiki Cemiyeti geleneksel Cumhuriyet, Yılbaşı balolarını düzenliyor...
Saraydüzü'ndeki Ordu Evi'nden trompet 
soloları eşliğinde çaça, rumba, tango melodilerinin coşkusu Pirler Parkı'nı selâmlayarak Selağzı'na ulaşıyor.
Şuayip amcam her zaman ki görevinin başında, kuzu tandırın en lezizini tabaklara dolduruyor...
Ev yapımı şişede ayran, oh misss!
Yok böyle mutluluk, gücü yetip yiyebilene afiyet olsun, yoksa Şuayip amcanın hemen yanı başında simitçi var, o da karın doyurur!
İşte hayatın acı gerçekleri, kimi kavun yer kimi de kelek!
Neyse, az ileride de iflah olmaz İnönücü Cafer Ağa, son seçimler meşhur kahkahasının desibelini düşürse de keyfi yerinde.
Yine de yaşam biteviye akıp gidiyor.

Evet, Amasya böyle bir yer işte...
Kendi küçük ama (o zamanlar merkez nüfusu 15 bin civarında) özgül ağırlığı epeyce fazla.
Hele hele de kazına kazına yapılan muhabbetleri dillere destan.
Zaten bu sayfalarda yer verdiğim hikâyelerin mahreçi de oralar.
Allah eksikliğini göstermesin, bugünlük 
bu kadar efendim...
Şimdilik hoşça kalın.

Macit CÜNÜNOĞLU








EROL ÇEVİKÇE

İçimizden biri: Halis Amasyalı Erol Çevikçe.
Eski milletvekili, bakan.
Tabii CHP'li, bir ömür adayacak kadar.
Tanımayanınız yoktur herhâlde.
Benim de halamın oğlu, 1937 doğumludur.
Son yıllarında Amasya-Ankara-Bodrum 
üçgeninde yaşamaktadır.
Amasya'daki evi ise Hamdullah Dede Türbesi'ne bitişiktir.
Yani sırtını Alevi dedesine yaslamıştır.
Artık bu dünyada ayağına taş değmez!
Doğduğu ev yaşlanınca yıkılıp yerine yenisi inşaa ettirilmiştir.
Gittim gördüm, tek katlı mütevazı şirin 
bir konut.
Tabir yerindeyse müze gibi ortam.
Bir odasının duvarlarını eski Amasya 
fotoğrafları süslemiş...
Salonda antik mobilyalar, bir duvarda da
babası Hoca Kazım'ın asırlık udu asılı.
Fonda müzik çalıyor, nefis caz ezgileri, piyanoda kızı Sıla; New York'ta yaptığı besteleri Çevikçe Mahallesi'ndeki ata ocağına ulaşmış, salonda yankılanıyor.
Ziyaretim bir bayram sabahıydı.
Amasya Kalesi'ne nazır balkonunda oturduk. 
Minik bahçenin bir köşesinde banyo küveti, içinde rengârenk mevsim çiçekleri...
Sohbetin mevzuu memleketi kurtarmak 
olmasa da yine siyasetin dar sınırlarının dışına çıkamadık.
Oysa değerli Erol ağabeyimi yakalamışken bir iki kadeh kırmızı şarap içmek isterdim ama menüde olan Galip ustanın çöreği ile semaver çayı.
Kader utansın, inşallah bir dahaki sefere.

Neyse, bu yazıyı kaleme almamdaki asıl sebep Erol Çevikçe'nin bugünkü yazısı.
Takip edenler bilir, Erol ağabey haftanın ilk günü (Pazartesi) ''Bigazete''adlı sitede
düşüncelerini izlenimlerini paylaşıyor.
Üstelik doksan yıllık birikimiyle ve büyük bir ustalıkla.
Dile kolay, 90 yaşına merdiven dayamış 
siyaset duayeni  bir büyüğümüz hâlâ bitmez tükenmez enerjisiyle geçmişe, geleceğe projektör tutuyor.
Bizler de hayranlıkla okuyup feyz alıyoruz.
Hatta birgün haddimi aşarak Erol ağabeyime dedim ki, ''CHP'yi yazmaktan vazgeç, bak; bütün dünyayı gezip görmüşsün. Moskova'dan Pekin'e, Paris'ten New  York'a... Bize seyahatlerini anlat.''
Cevabı ''yapamam'' oldu...
Ve ilave etti; ''Çünkü ülkemi çok seviyorum, adil barışçıl kutupsuz bir toplum özlüyorum, açı işsizi olmayan.
Bunun yolu da hukuk devletinden, üretken çağdaş bir siyasetten geçiyor.
O nedenle de politika, özellikle de CHP yazıyorum.'' dedi.
Tabii başımı önüme eğerek bir kez daha 
pamuk ellerinden öptüm...
Elbette sağlık, huzur dileklerimle...
Bence Erol Çevikçe gibiler zor gelir 
Amasya siyasetine, hatta parlamenter 
demokratik düzene...
Çünkü ülkeyi yöneten gücün derdi Orta Çağ karanlığına yurtsever insanları gömmek...
Bakalım el mi yaman bey mi...
Onu da zaman gösterecek.

Macit CÜNÜNOĞLU








14 Aralık 2025

ÇOLAĞIN BAĞI

Bahis, şike işleri futbolu iyice batırdı. 
Zaten seyirci sorunu yaşayan takımlar da
sporun rekabetçi ruhunu kirlettiler. 
Böylesi çürüme salt futbola özgü bir durum değil.
Basketbol, voleybol gibi salon sporları da
boş tribünlere oynamak zorunda kaldılar.
Özetle top yekûn spor organizasyonları yanlış politikalar yüzünden izleyici erozyonuna uğramaktan kurtulamadılar.
Örneğin memleketimiz Amasya'da bildiğim kadarıyla biri Savadiye'de, diğeri de İstasyon'da olmak üzere iki tane kapalı spor salonu var.
Gençliğimden hatırlarım, futbolcu Sadettin'in babası Savadiye'deki salonun bekçisiydi.
İnanmayacaksınız, adam sanki Kanije Kalesi'ni savunuyor, içeriye girmenin mümkünatı yok.
Gençlik ve Spor Bölge Müdürü Nejat Becan, Kocacık çarşısında Türk Traktör acentesi, derdi köylüye traktör satmak.
O makama nasıl geldi, bilemem.
Ancak sporla uzaktan yakından ilgisi olmadığı kesin.
Yine de araya arkadaşlarımın büyüklerini
koyarak salona giriş izni almayı başarmıştık.
Fakat salona giriş çıkış trafiğini  Selahattin amca (Napolyon) belirliyordu.
Tahmin edeceğiniz gibi sanki salonun namusunu korurcasına bir iki saat izni bile bin bir güçlükle veriyordu.
Bizlerde parke üzerinde kısa bir zaman diliminde top oynamanın keyfini yaşıyorduk.
Ara sıra da minderde Nihat Sezgin,
Fatih Batur, Ömer Ölçer gibi süper yetenekli arkadaşlarımızdan amuda kalkma, filikfilak, salto gibi hareketler öğreniyorduk.
Bu arada uzun boyunun verdiği avantajla 
Vehbi Kiper basketbol potasının altından ayrılmıyordu.
Hakikaten güzel günlermiş, üstelik onca imkânsızlığa rağmen spor tutkumuzun alt yapısını hazırladığımızın farkında bile değildik.
Nitekim Nihat, Fatih, Vehbi İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nün Beden  Eğitimi Bölümü'nü bitirerek başarılı birer spor öğretmeni oldular...
Ömer de Harp Okulu'na girdi, ve albaylığa kadar yükseldi.
Şimdi emekliler, torun torbaya karışarak keyifli bir hayat yaşıyorlar.
Ne mutlu onlara, binlerce selâm olsun İstanbul'dan.

