13 Kasım 2011

Otoriter Cumhuriyetler!

.

Halk arasında çok bilinen lâftır; “Söylenene değil söyleyene bak!”…
Oldum olası severim bu kelâmı, ciddiyetle önemser referans alırım.

Örneğin Hitler’in kurduğu cinayet örgütünün adı;
“Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi”…
Sakın bunda ne var demeyiniz, tüm insanlık gördü aşağılık Hitler’in ne menem
sosyalist ve işçi dostu olduğunu! Haza ırkçı aşağılık kana buladı dünyayı.

Aynı şekilde Rusya’da kurulan ilk partinin adı; “Sosyal Demokrat İşçi Partisi”…
Sonradan dönüştü “Sovyetler Birliği Komünist Partisi”ne.
Yetmiş yıllık uygulamalarına bakılırsa, ara ki demokrasiyi bulasın!
Sosyalinden vazgeçtik ya komünizme ne demeli?
“Komün” sınıfsızlık, kolektif yaşam, “yarin yanağından gayrı her şeyi paylaşmak”...

Gel gör ki orada da mutlak egemenlik bir avuç azınlığın elindeydi.
Bolşevik denilen üniformalılar parti çatısı altında Nazilerle yarışırcasına
halkın, halkların anasını bellediler…
Hem de ne belleme;
Asılan, kurşuna dizilen, sürgüne gönderilen, tümden yok edilen vs…vesaire!

Hadi –serde solculuk olduğu için- haksızlık etmeyelim…
Alt yapı-üst yapı, beleş ev-yol-su-elektrik-eğitim-sağlık…
Hepsi tamam!
Gagarin yoldaşla uzaya gittiler, atomun/nükleerin en kralını ürettiler…
Hatta “Lübitel”, “Zenith” markalı elektronik harikâsı fotoğraf makinesi yaptılar!
Lâkin Sovyet halklarının ve peyklerinde yaşayanların gönüllerini hoşnut edemediler.
Neyse ki; Putin önderliğinde demokrasisiz olsa da sağ salim teslim oldular
serbest piyasa ekonomisine!

Gelelim şimdi Çin’e…
Bilmem kaç bin yıllık imparatorluk geleneği olan ülkeye.
Tarihsel geçmişi eşelemeden bakalım son altmış yıla, yani Mao dedemizin kurduğu sisteme.
Burada da vaziyet aynı, yıkılan Sovyetler gibi…
Ülkenin başına çöreklenmiş komünist parti, dediğim dedik çaldığım düdük!
Silah zoruyla kapitalizmi inşaa etmeye çalışıyorlar.

Güzel iş valla, çalış didin savaş… Önce sosyalizmi kuruyormuş gibi yap…
Sonra “Olmadı sil baştan” deyip globalizmin şefkâtli kollarına sığın!
Halk dün olduğu gibi bu günde aç, sefil…
Olsun!..
Bin yıl sonra nasıl olsa gelecek demokrasi, Çinliler kavuşacak huzura!

Haaa, -özür- az kalsın unutuyordum, Çin’in resmî adı; “Çin Halk Cumhuriyeti”…
Yani hem halk var, hem de halkın söz ve karar sahibi ilkesi desem de inanma…
Çünkü iktidarın mutlak sahibi Çin Komünist Partisi ve üye sayısı seksen milyonun üzerinde... Üstelik giderek artıyor, dağılmışlar ülkenin dört bir yanına…
Sıkıysa özgürlükten haktan adaletten demokrasiden bahset!

Evet, izninizle devam edelim yolculuğumuza…
Takdir edersiniz ki Kuzey Koreli “Kim” hanedanından söz etmeye gerek yok…
Kapanmış sınırlarının arkasına, halkını döve döve “Demokratik Halk Cumhuriyeti”
bayrağı altında, yarım yüzyıldan fazla süredir ülkeyi yönetmekte.
O nedenle üzerinde durmaya değmez, tanrı cezasını elbette verecek!

Bizim asıl gelmek istediğimiz ülke veya ülkeler Arap diyarları ve komşular…
İran’da “İslâm” Suriye’de “Arap Cumhuriyeti”…
Diğerleri de Krallık ile durumu idare etmekte.

Yıkılanlar, gidenler malûmunuzdur… Cumhurun ayaklanması sonucudur!
Bu arada muhakkak dikkâtinizi çekmiştir…
Doğu toplumlarının idaresinde ne zaman “Cumhuriyet” devreye giriyor…
İşte o zaman golü yiyor millet!

Aynen bizde olduğu gibi…
Sahi, bizim ülkemizde cumhuriyet değil mi?
Bak şu işe, daldık halk hikâyelerine…

Her neyse, Başbakanımız en son demiş ki; “İnadına demokrasi”…
Allesen git işine, yüreğimizde depremin acıları, güldürme bizi…
Hem demokrasinin biber gazlısı nerede görülmüş?
Üstelik gaz ikramında bulunduğun vatandaşlarımız depremzede!

.

12 Kasım 2011

"Mustafa Kemal"

.

"Yanı başında rakı bardağı,
bir elinde sigara...
Seni sevmeyen şeriatçı olsun
sevgili Paşam!"
M.C.
Son zamanların modası M.Kemal’i tartışmak…
Cumhuriyet bayramıyla başlıyor, 10 Kasım’la zirve yapıyor!
Bilindiği gibi bu yıl açılışı Nagehan Alçı yaptı.
Kalktı “Atatürk diktatör!” dedi.


Sen misin bu tespiti yapan, tartışmalar daha da alevlendi.
Hatta işi soruşturmaya kadar götürenler oldu ama…
Son durum nedir ilgilenemedim, daha doğrusu ipin ucunu kaçırdım.


Fakat kim ne derse desin son dokuz yılda –RTE’nin kurduğu düzende-,
M.Kemal üzerinden muhabbeti açmak adeta moda oldu.
Bizim neyimiz eksik deyip gecikerek olsa da mevzunun önem ve hassasiyetine binaen bir-iki kelâm edelim.


Öncelikle belirtmek gerekirse Gazi’nin kanunla korunmasına kesinlikle muhalifim…
Her ne kadar söz konusu kanun Demokratların iktidarında çıkmış olsa bile.
Düşünsenize; hangi çağda yaşıyoruz?
İsteyen istediği gibi düşünebilir, düşüncelerini söyleyebilir, korkusuzca söylemelidir de.


