22 Ağustos 2024

SAVADİYE



Evvelki günkü yazımda söz verdiğim gibi Amasya
mahallelerine Savadiye’den giriş yapalım.
“Neden Savadiye?” sorusunun cevabı ise çok basit.
Çünkü ata ocağım Gümüşlü de doğdum, ancak anne tarafından
dedemin evi Savadiye’deydi.
Annem Selanik göçmeni, 1912 yılında, I. Balkan Savaşı’nın
başladığı yıl nenemin kucağında 40 günlükken Anadolu’nun
yollarına düşmüş.
Ve kader O’nu Amasya’ya kadar sürüklemişti.
Maceranın ayrıntıları hazin bir hikâye ama o da başka bir
yazımın konusu olsun.
Tabii Amasya o devirlerde de önemli bir Osmanlı sancağı.
Savadiye de en eski mahallelerinden biri.
Özellikle Ermeni vatandaşlarımızın iskan ettiği mevkii.
Örneğin “Amasya’nın dikenleri” adlı biyografik romanın
kahramanı “Ester” o sokakların çocuğu.
1900 doğumlu, ve gözyaşlarıyla okuduğum bir devrin hatıratını
birinci elden kızı Margaret aktarıyordu.

Neyse, özellikle dokuz yaşımda babamı kaybettik sonra
Savadiye ile ilişkim yoğunlaştı.
Faytoncu dayım İskender üreme faaliyetini otomatiğe bağlamış,
iki yıl da bir çocuk sahibi oluyor...
Kazaya kurban gidenler hariç sayı altıya kadar ulaşmıştı.
Böylesi bol çocuklu ortamı kim istemez?
Lokman dağına doğru her sene genişleyen bahçesi,
teraslama metoduyla beş kata kadar çıkmıştı.
Envaı çeşit meyve ağaçları, domates biber patlıcan ibadullah…
Görkemli ceviz ağacı alabildiğince cömert, dut ağacının dibi de,
aile mezarlığı!
Şöyle ki; şu veya bu nedenle yaşama şansı bulamayan düşük
bebeler büyük bir ciddiyetle yapılan cenaze töreniyle
toprağa burada defnediliyordu.

Netice itibariyle pembe bir hayat…
Ve dayımın içki sofrasında abası annemle (7 yaş büyük)
saatlerce süren memleket sohbetleri.
Toprak çekiyor işte, anacığım ne zaman bir Rumeli türküsü
duysa gözleri dolardı…
Hele hele de: “Yanıyormuş yeşil köşkün lambası…”
O’nu yer bitirirdi.

Bu arada Özel İdare memuru Ahmet abinin annesi Emiş aba
mahallenin büyüklerinden biriydi.
Müthiş bir hafızası vardı, annemden söz ederken dünkü
çocukmuş gibi “ne yapar Ava?” derdi.
Bir de Hüseyin ağanın dillere destan bahçesi vardı…
Dağın eteklerini çevirmiş, aksi mi aksi tavırları
toprak ağası edasıyla yanına yanaşılmazdı.
Ama İskender dayımdan çekinirdi.

Evet, Savadiye Amasya içinde apayrı bir dünya.
Aynen Dere mahalle, Kuba gibi.
Muhacir ağırlıklı; kent mütegallibesine, eşrafına fiziken
tepeden bakan yoksul insanlar topluluğu…
Ama çalışkan, fevkalâde ahlâklı, müteşebbis, okur yazarlığa meraklı…
Ve hepsinden önemlisi de yerli ahaliye entegre olama çabası
takdire şayan.
Son söz olarak da ben de diyorum ki, Amasyalı bir baba ile
Selanikli ve de asil bir anneden doğmayım…
Ne mutlu bana.

Macit CÜNÜNOĞLU


TİLKİNİN DKKANI



Değerli hemşerimiz, dostumuz Erden Candaş
geçen günkü yorumunda 60’lı yılların Amasya’sını da
yazmamı arzu ediyordu.
Oysa hafızamda 50’li yıllar daha çok yer tutuyor.
Çünkü psikoloji biliminin de kabul ettiği gibi
insan 0-7 yaş arası hayattan alacağının % 70’ini alırmış.
O nedenle Amasya denilince aklıma yakın çevrem ile
Selağzı’nın eski hâli geliyor.
Doğduğum evin sokağının başında iki dükkân vardı.
Biri Kayalar muhaciri Şaban Ergun’un oyuncakçısı,
diğer köşede de Şükrü Kanlıkavak’ın bakkaliyesi.
Ve tarihi Vakıf Han.
Oteliyle, kahvesiyle, garajıyla müthiş hareketli
bir işyeriydi.
Taşova, Suluca, Merzifon minibüsleri buradan kalkardı.
Tabii paralel sokağımızda da ünlü Şevket Bey sineması.
Henüz Ar ile Yeni sinemalar açılmamış, kentin yegâne
eğlence merkeziydi.
Çünkü salt sinema olarak değil nişan, düğün, sünnet
törenlerinin de vazgeçilmez mekânıydı.
Tabii sahnede Demirali kumpanyası, perde arkasından
icra ettikleri kıvrak oyun havalarıyla misafirleri coştururdu.
Bu arada Petriç amcamızın dükkânı  ırmak kenarına yakın,
tam köşedeydi.
Giyimiyle, kuşamıyla, sohbetiyle tam bir Avrupalı
centilmen olan Kemal bey orijinal ürünler getirterek
vitrinini süslerdi.
Nacar saatlerinden, enfiye kutusuna kadar nadide aksesuarların
tek adresiydi.
Karşısında berber Lütfü Tan, tombul yanaklı tıknaz boyuyla
mesleğin aristokrat temsilcisiydi.
Diğeri de berber Memduh, O da ayrı bir efsaneydi.
Ve en önemlisi de Lütfü amcanın işyeri şehrin popüler
simalarından olan Yümlü Payaslı’nın ikinci adresiydi.