Ya Çolağın Bağı, oraya ayrı bir başlık açmak lâzım.
Bir dönem Amasya gençliğini sarıp sardığı mekân.
Filesiz kale direkleri, yer yer kaya parçalarının boy gösterdiği toprak saha.
Ama üzerinde koşturan gençlerin aldığı
keyif, ortam güzelliği Wembley'de yok!
Maçlar hatırı sayıda seyirciye oynanıyor.
Hepsinden önemlisi yüzler gülümsüyor,
asık suratlı gence rastlamak mümkün değil.
Sadece heyecan var, bir de delikanlık ruhu.
Zaten Amasya'da yirmi civarında mahalleden söz ediliyor.
Beyazıt Paşa'dan Yeşilırmak Spor, Savadiye'den Sebat Spor öncü kadro...
Kent çeperlerinden Tatarlar, Gök Medrese, İstasyon ve şanlı Dere Mahalle.
Savulun Amasya gençliği geliyor.
Zamanın ruhu bu minvalde.
Ya şimdi, günümüzde...
Bizde ve dünyada profesyonel futbol endüstrisi popüler ve de egemen güç.
Milyar dolarlık futbol arenası.
Şöhretin girdabında boğulan futbolcular...
Vitrinde gözükmeyen menejerlerin açtığı kirli çukurlar...
Binlerce kör kuyularda boğulan umut dolu genç insanlar.
Bizler ise hâlâ Çolağın Bağında'yız...
Heybemizde hatıralar ve de geleceğe dair umutlar.

Macit CÜNÜNOĞLU













13 Aralık 2025

PAZAR SOHBETLERİ

Özellikle Roma dönemi 'lahit mezarları' tarihçileri ikiye bölmüştür.  
Bir bölümü mezarın üzerindeki kalın kapağın güvenlik için olduğunu iddia etmiş, cesetin kurda kuşa yem olmasını önlediğini belirtmiş.
Diğer bölüm de mevtanın dirilip tekrar kurulu düzene katılmasını engellemek için olduğunu vurgulamış. 
Tabii böylesi görkemli mezarlar baldırı çıplaklar için yapılacak değil ya... 
Ayrıca maraba takımında mezar yaptıracak kadar zenginlik nerde? 
Elbette pramitler gibi lahit mezarlar da
varlıklı asilzadeler ya da devlet büyükleri için yapılmıştır. 
Ancak tarihçilerin gidenin geri gelme riskini ortadan kaldırmaya yönelik güvenlik tedbirleri alma fikri benim de aklıma yatıyor. 
Tabii mezar rahmetlinin ardılları tarafından inşa edilmişse.
Düşünsenize, Allah gecinden versin...
Padişahımız hakkın rahmetine kavuşmuş...
Kim O'nu iki metre toprağın altında bırakır...
Bence geri dönme tehlikesini önlemek için bırakınız 'lahit mezarı'; ANIT mezarın en kralını yaparlar.
Hemi de çelik konstrüksiyondan!
Yoksa Bilal evlâdımız saraydaki koltuğunda rahat oturabilir mi?

Neyse, bu lüzumsuz muhabbeti vakti zamanı geldiğinde yaparız.
Yoksa güzelim Pazar günümüz zehir olur.
Öyleyse her zaman yaptığımız gibi sığınalım Amasya'ya.
''Sarı Öküz''ün bol kepçe dağıtıldığı memleketimize.
Bir devir kent içinde yüzlerce ev, konak 
yıkıldı, hatta mahalleler yok edildi:
Ahalide tık yok!
63 yılından beri  dimdik ayakta duran,
eğitim öğretim binası Lise otopark uğruna yıkıldı:
Başta o okulun sıralarında dirsek çürütmüş gençlikte tık yok!
Kent kültürünün en somut izdüşümü
Şamlar mezarlığı göçe zorlandı...
Asker-Polis lojmanlarıyla itirazcı zihniyet baskılandı.
Halkta yine tık yok!
Yakın zamanda asırlık Belediye Parkı 
vatandaşın gözüne soka soka ve Hilton pamuk şekeriyle kandırılarak buharlaştı.
Munis, mazbut hemşerilerimde yine tık yok!

Tamam, bende biliyorum...
Kitle içinde kahraman olmak kolaydır, mühim olan her türlü haksızlığa, adaletsizliğe bireysel olarak tepki verebilmektir.
Yoksa korkaklık denilen illet ruha bir kez 
yerleştimi rahat durmaz, tüm bünyeyi kemirip teslim alır.
Ah Amasya'lım biliyorum, Sarı Öküzleri
cömertçe verdin, belki son kaleleri de vermeye devam edeceksin...
Elde kaldı ırmak kenarında irili ufaklı 
yüz on ev...
Yakın zamanda da ışıl ışıl olacak...
Bolca fotoğraflarını çek, gönder UNESCO'ya...
Çakma Venedik diye pazarla turizmcilere...
Bonus olarak da iki kadeh şarap için 
Ali KAYA'yı mühürlendiğini ilân et destinasyon listelerinde...
Son olarak da lütfen otur oturduğun yerde, üç beş ahşap evi milyonlara
pazarlayan Safranbolu üzerinde bir kez değil binlerce kez düşün.
İyi pazarlar cömert, gönlü bol değerli hemşerilerim.

Macit CÜNÜNOĞLU








12 Aralık 2025

ŞARKILAR EŞLİĞİNDE

Amasya'nın vitrini sayılan Hatuniye Mahallesi'nin, nam-ı diğer İçerişehir'in evleri uzunca bir süredir ''Yalı'' kategorisine terfi etti. 
En azından ırmağa cepheli olanlar.
Oysa çocukluğumda, gençliğimde söz konusu evlere ''Yalı'' denildiğini hiç duymamıştım!
Ancak çağımız pazarlama çağı, özellikle de turizm sektöründe... 
Demek ki ''Yalı boyu evleri'' kulağa daha hoş daha havalı geliyor.
Varsın olsun, bence hiç bir mahzuru yok.
Hele bir de ışıklandırma yapılınca Yeşilırmak boyları Venedik ile yarışır.
Daha doğrusu biricik kentimiz Amasya'ya ne yapılsa yakışır.
Adı üstünde: Yeşil Amasya, Şirin Amasya.
Ayrıca onca şehzadeyi bağrından çıkarmış, bunlardan yedisi de tahta oturmuş şehir.
Ya Strabon; coğrafyanın efendisi ve yaşadığı devrin kutup yıldızlığına yükselmiş filozof hemşerimiz.
Ne kadar gurur duysak övünsek azdır.

Ayrıca kentimizin yazarını çizerini sanatçılarını sayamıyorum bile,
tarihsel geçmişinde kilometre taşı olan
ve ülkemizin ilk musikî cemiyeti unvanını taşıyan ''Amasya Musikî Cemiyeti''nin varlığı bile yeter.
Kuruluşu: 1913, kurucusu: Giriftzen Asım Bey.
Bu arada büyük bestekâr İrfan ağabeyimiz (Özbakır) Hicaz makamından  sesleniyor:
''Severim düşünmeyi mâziyi anmak için...''