Madem ülkemizdeki rejimin adı “Demokrasi”…
Var mı öyle tek boyutlu düşünmek, tek sesli yaşamak?
Necip halkımız Yücel Paşmakçı yönetimindeki “Yurttan Sesler Korosu”nun elemanı mı?
Ayrıca demokrasi denilen kavramın içi boş kalacak değil ya!
Vatandaşlarımız özgürlüklerin nimetlerinden sonuna kadar yararlanmalı.


Açizane anlayışım ve hissiyatım bu doğrultuda…
Lâkin “Silivri Toplama Kampı” ile son dönemlerde gerçekleşen
yığınsal tutuklamalarda aklıma takılmıyor değil!
“Bu ne perhiz-lahana…” dedirtecek türden!


Aslında “İleri demokrasi” denilen “Açılım” tezgâhı toplumumuza bir numara fazla geldi…
Aynen 61 Anayasası gibi.
Nedenine gelince; henüz cumhuriyetle, tarihimizle hesaplaşmamışız…
“Demokrasi” denilen cazibeli varlığın tüm kurumlarıyla gelişip serpilmesine izin vermemişiz…
Geçmişten kalan mirâsla despotik-Jakoben-pragmatik uygulamaları sürdürmüşüz.
Çaktırmadan laikliğin defteri dürülmüş olsa da, yine de bu konular hassas!
Üzerinde ciddî anlamda durulması, açıkça/cesaretle irdelenmesi gerektiğine inananlardanım.


Yoksa her önüne gelen –taktik icabı Atatürk’e dil uzatmayanlar- çakacaktır millî şef İsmet’e.
Peşinden döşeneceklerdir CHP’ye, Cumhuriyet’e…
II.sini ilân edecekler, RTE’yi göklere çıkarıp “Yaşasın çağdaş AKP nizâmı” diye haykıracaklar!
Ne dersiniz?..
Şimdilik görülen manzara budur!


Dilerim yanılıyorumdur… Ancak mevcut düzenin adı hakikâten “Ilıman İslâm”dır.
Baksanıza Alevi gardaşlarım bile Ata’ları için “Yas orucu” tuttular 10 Kasım’da!
İşte laiklik, işte canım Türkiyem!


Değerli M.Kemal yaşananları, konuşulanları duysaydı eğer…
Eminim ki; “Doğru yoldasınız, devam ediniz” tavsiyesinde bulunurdu…
Ve ilâve ederdi; “İlk hedefiniz Umre ile Kâbe”…

Hacı olmayana bu memlekette ne iş var ne ekmek ne ihâle…
“Ülkemizde en hakiki mürşit A-Ke-Pe"…


Bu gerçekler ışığında;
Kılavuzun yenisi icat olana kadar herkesin iktidar nizâmına biat etmesi mecburidir!
Nokta.


.

11 Kasım 2011

"Hayat Bayram Olsa!"



Van deprem dosyasını 7,2 ile açtık, 5,6 ile kapattık mı?
Öngörümüz doğruysa yenisini bekleyelim…
Deprem de iktidara biat edecek değil ya!

Üç yüz vatandaşımız “Deprem bitti, herkes evine!” diyen valinin istifasını istemiş…
Vay sen misin talepkâr, polisimiz anında devreye girip biberli parfüm ikram etmiş!
Neyse ki olaylar daha fazla tırmanmadan sûkunet sağlanmış.

Ancak asayişin berkemâl olmasında AKP’nin edebî ağır topu
Hüseyin Çelik’in bilimsel izahatları etkileyici olmuş…
Valla helâl olsun adama, televizyon gülü Rasim Kütahyalı gibi her konuda uzman!
Allah başımızdan eksik etmesin, hangi mesele olursa olsun başımız sıkıştığında
ilk baş vuracağımız siyasî şahsiyet demir yürekli Çelik Amcam!

Fakat neme lâzım, “yiğidi öldür hakkını yeme” demişler…
Ne kadar doğru bir kelâm… Aynen A-Ke-Pe’yi tarif etmişler!
Mübârek parti değil, “Kriz Çözüm Merkezi”.

Nerde sıkıntı, dert, problem… Dünyanın dört bir tarafına anında yetişiyorlar!
Mısır, Libya, Somali, Suriye, Gazze, Himalayalar fark etmez…
Memleketteki işlerini bırakıp Hızır aleyhisselâm misâli pat ordalar.

Dolarsa dolar, avroysa avro, çadırsa çadır, makarna-bulgur zaten gani!
Zengin milletiz vesselâm, lâf aramızda Tayyipçi olmasam da gurur duyuyor insan!
Yapılanlar az şey mi?
Baksanıza yerlerde sürünüyor Yunanla, İtalyan…
Komşi Papandreu sizler ömür, hakkın rahmetine kavuştu siyaseten…
İthal nikâh şahidimiz Berlusconi doksandan golü yedi…

Ya biz?
Evelallah dimdik ayaktayız, her şey güllük gülistanlık anavatanda!
Her ne kadar iktidarımız Tavşanlı depreminde ikmâle kalsa da…
Van depremine iyi hazırlanmış, kimsenin burnu kanamadan ufak-tefek kazalarla…
Tez zamanda atlatıldı takdiri ilâhiden gelen sallantılar!

Kulak asmayın melunların vakayı büyütmelerine…
Daha dün otuz bin kişi ölmedi mi Japonya’da?
No’lmuş yani, 601 kayıp Van’da 23 Ekim’de…
İlâve edin KDV’yi 10 Kasım’da… Bakalım ne çıkacak bahtımıza?

Siz boş verin depremi…
Nasıl olsa ateş düştüğü yeri yakar!
Yakın zamanda ne Aslan ne Bayram otelin enkazı kalır piyasada…
Acı ama gerçek…
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir…
En azında %50’si AKP’nindir!

Yakında babalar gibi yapılacak yepyeni bir ANAYASA…
Hele o günleri de görelim…
Tanışalım, alışalım, sevişelim…
Başkanlık sisteminin, sultanlığın nimetlerinden faydalanalım…

Ondan sonra deprem denilen zangırtı sıkıysa uğrasın bizim topraklara…
Yemezler artık…
Çünkü başımızda her zaman olduğu gibi Recep Tayyip Usta…
Üstelik tam donanımlı, otuz yedi numaralı padişahımız olarak!  

.

10 Kasım 2011

Yargılanan Tarih, Yargısız İnfaz!

.