Fakat Selağzı denilince o devirlerde ilk akla gelen
Sinan hamamıydı.
Kentin tam ortasında simge yapılardan biriydi.
Bizans veya Selçuklu eseri olabilir, köklerini ne kadar
araştırdıysam da tarihi kayıtlarda bulamadım.
Neyse, o da yıkımdan nasibini alan ilklerden…
Şimdi yok, yerinde Gazi Anıtı var…
Zaten bu millet neyi yıkmadı ki, hanlar hamamlar yerinde dursun.
Koskoca Lise gitti, parkımız yerle yeksan edildi…
Ve tarihi Amasya kenti görgüsüz, vizyonsuz Vandal siyasetin
kurbanı oldu…
Hiçbir hemşerimiz de (küçük bir azınlık hariç) gözyaşı dökmedi.
Bahane de hazırdı; göç denildi, imar denildi…
Ve mücevher değerindeki  memleketin içine edildi.
Nokta…
Bugünlük bu kadar, bir ara Amasya muhabbetine tekrar döneriz…
Şimdilik hoşça kalın.

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Ağustos 2024

GEÇMİŞE ÖZLEM

 



Geçenlerde Sadettin ağabeyimiz (Kop) “doğduğun mahalleden
çık (Gümüşlü), Savadiye’den giriş yaparak diğer mahalleleri de yaz”
demiş.
Çok haklı, yine de insan elinde olmadan çocukluğunun geçtiği
dar sokakları hatırlamadan geçemiyor.
Oysa Amasya benim için içinden ırmak geçen, beş köprülü kent.
Sırasıyla İstasyon, Tahta, Alçak, Hükümet, Kuş köprü…
Yeni yapılanları bilmem, üzerinden yaya olarak geçmişliğim de yok.
Hâl böyle olunca hafızamın büyük bölümünü eski Amasya oluşturuyor.
Başı sonu belli, ırmağın sağına soluna dizilmiş mahalleler.
Boğazköy yolunda Tatarlar, Taşova yolunda Afırönü, Helvacı yönünde
Gök Medrese, İstasyon tarafı da malûm…
Kaynarlar’ın ev ırmak kenarında, Uzunel kardeşlerin ev Dalların altında…
Ve son nokta da İstasyon.
Henüz 55 Evler, Kurşunlu mahalleleri de imara açılmamış.
Anlayacağınız kent tarihsel kimliğine en yakın görünüşünü koruyor.
Şehir içinde ufak tefek imar değişiklikleri olsa bile Osmanlı’dan
devraldığımız karakteri yerli yerinde.

Ne zamanki 12 Eylül faşist darbesi oldu…
Yalnız aydınların ilericilerin değil tüm ülkede illerin,
ilçelerin ölüm fermanı imzalandı.
Kalkınmanın formülünü küresel ekonomiye (kapitalizm) endeksleyen
Özal ve çakma prensleri belediyeler marifetiyle büyük yıkıma başladılar.
Artık eskinin, tarihsel dokunun bir anlamı kalmamıştı.
Ve yerine beton denilen çirkin malzemeden  oluşan apartmanları dikip Vandal bir anlayışla medeniyet diye pazarladılar.
Görgüsüz, eğitimsiz cahil halk bakır tenceresini verip alüminyuma,
porselen tabağını verip melamine tav olduğu gibi bahçeli, avlulu ata yadigarı evlerini açgözlü müteahhitlere kolaylıkla teslim ettiler.
Bu arada “çevre, “plânlama”, “tarihe kültüre saygı “ diyen duyarlı vatandaşları da terlikle kovalayıp muhafazakârlıkla suçladılar!

Netice itibariyle; tarihin gözbebeği Amasya gitti, yerine betonla donanmış çirkin bir manzara çıktı.
Ama alan razı veren razı hesabı ne bağlar kaldı ne de bahçeler.
Elma, kiraz, şeftali ağaçları aylarca gözyaşı döktü, gören olmadı…
Yeşilırmak sevdalısı salkım söğütler susuzluktan kurudu,
çünkü yapılan yüksek duvarlar yüzünden kanala dönüşen ırmak ile
bağları vahşice kesilmişti.
Ve bütün bu ağır kayıplar sonucu ortaya çıkan hüzünlü tablo,
ki adına da “modernlik” dediler, kimseyi rahatsız etmedi.
Evet, hemşerilerimin artık arabaları vardı…
Ama trafik sıkışıklığı yüzünden yaya olarak 10 dakikada gittikleri
şehir içi mesafeye ulaşamıyorlardı…
Varsın olsun,   araç radyosunda ise bir Alaattin Yavaşça şarkısı çalıyordu:
“Artık solan bu bahçede bülbüllere yer yok…”

Çünkü mahalleler sokaklar iş makinalarıyla inşaat çukuruna dönüşmüştü.
Çocukların dünyası yok sayılmış, en değerli oyuncakları imha edilmiş,
mahalle arkadaşlıkları bambaşka bir evrene taşınmıştı.
Oranın da adresi belliydi, dört duvar arası, elde Ipad, cep telefonu…
Sanal alemin labirentleri arasında amaçsız yolculuklar…


Evet, Sadettin ağabeyimin arzusunu layıkıyla yerine getiremesem de
yine de Amasya muhabbeti yaptık.
Yarından başlamak üzere de yeniden mahalle aralarını yazmaya
başlarım…
ilk sıraya Savadiye’yi koyalım…
Bekle beni sevgili dayıcığım faytoncu İskender…
Aç bir 35’lik geliyorum…
Belki bahçende hasret kaldığımız bülbül seslerini duyarız!

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Ağustos 2024

DÖRDÜNCÜ YILIMIZA GİRERKEN



“İnsanın hobisi ve lobisi olması lâzım” derler.
Eh, benim de fotoğraf düşkünlüğüm var,
ki rahmetli ağabeyimin açtığı işyerlerinde
mesleğin inceliklerini öğrenme fırsatım oldu.
Üstelik atmışlı yılların başından beri sürüp giden
bir serüven.
Dolayısıyla geldik mi iki binli yıllara, diğer bir deyişle
dijital çağa.
Konvansiyonel fotoğrafçılık bitmiş, sanal alemde
boy gösterme devri başlamış.
Elindeki telefon kamerasıyla artık herkes fotoğrafçı.
Hatta bazı iş bilir gençler çektikleri karelerle büyük
ustalarla yarışıyor.
Ne güzel, öyleyse hoş geldiniz görsel şov dünyasına.
Tabii kambersiz düğün olmaz ilkesinden hareketle
bende yer almalıydım.
Elbette bir iddia taşıyarak, yarışmacı ruh hâliyle değil.
Derhal Canon EOSD model bir fotoğraf makinası aldım.
Başladım İstanbul’u fellik fellik dolaşmaya.
Mesaiye sabahın köründe başlayıp akşamın geç saatlerine
kadar İstanbul fotoğrafları çekiyorum.
Bu arada bu kenti bilen biler, mübarek değme fahişelere
taş çıkartacak kadar işvelidir, cilvelidir.
Oturursanız kucağına, sizi sarıp sarmalar, münasip yerinizden öper.