Evet, bugün yeteri kadar Amasya'mızı yad ettik, müsaadenizle varalım kürkçü dükkânımıza...
Yani yarım yüzyıldan fazla süre yaşadığım canım İstanbul'a...
O bir aşk, kara sevda, ömür boyu sürecek
bir ilişki...
Öyleyse muhabbeti soğutmadan uzanalım dünyanın incisi Boğaz'a.
Tabii bir hemşerimizin mekânına...
Ancak bu kez gerçek bir yalıdayız, Arnavutköy'de, Amasya'dakiler gibi çakma değil!
İşletmecisi Avukat Adil Çıtak.
Muhakkak aranızda tanıyan bilen okurlarım vardır, gönül insanıydı Adil ağabey.
Birinci sınıf, butik, Boğaz'a nazır balık lokantası.
Adı: Antik Restoran.
Yetmişli yıllar, genciz, haftada iki üç gün 
Boğaz'dayız...
Bu arada Genco Erkal ve sanatçı tayfası işyerinin müdavimleri arasında.
Bizim ekip de her buluşmada lüfer sipariş ediyor.
Vay be, o devirlerde işçi maaşıyla ne de zengin yaşıyormuşuz!
Ya şimdi, son yıllarda?
Mendebur lanetin yüzünden bırakın lüferi balığın tadını unuttuk.
Kader utansın, neyse...
Boğaz'dayız şimdi, hatıralarım yelken açmış mavi sulara...
Siyasetten arınmış beynim...
Yüreğimde nihavent şarkının ezgileri...
Yine İrfan ağabeyden:
'' Gidenler dönmez geri...
Sevgiyle, saygıyla selâmlarım herkesi.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Aralık 2025

AMASYA SEVDAMIZ

Tarih takıntım olduğundan dünkü yazımda söz etmiştim.
Kusur mu? Belki de, ama huy işte.
Neyse ki obsesifliğimin kimseye zararı yok.
Öyleyse gelelim mevzuya...
Efendim uzun zamandır dikkatimi çekiyor; Amasya'yı övmek isteyen sosyal medya kullanıcıları kentin yaşını sürekli 
8500 yıl yazıyorlar. 
Kim bilir, biraz daha zorlasalar Göbekli Tepe ile yarıştıracaklar.
Hatta ünlü Türk büyüğü(!) Halaçoğlu'nu arkalarına alsalar Amasya'yı Sümerlerin 
başkenti ilân edecekler.
Oysa okuduğum güvenilir kaynaklarda 
kentin yaşı en fazla MÖ. 4 bin, 4 bin beşyüz yıllarını işaret ediyor.
Bence inandırıcı, makul olan da bu...
Ama bizde hamaset sınır tanımıyor.
Bir başka örnek vereyim...
TSK Kara Kuvvetleri brövesinde kuruluş tarihi MÖ. 209 yazıyor.
İlk Türk devleti Göktürklerin kuruluşuna bakıyorum MS. 552, Uygurlar 745...
Kesmez, illâki 2234 sene öncesine tarihlenecek ki ordular arasında birinciliği alalım!
Bu da bizim tarih anlayışımız, gerçekler 
halının altına, cilalı padişahlar komutanlar vitrine...
Nasıl olsa bu malzemeyi pazarlayacak asil kanlı bir millet bulunur!
''Ne mutlu Türküm diyene.''

Neyse, gelelim günümüze, memlekete.
Biliyorsunuzdur, veya okumuşsunuzdur.
İl yöneticilerimiz bir araya gelmişler, 
kenti yeniden ışıklandırmaya karar vermişler.
Ortaya da 126 milyon TL. koymuşlar.
Fena para değil, ortalık aydınlanır, ışıl ışıl olur.
Yakışır Amasya'mıza...
Ve aydınlık kentimize milyonlarca turist akın etmeye başlar...
Ne dersiniz, olur mu?
Yoksa fikirler, zihinler değişmedikçe bir numara olmaz mı?
Daha dün, Ali Kaya'nın işyerinin başına gelenleri unutmadık.
Sahi n'olmuştu?
Takunyalı vali ile Özel İdare Müdürü elele verip turistik işletmeyi kapatmaya kalkışmışlardı.
Neymiş efendim, müşterilere alkollü içecek servis ediliyormuş.
Ne var bunda, turist binlerce kilometre uzaktan gelmiş, karşısında panaromik Amasya manzarası, elinde Merzifon Karası üzümlerinden yapılmış şarap, 
iki kadeh içip gidecek...
Üstelik mutlu, ne var bunda?

Demem o ki, dağı taşı ırmak boyu evleri ışıklandırılsın...
Ortalık şenlensin, gecenin karanlığına güneş doğsun...
Ama kenti yöneten idarecilerin beyinsel dokuları da harekete geçsin...
Eskişehir örnek alınsın, UNESCO listesine 
öpücükle, ampulle girilmiyor...
Profesyonel destek alınarak Amasya Turizmi için öncelikler tespit edilsin...
Ve ilgili herkes elini taşın altına soksun.

Macit CÜNÜNOĞLU



NOEL BABA

 


Gençliğimden beri tarih meselesine takıntılıyımdır.

Daha doğrusu kesin tarihlendirmelere.

Örneğin İsa'nın doğum tarihi:

Tarih kitaplarına göre MÖ. 6 ile 4 yılları arasında doğmuştur.

Nerede: Roma İmparatorluğu'nun sınırları içinde bulunan Yahudiye eyaletine bağlı Beytüllahim şehrinde.

Eyvallah, peki hangi gün: Katolikler 25 Aralık, Ortadokslar 6 Ocak olduğuna inanırlar.

Haydaaa, oldu mu şimdi?

Bilimsel Tarih Hristiyan mezheplerinin inanışlarına göre mi yazılacak?

Ama yazılıyor,ciddi ciddi de pazarlanıyor.

Hatta 4. yüzyıl papazı Nikola ''Noel Baba'' oluyor, palyaço giysileri içinde çocukların dünyasına sokuluyor.

Tabii tezgâh ABD menşeli, ''1929 Büyük Buhran''ı aşma numaralarından sadece birisi, yani çocuk versiyonu. 

Maksat alış veriş olsun, tüketim artsın.

Netice de muhtemelen Nasıra'da doğmuş MS. 30'lar da Kudüs'te yaşamış İsa, Yahudi gezgin bir vaizdi.

Annesi bakire Meryem'di, babası muhtelif, inanca göre değişiyor.

Daha doğrusu Eski Ahid ''Tanrı'' diyor, Yeni Ahid ''Yusuf''u işaret ediyor.

Her neyse, 34 yaşında Romalılar tarafından çarmıha gerilen İsa'nın bilatarih doğum günü, içinde bulunduğumuz Aralık ayında insanlığın önemli bölümünü meşgul ediyor.

Hristiyan toplumlarda Noel partileri düzenleniyor, Anadolulu, Akdenizli, Demreli papaz Aziz Nikola'nın ruhu palyaço kılığında dünya çocuklarının rüyalarını süslüyor.

''Acaba bizim evin bacasından girip bana da hediyeler getirir mi?''

Ah canım benim, zengin ülkelerde olur da bizim ülkemizde Noel Baba yaşayamaz.

Çünkü asgari ücretin satın alma gücü belli.

Vallahi de billahi de adam açlıktan ölür, üstelik peşinden ağlayan bile çıkmaz.

En iyisi mi sen babanın getirdiği ekmeğe razı ol, boşver gitsin Noel Baba masallarını.


Bu arada tarih takıntımdan söz etmişken başıma gelen bir vakayı paylaşmasam olmaz.

Efendim, geçenlerde E-Devlet'in Soyağacı sayfasını ziyaret ettim.