Okul hayatım boyunca tarih öğretmenlerimden hiçbirini hatırlamıyorum…
Demek ki iz bırakmamışlar, hayâl meyal aklıma takılanlar olsa da…
Tarih dersi mi? Ben almayayım, hele hele de resmî üniformalısından.
Haksızlık etmeyelim…

Belki yürürlükteki mevzuat ezberci eğitimin doğal sonucudur.
Kim bilir, ideolojik de olabilir ama yine de sapmayalım münâfıklığa!


Halbuki şimdi öyle mi? Varsa yoksa tarih!
Televizyon programlarında bile en ilgi çekici olanlar geçmişe seyahat edenler.
Bardakçızadeyi bir kenara bırakıp, İlber Hoca’nın kibrini yok sayarsak…
Değme keyfimize, anlatıcıların ağzından bal damlıyor, biz de oluyoruz dört köşe.

Üstelik tarihin kutup yıldızı Halil İnalcık ile aynı çağı paylaşmak…
Aman da aman, kitaplarını okumak, "Devlet-î Alîyye"yi hatmetmek…
Hakikâten ayrıcalık, bulunmaz nimet.


Yeter ki merak edilsin dün ve geçmiş…
Takdîr edersiniz ki soyağacımızdan bahsetmiyoruz…
Meramımız gezegenimiz başta olmak üzere insanlığın serüvenini öğrenmek.


Sakın ha, “Ne işe yarar?” demeyiniz…
Tarihsiz bilinç köksüz ağaca benzer… İlk rüzgârda yerinde yeller eser.
Evet, tarih bilgisi başka, tarih kültürü bambaşka…
İlkinde Karlofça antlaşmasının 1699’da imzalandığını öğrenip geçersin sınıfı…
İkincisinde; XVII. yüzyılın başında Osmanlının neden geri vitese taktığını
şanzımandan idrâk edersin…
Ve Balkanlardaki toprak kayıpları üzerine derin derin düşüncelere dalıp yanıp tutuşursun!


Sonuç itibariyle tarih engindir, okyanustur…
Heves edip bir de kulaç atmayı, yüzmeyi öğrendin mi…
Alır götürür seni binlerce yıl öncesine…
Önce mağaraya sokar, sonra toprağa bağlar….
Ateş tekerlek derken çoktan başlamıştır köleci düzen!


M.Ö. XIII. yüzyılın başında imzalanır yazılı ilk antlaşma, adı Kadeş’tir...
Barış ise çağımızda, XXI. yüzyılda yaşadığımız coğrafyaya çok uzaktır!
Kan dökülür topraklarımızda, durmaz dinmez otuz yıl boyunca…


İşte böylesi zenginliklerle, acılarla doludur tarih dediğimiz hikâye…
Ciddiye alırsa toplumlar, aydınlık olur yarınlar…
Yok, bizim gibi medreseden beslenirse tarih kültürü, bir elde tespih, bir elde seccade…
Bilimden pusulan olmadığı sürece, dolaşıp durursun gündüz gece!
M. Kemal’i tanımadığın, ulemadan medet umduğun devirde…
Farkında bile olmazsın, rezil rûsva olursun cümle âleme, yedi düvele!


Gördünüz mü, bayram bitti açtık ağzımızı…
“Nerde kalmıştık” diyerek ufaktan ufaktan dokundurmaya başladık siyasete!


Yalnız tatil süresince okuduğum ve elimden düşürmediğim kitaplar
yakın tarihimizi silkeleyip itinayla temizleyenler oldu!

Anladığım kadarıyla bu tür eserler tek merkezden yayımlanıyormuş
Meğersem adı “Tarih Yargılama Merkezi” olup namı diğer “TYM” imiş…
Hem kitap-dergi-gazete çıkarıyorlar hem de televizyon oyuncusu imâl ediyorlar.
Dile kolay, ellerinin altında onlarca kanal…
Doğal olarak buralarda cazibeli, reytingi yüksek, ilgi odağı olabilecek,

sesi çok çıkan, ayarsız-düzeysiz özellikli elemanlara ihtiyaç var…

Dolayısıyla söz konusu kurum fabrikasyon maskotlar yetiştiriyor Tv'lere…
Nefis “Alçı” oymalı ürünler, soldan çarklı “Vassaf”lı, “Koçak”lı sanat eserleri,
II.Cumhuriyetimizin parlak mucidi Altanzadelerin kanatları altında halis Kütahyalı
kakmalar, çakmalar vs…vesaire!


Ellerinde iktidarın ampulü -çok pardon- tarihin feneri, necip halkımızı bir güzel aydınlatıyorlar!
Bayram süresince TYM yayınlarını okumak ayrı bir zevk, TYM mahsûlü çocukları
ekranlarda doya doya izlemek apayrı bir keyf!


Ben her ikisini de yaptım, kestiğim kurbanın yanı sıra Cumhuriyetin kurban ediliş
sahnelerini hayâlimde canlandırdım…


Darısı sizin başınıza, şefin tavsiyesidir efendim! Saygılarımla.

.

09 Kasım 2011

Çınarların gölgesinde çağlayan Su'lar...



Faruk-Müşerref
Güvener
Geçenlerde kardeşim aktarmıştı…
Yakın bir akrabamız ileriyi düşünerek doksanlık eşine sormuş;
“Düzayak bir yere taşınalım mı?”…
Eşi tereddütsüz yanıtlamış; “Aceleye mahâl yok, yaşlanınca taşınırız!”.

O yaşlardaki yaşama sevincinden, geleceğe umutla bakmalarından
müthiş etkilenmiştim. Düşünsenize; seksenlikle doksanlığın sohbetini?

Evet, eski toprak deyip basitçe geçiştirilecek mevzu değil…
Çünkü bayram ziyaretimde bir adım öteye geçip (yaşça)…
Dünürümün doksan yaşındaki annesiyle asırlık ömre sahip babasını ziyaret ettim.

Tanrı nazarlardan saklasın, tek kelimeyle muhteşem fotoğraf, mükemmel ikili.
On dakikalık bayram ziyareti tatlı muhabbet nedeniyle sürdü uzunca bir saat!

Efendim, neler konuşulmadı, daha doğrusu neler dinlemedik ki?
Zannetmeyin konular salt geçmiş, yüz yıl öncesi…
Ülkemizin güncel meselelerinden sanata kadar her alanda gezindik.

Hele Müşerref hanımefendinin cumhuriyetimizin ünlü heykeltıraşı
Zühdi Müridoğlu’nun eşi fizik öğretmenini anlatışı var ki, ömre bedel.
Ciddî anlamda eğitim-öğretim hususunda ders verdi bizlere.