Benim de soyadım Cünun, göbek adım Mecnun…
Aşka teşne fıtratımla teslim oldum yedi kocalı kahpeye…
Sol yanım Bizans, sağ yanım Osmanlı…
Kâbem Hürrem Sultan (Ukraynalı Roxelana
-Papazın kızı)

Elimde kameram sanki cennetteyim.
Kadırga’da deniz kızı Eftalya’ya ile karşılaştım…
Kendisi yakınım olur, şöyle ki Amasya panayırlarının gözdesiydi.
Altı balık üstü kadın kostümüyle sohbet etmişliğimiz vardı.
Zavallı o zamanlar çadırda, akvaryum içinde yaşıyordu.
Şimdi ise kuyruğundan kurtulmuş (evrimsel gelişim)
Yorgi’nin meyhanesinde konsomatrislik yapıyor.
Arada sırada uğrar bir iki kadeh  eşliğinde eski günleri yad ederiz.
Ama gözleri hâlâ okyanus mavisi, hâlâ davetkâr…
Derinlerinde boğulmak için ideal adres!

Neyse, lâfı fazla uzatmayalım...
Gelelim sadede; asıl mevzu “Amasya Fotoğraf Platformu”nu kurmam.
Çünkü İstanbul dipsiz kuyu, bambaşka bir alem.
Bu gerçeği de fark edip doğduğum topraklara ricat ettim.
Ne olsa bildiğim lokasyon, bir de çocukluğum gençliğim memleketim.
Bu düşünceyle 19 Ağustos 2021 tarihinde sayfamızı Facebook üzerinden tedavüle soktum.
Bugün de üçüncü yılımızı bitirip dördüncü yıla giriyoruz.
Yani yaş günümüz.
Elbette bu coşkulu günümüzü siz değerli dostlarımla kutlamak
bendeniz için övünç kaynağı.
İyi ki varsınız, iyi ki büyük bir aile oluşturduk.
Ve zaman tünelinde kâh fotoğraflarla, kâh anılarla ilerliyoruz…
Bu durumdan fevkalâde memnunum…
Aynı duyguları sizlerin de paylaştığına inanıyorum.
Bu vesileyle tüm sayfa dostlarımı saygıyla, sevgiyle selâmlıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU


17 Ağustos 2024

YENİ YAŞIMA MERHABA



Yeni yaşıma, son çeyrek yüzyılıma merhaba.
Vay be, yetmiş dört yıldır gezegendeyim…
Üstelik hâlâ da düşmemişim, yani toprağın üzerindeyim.
Oysa bu sihirli dünyaya kaç kez “eyvallah” demişliğim var…
Demek ki ya duymadı, ya da ciddiye almadı.
Öyleyse tam gaz yola devam.

Merak etmeyin, siyaset yazacak değilim.
O kulvardan yıllar önce sarfınazar ettim.
Hele dünkü parlamentoyu gördükten sonra…
Aman da aman; ne vahşi sahneler, ortalık kan gölü.
Western filmi sevenler izlesin, ben yokum.

Ama Amasya deyince akan sular durur.
Doğduğum topraklar, canım memleketim benim.
Bu arada annem Selanik’in bir köyünden.
Babam altı asırlık Amasyalı olduğunu (eğer doğruysa) söylerdi.
Çok da umurumda değil…
Çünkü uzun zamandır hissettiğim duyguları önemsiyorum.
Öncelikle dünyalı olmayı hak etmek, ve hakikat peşinde koşmak.
İşte benim yaşam felsefem.
Gerisi hikâye, ırksal dinsel mezhepsel böbürlenmeler
bana göre değil…
Hakkımda kim ne düşünürse düşünsün, umurumda da değil.

Gördünüz mü yaş kemâle erince insan hangi noktaya geliyor?
Somut örneği; işte benim hayatım.
Üç çeyrek yüzyıllık yaşam ustalığı ve gönülsel zenginliğimle hâlâ
sevgili peşinde koşabiliyorum.
Ve elim kalem tutuyor, platonik aşklarıma şiirler yazabiliyorum.
Örneğin geçenlerde Sharon Stone’a İngilizce mesaj attım:
Dedim ki; “gel kız, bir gece seninle yatalım, ama okyanus kıyısında.”
İlave ettim; “endişelenme, etkisiz elemanım, sırt sırta.”
Şimdi vereceği cevabı merakla bekliyorum.
Söz, talebimi kabul ederse ilk sizinle paylaşacağım…
Hatta belge niyetine fotoğraf bile ikram edebilirim…
Tabii en namuslu görüntülerle.

Şaka bir yana, hayat her şeye rağmen güzel, yaşanacak
kadar da kıymetli.
Yeter ki ölümcül hastalık denk gelmesin…
Hele Tayyip gibilerin yaşama sevincimizi karartmaya gücü yetmez…
Ayrıca O kim oluyor ki?
Bugün var yarın yok, beyinsel akrabaları gibi!
Ben demiyorum, tarihin eşsiz hazineleri sayfa sayfa yazıyor.
Ama bizler için ruh sağlığı önemli, alt takımlar teferruat.
Nasıl olsa bir duvar dibi bulur işeriz…
Bakarsınız beş tepenin girizgâhı karşımıza çıkar…
Teşaşurumuzla sevaba bile girebiliriz!

Oh ne alâ!
Cününzade Macit’ten de doğum günü yazısı ancak bu kadar olur.
Ne de olsa doğma büyüme Amasyalıyım….
Gururum, vadim, gözlerimin rengini aldığı sular…
İyi ki varsın, iyi ki Gümüşlü’nün sokağında doğmuşum…
İyi ki Selağzı çocuğuyum…
Lale devri ait olmama rağmen kayıp laleyim de…
Çoğu zaman kardelen…
İnadına yaşamak için; özgürce-onurluca barış içinde
kavga vererek
Ne mutlu bana…
Tekrar 75 yaşıma da MERHABA!