Bir de ne göreyim, sevgili annemin doğum yeri ve tarihi değişmiş.

Tesadüf bu ya; daha dün yazdım.

Kadın Usturumca doğumlu, 

yıl: 1912.

Yani 1. Balkan Savaşı'nın başlangıcında daha kırk günlükken annesinin kucağında Amadolu'ya göç etmiş...

Ve Nüfus Cüzdanı Amasya'da düzenlenmiş.

Ancak Devlet-i Âliye anacığımın nüfus bilgilerini değiştirmiş ve doğum yerini Amasya, doğum tarihini de 1 Temmuz 1913 yapmışlar.

Bak şu işgüzâr devlete.

Olacak iş mi, ayrıca benim anam Hazreti İsa mı, önüne gelen doğum yerini, tarihini değiştirsin?

Kütüğümü aldırttığım Kadıköy Nufüs Müdürlüğü'ne gittim, çözüm yeri Amasya dediler.

Tabii moralim çok bozuldu, çünkü çocuklarım babaannelerini hep Selanikli biliyorlardı, öyle anlatmıştım.

Ya şimdi, güvendiğim yegâne belge devlet eliyle değiştirilmiş.

Dava da açamam, emekliyim (cepte para yok)...

En iyisi otobüs bilet parasına kıyıp problemi yerinde çözmek...

Gördünüz mü Ah Amasya vah Amasya derken zorunlu olarak düşeceğim memleket yolarına...

Olsun be, sağlık olsun...

Yeter ki canım anamın ruhu şad olsun...

Selanik güzelim benim!


Macit CÜNÜNOĞLU

09 Aralık 2025

MUHACIRLER

  Amasya'da, mahallemizde bazı komşularımıza

''muhacirler'' derlerdi.
Aslında anne tarafıma da ''muhacir'' denildiğini duyardım.
Evet, rahmetli annem Usturumca doğumlu.
O tarihlerde Selanik'e bağlı bir ilçe.
1912 yılında Balkan Savaşı başlayınca kırk günlükken
annesinin kucağında, kundakta Anadolu'ya ailecek göç etmişler.
Tabii buna ''göç'' denirse.
Aile savaşta ciddi kayıplar vermiş, yangın yerinden 
kaçış misâli binbir zorlukla gelip Amasya'ya yerleşmişler.
Bu tarihten on yıl sonra da Millî Mücadele sona ermiş,
Türkiye ile Yunanistan arasında ''Mübadele Anlaşması''
imzalanmıştı.
Sene 1923, ve büyük göç dalgası başlamış.
İki milyona yakın insan 1924 yılına kadar yer değiştirmişti.
Mübadele; toplumsal, ekonomik ve siyasal yanları olan bir olay.
Ama en önemlisi de bireylerin hayatında yarattığı etkiler. Parçalanan aileler, yitirilen eşler, çocuklar, kardeşler, geride bırakılan evler, bahçeler, iyi komşular…
Yorgi’ler Ahmet’ler, Nina’lar, Fatma’lar doğup büyüdükleri topraklardan başka yerlere göç ediyorlar.
Yüzlerce yıldır yaşadıkları, kaç kuşağın doğup büyüdüğü topraklarından bir gece içinde ayrılmak zorunda kalıyorlar. 

İsteyip istemedikleri sorulmadan.
Gemilere bindirilip memleketin hiç bilmedikleri, görmedikleri topraklarına taşınmışlardı.
Açlık, sıtma ve yabancıya karşı hoşgörüsüzlüğün bunaltıcı baskısı ile karşılaşmışlardı.
Peki ama onların memleketi neresi şimdi?
Selanik mi, Amasya mı, Yanya mı, Kayalar mı?
Yaşanabilir tek gezegenin çocuklarıyız.
Ancak sığamadık koca dünyaya.
Ne ülkeleri paylaşabildik, ne de şehirleri..
Dostluk ve kardeşlik duygularıyla yaşamak yerine, düşmanlık, kin ve nefreti egemen kılmaya çalışanların istedikleri oldu çoğunlukla. 

Göç, sürgün, tehcir ya da mübadele…
İnsanlığın en eski yarasıdır yerinden yurdundan edilmek. Farklı olanların, azınlık olanların yazgısı olmuştur sürülmek.
Sürgünün toplumun ve bireyin yaşamlarında bıraktığı izler, yüz yıllardır durmadan kanayan, bir türlü iyileşmeyen derin yaralar gibidir.
Onu konuşunca, anımsayınca sızlamaya devam eder. Unutursak, yokmuş gibi davranırsak iyileştiğini düşünürüz. Ama o sızlamaya devam eder. 

İnsanlık binlerce yıldır farklı dinlere, farklı siyasal sistemlere, farklı inançlara sahip oldu.
Ancak bunların hiç biri savaşları, yağmaları, sürgünleri önleyemedi. 
Birileri başka birilerini yerinden yurdundan etmeyi
bugün de sürdürüyor.
Bu anlamda Amasya, mazbut ve de vakur ahalisiyle ''muhacir'' dedikleri soydaşlarıyla zaman içerisinde 
kaynaşmasını bildi.
Onların elinden tandır kebaplarını, yemeklerin en lezzetlisini yediler.
Ve açtıkları lokantalarda içkilerini yudumlarken
mezelerin en kralını tattılar.
Öyleyse İstanbul'dan bir kez daha selâm olsun,
hem de binlercesine...
Kahraman'a Nurettin'e, Savadiyeli, Dere Mahalleli,
Kubalı kardeşlerime, can dostlarıma.

Macit CÜNÜNOĞLU

08 Aralık 2025

İĞNECİ BABA

 Kocacık Çarşısında bulunan İğneci Baba'yı herkes tanır sanırım.

Ya kardeşinin kim olduğunu bilen var mı?

Aman efendim, derdim yarışma sorusu yöneltmek değil,

ayrıca ne haddime, sadece Kapıkaya'da ikamet etmekte olan

Serçoban hazretleri olduğunu hatırlatmak istedim.

Fakat İğneci Baba'nın kardeşi yaman mı yaman.

Karasenir köyünde oturur, çobanlık yapar, uzun boylu,

keskin bakışlıdır.

Rivayet bu ya; günlerden birgün ağabeyini ziyaret etmek için 

Amasya'ya gelir.

Elinde de sağdığı sütleri koyduğu mendili vardır, keramet bu ya, 

mendil sızdırmaz.

Kunduracı ağabeyinin yanına varır, mendilini bir çiviye asar...

Fakat bu sırada dükkâna güzel, hoş bir kadın gelir.

Ayakkabı siparişi için ölçü verecek.

Ölçüyü alan İğneci Baba müşterisinin topuk güzelliğine dikkat çeker.

Zaten kardeşi de kadının güzelliğine fokuslanmış,

gözlerini ayıramamaktadır.

İşte tam bu sırada bakarlar ki mendil taşıdığı sütü sızdırmaya başlamış.

İğneci Baba durumdan işkirlenmiş, müşterisinin gitmesini beklemiştir.

Peşinden İğneci Baba kardeşine dönerek tarihi sözünü sarf eder...

Der ki; 'Keramet dağ başında ermekte değil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta.'


İşte sihirli söz burada devreye giriyor.

Demek ki iki kardeş de keramet sahibi.

Öyleyse gelelim Serçoban'a...

Yine çobanlık yaptığı günlerden birgün sürüden kaçan

bir oğlanın peşine düşmüş, çok da yorgun düşmüş,

yakaladığında da keseciğine yemin etmiş...

Uzun uğraş sonucu yakalamış da...