Selanik/Usturumca doğumlu (1912) yüzyıllık çınar Faruk Bey’i izlerken
Balkan savaşlarının önemini bir kez daha idrâk ettim.
Ora doğumlu rahmetli anam, anıları geldi aklıma; Hava Cününoğlu (1912-1982).

I.Balkan savaşından kaçmış aile, ağır kayıplar vererek…
Kırk günlük bebek, ana kucağında yüzlerce kilometre kat ederek…
Sığınmışlar Anadolu’ya, 1912 yılında Amasya’ya.

Açlık, yokluk, sefâlet, acılar doruklara ulaşmış…
Zaman zaman anlatırdı yaşananları, ne yürek dayanır ne gözyaşları yeterlidir…
Balkanlarda sahnelenen milliyetçi senaryolar XX.yüzyılın soykırım rüzgârlarının öncüsüdür.
İnsan hayatının değersizleştiği, ırkçılığın tavan yaptığı devirler…

Uluslararası paylaşım kavgaları, I.Dünya savaşı, yıkılan Osmanlı…
M.Kemal, Kurtuluş savaşı, imparatorluk enkazından doğan Türkiye Cumhuriyeti…
Aşağılık Hitler'in iktidara yürüdüğü, elli milyon insanın öldüğü II.Dünya savaşının hazırlık yılları…

Evet, yaşayan tarihle buluşmuştuk değerli Güvener ailesinin evinde…
Büfenin üzerinde hatıralarla yüklü çerçeveli fotoğraflar…
Torunum “Su”yunki en başta, en kocaman…
Büyük dedeyle aralarında yüz yıllık minik bir yaş farkı var(!)

Faruk Dede torununun bebesiyle iyi arkadaş olmuşlar…
Son günlerde en çok onu özlüyormuş, gelse de oynaşsak diyormuş…
İlerleyen yıllarda “Su”yu parka, okula götürmeyi hayal ediyormuş…

Derinden hüzünlendim, kendimden utandım…
Ben mi çabuk yaşlandım yoksa onlar mı fazla genç?

Bir de giderayak Faruk Bey demez mi;
Bayramdan sonra buluşalım, iki tek atalım Beyoğlu’nda…
Nicedir gitmedim...
Çiçek pasajında Madam Anahid’in akordeonundan nihavent makamından şarkılar dinleyelim…
Meselâ “Yıldızların altında…”

Memnuniyetle dedim, Madamın yıllar önce öldüğünü gizledim, ellerinden öptüm…
Gözlerim nemli, bir dahaki bayramda buluşmak umuduyla yıldızlara doğru hızla koşmaya başladım!



08 Kasım 2011

Bayram sohbetleri...



Dede ile Torun (Su)
Bayram sohbetlerine devam edelim.
Bilirsiniz; “Görmemişin kızı olmuş…” ..?..  Eeee!
Gerisini uyduramadım!

Bayramın birinci günü torun bendeydi…
Dedesinin elini öpmeye gelmiş.
Yürümek üzere, evin altını üstüne getirdi!

Ancak asıl paylaşma arzum torunum üzerine gevezelikler değil…
2010 model torunumu nasıl bir Türkiye, nasıl bir gelecek bekliyor?
İşte bu ve benzer konularda zihin egzersizi yapmak.

Evet, XXI. yüzyılın ilk on bir yılını geride bırakıyoruz.
Bir terslik olmazsa Tayyip Amca 2023’e kadar iktidarda gözüküyor.
Yani cumhuriyetimizin yüzüncü yılında da iş başında.

O zamana kadar kim öle, kim kala denilebilir…
Haklısınız, lâkin zamanın hızını göz ardı etmemeliyiz.
AKP’nin dokuzuncu yılını idrâk ettik üç kasımda.
Ne çabuk geçti değil mi?
Rüzgâr gibi diyebilir misiniz?

Çok şey değişti ülkede, hayatımızda.
Hanım çalıştığı işyerinin atmosferinden etkilenip tuttuğu orucun yanına
beş vakit namaz da ilâve etti.
Son günlerde de haca, olmazsa umreye gidelim demeye başladı!
Sıkıysa böylesi uhrevî duygularla baş et…
Zaten feminizmin ağır baskıları altındayız…
O nedenle manevî ve devrimci şiddet de uygulayamazsın.

Ayrıca yaptığım üç buçuk evlilikten sonra boşanamam…
Ne de olsa dost var düşman var, elâleme ayıp olur, üstelik bir de torun var.
Demek ki başa gelen çekilir deyip katlanacağız zûlme!

Lâkin kızımla damat da demezler mi; “Cici Annemiz haklı”…
“Bırak bu işleri, agnostik, deist, teist, ateist takılmaları!”…
“Yaşın geldi yetmişe, er artık hidayete, herkes gibi biat et recebe!”...
“Ayrıca bıkmadın mı sürgünlerden, işkencelerden, hapislerden, kavgadan, mücadeleden?”...
“Ne inat adamsın, yakında ölüp gideceksin, koyver gitsin hayatı bak keyfine”...
“Nasıl olsa sosyal demokratlar XXII. yüzyılda gelecekler iktidara!".

Değerli dostlar, bayram günü bir babaya söylenecek lâf mı bunlar?
“Evet, sende hak etmişsin, çocuklar realist, zamanın ruhunu kavramışlar” diyorsanız…
Kusura bakmayınız ama sizinle de işim olmaz, lütfen beni okumayınız(!)

Biz ki; "Havada kuş, suda balık kadardık..." demeyeceğim, merak etmeyin...
Ne kadar olduğumuzun bilincindeyim!..
Biz ki; M.Kemal’e gönül vermişiz yetiştiğimiz çağda…
Demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet için yırtınmışız yıllarca…
Ölümleri göze almışız.

Elbette farkındayım bir atımlık barutum kaldığını…
Onu da son nefesime kadar harcayacağım aydınlık yarınlara…
Canım torunlarımızın geleceği uğruna.

Hanım hanım, hazırla masayı…
Koy bayramlık mezeleri, efkârlandım, iki duble müsekkin içeceğim…
Yeşil Efe olanından…
Geçmişe selâm, geleceğe umutla bakacağım recebim-karanlığa rağmen!
Saygıyla, sevgiyle değerli can dostlar...

ŞEREFİNİZE!