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Ağustos 2024

AMASYA AŞKI



Dünkü yazımdan sonra bir kez daha anladım ki,
özellikle sayfa dostlarım Amasya sohbetini seviyor.
Yalnız gurbettekiler değil Amasya’yı doya doya yaşayanlar da
memleket yazılarıma ilgi gösteriyor.
Elbette yazıları kaleme alan bir kişi olarak hoş bir duygu.
Ancak aldığım tüm iltifatlar ne beni yazar sınıfına sokar,
ne de havaya…
Aklı başında olan herkes ne olup olmadığını bilir…
Dolayısıyla haddini bilmek de bir erdemdir diye düşünüyorum.
Lâkin adını soyadını koyalım hakikaten Amasya üzerine yazı
döktürmek apayrı bir keyif.
Çünkü binlerce yıllık tarih, onlarca uygarlık her kente nasip olmaz.
Diyelim ki geçmiş geçmişte kaldı, günümüze bakalım.
Eyvallah!
Doğduğum toprakların son üç çeyrek yüzyıllık serüvenini biliyorum.
Maydanozun Aziz amca, meyhaneci Selim Süer, Banyolu Mustafa,
Saatçi Hafız, tornacı Yervand usta, fanilacı Gülizar abla, toptancı
Taşdemir kardeşler, matbaacı Nimet abla, fotoğrafçı Mustafa abi,
efsane müdür Şerafettin Erdem, camcı Rasim, Bilgili ailesi, Kitapçı
sülalesi ve daha niceleri…
Hepsi komşumdu.
Evimizin alt bitişiğinde ünlü Vakıf Han vardı.
Kahvehanesini, otelini İbrahim Acar işletirdi.
Ve Selağzı’nın çarşı esnafı…
Foto Abdullah, oyuncakçı Şaban Ergün, canti esnaf Kemal Petriç,
Rıfat Şekerci, kasap Doğan-Ünal ağabeyler, balıkçı Rıfkı, manav
Adil Cebeci, Haldun abi, Yazıcılar klanının piri Cafer Aga,
tandırcı Şuayip derken onlarca sima…
Alın teriyle ve geçim gailesiyle hayata tutunmayan çalışan
isimsiz kahramanlar geçidi.

Bu kadar referans yeter mi?
Hak verdiyseniz Amasya’yı yazmaya devam edeyim.
Yalnız benden memleket yazıları isteyin de hemşerilerimin
karakter tahlilini istemeyin.
Çünkü dünyanın en zor işi olduğuna inanıyorum.
Hatta S. Freud mezarından çıksa, 40 seans yapsa bile baş
edebileceğini sanmıyorum.
Sebebine gelince, Amasyalı aysberg gibidir.
Görünen yüzü vakur, alçak gönüllüdür.
Ama arka plânında derin bir haset, ihtiras yatar…
Bu gerçek de kıskançlık duygularını olağanüstü besler.
Her başarılı insanın hikâyesinde defolar aramaya bayılır…
Ve iftiraya dayanan kulp takmak hasletlerinin başında gelir.
Hâl böyle olunca ırmak boyunu, parkları, dağları taşları
kaleme almak suya sabuna dokunmamakla eş değerdir.
Öyleyse Amasya en güzel kentlerin başında gelir…
Ve müktesebatı övgüyü fazla hak eder tekerlemesine devam edelim,
bu akşamlık yazımıza da son noktayı koyalım.
En kısa sürede tekrar buluşmak umuduyla…
Meselâ 19 Ağustos pazar günü, yani iki gün sonra…
Efendim o gün sayfamızın “Amasya Fotoğraf Platformu”nun
üçüncü yaş günü…
Birlikte kutlayalım mı, ne dersiniz?
Saygılarımla.


Macit CÜNÜNOĞLU

15 Ağustos 2024

AH AMASYA!



“Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli…” diyeceğim
ama o kadar da değil.
Ne de olsa Amasya’yı sokak sokak arşınlamış biriyim.
Irmak boylarında volta atmış, Belediye parkında yavuklu kovalamış,
Ar sinemasında Ayşecik filmlerine gözyaşı dökmüşlüğüm var.
Daha ne olsun, eski lisenin barakalarını, bahçesindeki zil niyetine
kullanılan kilise çanını bilirim.
Hatta bir keresinde teneffüs zilini erken çaldığım için okul müdürü
Süleyman Duygu’dan bir araba dolusu sopa yemiştim…
Elleri kırılsın, neyse ki Maide abla son dakikada linçten kurtarmıştı.
Tabii Amasya hatıratım bu kadar değil, yazmaya kalksam “Bin bir Gece”
masallarını sollar.
Oysa doğduğum topraklarda kesintisiz on beş yıl yaşamıştım.
Medcezirlerden sonra yetmiş iki yılında tamamen kopmuş İstanbul’a göç etmiştim.
Yani Dersaadet vatandaşlığına terfii etmiştim.
İyi de olmuş, hani atalarımız derler ya; “boğulacaksan büyük denizde boğul”…
O hesap işte, bende Yeşilırmak’ta boğulmak yerine yeryüzü incisi İstanbul
boğazında boğulmayı tercih ettim.
İnişler çıkışlarla hayat sürdü, tanrıya şükür ki sağ salim karaya vurmayı başardım.
Epeyce sevgili, mebzul miktarda evlilik derken iki evlat dört torunla
dingin bir hayata kavuştum.
Şimdi bu zaman dilimini yaşıyorum.
Pazar günü de üç çeyrek yüzyılı devirip yetmiş beş yaşıma merhaba diyeceğim.

Bu arada hayatın bana sağladığı sonsuz krediye de her zaman minnettar
olduğumu ifade etmeden geçemeyeceğim.
Çünkü yarım  yüzyıldan fazla sigara içki alışkanlığı olan benim gibi birini tanrı
olsam bir gün bile yaşatmam, yıllar önce toprağa gömer arkasından Fatiha
bile okumazdım….
Ancak musalla taşında “iyi bilirdik” lafını da esirgemezdim.