Ancak oğlağın manalı bakışları yüreğini dağlayıp gönül tellerini 

titretmiş...

Ve kesmekten vazgeçmiş.

Hikâyeye bakar mısınız?

Gel zaman git zaman Serçoban ölmüş.

Sonra ne olmuş biliyor musunuz?

Tüm sürüsü mutasyona uğrayıp ağaca dönüşmüş. Kapıkaya

yakınındaki tepe kocaman bir orman olmuş.

Hazretin türbesi de oradadır, boylu poslu olduğu için yedi metre

uzunluğunda da sandukası vardır.


Hatıralar işte, sene 1962, Ortaokul ikinci sınıftayım...

Erdal Yardımcı çirrçeği burnunda öğretmenimiz.

Sınıfça Serçoban'a geziye götürmüştü.

Tabii platonik aşkım Neşe Afacan'da orada...

Üstelik mahalleden komşum, her gün yakan top oynuyoruz.  

Aman tanrım, ne heyecan...

Ancak çapkın Serçoban hazretlerinin mekânında açılmaya utanıyorum.

Hâlbuki tam yeri ve zamanı.

Demek keramet sahibi değilmişim ki, iki lâfı bir araya getiremedim.


Tüm bunlar nerden aklımdan geçti derseniz, valla İğneci Baba'ya

duyduğuğum hasretten.

Düşünsenize İğneci Baba günümüzde yaşasaydı, tüm politikacıları dergâhından geçirir, çürük elmaları Selağzı'nda sallandırırdım!

Sınıfı geçen küçük azınlıkla da yoluma devam ederdim.

Evet, bugünlük bu kadar.

Amasya'da evliyalar bitmez, menkıbelerin izindeyiz efendim...

Yenilerinde buluşmak umuduyla.

Hoşça kalın, sağlıkla sevgiyle kalın.


Macit CÜNÜNOĞLU

07 Aralık 2025

PİRLER'DEN SELÂM...

 Bugün pazar, Pirler Parkı'ndayım.

Mevsim kış, aralık ayının başları.

Ama hava limonata gibi.
Tatlı bir serinlik var, anlayacağınız tam gezme havası.
Aslında niyetim Belediye Parkı'nda vakit geçirmekti.
Biliyorsunuz Taşovalı Başkan Amasya turizmine sınıf 
atlatacağım diye güzelim parkı Hilton Grubu'na peşkeş çekti.
Ve inanır mısınız küçük bir azınlığın dışında kimsenin de
sesi çıkmadı.
Ve kent hafızası dediğimiz güzelim parkımız yok edildi.
İşin tuhafı Hilton da inşaatı tamamlamadan tüydü giti.
Neyse, aklımın ermeyeceği işler, alan razı veren razı...
Benimkisi kuru b.ka su serpmek!
Öyleyse dönelim Pirler'e, 
Semaverimi söyledim.
Ayıptır söylemesi Galip ustadan birkaç çörek almıştım,
tesadüfen de Prinççi Caddesi'ndeki bakkalda halis köy
peyniri buldum.
Oh, daha ne isterim.
Demli çay eşliğinde kendime ziyafet çekmeye başladım..
Ki yan masada oturan esmer aile dikkatimi çekti.
Huyumdur, ya da faydasız merakımdan olsa gerek; 
lâf atmakta gecikmedim;
-- Nerelisiniz, Amasyalı mısınız?
-- Hayır amca, Suriyeliyiz.
-- Yapma yav, Suriye'nin neresinden, bir de Amasya'ya
geleli çok oldu mu? 
Evet, tahmin edeceğiniz gibi muhabbet derinleşmeye  başladı.
--Yeni geldik, bizler Alevi Araplarız yani Nusayriyiz. Lazkiye'den gelip yerleştik bu topraklara.
Kurşunlu Mahallesi'nde oturuyoruz...
Dedikten sonra zurnanın zırt dediği yere geldik.
Bu aile de (anne-baba ve iki kız çocuğu) bizim terörist 
dediğimiz Colani'nin (Şarık Tara) örgütünün kurbanı 
olmuşlar, HTŞ militanları Lazkiye bölgesinde yüzlerce 
Aleviyi katletmişler.
Bunlar da can korkusuyla Amasya'ya kadar uzanmışlar.
 
Daha önce gelen akrabaları da varmış.
Tabii, hiç beklemeden masaları birleştirdik.
Baba Emir, anne Ayşah, çocuklar Amira ile Alia...
Dünya tatlısı, zeytin gözlü şeker gibi çocuklar.
Baba Emir Lazkiye Üniversitesi işletme bölümü mezunu.
Amasya'ya hayran kalmış, özellikle tarihi dokusuna.
Pazarcılık yapıyormuş, işlerinden şikâyetçi değil, evde tencere kaynıyor diyor.

Gel de üzerinde düşünme?
Amasya küçük yer, 1200 civarında Suriyeli yerleşmiş.
Ama dikkat çekiyor.
Hele hele de ırmak boyunda geziniyorlarsa bazı vatandaşlar kent düşman işgalindeymiş hissine kapılıyor.
Tabii bu duygu farkında olmadan hemşerilerimi ırkçılık
tuzağına çekiyor.
Herkes bir anda Ümit Özdağ, Yılmaz Özdil oluyor.
Din kardeşliği falan rastgele, 'Ne mutlu Türküm diyene!'
sloganı eşliğinde Suriyeli mültecilere cihat açılıyor.
Ciddi anlamda iktidar partisinin göç politikası yerden yer
vurulmuyor, empati sıfır!
Sadece 'karşıyız' duygusu besleniyor.
Neyse, Suriyeli Emir'le epeyce sohbet ettik.
Daha doğrusau zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.
Fakat ben çok keyif aldım.
Şöyle ki insan tanımak, can cana muhabbet etme her daim
favori eylemdir.
Bir de hayata gülümseyerek bakabiliyorsan;
bir sitem yolla Allah'a, coğraflaryayı insan evladının kaderi yaptığı için.
İyi pazarlar efendim, kalın sağlıcakla.

Macit CÜNÜNOĞLU


05 Aralık 2025

MERHABA

 Evet, yeniden merhaba.

Biliyorsunuz Amasya muhabbeti yapmayalı çok oldu.
Valla ben de özledim.'
Öyleyse 'nerde kalmıştık?' deyip söze başlayalım.
İlk durağımız İstasyon olsun.
Herhalde çocukluk anılarımın bolluğundan olsa gerek
istasyon ve çevresini çok severim.
O nedenle oturdum meşhur Erik Ağacının Altı'na...
(Kulakların çınlasın sevgili Hüseyin Menç.)
Minik bir semaver eşliğinde başladım geçmişe yolculuğa.
Sağ tarafımda kale, sol tarafımda Şeyhcui tepesi, karşımda
Hızır Paşa Mahallesi.
Sahi, Sümbül Hamamı duruyor mu?
Gençliğimde ne çok gitmiştim, küçücük samimi ortamdı.
12 Haziran Ortaokulu'nun yapıldığı yılları hatırlıyorum.
Çevre renklenmiş, hızla yapılaşmaya başlamıştı.
Daha sonra İstasyon ile Şeyhcui bağları talan edildi.
Hatta Şeyh Mehmed Cui Dede ile bir sohbetimizde
mezarının gümbürtüye gideceğinden korktuğunu
söylemişti.
Dedemiz aslında Mevlevîdir, Osmanlı'nın ilk zamanlarında 
çok ünlüdür.
1414 yılında da köyüne çekilerek Mevlevihane'sini, Tekke'sini ve mektebini oluşturmuştur.
Tabii zaman içerisinde hiç biri kalmadı, kala kala 
küçük bir türbe kaldı.
Canım benim, çok severim Cui dedeyi, Amasya'ya 
her gelişimde mezarını muhakkak ziyaret ederim.
Hoşsohbettir, Mevlâna'nın gönül dostudur.
Özellikle İslâm'ın Altın Çağ'ını veya Rönesans'ını
mevzu ederiz.
Hakikaten ne devirlerdi.
8. yüzyılın ortalarında başlayıp 15. Yüzyılın sonlarına 
kadar devam eden.