    

07 Kasım 2011

Bayram ziyareti!



Değerli Eniştem Timuçin Alpay
Sevgili Dosyalarıyla!
Sigortacı bir yakınım ve dostum var.
Ömrünü dosyalar arasında geçirmiş.
Öyle sıradan biri değil, mesleğin-sektörün gerçek duayenlerinden.
Kartvizitinde epeyce unvan taşıyor.

Bu arada –nasıl zaman buluyor bilmem- İstanbul Üniversitesinde hocalıkta yapıyor.
Özel sektörde üst düzey yöneticilik filân derken…
Emekliliğinde “Bilirkişi-Danışman-Tahkim Kurulu hakemliği” görevlerini de eksiksiz ifa ediyor. Meslekî dergideki köşe yazarlığı da ekstra!

Fakat, nasıl oldu bilinmez yıllar önce genç sayılabilecek yaşta geçirdiği ağır bir kriz sonucu
by-pass olmaz mı? Neyse ki sağlığı eskisi kadar olmasa bile vaziyeti idare ediyor.

Gelelim “Düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü?” hikâyesine…
Üstelik bayram günü ve söz konusu dünya tatlısı şahsiyet benim eniştem!

Efendim, klasik bayram ziyaretimde gördüm ki; sevgili Eniştem yine dosyalarına gömülü hâlde. Mahkemelik olmuş davalara bilirkişilik yapıyor…

Kısaca mevzudan bahsetti; vatandaşımızın biri arabasını park için otoparka teslim etmiş…
Araç ne hikmettir yürümüş, yürütülmüş! Daha açıkçası çalınmış.
Olur ya, böylesi vakalar ne ilk ne sondur…
Lâkin işin orijinal yanı, bulunamayan kaskolu araca sigorta şirketi ödeme yapmam diyor!
Buyur burdan yak!

“Yahu kardeşim, nasıl ödemezsin?”,  “Poliçe primlerini tıkır tıkır ödemişim”…
Şirkette cevap hazır; “Sen derdini Marko Paşa’ya anlat, poliçeyi iyi okusaydın, yürü git!”

Enişte bey poliçeyi okudu, inceliklerinin altını çizdi ve on numara yakın gözlüklerine
ilâveten elinde tuttuğu pertavsız ile serpiştirilmiş tuzak maddeleri cımbızla topladı…
Ve dedi ki; işte ülkemizde “hukuk-adalet”…
Vatandaş ne yaparsa yapsın golü yiyecektir sigorta şirketinden!
Çünkü mevcut sistem tuzaklarla dolu, halkımız av…
Tecavüzcüyü aklayan Yargıtay, vatandaşı ofsayta düşürmekten müthiş haz alıyor haz!
Lâfı daha fazla uzatmadan tansiyon hapına uzandı!

Bayram günü bu konular gündemimize nerden mi girdi?
Terörle Mücadele Kanunu'ndan (TMK).

Hatırlar mısınız bilmem, eli yüzü düzgün yasa Fethullahçıyı, şeriatçıyı, Kürtçüyü
terörden yargılayabilmek için askerin baskısıyla ve siyasetin oybirliği desteğiyle
değiştirilmiş ve bugünkü hâlini almıştı.

Siz misiniz değiştiren? Bu yasaya dayandırılarak günümüzde içeri atılan kimler yok ki?
Ergenekon-Balyoz-KCK-Ayışığı-Yakamoz-Eldiven-Şık ve Şener…

Evet, Eniştemin sözünü ettiği hukuk-adalet sistemi böyle bir şey olsa gerek…
Kime niyet, kime kısmet!
“Zurnada peşrev olmaz…” derler ya...
Hele ülkemizde kime ne zaman ne çıkacağı hiç belli olmaz…
Bizim yasaların ipiyle de kuyuya inilmez!
İktidarın gücüne, dönemin rüzgârlarına yelken açar adalet…
Kimine kavun yedirir, kimine kelek!

Bu saatten sonra arabası buharlaşan vatandaşa mı...
Yoksa yıllardır içerde yatan paşalar, yazarlar, milletvekilliğiyle hayatları taçlanmış…
Bilcümle zevata mı üzülürsünüz?

Ah, canım memleketim sen nelere kadirsin!

.   

06 Kasım 2011

Bayramların Sessiz Hüznü!

.

Bayramlar uzun yıllardır mahzun ve sessiz…
Herkes kaçacak delik arıyor!
Akrabalık, ana-baba-kardeş-amca-hala-dayı-teyze-komşuluk-arkadaşlık ilişkileri golü yedi…
Sosyalleşmeyi servete dayalı ilişkiler yumağı belirliyor.
Toplumsal statü bambaşka bir anlam kazandı.
Bayramların heyecanı, sıcak ruhu, hasreti, dayanışması,

sevinci uçup gitti…
Bir daha geri dönmemecisine!


O nedenledir ki çoğu insanımız söze "nerede o eski bayramlar" diye başlar.
Heyhat, giden gitmiştir artık.
Geçmişte yaşanan duyguları para saçsanız, devrim yapsanız nafile…
Asla geri getiremezsiniz, tarih olmuştur bir kere.


Ne diyelim, kader utansın…
Oysa ne güzel alışmıştık her türlü melânetten sonra kapitalizmi suçlamaya.
Hiçte öyle değil, şu an (bayram günü) yaptığımız ufaktan özeleştiri, günâh çıkarma...
Bizde de varmış problem, bozukluk, ayarsızlık…
Demek ki üretim aşamasında malzemeden çalınmış…
Balıklama atlamışız yalnızlığa, egoizme, bencilliğe, kompleksler dünyasına!


Oh olsun diyeceğim ama yine de yorgun gönlüm el vermiyor…
Çünkü sevgiyle, gözyaşıyla, kavgayla, mücadeleyle yetişmiş bir kuşaktan geliyoruz.

Eşitlik, özgürlük, barış, demokrasi için isyan eden…
Yoksulun derdini dert edinen, işsiz için canını yok sayan bir kuşak.
Hapishanelerin vazgeçilmez çiçekleri, işkencehanelerin kınalı kuzuları…
Sürgüne giden, karakol zindanlarında asılan, camlardan atılan bir kuşak!


Bizimkide iş işte, her zamanki densizliğimiz…
Bayramın ilk günü yazılır mı bunlar?
Ama elimizde değil, en çok bizim kuşağın ihtiyacı var bayrama..

Neden mi?
Neden olacak, verilen büyük kavgada hiç olmadı bayramlar dünyamızda!