İşte böyle dostlar, “insan yedisinde neyse yetmişinde de odur” derler ya…
Vallahi doğru!
İnanın içimde yaşayan aşk kıpırtıları hiç eksik olmuyor.
Nasıl bir fıtratım varsa (kesin babama çektim, adam üç evlilik yapmış)…
DNA sadakatimden olsa gerek gönlüm hâlâ sevda peşinde.
Neyse ki bu aşama da Amasya tutkum imdada yetişiyor.
Kurucusu olduğum “Amasya Fotoğraf Platformu” yaşlılığımda
ilaç gibi geldi.
Her gün on, on beş fotoğraf paylaşıyorum…
Beğenen oluyor, beğenmeyenleri başımın üstüne taşıyorum…
Ve bütün hızıyla ve tüm güzellikleriyle hayat akıp gitmeye devam ediyor.
Bu nedenle yazılarımı okuma zahmetine katlanan tüm dostlarımı
sevgiyle selâmlıyor,  sayfa katılımcısı arkadaşlarıma saygılarımı iletiyorum.
İyi ki varsınız.

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Ağustos 2024

ÖZGÜRLÜK-EŞİTLİK-KARDEŞLİK

 Bunaltıcı yaz sıcakları yaşadığımız bu günlerde

olimpiyatlar ilaç gibi geldi.
Sabah 10'da televizyon başına geçiyorum, kapanışa kadar izliyorum.
Tabii her branş ilgimi çekmiyor.
Ayrıca olimpiyatlarda yer almasını yadırgadığım bir yığın saçma sapan yarışma var.
Örneğin BMX bisiklet, kaykay, plaj voleybolu, tek pota basketbol, kule atlama, tabanca tüfek atışları gibi.
Sporu çok sevdiğim için yine de dikkatle takip ediyorum.
Hele hele de bizim gibi sıkıntılı ülkelerde olimpiyat türünden
uluslar arası organizasyonlar insana âdeta nefes aldırıyor.
Neyse, gelelim açılış törenine.
Bence müthiş bir şölendi, ilk kez olimpiyat başlangıcı stadyumlardan kente taşındı.
Olağanüstü başarılı ekran görüntüleriyle Paris gezisi yaptık.
Bu arada İstanbul’un ev sahipliğini düşledim.
Örneğin Boğaziçi ile Haliç ne de yakışırdı.
Belki yarım yüzyıl sonra gerçekleşebilir.
Biz görmesek bile torunlarımızın göreceği kesindir.
Ama törenleri naklen yayınlayan TRT sansür uygulayarak
dünyada bir ilke imza attı, kendine yakışanı da yaptı(!)
Çünkü sokaklar caddeler meydanlar HAMAS’ın askerlerinin şovlarıyla
dolup taşıyor.
Sultanımız da İsrail için fetih hazırlıklarına başlamış gözüküyor!
Oysa Paris Olimpiyatları sürüyor..
Sporcular olimpiyatın ruhu:
"Daha Hızlı, Daha Yüksek, Daha Güçlü" olmak için
mücadele ediyor.
Fakat Fransızlar insanlığın en önemli sıçraması sayılan
1789 Devrimi’ne gönderme yaparak:
“Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik”
(Liberté, égalité, fraternité)
prensiplerini öne çıkartıyorlar.
Özellikle çağımız için ne kadar da anlamlı.
Ancak ülkemiz için bu değerler bir şey ifade etmiyor,
çünkü kafayı LGBTİ gibi ciddi mevzulara takmışlar(!)
Bir de Instagram sansürü…
Aslında olayın aslını bilmiyorum, zaten haber de dinlemiyorum…
Sadece kulaktan duyduklarımla yetiniyorum.
Bir dostum HAMAS’lı bir terörist öldürüldü diyor,
bir diğeri de FETÖ öldü diyor.
Vallahi kim öldüyse öldü, ilgilenmiyorum.
Çünkü şu anda televizyon ekranlarında Mete Gazoz’u izliyorum…
Ve final setini kazanarak çeyrek finale yükseliyor.
Hadi Mete, umudumuz sensin…
Bir altın madalya yakışır ülkemize.
Dualarımız seninle.
Bu arada buz gibi bira bardağım elimde…
XXXIII. Olimpiyatlar ekranımda…
Gençlerin mücadelesini izliyorum doya doya…
Umurumda mı dünya!
Macit CÜNÜNOĞLU

11 Temmuz 2024

AMASYA GÜNLÜĞÜ


Uzun bir süredir Kadıköy'e inmemiştim. Nüfus cüzdanım ile ehliyetimi değiştireyim dedim ve randevu aldım.
Kadıköy Nüfus Müdürlüğü’nün güler yüzlü personeli işimi beş dakikada hallettiler.
Oradan sınıf arkadaşım İbrahim Kop’a uğradım.
Yılların mali müşaviri, aynı zamanda İstanbul Amasya Vakfı’nın kurucu önderlerinden.
Müthiş sevecen, hemşeri dostu haza beyefendi bir kimlik.
Kimin ne derdi varsa geri durmayan özelliği de âdeta karakteri olmuş.
Dostluğuyla daima övündüğümüz müstesna bir şahsiyet.
Bir iki memleket muhabbeti derken ver elini Kadıköy’ün marka emlakçısı Necati Böğürücü kardeşimin ofisi.
Tabii ofisten öte çok şey.
Sanki mini bir müze ziyareti yapmış oluyorsunuz.
Orijinal tablolar duvarları kaplamış, bir köşede Modalı
madam Ester’in piyanosu, seramik bibloların en seçkinleri ve Amerikan arabalar koleksiyonu…
Avizelerin hepsi Bohemya kristal…
Soft ışıklar altında berjer koltuklarda sohbetin derinliklerinde gezinmek.
İşte birkaç saatlik buluşmadan enstantaneler.
Necati’yi başarılarından ve ilkeli kişiliğinden dolayı çok severim.
Kısaca moda deyimle; adam gibi adamdır.
Tabii sohbetin ana teması Amasya olunca, lâf ola torba dola hasebiyle Necati’ye dedim ki; “fotoğrafa olan merakımı biliyorsun, gel bir Amasya albümü hazırlayalım.”
O da ne? “Derhal dostum” demez mi!
Şaştım kaldım, hatta başta şaka gibi geldi.
Özellikle bu devirde sözünün eri olmak, hiçbir ekonomik çıkarı
olmadan Amasya kültürü için para harcamak…
Olacak iş değil ama işin içinde Necati gibi kalite insanlar oldu mu oluyor.
Derhal albümü projelendirdik, mail yoluyla fotoğrafları ilettim…
On beş gün içinde “Class Emlak” imzasıyla albüm elimde.
Fevkalâde gurur duydum ve iyi ki böyle dostlarım olduğu için de minik bir ziyaretimle şükranlarımı ilettim.
İşte böyle değerli dostlarım.
Yalnız albüm ticari amaçla olmadığı için anı kabilinden
20-25 adet bastırılmış.
Bu nedenle telefonları kayıtlı hemşerilerimize WhatsApp üzerinden
PDF olarak iletildi.
Bu vesileyle sevgili arkadaşım Necati Böğürücü’ye bir kez daha
buradan teşekkür ediyor, sağlıklı ömürler diliyorum.
Saygılarımla.
Macit CÜNÜNOĞLU