Ya şimdi, daha doğrusu çağımızda?
Ne din kaldı, ne de inanç.
Ahlâk, vicdan, merhamet gibi insanî duygular yerlerde 
sürünüyor.
Siyasî enstrümana dönüşen İslâmiyet; saltanatın, azametin,
kibirin yollarına kırmızı halılar döşüyor.
Tevazu, sadelik âdeta tedavülden kalktı, saraylarda yaşamak, uçak koleksiyonu yapmak, iki bin korumayla
dolaşmak normalleşti.
Padişahımızın rol modeli ABD başkanı Trump oldu.
Ne acıdır ki halkın ezici çoğunluğu alçak sürünme modunda.
Cep delik cepken delik, mutfak yangın yeri.
Ah be Cui Dede, kalk mezarından sağa sola bir bak.
Yüzü gülen, hayatından memnun bir vatandaş
görürsen 'bu dünyaya erken gelmişiz' diye hayıflan.
Yok, herkes asık suratlı endileşiliyse bas küfrü, hem de
okkalısından, bu arada bugün Cuma...
Mübarek gündür, iki satır dua etmeyi de ihmal etme.
De ki tanrıya; 'Bu halka acı, merhametini esirgeme,
tez zamanda yanına al sana yalakalık yapan sahtekârları,
ister cennetine, ister cehennemine, fark etmez, yeter ki 
Azrail hazretleri görevini layıkıyla ifa edip nokta atışı  yapsın. Konuma ihtiyaç olursa fakir milletin yüreğinde,
göklerden gelecek mesajı bekliyor.'

Yaşa be Cui Dede, inan ki halkımızın hislerine tercüman oldun. 
İlk fırsatta yanına tekrar geleceğim, aman ha; mezarına
mukayyet ol, rezil bir müteahhitin kazmasına kurban 
gitmesin. 
Nurlar içinde yat dedeciğim, ruhun şad olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU 

16 Ekim 2025

GÖZÜM MEMLEKETTE!



Yine bir akşamın içindeyim.
Yalnız bu kez gözlerim açık.
Geçen hafta başı katarak ameliyatı geçirdim.
Tabii devlet hastanesinde.
Her zamanki gibi şansım yaver gitti…
Operasyonu yapan bölüm başkanı doçent.
Yer: Göztepe Şehir Hastanesi.
Hizmet kusursuz, yüzde doksan kayıplı “sol” gözüm
tekrar eski yeteneğine kavuştu.
Fakat her şey iyi hoş da dünyaya “sol” gözle bakmak
epeyce sıkıntılı, daha doğrusu ızdıraplı.
Şöyle ki toplumsal çelişkileri, hukuksal çürümeyi,
vicdanlardaki nasırlaşmayı tekrar daha net
görmeye başlıyorsunuz.
Ne acı!

Oysa ki uzun zamandır kitap okuyamıyor, televizyon izleyemiyordum.
Diyeceksiniz ki; “sağ göz ne güne duruyor?”
Haklısınız, o gözle de hayata bakmayı denedim.
Anında karşıma  palavracı asrın lideri ile şürekası çıktı.
Meydan onların, meclis onların, hukuk adalet kanun onlar…
Hoş geldin Silivri yolları, herkese yetecek kadar
mekân var…
Yeter ki muhalefetin gülleri çoğalsın…
Onlar zindanlarda soldurmasını biliyor.

Ama ben tüm günlük siyasi gelişmeleri  bir yana
bırakarak memleketim  Amasya’ya rotayı çevirdim.
Öncelikle ilk kez organize edilen “Kitap Fuarı”na
fevkalâde  sevindim.
Bugün de “Sinema Günleri” başladı…
O da ayrı bir heyecan, mutluluk.
Daha ne olsun.
Genç başkanımız Turgay Sevindi koltuğuna
ısınmaya başladı.
İyi işlere de imza atıyor..
Bir de benim gibi memleket sevdalılarının sesine kulak verirse ismi tarihe geçer.
Önerim çok basit; kent içinde asfalt yolları
parke taşıyla döşesin…
Döşesin ki kentin haysiyetli yolları olsun.
Önerimi küçümseme Turgay usta, Batı kentlerinin
yolları böyle.
Bir de Amasya Musiki Cemiyeti’ne tekrar omuz ver, hayat ver.
İnan ki kaynak bol, belki senin yaşın yetmez ama  Amasya  gerçek anlamda Giriftzen Asım beyin izinden
yürüyen ahaliye sahiptir…
En azından azımsanmayacak çoğunluğu.

Her neyse, gözüm açıldı artık.
Bu akşamlık bu kadar.
Bir dahaki sefere Amasya hayâllerimle buluşmak
umuduyla sayfa dostlarıma iyi akşamlar dilerim.
Saygıyla, sevgiyle.

Macit CÜNÜNOĞLU

08 Ekim 2025

MERHABA


Uzunca bir süre Amasya yazılarıma ara verdim.
Başlıca sebebi tekrara düşmek endişesiydi.
Çünkü doğduğum topraklar üzerine onlarca
yazı kaleme aldım.
Ve elimden geldiğince müstesna şehrimizi
eksiğiyle gediğiyle tanıtmaya çalıştım.
Umarım okyanusta bir damla kadar katkısı olmuştur.
Ancak tekrar klavyemin başına geçmemim asıl nedeni
kentimizde ilk kez düzenlenen “Kitap Fuarı” oldu.
Bir de fuar katılımcılarından değerli yazar
Alper Akçam’ın Amasya ile ilgili izlenimlerini
yazıya dökmesi.
Üstat yazısının başlığını
“Kişilikli bir şehir: AMASYA” koymuş.
Doğrusu ya; çok hoşuma gitti.
Ayrıca öve öve de bitirememiş.
Bir de kentin bezirgân müteahhitlerin hışmına uğramadığından
söz etmiş!
Tabii güldüm geçtim, demek ki sayın AKÇAM bir de
eski hâlini görseydi romanlar yazardı.
Ama her şeye rağmen “Kişilikli şehir” tanımını tuttum.
Ve Amasya’nın böylesi bir unvanı fazlasıyla hak ettiğini
düşünen gurbetçi hemşerilerinizden biriyim.
Ayrıca hemen hemen her gün bu platformda
AMASYA fotoğrafları paylaşmıyor muyum?
Öyleyse kişilikli şehrimizin kıymetini bilmemiz gerekiyor.
Bu arada yağmur dualarından başını kaldırıp
“Kitap Fuarı”nı akıl ederek hayata geçiren
Belediye Başkanı sayın Turgay SEVİNDİ’yi
can-ı gönülden kutlarım.
Yine de bir çıkıntılık yapmaktan geri duramayacağım:
Şöyle ki İstasyon’daki “Kapalı Pazar Yeri” fuar alanı için
hiç de şık olmamış.
En azından kitaba hakaret, “Kitap ve Hıyar” yan yana;
olacak iş mi?
Öyleyse bir dahaki sefere yıkılan Lise binasının arsasına
çok amaçlı ve de görkemli bir fuar- sanat-sergi
ve de konser salonu inşa edilebilinir…
Bence binlerce gencin eğitim gördüğü kentimize yakışır.
Ne dersiniz sayın Başkanım?
“He” de de, sevindir halkımızı.
Bu arada selefin Mehmet Sarı’nın giderayak kente attığı
kazığı da unutmadık.
Neydi o mesele?
Park işi canım, güzelim Belediye Parkı’mız yandı bitti
kül oldu, yerine de beş yıldızlı HİLTON kondu…
Kondu ama bina natamam yerinde duruyor.
İşin içinde bir kataküllü var ama ucu Sarı başkana dokunacak diye herhâlde kurcalanmıyor…
Neyse, günü geldiğinde Turgay başkan gerekli açıklamayı yapar
ve Amasya’da turizm patlar!
Ancak olan parkımıza oldu, aşklarımız sevdalarımız
hayâllerimiz ve hatıralarımız ile birlikte sonsuzluğa göçtü…
Öyleyse selâm olsun o devirlere…
Anılarımızdaki Amasya’ya.
Macit CÜNÜNOĞLU