Şimdi şimdi fark ediyoruz değerlerimizi insanlığımızı, kırk yaşından sonra…
Bayramlar mühim ve manalı…
Dostlukların, arkadaşlıkların, yakınlaşmaların sıcaklığını hissetmek, yaşamak için.


Ne yazık ki toplumum doya doya yaşayamıyor bayramları…
Siyaseten bölündü, parçalandı…
Kürt-Türk oldu, derinden yarıldı…
Alevî-Sunnî olarak sessizce kamplaştı!
Zengin-fakiri bilmem söylemeye gerek var mı...
Ayrıca doğanın yüzyıllardır işleyen kuralı değil midir sınıfsal ayrılıklar?


Geriye de kaldı bayram…
İki mesaj bir telefon, tokalaşmayalı sarılmayalı yanaktan öpücük almayalı…
O kadar çok zaman oldu ki…
Allahtan ki kapıcımızın adı “Bayram”…
Bayram sabahları sarılıp ilk onun yanaklarından öpüyorum…
İşin kötü tarafı, Bayram efendi seneye emekli olup köyüne gidiyormuş…
İşte o zaman ayvayı yedik…
Ben kime sarılacağım, bayramı nasıl hissedeceğim yüreğimde…
Yoksa hayatımızdan fiilen çıkan bayramları tümden söküp atsak mı?
Ne dersiniz dostlar, yufka yüreklerimiz dayanır mı?

Ah, ahhh!.. Sustum ve kapattım bayramlık ağzımı...
“İyi bayramlar” değerli okurlar...
Kalın sevgiyle, sağlıcakla...
BARIŞ olsun dünyamızda.


.

04 Kasım 2011

Vicdan Abla!

.

Farkında mısınız bilmem ama son günlerin tartışılan konularının
başında “vicdan” meselesi gelmektedir
Hatta Mehmet Altan’ın son çıkan kitabının adı “Küresel vicdan”dır.
Demek ki Vicdan hanımefendi uluslararası gezintiye çıkmış, enternasyonal boyut kazanmış!

Ne yapalım, bundan böyle bizde vicdanı beynelmilel terazide ele alır değerlendiririz.
Fakat dünyamız küçüldü, bilgi çağını yaşıyoruz artık…
Daha açık ifadeyle küreselleşme, kapitalizm aracılığıyla insanlığı bir güzel dizayn etti.
Kurallarına uymayanı önce dövüyorlar, bilâhare ağırlaştırılmış müebbet cezasıyla taçlandırıyorlar!


Aslında vicdan psikolojinin konusudur. Dolayısıyla her baba yiğidin
ilgileneceği alan değildir, hele hele de yazı yazmak…
Her ne kadar gençliğimizde Freud emmiyle, Pavlov yoldaşın piyasaya arz ettiği şartlı refleksle
tanışıklığımız olsa da, bizden biri olan Engin Geçtan ustanın lezzeti bambaşka.

Bir de okuduysanız “İnsan olmak” kitabını,
iyiden iyiye psikolog hissedersiniz kendinizi, başlarsınız ahkâm kesmeye…
Üstelik her konuda, beynin kıvrımları arasında dolaşır durursunuz.


Ah “vicdan” sen nelere kadirsin?..
Benim gibi cahili de öttürüyorsun ya!
Halbuki asla ve tasla bilmediğim konulara girmem, yorum yapmam…
Yine dayanamayıp –trende uyduk diyelim- geçtim klavyenin başına.


Efendim, öncelikle belirtmek gerekirse yazdıklarımın üçüncü şahıslarla ilgisi yoktur…
Kendimle sessizce konuşmalardır esas olan, bir nevi günümüzde içsel yolculuk.
İnsan denilen canlı türünün doğuştan vicdan taşıdığına inananlardanım…
Hele “Ayı” filmini gördükten sonra, ayıda olan duygu insanda neden olmasın diyenlerdenim.

Bu nedenle iki ayaklı düşünen-üreten varlıklar olarak insan evladında illâ ki bulunur bir vicdan.
Ama soysuzu vardır ama soylusu… Vicdansız insan olmaz, olunamaz…
Karaktersiz olunamayacağı gibi… Pis-rezil huylumuz vardır, temiz-melek huylumuz.


Peki son yıllarda vicdan denilen duygu ne oldu da mutasyona uğradı…
Biçim değiştirdi, hırsızlaştı, soyguncu-talancı-hampacı-deniz fenerci-köşe dönmeci
olarak karşımıza çıktı…
Dahası, çete üyesi-katil-terörist-intihar bombacısı kimliğine büründü…
Tüm bunlar yetmezmiş gibi çoluk çocuğumuzun peşine düştü...

Azgın teke, üzmez Hüso, tecavüzcü Coşkun üniformasıyla kol gezer oldu?

Anlaşılıyor ki yükselen değer, soysuz vicdanları barındırıyor aramızda…
Sistem besliyor destekliyor, bazen yargılıyormuş numaralarına yatsa da…
Sonuç itibariyle insanın ahlâksızı her daim dolaşıyor yanı başımızda!
Hacıyatmaz misâli kök salmış toplumsal dokumuza, ne hukuk-adalet baş edebiliyor
ne örf-adet-gelenek ne de din ile mezhep.


Eee, bu saatten sonra ne olacak?
Kanserli virüs yerleşmiş bünyeye bir kez…
Ayakta tedavi, kemoterapi, radyoterapi, neşter-bıçak-balta ve cerrahi müdahâle…
İşe yarar mı dersiniz?


Bak gördün mü Vicdan abla, bu yaştan sonra hepimizi döndürdün psikopat maskaraya…
Merak etme yukarıda Allah, elbet bir gün geçersin elime…
Öbür dünyaya bırakmayacağım öfkemi, kinimi, hesabımı, meselemi…
Bi çakacağım münasip yerine, anandan doğduğuna dünyaya geldiğine
bin pişman olacaksın diyeceğim ama…
Meğersem Vicdan abla çoktandır oturuyormuş suyun başında...

Anamızı belleyen "Kadı" misâli! 

Not: Coşkun abimin ruhunu cennette görmüşler…
Tanrının sevgili kulu olarak hurilerle evcilik oynuyormuş başköşede!


.

03 Kasım 2011

"Neşe Doluyor İnsan!"

.