26 Mayıs 2024

KIZIM SILA'DAN SILAYA



Bugün Pazar, hava güneşli, serçelerin keyfi  yerinde.
Bahçemizdeki çam ağaçlarında âdeta dans ediyorlar.
Balkonumdaki küpe çiçeklerinin yanına bu yıl
yasemin de ilave ettim…
Karanfil kokusuyla harmanlanıp ortamı mis gibi yaptılar.
Bu arada günlük rutinim gereği bir film izledim.
Adı: Nomandland, Oscar ödüllü.
Baş rolde Frances McDormand oynuyor.
Çok severim, bana göre Hollywood’un gerçek yıldızlarından.
Tabii bir iki kitap karıştırmayı da ihmal etmedim.
Fonda da her zamanki gibi caz klasikleri.
Netice itibariyle sonsuzluğa doğru yuvarlanıp gidiyoruz işte…
Derken son zamanlarda kızım Sıla’nın yazdıklarına kafayı taktım.
Ciddi ciddi psikoloji, felsefe yazıyor.
Oysa işletme okudu, yıllardır da özel sektörde çalışıyor.
Ancak parayla işi yok, insanca yaşamanın aracı olarak görüyor.
Özetle “helva” demesini de “halva” demesini de biliyor.
Dilerim bu özelliği torunlarıma da geçer.

Fakat yazılarında işlediği konuları dikkatli okuyunca
ister istemez gençlik yıllarıma gidiyorum.
Şöyle ki, benim kuşağım da sağlam kitapseverdi.
Başta sosyoloji, felsefe okurdu.
Bilhassa siyasi tarih mevzusunda uzmandılar.
Hele hele de Sovyetler Birliği tarihini bilmeyen sınıfta kalırdı!
Bir George Politzer’in “Felsefenin ilkeleri” kitabı vardı ki,
solculuğa girişin alfabesi kabul edilirdi.
Çoğu genç 18’li yaşlarda Hegel’i tanımış, Marx’la dost olmuş,
“Diyalektik materyalizm”in engin sularında yüzmeye başlamıştı.
Aristotales’e, Heraklit’e kırk yıllık akraba diye bakılıyordu.
Metafizik çoktan reddedilmiş, dogmatizme asla yer yok…
Burjuva demokrasisi küçümsenmiş, varsa yoksa devrim ülküsü.
Bir de final sahnesi: Tabii ki “Proletarya diktatörlüğü”…
Breh breh!
Bir ömür böyle geçti.
Geriye de yıkılan hayâller, sönmüş umutlar kaldı.
Ancak pişmanlık var mı derseniz: Asla.
Sadece zamanın ruhuydu diye cevaplandırabilirim…
68 kuşağı olarak tarih sahnesindeki yerimizi alıp rolümüzü oynadık…
Ve büyük bir yenilgiyle de dersimizi alıp köşemize çekildik.
Ama olgunlaşmış düşünsel dünyamızı hep koruyup besleyerek.
Çoğu yoldaş da iyi bir yazar-gazeteci-politikacı oldu.
Örneğin Erdal Öz, Zülfü Livaneli, Ahmet Ümit, Hakan Aksay vd.
Eski TKP’li Mehmet Uçum da sultanımıza “Baş danışman” oldu!
Daha ne olsun.

Bu arada kızım Sıla’ya bir kez daha teşekkür ediyorum…
Beni yıllar öncesine götürüp anılarımı tazeleme fırsatı verdiği için.
İyi ki var, iyi ki gerçek bir okur-yazar.
Ne mutlu ona, gurur kaynağım benim.
Şımarıklığım da affola.

Macit CÜNÜNOĞLU


15 Mart 2024

AÇLIK

 Dün akşam ilkokul ve ortaokuldan sınıf arkadaşım

Hünkâr Ülkü Doğan ile telefonda konuştuk.
Belirli bir mevzu yok, dereden tepeden hayattan sanattan
söz ettik.
Nihayetinde geldik son çalışmasına.
Tablosunun adını “AÇLIK” koymuş.
Yani çağımızın temel sorunlarından birini tuvaline yansıtmış.
İyi de yapmış, çünkü bambaşka bir çağda yaşıyoruz.
Ayrıca kendi kendine yeten ülke masalı da çok gerilerde kaldı.
Artık market-pazar artığından, çöp konteynerlerinden beslenen
yoksul halk yığınlarımız var.
Her ne kadar iktidar yanlısı medya organları pembe tablolar çizse de hayatın gerçekleri öyle değil.
Ciddi anlamda ekmek mücadelesi veriliyor.
On altı milyon emeklinin büyük bölümü de golü yemiş durumda, ucuz kıyma kuyruklarında ömür tüketiyor.
Üstelik sabahın ayazını yiye yiye.
Sakın yanlış anlaşılmasın, derdim siyaset yapmak değil.
O işi yapan yapıyor.
Benim üzerinde durduğum konu insanlık sorunu.
Ülke milliyet beni ilgilendirmiyor…
Ama iş açlık işsizlik gibi temel meselelere gelince akan sular duruyor, duyarlı yürekler paramparça oluyor.
O nedenledir ki Hünkâr gibi değerli sanatçılarımızın
hassasiyetini daha iyi anlayabiliyorum.
Ve “AÇLIK” gibi temaları işlemelerine saygı duyuyorum.
Ayrıca toplumun kaçta kaçı sokağın hikâyesini merak ediyor?
Hangi televizyon dizisinde ülkenin acı gerçekleri anlatılıyor?
Cevap belli: “Kurtlar vadisi”-“Arka sokaklar” ile geçen ömürler!
Gelelim Amasya’ya, bizim topraklara.
Kâğıt üzerinde 40 bin hane olduğu gözüküyor.
Mübarek Ramazan’ı da yaşıyoruz, bereket ayını.
Ancak kimin tarafından (STK’lar dahil) örgütlendiği önemli değil, yardım kolileri medyada çarşaf çarşaf dolaşıyor.
Çok merak ediyorum, ihtiyaç sahibi kaç aileye ulaşıyor ve
bunların kent nüfusuna oranı ne?
% 10 mu, % 20 mi, veya daha mı fazla?
İşte bu husus önemli, çünkü dilenci durumuna düşürdüğümüz
binlerce insanımız var.
Yalnız Amasya’da değil, ülkenin dört bir tarafında.
Sonra da 55 milyon dolar ödeyerek uzaya yolcu gönderiyoruz,
adına da “astronot” diyoruz…
Ve bu durumla da övünen milyonlarca vatandaşımız
meydanları dolduruyor ve haykırıyor:
“Reis, Türkiye seninle gurur duyuyor!”
Ama halkımızın büyük bölümü aç, yardıma muhtaç.
Yeterli beslenemiyor ve aç sefil yarın endişesi ile yaşıyor.
Yine de lâfı daha fazla uzatmadan hoş geldin Ramazan diyelim, sofranızda bereket olmasa bile gözlerinizdeki ışık, yüreğinizdeki ateş sönmesin.
Macit CÜNÜNOĞLU