08 Haziran 2025

BAYRAMLIK



Ömrümüzden bir bayram daha geçti.
Salı gününden itibaren normal hayatımıza
kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Neyse ki bayram günlerinde Dünya Milletler Ligi
Voleybol Şampiyonası maçlarını heyecanla izliyoruz.
Sporun da böyle faydaları var işte.
Her derde deva; geçim sıkıntısına da, siyasetin dayanılmaz polemiklerine de iyi geliyor.
Yoksa insan kafayı yer.
Düşünsenize; genç bir belediye başkanı (Manisa),
elektrik çarpması sonucu ölümün sınırlarında can çekişiyor…
Doğal olarak toplumun ezici çoğunluğu derin üzüntüye kapılıyor…
İktidar yanlısı azınlık da zil takıp oynuyor.
Üstelik bu azınlık ülkenin yönetiminde söz sahibi!
Gel de bu memlekette ağız tadıyla bayram yap?

Yine de karamsar ağırlıklı umudumuzu, iyimserliğimizi
canlı tutmaya çalışıyoruz.
Başka çaremiz de yok.
Bir kuple spor, bir kuple sanat…
“Yola devam” şiarıyla yaşamın içinde ilerliyoruz.
Allah’tan natura sağlam, ufak tefek bedensel arızaları
şikayet etmeden çabuk hallediyoruz.
Daha doğrusu hastalık pençesinde ağır travmalar
yaşayan yakınlarım, dostlarım aklıma gelince…
Özellikle “yalnız” canlarım…
Alıyorum elime udumu, yoldaşım bir duble rakı…
Uşşak makamından “Gamzedeyim deva bulmam”
şarkısı eşliğinde Tatyos efendiye sığınıyorum.
Bir sohbet bir sohbet, ortak dostumuz Yorgi’den
Ahmet Rasim’e kadar uzanıyorum.
Tabii yorgun ruhuma iyi geliyor…
Ve başlıyorum geçmişe yolculuk yapmaya;
“Nerede o eski bayramlar?”
Sahi nerede?
Sabahın erken saatlerinde bayram namazlarına
sımsıcak elini tutarak gittiğim babam nerde?
Biliyorum, atmış beş yıldır Şamlar mezarlığında yatıyor…
Ama mezarlık nerde?
Yandı bitti kül oldu!
Kent hafızası gibi.

Amasya, canım benim, doğduğum topraklar.
Cahil cühela takımı nasıl da kıydılar sana?
Tarihe saygısı olmayan soysuzlar çetesi babasının malı
gibi alt üst ettiler güzelim şehri.
Ne park kaldı, ne bağ bahçe.
Gözyaşları içinde teslim oldu beton canavarına…
Kıçlarına battı Eğri caminin mütevazı minaresi!
12 Eylül faşizminin gölgesinde yeşeren “Milliyetçi-Muhafazakâr” yerel yönetimlerin!

Evet, bir kez daha bayram gelmiş neyime?
Çocuklar belki kınalı şeker yiyebilecekler ama
kiraza hasret büyüyecekler!
Kimin sayesinde?
Tek sebebi soğuk havalar don değil, yoksul halkı
donsuz bırakan Ak Saray iktidarıdır.
Bu gerçek de böyle biline.
İtirazı olan hemşerilerimi İstasyon pazarına beklerim.
Kalın sağlıcakla.

Macit CÜNÜNOĞLU

13 Mayıs 2025

MOZART

 


Mozart’la ilk tanışmam Nadir Nadi’nin “Dostum Mozart” adlı
kitabı sayesinde oldu.
Aslında Nadir Nadi’yi Cumhuriyet gazetesi patronluğundan ve
başyazarlığından bilirdim.
Ta ki bu kitabı okuyana kadar.
Seksenli yıllarından başlarında Çağdaş Yayınları’ndan çıkmıştı.
222 sayfalık küçük bir eser.
Ancak kitabı okuyunca hem kendisinin müzik yeteneğini öğrendim,
hem de Mozart’ın dünyasını keşfettim.
Aslında dünyanın en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilen
Mozart önü arkası 35 yıl yaşadı.
1756 yılında Salzburg’da doğdu, 1791 yılında Viyana’da öldü.
Zenginliğe de şöhrete de kavuştu, ama yoksul öldü.
Bu nedenle de kimsesizler mezarlığına gömüldü, doğal olarak da
mezarı kaybolanlar arasına katıldı.
Ah canım benim!
Aslında bu sabah Mozart’ın 41 No’lu senfonisi ile güne başlamıştım.
Bestecinin en sevdiğim eserlerinden biri.
İçsel dünyamda öylesine bir yolculuğa çıktım ki…
Aklıma ne siyaset, ne güncel politika geldi.
Tek adam hegemonyası, hukukun yerlerde sürünmesi, alengirli
barış süreci, muhalefetin çırpınışları…
Hepsini bir kenara ittim, sadece Mozart’ın eşsiz müziği eşliğinde
kaybolmak istedim.
Hatta hiçbir limana çapa atmadan okyanuslara açılmak arzusuyla
yanıp tutuştum.
Öyle de yaptım.
Reguiem’i en sona bırakarak büyük ustanın, başyapıtlarını
bir bir dinlemeye başladım.
Sırasıyla:
Piyano Konçertosu No. 21.
Klarnet Kuinteti.
Figaro’nun Düğünü.
Sihirli Flüt.
Nasıl mutlu oldum, bir bilseniz!
Yazılarımda her zaman iyilikten, güzellikten söz eden, yaşamımın en kötümser anlarında bile kimi zaman biraz acı, biraz buruk da olsa hayata gülümseyen,
ama hiçbir zaman küsmeyen kişiliğimle bir kez daha hazzın doruklarında gezindim.
Nadir Nadi’nin kitabı rehberliğinde üstün sanatçının insan olarak zaaflarını,
yaşama harika çocuk olarak başlayışını, harika çocuk olarak ölüşünü,
Mozart’ın yaratma sancıları içindeki bunalımlarını gidermek için akıl almaz
kaba saba şakalar yapan çocuksu kimliğine de şahit oldum.
Bir de neşeli, hoşgörülü, daima iyimser, çocuk ruhlu Mozart'ın üstün yaratıcılığı, hüzünle umudu birleştiren dehasına bir kez daha hayran oldum.
Evet, 18. Yüzyıl’da bu dünyadan bir Mozart geçti…
Klasik müziğin dâhisi, romantik müziğin ilk temsilcisi…
Sanat evreninin en parlak yıldızı…
Ve Nadir Nadi gibi benim de en yakın dostum…
Sanatsal yoldaşım Mozart.
Eşsiz eserlerinle huzur buluyorum, seninle yolculuklar yapıyorum…
Ve hepsinden önemlisi sol mememin altındaki cevahiri aşka açık tutuyorum.
Yetmez mi?
Macit CÜNÜNOĞLU
Beğen
Yorum Yap