Bugün 3 Kasım…
Dile kolay, AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin

üzerinden dokuz yıl geçti.
%34’le start alan seçim serüveni %50’ye dayandı!
Üst üste kazanılan üç zafer…
Rahmetli Menderes'in on yıllık rekorunun egale

edilmesine sadece bir yıl kaldı.
Altmış yıllık demokrasi hayatımızda küçümsenecek bir başarı değil.
Kulakları çınlasın Demirel'in, AKP’nin seçim başarıları onunkini bile gölgede bıraktı.


Fakat şaka maka, dokuz yılda fena hâlde alıştık Erdoğan’a…
Hoş alışmayıp da ne yapacaktık, bizimkide lâf işte, ülkeyi mi terk edecektik?
Sevsek de sevmesek de canım ülkemizin başbakanı.
Demirel’in meşhur deyişiyle “Va’mı bu işin başka izâh ta’zı!”.


Ayrıca üç gün görmesek RTE’yi, ciddî anlamda özler ve merak eder olduk.
Çünkü yalnız ülkemizin değil, Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın
her bir yanında musluğun başında, karar mekanizması olarak çalışmakta…
Sanırsınız gezegenimizin ikinci bir Obama’sı, çakması da olsa gurur abidesi!

Biz söylemiyoruz, sevenlerinin, âşıklarının yalancısıyız.
Olsun, yine de başbakanımızı dünyanın dört bir köşesinde görmek,
mikrofon başında attığı ateşli nutukları dinlemek açıkça ifade edeyim
hoşumuza gidiyor ayrıca ruh sağlığımıza morâlman fevkalâde iyi geliyor.


Ne de olsa üzerimizde yılların ezilmişliği, sünepeliği var…
Ya şimdi öyle mi? Ahfadımızdan aldığımız şanlı mirâsın vecibelerini
yegân yegân yerine getiriyor değerli Başbakan!


Hem de öyle tırışkadan, dandik poltikalarla değil, Oval ofisle direkt bağlantılı
kırmızı telefon her daim açık, 7x24 devrede…

Libya örneğinde olduğu gibi "Kodumu oturtan" cinsinden!
Yeni Ankara’ya sormadan, müsaade almadan sinek dahi uçmuyor gezegende!
Çok yakında BM Güvenlik konseyine asaleten atanırsa Türkiye, sakın şaşırma!
Bu gerçeği de biz söylemiyoruz, sadece RTE fanlarının kâlbi hislerine tercüman oluyoruz.


Evet, zaman su gibi akıp geçiyor, ülkemiz nurlu ufuklara doğru hızla yol alıyor.
Ortadoğu hemen hemen –bir iki nüans hariç- istenilen kıvama geldi…
Barzani hazretleri çok yakında Ankara’ya gelecek…
Tahmin edileceği üzere el pençe divan, aynen süt dökmüş kedi gibi!
Artık kulağı mı çekilir, tek ayak üzerinde cezaya mı kaldırılır…
Orasını büyüklerimiz bilir, lâkin zılgıtı yiyeceği kesin…
Bakalım nasıl bir sonuç çıkacak zaman içinde?

Barzani deyip geçmeyin, gelecekte kurulacak Kürt İmparatorluğu’nun doğal lideri…
ABD bizim olduğu gibi onun da arkasında…
Tek rakibi Talabani Araplarla kol kola, Bağdat’ta devlet işleriyle uğraşmakta…
Yalnız ve lâkin petrol kuyularının başında Kürtler oturmakta!


Ne diyorduk, dokuz yıldır AKP iktidarda…
Aslında AKP demekte yanlış ama ağız alışkanlığı işte…
Çünkü gerçekte iktidar olan XXXVII. sultan; Recep Tayyip Erdoğan!
Mutlak otorite, tek seçici, ağzından çıkan kanun, işareti kanun hükmünde kararname!
“Var mı bana yan bakan?” diyecek kadar cesaret sahibi ve cüretkâr…

Balkanların, Turan ülkelerinin, bilcümle Arap âleminin efsanevî kahramanı…
ABD’nin dostu, Putin’in kankası, Yunanın hamîsi, Nejad’ın yoldaşı… Vs, vesaire!


Sözü uzatmadan bugün 3 Kasım...
İktidardaki dokuzuncu yılını kutlarız A-Ke-PE…
Nice yıllara tanrının lûtfu sevgili başbakanımız Recep Tayyip ERDOĞAN!
Kâlbî muhabbetle…
"Seni sevmeyen ucube HEYKEL" olsun diyerek gönülden haykırıyoruz cihana, yedi düvele!


.

31 Ekim 2011

Arabesk Nağmeler!



Van depremini altı yüz bir kayıpla tarihe gömdük.
Altı bin yaralı, enkaz altından kurtulan yüz seksen altı vatandaş derken güzide medyamız bir güzel nemalandı, haber yaptı oyalandı…
Siyaset kısmen soğudu, terör perakendeye döndü.

Evet, ülkemizde hayat kaldığı yerden devam ediyor…
Belki deprem üzerine hamaset dolu nutukları,
kader, takdîri ilâhi söylemlerini, mevlîdleri bir süre daha dinleyeceğiz.

Lâkin şu “empati” denen kâfir yok mu?
Müthiş kemiriyor içimi, içten içe.
Esbab-ı mucibesine gelince yine Erdoğan yine Başbakan!

Efendim ulusa sesleniş konuşmasında buyurmuşlar ki;
“Depremde dünyaya millet olmayı öğrettik!”…

Haydaaa, bırakın dünyayı bir tarafa…
Allaşkına depremde acıdan, gözyaşından başka ne öğrendik?
Bayat kurabiye gibi dağılan binaları...
Üstelik devlet okullarının hastanelerin hapishanelerin kuran kurslarının
halkımızın, çoluk çocuğumuzun, öğretmenimizin başına birer birer çöktüğünü görmedik mi?

Eğer millet olmak buysa, yüzlerce ölü binlerce yaralıysa…
Ne diyelim bilmem ki?
Lânet olsun böyle düzene, böyle anlayışa!

Ne yazık ki empatisi sıfır bir toplum olduk…
Haksızlık etmeyelim, son dokuz yılda değil, uzun yıllar önce başladı erozyon.
En büyük yıkım yaşadığımız doksan dokuz depreminde de böyleydi, dünde, bugünde.