10 Mart 2024

İstanbul'dan Amasya'ya...


"Dalgalandım da duruldum..." Müzeyyen Senar söylüyor.
İnanın yüreğimin ta derinliklerine işliyor.
Yine akşama yolculuk başladı, yine duygu dolu saatler.
Evet, bedenim yorgun ve yaşlı…
Ya ruhum?
Kafir beynimi rahat bırakmıyor.
Alttan alta hâlâ aşk peşinde.
Neyse ki onu dinlemiyorum…
Yoksa kim tutar beni(!)
Şaka bir yana, yaşlılıkta hatıralar işe yarıyor.
Bozdur bozdur yazıya dök.
Gez İstanbul’u, Adalar’a uzan…
Mimozalar topla, erguvanlar altında şiirlerle yaşa.
Aşiyan’da Orhan Veli, mezarı buram buram gençlik kokuyor.
Az ilerisinde Yahya Kemal, son faslın nağmelerinde
aşk yaşıyor.
Yelkovan kuşları yine Boğaz’da martılarla kanat çırpıyor.
Çamlıca uzun boyuyla tepeden bakıyor aziz İstanbul’a.
Ancak gözleri yaşlı, bağrına dikildi altı minareli cami.
Oysa minik ormanlarıyla o ağacın altıydı.
Neyse, oradan geçtik Amasya’ya.
Doğduğum topraklara.
Bir iki tur attım ırmak boyunca.
Çınar ağacının komşusu Örnek Otel’de yer ayırttım.
Şehrin göbeği sayılır, her tarafa yakın.
Bir çırpıda uzandım Selağzı’na…
Önce Kale’yi selâmladım, sonra Mahzen’i ziyaret ettim.
Gençlik yadigârıdır mekân, bir yirmilik rakı söyledim…
Peşinden açtım muhabbeti, bilhassa muhacir hikâyelerini.
Muhakkak ki katılan olacaktır.
Yad etttim Süer kardeşleri, Selim Salim amcaları.
Nurlar içinde yatsın aziz hemşerilerim.
Meyhane kültürünü Amasyalılara öğrettiler.
İtibarı taşırmadan da hesabı ödeyip ufak ufak müsaade istedim.
Hükümet köprüsü beni bekliyor.
Irmağı, Gümüşlü camisini seyrettim doya doya.
Yok olan mahalleme el salladım, çünkü çocukluğum gençliğim
orda saklı.
Fazla duygusal olmanın lüzumu yok, gözyaşlarımı içime akıtıp,
yoluma devam ettim.
İstikâmet İlâankaya üzerinden Kuş köprü.
Ama yol üzerinde inşa edilen Hilton otelinin duvarına işemeyi
ihmal etmedim…
Biliyorum ki kesinlikle sağ omzuma sevap yazılacaktır!
Ayrıca yitip giden parkları için ah eden hemşerilerimi de
desteklemiş olurum.
Bu arada aktif olan Kumacık hamamına girdim…
Havlet sonrası kese ile ilif iyi gider.
Sonra selin getirdiği taşın yanındaki yoldan Savadiye’ye çıktım.
Ulu Mama beni bekliyor, istavroz çıkartmasam da ayazmasından
su içmeyi unutmadım.
Çok uzaklarda yaşayan Ermeni ahpariglerimi de selâmladım.
Evet, bugünlük bu kadar hasbıhal yeter.
Ramazan süresince Amasya gezilerime devam edeceğim.
Yeter ki sayfamızı takip etmeyi sürdürün…
Ki hatıralar zenginleşip yazıya dökülsün.
Ne demişler: “Söz uçar, yazı kalır.”…
Hele de mevzu Amasya olunca gerisi teferruattır.
Nokta!
İstanbul’dan canım memleketime gani gani selâmlar.
Macit CÜNÜNOĞLU

02 Ağustos 2023

BİR IŞIK DA SİZ TUTUN

 

 