11 Mart 2025

YEŞİLIRMAK


Bir bahar daha geldi.
Güneş sıcaklığını iyiden iyiye hissettirmeye başladı.
Amasya’da çağlalar, erikler çiçeğe durmuştur.
Ya Yeşilırmak, karların erimesiyle birlikte sakin
suları coşmaya başlamış mıdır?
Yoksa gözyaşlarını içine dökerek sessiz yolculuğuna
devam etmekte midir?
Çünkü modern dünyanın(!) tahribatından en çok O
etkilenip nasibini aldı.
Önce suları azaldı, sonra yol arkadaşları salkım söğütler
terk etti…
Bir de adını aldığı yeşil rengi kalmadı, mutasyona uğrayıp griyle arkadaşlık etmeye başladı.
Ya balıkları?
Çamur deryasında nesli tükendi, kaytan bıyıklı Ilganus
dinozorlar kategorisine terfi etti.

Canım benim, Amasyalı her çocuğun yüzme hocası…
Yeter ki evdeki otoritenin çemberini kır, kıçında
kara donunla yeşil sularına körpe bedenini bırak.
Nasıl olsa, bir iki aya kalmaz kulaç atmayı öğrenirsin.
Tabii ustalıkla, çünkü dalgalara karşı durmayı çocuk
yaşta öğrenmeye başlamışsındır.
Bu da gelecek hayatında özgüvenli, özgür düşünceli olmanın  kıymetli  referansıdır.

Bu nedenle Amasya deyince ilk aklıma gelen Yeşilırmak’tır.
Vadinin can suyu, geçtiği coğrafyada tarihin
başlangıcıdır.
Ayrıca durduk yere mi krallar mezarlarını yalçın  kayalara yaptırdılar?
Manzara eşsiz, bağlar bahçeler sonsuz…
Tam orta yerinden geçen Yeşilırmak, akarsuların en güzeli, yeşil gözlüm benim.
Ne de olsa ben de bu toprakların çocuğuyum,
İlâankaya mevkiinden aldığım yüzme diplomam
hâlâ evimin duvarında asılı, şeref belgemdir!

Evet, yine bahar geldi.
Memleket hasretim depreşti.
Oysa ayrılalı yarım yüzyılı geçti.
Ama İstanbul ile evlendim.
İlk coğrafi aşkım, sevgililerimin anavatanı…
Bu nedenle bolca nikah masasına oturdum…
Hepsi İstanbul doğumluydu.
Fakat üç çeyrek asırlık ömrüme rağmen Amasya
her daim aklımda, gönül bahçemin başköşesinde
Demek ki memleket aşkını Yeşilırmak sağlam
kodlamış bedenime.
Zaten o aşk da beni çocukluğuma, gençliğime bağlıyor.
Bu arada en son sekiz yıl önce Amasya’yı ziyaret ettim.
Seksenli yıllarda doğduğum evin, sokağımın mahallemin (Gümüşlü) barbarca yok edildiğini biliyordum…
Geriye de ne kaldı derseniz?
İki tek attığım Kulüp de yok, sizlere ömür…
Yeşilırmak’ın hâli de malûm…
En iyisi İstanbul’da kalmak…
Ve Ekrem İmamoğlu’nu Eyüp Sultan Camii’nden
“ya tutarsa” temennisiyle ülkenin yarınlarına  uğurlamak.
Biliyorum ki zurnada peşrev olmaz!

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Şubat 2025

YAPAY DÜNYADAN...

 


“Amasya’nın dört mevsimi güzeldir” derler ya,
bence yaz aylarını hariç tutmak lâzım.
Çünkü Temmuz-Ağustos sıcağı dağlar arasında
hiç çekilmez.
Elbette çocukken farkında değildik, ne de olsa
serinlemek için cehennem ateşinden kurtaracak Yeşilırmak vardı.
Ya şimdi?
Öylesine suyu azalmış ki, akıp akmadığı bile belli değil.
Hatta kent içinde ırmağın debisi kontrol edilmese kayıklar karaya vurur, saltanat da hoş bir seda olarak masalları süsler!

Ama İlkbahar ile Kış mevsimi öyle mi?
Ayrıcalıklı ve özelliklidir.
Öncelikle bahar ayları benim için (çocuk aklımla)
çağla ve erik ağaçlarının çiçek açması demektir…
Ve müthiş heyecanı da peşinden sürükler.
Tabii başkalarının bağ ve bahçelerinden yapılan
masumane hırsızlıklar olağanüstü maceranın
başlangıcıdır.
Ayrıca sokakta büyüyen çocuklar için bu tür
hırsızlıklar kahramanlık hikâyelerinin yapı taşlarını
oluşturur.
Böylelikle geçmişe ait müktesebata şimdiden
sahip olursunuz.
Az şey mi?
Zengin çocukları ise harçlıklarını biriktirirler,
yoksul çocukları da haylazlıklarının envanterine
katkı yaparlar.
Elbette geleceği ilişkin onlarca hikâyeniz olur.
Ama zamane çocuklara aktarılacak türden değil.
Ayrıca paylaşamazsınız da, çünkü kötü örnek olursunuz.
Düşünsenize; komşunun bahçesinden çaldığınız
erikleri torununuza ballandıra ballandıra anlatıyorsunuz…
Töbe de, daha neler?
Sabi sizin hakkınızda ne düşünür?
Utanç vesilesi, ayrıca hem günah hem de suç.

Neyse, Kış mevsimi ise başlı başına güzelliktir.
Doğanın bembeyaz olmasının yanı sıra sokaklar,
caddeler, mahalleler karla kaplanmıştır.
Evlerin çatılarından sarkan buzullar ise
soğuğun ayazın göstergesidir.
Bu arada kızağı olan çocuklar şanslıdır.
Mahalle aralarında oluşan buz pistleri kaymak için
iyi birer zemindir.
Sabah başlayan kayak mesaisi akşamın geç saatlerinde kadar sürer.
Duyulan heyecan, hissedilen zevk eşsizdir.
Ve bir devrin çocukları bu duyguları yaşayarak yetişmiştir.
Günümüzde “alaylı” diye tarif edilen persona ile de tüm kategorilerden başarı ile mezun olmuştur.
Tabii özgürlük, özgüven bonuslarıyla beraber.

Günümüz ise adı üzerinde YAPAY, üstelik ZEKA’sı da var.
Oysa daha yeni yeni bilgisayarımda yazı üretmek için WORD programını öğrenmeye çalışıyordum,
bir de “Yapay Zeka” çıktı.
Bu arada geçenlerde büyük torunum dedi ki,
“Dede yapay zekayı ben sana öğretirim.”
Adı da “DeepSeek”miş, üstelik bedavaymış!
Cevabım “hele dur” oldu…
“Önce Amasya’ya gideyim, mevsim Kış…
Pirler yokuşu buz tutmuştur…
Kızak kayan bir iki velet bulursam onlara takılırım…
Biraz kayar sonra İstanbul’a dönerim.
Sonra da başlarız yapay zeka dersimize.” Dedim…
Ve yapay dünyada hayâller kurmaya devam ettim.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...