Çünkü kapitalizmin nüansları şırıngayla zerk edildi hücrelerimize, DNA’larımıza…
Serbest piyasa ekonomisini, liberal sistemi, konformizmin  güzelliklerini öğrendik yıllarca…
Üretmeden tüketmenin, borçla yaşamanın keyfine vardık.
Kartlı-AVM’li hayatın kolaycılığına alıştık.
Hayallerimizi siteler, rezidanslar, lüks arabalar süsler oldu,
beş yıldızlı tatil köylerine, yurtdışı seyahatlerine taksitle ulaştık tez zamanda!

Bu ahval ve şerait içinde kimin umurunda deprem, kimin umurunda güvenli yarınlar…
Cepheye giden yoksul, gariban…
Enkaz altında kalan dar gelirli, fakir fukara...
Ülkeyi yöneten efendilerin villaları Çamlıca’da, Çankaya’da…
Seçkin Kürt gardaşlarımdan Ahmet Türk'ünki Ege!de, Sırrı Sakık’ınki Çizme'de Milano’da!

Ne zaman ki felâketle karşılaştık, yitirdik canları, memleket evlatlarını…
Ekranda, basında, vitrinde, cami avlusunda yine onlar, yine onlar!
Ders verirler el’an millet olmanın erdemleri hakkında!

Gel de bu saatten sonra arabesk takılma…
Madem ki büyüklerimiz sahnede, repertuvarları bayâtî makamından halkımıza masallar…
Hasan Mutlucan çıksa ne yazar, Orhan Baba söylese kim tutar?

Elimizde rakı kadehi gönlümüz efkârlı, terennüm ediyoruz dostlarla…
Ve kahrederek bir kez daha haykırıyoruz damardan; “BATSIN BU DÜNYA!”.

.

30 Ekim 2011

Yeni Dünya Düzeninde Raks!



Cumhuriyetimizin 88. yıldönümünü idrâk ettik.
Ne mutlu bizlere, bugünleri de görebildik!
Çünkü milliyetçi (ulusalcı) gardaşlarım memlekette öyle bir hava estiriyorlar ki, Cumhuriyetin yıkılması an meselesi, eli kulağında şeriat geldi gelecek! Özellikle sosyal paylaşım sitelerinde bayrak, M.Kemal pazarlaması had safhada.

Lâf aramızda gördüğümüz manzara karşısında insanın canı epeyce sıkılıyor.
Örneğin “Laik, Anti-laik” çekişmesi yetmezmiş gibi bir de bayrak mevzuu çıktı…
Şöyle ki; bayrak asanlar Atatürkçü/Cumhuriyetçi, asmayanlar ayvayı yedi, alayı şeriatçı!

İş öylesine zıvanadan çıktı ki, kimseye sözde anlatılmıyor…
İllâ ki bayrak münasip bir yere takılacak, dosta düşmana sahip olunan ruh hâli ilân edilecek!
Allah allah hasbinallah, “Bu işler bu kadar basit midir?” diye soru sorma hakkımızda yok.

Elbette tuhaf ama kader utansın, ne yaparsınız ki vatandaş karpuz gibi ikiye bölünmüş durumda.
Hani şu meşhur “öteki, beriki” muhabbeti var ya, aynen öyle!

Ne diyelim, hakkımızda hayırlısı, tanrı bugünleri aratmasın akıl fikir versin fanatik taraftara!
Yoksa memleketin hâli duman, borç paçadan akıyor, carî açık rekora koşuyor,
RTE'nin rüzgârı hız kesmiyor, yeşil donlu azınlığın zenginliği ayyuka çıkıyor…

Geriye de pek bir şey kalmıyor, fakir yine baldırı çıplak alçak sürünmeye devam…
Orta direk, garibim ne yapsın, çoğu uzun yıllar önce sizler ömür…
Kalan sağlarda hidayete ulaşmanın neticesini keşfetmiş, beş vakit namaz, umre, hac peşinde!

Evet, kim ne derse desin RTE düzenini iyi kurdu, sağlam zemine oturttu!
Her şeyden önce kapitalizmle aşık atılamayacağını anladı, hele de küreselini çok sevdi…
Rahmetli hocası Erbakan’ın düştüğü tuzaklara düşmedi, cami ile kışla arasında
faka basmadı, tercihini mevcut sistemden yana koydu ve tanrı “Yürü kulum dedi!”

Ayrıca ne gerek var kıskanmaya, alın teriyle kazanılmış villalara,
gemilere, uçaklara, yatlara, helikopterlere çamur atmaya!..
Ayıp oluyor diyeceğiz ama Cumhuriyetçilere lâf  anlatmak öylesine zor ki –torunumdan biliyorum- Tayyip Usta ülkemizi BM Güvenlik Konseyi asîl üyesi yapsa şüpheye düşerler ve komplocu anlayışları gereği Amerika’nın oyunu derler!

Halbuki kazın ayağı öyle mi?
Yeni Dünya Düzeni’nde gezegenimiz yeniden dizayn ediliyor…
Bilhassa Ortadoğu coğrafyası -anahtar teslim- bize ihâle edilmiş durumda.
Tarih sırasıyla Tunus, Mısır, Libya tamam, geçici kabulü yapıldı, Suriye potada…
Bir de Heron benzeri yerli malı uzay aracı çaktık mı semalarımıza, sınır boylarımıza…
İşte o zaman FB'li büyük anıtın hayalleri gerçek olacak, Kandil dönecek BBG mekânına!

Ondan sonra kim tutar Türkiye’yi?..
Bayrak elde istediği kadar yürüsün milliyetçi beyazlar İzmir’de Bağdat’ta…
Takımımız RTE spor dünya klasmanında ilk beştedir…
Damarlarımızda akan kan asîldir, kutsaldır, yeşildir...
Dinlediğiniz nağmeler "Uşşak" makamında olup MC bestesidir!

İyi pazarlar sevgili dostlar.



29 Ekim 2011

Ara Mizân!

Ülkelere Göre Sayfa Görünümleri
Turkey-
1.116                                                    
United States-
418
Israel-
108
Germany-
85                     
Russia-
77
Netherlands
-42
Canada-
9
United Kingdom-
8
Saudi Arabia
-7
Pakistan
-5

29 Ekim 2011 tarihi itibariyle
"Sonsuzluğa yazılar"
adlı bloğumun istatistikleri...

NOT: Ülkelere göre ziyaretçi dağılımı...
        


Bu arada "Gazetemen"de tekrar yazmaya başladım.
www.gazetemen.com

Bilgilerinize saygı ile sunar...
Tüm okurlara yürekten teşekkür ederim.



Macit Cününoğlu



 

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...