Kentler insanlarla güzelleşir veya çirkinleşir.
“Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” sözü
durduk yere söylenmemiştir.
En güzel örneği de Amasya.
Atalarımızdan güzel bir kent devraldık, ama
çirkinleştirmek için elimizden geleni yaptık.
Sorumlusu sadece siyasiler değil, elbirliğiyle
bu sonucu hazırladık.
Neyse, olan olmuş bir kere.
Fazla lâfın lüzumu yok, öyleyse ileriye bakalım.
Yaşanabilir bir ortam için birkaç gündür önerilerimi
yazıyorum….
Belki ciddiye alan birileri çıkar, yoksa gidişat
çok vahim.
Çünkü bu ülkede ne göç durur, ne de üreme faaliyeti.
Zaten Reis’imiz de en az üç dört çocuk tavsiye ederek
yüz milyonluk bir ülke yaratma çabasında.
Eh söz dinleyen kulları da hatırı sayılır ölçüde…
En azından yüzde 52…
Kesin sonuç, beş on yıla kalmaz 100 milyonun
kapısını çalarız.
Kahir ekseriyeti baldırı çıplak olan halkımıza da bu yakışır.
Zaten ne demiş atalarımız: “Nerde çokluk, orda tokluk!”
Ondan sonra da dünyaya sesleniriz:
“Var mı lan bana yan bakan?”
Kimsenin sesinin çıkacağını sanmıyorum…
En azından coğrafyamızda…
Belki biraz Putin abi itiraz edebilir ama o da
S-400’ler, nükleer santraller aşkına üzerinde durmaz.
Bakarsınız yeni siparişler gelebilir.
Reis bu, ne yapacağı belli olmaz.
Bir gün NATO’cu, ertesi gün AVRASYA’cı…
Çoğunlukla da Arap bedevilerinin vazgeçilmez dostu.
Zaten kıvrak diplomasinin prototip örneği…
Eşi benzeri yok, tek kelimeyle “asrın lideri!”
Bugün ise yazmak istediğim asıl mevzuya gelelim.
Bırakalım siyaseti, o iş ağır abilerin uzmanlık alanı.
Bir kez daha Amasya’ya uzanalım.
Biliyorsunuz seksenlik, doksanlık epeyce büyüğümüz var.
Bu teyzeler, nineler, amcalar, dedeler birer canlı tarih.
Pek çoğu kent ölçeğinde olsa da yaşayan efsane.
Öyleyse hazırlıkları bir an önce yapıp bu kişilerle
röportajlar gerçekleştirilmeli.
Kameralar profesyonel, ışıklandırma mükemmel…
Moderatör dersine iyi çalışmış, sorular can alıcı…
Ve geleceği aydınlatıcı.
Fena mı olur?
Alın size birinci elden kentimizin yakın tarihi.
Zaten anne babalarını anlatsalar yüz yılı aşkın
zaman dilimi çıkar.
Bu da yirminci yüzyılın başları demek.
Ondan sonra da YouTube gibi müthiş mecrada yayımla…
Milyonlarca insan Amasya’yı her yönüyle tanısın.
Ayrıca fonda da bol bol kent fotoğrafları kullanılsın.
İnanır mısınız, ne hikâyeler ortaya çıkar.
Projede ben varım, ya destekleyenler…
Çıkar mı dersiniz, gönlünü ruhunu koyan babayiğitler?
Daha doğrusu geçmişe değer veren, bugünü önemseyen…
Ve de yarınlara anlamlı miras bırakmak isteyen.
Haydi, er meydanına değerli dostlar…
Bir ışık da siz tutun.
Macit CÜNÜNOĞLU

01 Ağustos 2023

AMASYA ve FOTOĞRAF


On beş günlük tatil bitti.
İstanbul’a döndüm, ilk işim evime yakın mesafede
bulunan Özgürlük parkında tur atmak oldu.
Lâf aramızda iyi de oldu.
Zaten oldu bitti uzun tatilleri sevmem.
Bir kere İstanbul’dan ayrılmak zor geliyor.
Dile kolay yarım yüzyıldan fazla süredir bu kentte yaşıyorum.
Aşkım benim, huyunu suyunu bilirim.
Gezmediğim semti, fotoğrafını çekmediğim sokağı kalmamıştır.
O nedenledir ki yüz bin civarında fotoğraf arşivim var.
Keşke Amasya’yı da binlerce kez fotoğraflasaydım.
Yalnız kalesini, yalı boyu evlerini değil…
Gizli saklı o kadar köşesi var ki…
Hepsi insanın ruhuna güzellik katar.
Olmadı işte, insan yaşarken bazı değerlerin kıymetini bilmiyor.
Sorarım size, Selağzı’nın eski hâli kaç kişinin albümünde vardır?
Hele hele de taksi durağının kahramanı şoför abilerimiz…
Kullandıkları Amerikan arabalarla birlikte tarih olmadılar mı?
Oysa Amasya Lisesi’nin efsane hocalarından Agâh beyi
sanırım ki hiç kimse unutmamıştır.
Klasikçidir, modern resimle işi olmaz, yapanı da sevmez.
Bir de imzası vardır ki, âdeta padişah mührü gibi.
Çoğu dostumun hafızlarında yer ettiğini bilirim.
Hatta daha dün Erden Candaş dostumuz bir kopyasını iletmiş,
duygulanmamak elde değil.
Neyse, asıl üzerinde durmak istediğim mesele…
Amasya ve fotoğraf.
İnanın 67 ilimizi gezdim, fakat Amasya kadar güzel poz
verenini görmedim.
Mübârek doğal plato, doğuştan artist veya konu mankeni diyelim.
Sanki objektiflerin gözbebeği, duruşu tavrı asil.
Yeşilırmak başrol oyuncu, Jhon Wayne amca gibi vazgeçilmez.
Kale ile Çakallar seyir tepesi, tripot görevini üstlenmişler.
Mabetler, medreseler, türbeler, konaklar evler çeşmeler…
Hepsinin ayrı bir hikâyesi var.
İşte bu aşamada tekrar dönersek Agâh beye…
Hocaların hocasına, İstanbul’da komşum oldu.
Zaman zaman sohbet ederdim ve fotoğraftan anladığını söylerdi.
Ama görev yaptığı süreç içinde bir fotoğraf kursu açmayı
hiç aklına getirmemişti.
Diyeceksiniz ki o devirlerde kaç öğrencinin fotoğraf
makinesi vardı?
O konuda da siz haklısınız.
Ama günümüzde, memlekette onca fotoğrafçı ve fotoğraf
ustası var.
Vazgeçtik belediyeden, o makamların ciddi işleri var!
Bari onlar işbirliği yapıp kurs açsalar, gençlere öncülük etseler…
Fena mı olur?
En azından ağır yaralı Amasya’mızın kalan zenginliklerini
kayıt altına alamazlar mı?
Ve kente kültürel anlamda büyük bir hizmet yapmış olurlar.
Tabii bir fotoğraf sever olarak bence.
Güzel bir gününüz olsun değerli dostlar.
İstanbul’dan Amasya’ya binlerce selâm...
Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...